SupersatForum  

Alternatif Tıp (Alternative Medicine)

 Çeşitli Haberler Katagorisinde ve  Sağlık Dunyasından En Son Haberler Forumunda Bulunan  Alternatif Tıp (Alternative Medicine) Konusunu Görüntülemektesiniz.=>Akşemseddin Hz. Terkip Ettiği Macun Faydaları Evlâdı olmayanlara, erkeklikten kalanlara, idrarını tutamayanlara, bel ağrısına, bel soğukluğuna, baş ağrısına, kuvve-i hazımaya, ...


Geri Git   SupersatForum > SUPERSATFORUM SPOR/HABER/EKONOMİ/ OTOMOBİL/EĞİTİM VE DİNİ BİLGİLER > Çeşitli Haberler > Sağlık Dunyasından En Son Haberler
Özel Arama

Sağlık Dunyasından En Son Haberler Sağlık Dunyasından En Son Haberler..

Cevap
 
LinkBack Konu Araçları Gösterim Biçimleri
Eski 17-10-2010, 10:15   #1 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 10-20-06
Yaş: 44
Mesajlar: 6.278
Üye No: 12030
Uydu Alıcısı: Korax
Tuttuğu Takım: Trabzonspor
Duyuru Bilgisi: Evet
Aldığı Beğeni: 43
Beğendikleri: 48
Varsayılan Alternatif Tıp (Alternative Medicine)


Akşemseddin Hz. Terkip Ettiği Macun


Faydaları
Evlâdı olmayanlara, erkeklikten kalanlara, idrarını tutamayanlara, bel ağrısına, bel soğukluğuna, baş ağrısına, kuvve-i hazımaya, diz ve omuz ağrılarına, mafsal ağrılarına, siyatiğe, basura, kulunca nafidir.

Malzemeler
Çöreotu .................................................. . 90 gr.
Zencefil .................................................. . 15 gr.
Topalak .................................................. . 15 gr.
Havuç tohumu .......................................... 15 gr.
Soğan tohumu .......................................... 15 gr.
Anason .................................................. .. 15 gr.
Tarçın .................................................. ......9 gr.
Dârüfülfül .................................................. .9 gr.
Kebabiye .................................................. .9 gr.
Mesteki .................................................. ...6 gr.
Günlük .................................................. .....6 gr.
Safran .................................................. ..... 6 gr.
Andız kökü ................................................. 6 gr.
Havlıncan ................................................ 12 gr.
Meşe palamutu unu (kavrulmuş) .............. 180 gr.
Kavrulmuş simit unu ............................... 360 gr.

Hazırlanışı
Bunların mecmuu dövülür elekten geçirilir, yeteri kadar halis balla macun yapılır. 9-15 gr. kadar yutulur
__________________
SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.

SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.
umut55 Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 17-10-2010, 10:15   #2 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 10-20-06
Yaş: 44
Mesajlar: 6.278
Üye No: 12030
Uydu Alıcısı: Korax
Tuttuğu Takım: Trabzonspor
Duyuru Bilgisi: Evet
Aldığı Beğeni: 43
Beğendikleri: 48
Varsayılan

Akupunktur

Akupunktur, binlerce yıllık geçmişe dayanan bir tedavi yöntemidir.

Yin denilen negatif güç, Yang denilen pozitif güç, evrensel değişkenlik ve denge konusundaki ilkçağ felsefe kuramına dayalı, kaynağını Uzak-Doğu ve Çin'de bulan Akupunktur, Vital Enerji kavramını hedef almaktadır.

En son çalışmalar, Akupunkturun immün sistemin güçlendirilmesindeki etkisi üzerinedir. Kısaca Akupunktur; organizmanın kendi bozukluklarını düzeltebilme gücünü harekete geçiren bir bilimdir.

Hipokrat, canlıların kendi kendilerine iyi olma güçlerinden ve iç hekimden söz etmiştir. Ayrıca Paracelsus'da yaşamın sadece dış hekimin çabaları ile varolmayacağını, dıştaki hekimin ancak içteki hekime yardımcı olabileceğini dile getirmiştir.

Örneklemek gerekirse, bir kemik kırığını ele alalım. Kemik kırılıyor ve dıştaki hekim onu düzenleyip alçıya alıp bırakıyor. Sonra bakıyoruz ki, kırılan yer inanılmaz biçimde kaynamış ve onarılmış. Burada iç hekim ve/veya iç güçler yani organizmadaki bioregüler güçler rejenerasyonu sağlamış ve onarımı gerçekleştirmiştir. Bu örnekte dikkat etmemiz gereken nokta, sadece kırılan kemiğin onarılması değil, onarılan yerin eski haline gelmesiyle onarımın durmasıdır. Yani kontrolden çıkmaması, bioregüler gücün tam yerinde işi bitirmesidir. Buradaki mekanizma, kırılan kemikten kalkan uyarının periferik sinirler aracılığıyla MSS'ne ulaşması ve MSS'den çıkan komutlarla bioregüler gücün faaliyete geçmesidir.

Eğer bünyenin bioregüler gücü bu kadar mükemmel ve başarılı olmasaydı, organ nakli gerçekleşmezdi. Yara tamiri, veya operasyonlarda gördüğümüz sonuçları canlılar kendileri başarmaktadırlar.

Hayvan organizmasına da uygulanmış Akupunktur, tanı ve tedavide ağrılı deri noktalarından yararlanma yöntemidir.

Akupunkturun tanı ile ilgili kullanılışı, bir veya birçok organın fonksiyon veya lezyon bozuklukları ile birlikte bulunan ve zorunlu olarak kesin nitelikleri ile birlikte değişik hastalık belirtilerinin meydana getirdiği bir bütün anlamına gelen, böylece bu patolojik noktaların vücuttaki yerini belirleyerek hastalığın veya fonksiyonel bozukluğun tanısına varmamızı sağlayan (ister kendiliğinden, ister parmak bastırarak) ağrılı deri noktalarını araştırmak olgusudur.

Akupunkturun tedavide kullanılışı, adından da anlaşılacağı üzere (Acus: iğne; Punctura: batırma), ister deri altı hücre dokusuna yüzeysel olarak, ister kas kitlesi içine az veya çok derince olarak, tanısal deri noktaları üzerine bir iğne batırılması olgusudur.

Bu noktaların bazıları, hasta organ üzerinde (Yang denilen) güçlendirici bir etki yaparken, diğer bazı noktalarda (Yin denilen) yatıştırıcı bir etki yaparlar. Hedef, içinde "Vital Enerji" dolaşan Jing'leri (Kanal ve kollateraller) birbirleriyle doğru noktalarda birleştirmektir.

Gerçekten de, kırıktan kalkan uyarı gibi, vücutta nokta yada noktaları uyarmakla, hastalıkların tedavisini başlatabiliyoruz. Eldeki bir Akupunktur noktasına bastırmakla baş ağrısı geçebiliyor. Sırttaki bir Akupunktur noktasını uyarmakla, bir akciğer rahatsızlığı düzelebiliyor. El bileği ve ayak bileğindeki noktaları uyarmakla yıllarca uykusuzluk şikayeti olan bir hasta, düzenli uykusuna kavuşabiliyor. El, ayak ve batındaki noktaların uyarılmasıyla, konstipasyon (kabızlık) şikayeti sona erebiliyor. Sadece başta yer alan iki Akupunktur noktasının uyarılmasıyla depresyon tedavi edilebiliyor. Bunun gibi yüzlerce örnek verebiliriz.

Akupunktur İğneleri, birkaç saniyeden (akut ağrılar için), beş on dakikaya (organların dengesi için), birkaç saate ve hatta birkaç güne kadar (durağan Akupunktur) sürelerde yerlerinde bırakılabilirler.

Akupunkturla tedavide önemli olan; Akupunktur noktalarını bilmek, noktayı lokalize etmek, vakanın durumuna uygun noktaya, gereken iğne batırma ve iğne manipülasyonu tekniği ile uyarıyı gerçekleştirmektir. Bir iğne batırmanın 100 tekniği olduğu göz önüne alınırsa, bu işin pek de kolay olmadığı anlaşılır.

Akupunkturun çok önemli bir özelliği vardır; Akupunktur yer, zaman, malzeme, ilaç gibi koşullara bağlı kalmadan, basit aletlerle her zaman ve her yerde hastalara müdahale edilmesini sağlar. Akupunktur uygulamasının çabuk, basit ve kullanışlı olmasından dolayı, hastaya anında müdahale edilip rahatsızlığı kontrol altına alınabilir. Yararı ise, acil vakayı acilen tedavi edebilmesidir. Hatta, sadece Akupunktur uygulamasıyla tedavi edilemeyen bazı acil hastalarda, anında müdahale ile vakanın acilliği ortadan kaldırılıp, daha sonraki Batı tıbbının tedavi uygulamalarına iyi bir temel oluşturur. Örneğin: Akut miyokart Enfarktüsü'nde şiddetli göğüs ağrısı ön koldaki bir Akupunktur noktası kullanılarak %100 ortadan kaldırılmakta, daha sonra Batı tıbbı tedavi yöntemi uygulamalarıyla iyi sonuçlar alınmaktadır.

Akupunkturun bir diğer önemli özelliği de; kullanım alanının genişliğidir, istatistiklere göre, şu anda 300 den fazla hastalıkta, Akupunktur uygulanmaktadır. Bunlarda, dahiliye, cerrahi, kadın-doğum, nöroloji, ortopedi, K.B.B. ve çocuk kliniği vd. ilgi alanlarına giren bir dağılım göstermektedir. Bu kadar basit bir yönteminin uygulanmasıyla, böyle çok çeşitli hastalıkların tedavi edilebilmesi gerçekten de, diğer tedavi yöntemlerinin erişemediği bir durumdur.

Akupunkturun tedavi uygulamalarındaki yenilikler (Elektro-akupunktur, Nokta enjeksiyonu, Lazer akupunkturu vs.), Akupunkturla tedavi edilebilen hastalıkların sayısını çoğaltmaktadır.
__________________
SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.

SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.
umut55 Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 17-10-2010, 10:16   #3 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 10-20-06
Yaş: 44
Mesajlar: 6.278
Üye No: 12030
Uydu Alıcısı: Korax
Tuttuğu Takım: Trabzonspor
Duyuru Bilgisi: Evet
Aldığı Beğeni: 43
Beğendikleri: 48
Varsayılan

Alternatif Sistemle Enerji Dengesi (ASED)
Dr. M. Arı BALCI (Nöroloji Uzmanı) & Dr. Erhan ÖZER (Algoloji Uzmanı)
Neden ASED?
Günümüzde yüksek performans, konsantrasyon, motivasyon, yaşam sevinci ve tam sağlık için, biyoenerji dengemizin mükemmel olması gerekmektedir.

Sinir sistemimiz, doğadaki enerji dengesine uyum gösterecek şekilde programlanmış olduğundan, dengenin bozulmaması için irademizin dışında reaksiyonlar gösterebilmektedir. Ne yazık ki yaşadığımız ortam (hava kirliliği, hormonlu gıdalar, zararlı elektromanyetik dalgalar, ozon tabakasının delinmesi vs.) yaşam tarzımız (aşırı stres, dengesiz beslenme, spor yapamama) ve öfke, korku, üzüntü gibi duyguları içimizde bastırmamız, enerji dengemizi ciddi şekilde bozabilmektedir. Bu aşamada bedenimizin dili olan ağrı, uykusuzluk, çarpıntı, terleme, daralma, sinirlilik, yorgunluk, isteksizlik, iktidarsızlık gibi şikayetler belirmeye başlar. Birçok vak'anın başlangıç döneminde en değerli uzman hekimler tarafından yapılan muayene ve ileri tetkiklere rağmen organik bir sebep teşhis edilemediğinden, tedavi için belirtilere göre (semptomatik) gereksiz ilaçlar önerilmektedir. Oysa meydana gelen semptomların ana nedeni, vücudumuzdaki biyoenerji dengesinin bozulmasıdır.

ASED ile Otoregülasyon
Vücudumuzun kendi kendini kontrol edebilme yeteneğine otoregülasyon diyoruz. Ancak etkili bir otoregülasyon için yine enerji dengesi esastır. Biyoenerjimizin dengede olması sadece hastalıklardan korunmak için değil, aynı zamanda hastalıkların kısa sürede tedavisi için de gereklidir. Bunun için her türlü ilaç organizmamızda mevcuttur.

Bilgisayar ve ASED
Bugün artık biyoenerji dengemizi bilgisayar aracılığıyla ölçme imkanına sahibiz. Dengemizde herhangi bir bozukluk teşhis edildiğinde, alternatif yöntemlerle bu dengesizliği tekrar normal hale getirebilmekteyiz. Alternatif yöntemlerin amacı, uygun noktalara uyarılar vermek suretiyle enerji kanallarındaki tıkanıklıkları ortadan kaldırmak ve enerjinin doğal akışını tekrar sağlamaktır. Bu şekilde sağlanan denge tamamen doğal olduğu için, yan etkisi söz konusu değildir. Oysa dışardan alınan ilaçların birçok yan etkileri olduğu bilinmektedir.

Sonuç
Vücudumuzdaki biyoenerji dengesini düzeltebilir, yıllardır içimizde birikmiş olan sinir, öfke, korku, takıntı, üzüntü vs. gibi duyguları zararsız hale getirebiliriz. Kötü alışkanlıklarımızdan kurtulmamız (dengesiz beslenme, sigara, alkol, ilaç..); toksinlerimizden arınmamız (hücresel yaşlanma, enfeksiyon, tümör, polip, ödem, cellülit) yine biyoenerjimizin dengede olmasıyla mümkündür. Keza bağışıklık sistemimizin en üst düzeyde olması bu sayede gerçekleşmektedir.

Biyoenerji dengemizin en az 6 aylık aralıklarla ölçülerek değerlendirilmesi, koruyucu hekimlik açısından büyük önem taşımaktadır

__________________
SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.

SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.
umut55 Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 17-10-2010, 10:16   #4 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 10-20-06
Yaş: 44
Mesajlar: 6.278
Üye No: 12030
Uydu Alıcısı: Korax
Tuttuğu Takım: Trabzonspor
Duyuru Bilgisi: Evet
Aldığı Beğeni: 43
Beğendikleri: 48
Varsayılan

Anti-Aging Nedir? Sağlıklı Bir Hayat İçin Neler Yapmalıyız?



Uz. Dr. Hasan Ali Nogay, Akupunkturist
Sualtı Hekimliği ve Hiperbarik Tıp Uzmanı

İnsan olarak hepimiz, ancak yaşadığımız çevreyle birlikte sağlıklı olabiliriz.Nasıl ki toplumun sağlıklı olması için bireylerin sağlığı önemlidir.Kişisel sağlığımız için de bu kural geçerlidir. Her molekülümüzün/hücremizin dengeli çalışması ile ancak ruhsal ve fiziksel iyilik halinden söz edilebilir. Tamamlayıcı (Entegratif) Tıp açısından sağlığa bakarsak iyi hekim, hastalığı değil hastayı/bireyi bir bütün olarak ele alırken, ona kendi doktoru olmayı da öğretendir.

Kötü şehirleşme, sağlıksız konutlar, genetik yatkınlığımız, sosyoekonomik yetersizlikler gibi her zaman kontrol edemeyeceğimiz faktörlere rağmen, elektromanyetik kirlilikten, endokrin bozuculardan korunarak, doğru beslenme, yeterince su içme ve egzersiz alışkanlıkları kazanarak; stresle başaçıkmayı öğrenerek ve uykumuzu düzenleyerek “iyilik” halimizi koruyabiliriz.

Günümüz teknolojik yenilikleriyle beraber modern tıp, mekanikleşen bir anlayış ve “check up” programları ile bireyi “tamir edilmeye mahkum bir makine” olarak ele almaktadır. Bu programlarda da her nedense insanımızın %70'i düzenli ve yoğun ilaç almaya yönlendirilmektedir.Tansiyon, lipid ve kolesterol düşürücü ilaçları kullananlar, “yaşam biçimi, egzersiz ve doğru beslenmenin” zaten bu sağlık sorunlarını kolayca çözeceğini biliyorlar mı?

Sağlıklı Yaşayarak Yaşlanmak Mümkün!
Hipokrat, Geleneksel Çin Tıbbı, Uygur Türkleri Kaynakları, Lokman hekim ve İbn-i Sina benzer tavsiyelerde bulunuyor: Genç, güçlü ve sağlıklı kalmanın yolu “engin olmak, bedeni çalıştırmak, temiz hava solumak ve nefsine hakim olmaktır”. Aslında insanoğlu binlerce yıldır sonsuz hayatın mümkün olup olmadığını araştırıyor. Anadolu masallarındaki "Ab-ı Hayat" suyu, bu arayışların bir göstergesi.

Anadolu'da tıbbın babası olarak bilinen Lokman Hekim'in “sonsuz hayatı”nın ya da “ab-ı hayat”ın ipuçlarını henüz bulduğumuz 21. yüzyılda, artık en azından “anti-aging” dediğimiz “sağlıklı yaşlanma” konusunu daha geniş bir bakış açısıyla tartışabiliyoruz.

Yaşlanma, insanın normal bedensel ve ruhsal işlevlerinin, giderek azalması ve zarar görebilirliğinin artması anlamına geliyor. Hızı ve yoğunluğuysa herkeste aynı olmuyor; yani nüfus cüzdanıyla doğrudan bir alakası yok.Çok değişik faktörlerin bir araya gelmesiyle oluşan bir olgu. Bilinen tek şey, yaşlanmanın sonsuza dek önlenebilmesinin tıbben mümkün olmadığı. Ne var ki yaşlanmak artık geciktirilebiliyor. Ayrıca "kaliteli yaşlanma" diye bir kavram da tıp literatürüne girmiş durumda.

Hangi yaşta olursak olalım sağlıklı yaşamak ve yaşlanmak için nereden başlamalıyız? Nelere dikkat etmeli, neleri yemeli veya yememeli; spor ve egzersizlerimiz nasıl olmalı kısaca nasıl yaşamalıyız?

Sadece bunlar yeterli mi? Yoksa bazı tedavilere ihtiyacımız var mı?Ya çoğumuzun kullandığı vitamin hapları ne olacak? Alternatif olarak doğal yöntemlerden faydalanabilir miyiz?

Anti-aging bir moda olarak algılanmamalıdır. Yaşlanma sürecini geciktirmek, yavaşlatmak, hatta kimi zaman tersine çevirmenin adıdır. Anti-aging tıbbının amacı, kişiye gençlik enerjisini yeniden kazandırıp daha sağlıklı, kaliteli ve uzun bir yaşam sağlamaktır.Kaliteli ya da başka bir deyişle "sağlıklı" yaşlanmanın öncelikli koşulu ise, hücre ve organlarda olabilecek zararların vakit geçirilmeden önlenmesidir. Yani daha hastalık ortaya çıkmadan, hasar oluşturabilecek durumları fark ederek koruyucu hekimlik uygulamasıdır. Ayrıca, tedavi yaklaşımında, modern tıp uygulamaları yanında tamamlayıcı tıp yöntemleri de kullanılmalıdır.

Meslek hayatımın 19. yılına girerken daha güzele ulaşmanın ötesinde, “daha sağlıklı ve mutlu bir birey” olmanın metodolojisini sizlerle paylaşmak istiyorum. Gelin sağlıklı ve sizin için ideal olana birlikte karar verelim. Gelin “Geleneksel Çin Tıbbı'ndan Refleksoloji'ye; hiperbarik oksijen tedavisinden hipnoza” kadar size özel çözümler üretelim.

“Günlük temponuz eskisi kadar yoğun olmamasına rağmen günün sonunda aşırı bitkinlik ve tükenmişlik mi hissediyorsunuz?”

“Hemen uykuya dalamıyor, kesintisiz ve dingin bir uykunun özlemini mi çekiyorsunuz?”

“Cildinizin elastikiyetini yitirip gevşediğini, kaslarınızın sarktığını mı hissediyorsunuz?”

“Yüzünüzdeki kırışıklıkların arttığını ve cildinizin incelip kuruduğunu mu düşünüyorsunuz?”

“Egzersiz toleransınız da azalma mı hissetmeye başladınız?”

“Daha kolay sinirleniyor ve sakinleşmekte zorlanıyor musunuz?”

“Libidonuz (cinsel arzunuz) azaldı mı?”

Eğer bu sorulardan bazılarına “evet” cevabı veriyorsanız, gelin “sağlıklı yaşlanma programlarımıza” katılın. Bu programlarımızla, yaşlanmayı hızlandırıcı sağlık sorunlarından (hipertansiyon, şeker hastalığı, kolesterol-lipid yüksekliği, osteoporoz) ve kronik enfeksiyonlar veya romatizmal hastalıklardan korunarak yıpranma süreçlerini geciktirebilir, erteleyebilir ve sonuç olarak daha dinamik, dengeli ve sağlıklı bir hayatı kucaklayabilirsiniz.

“Hiperox Özel Ayak Sağlığı ve Hiperbarik Oksijen Tedavi Merkezi”mizde, Anti-aging programı dahilinde Hiperbarik Oksijen Tedavisi, Mezoterapi, Sağlıklı Beslenme-Fitoterapi, Nöral Terapi, Akupunktur, Refleksoloji, Masaj, Hipnoz, ve Detoks uygulamalarımızla sizi sağlıklı ve dengeli bir yaşama davet ediyoruz.

SU; ANTİ-AGİNG'in EN ÖNEMLİ UNSURU
Eğer suyun iyileştirici ve ‘huzur verici' özelliğini hiç tatmadıysanız, her gün iyi bir fırsat sizin için..Çünkü onda gerçekten hayat var. Su olmadan sağlıklı bir hayat düşünülemez. Su, enerji veren fakat yağ, kalori, kolesterol içermeyen en doğal besindir. Bedenimizin % 65'i, beynimizin %92'si sudan oluşur. Isı dengemiz, hücre içi yaşamın devamı, besinlerin yakılması ve sindirilmesi suya bağlıdır. Dokulardan kana bırakılan tüm toksinleri; asidik artıkları eritmek ve nötrleştirip atmak yani bedenimizin toksinlerden arındırılması (detoksifikasyon=detoks), yeterli ve kaliteli bir suyun varlığı ile ancak mümkündür.

Su, besinleri kana taşıyan ve ordan hücrelere ulaştıran çok iyi bir çözücüdür. Su az tüketildiğinde bedenimizdeki yağ oranı yükselir (obeziteye karşı su!). Böbrekler yeterli su alamayınca karaciğerin görevi ağırlaşır ve bunun sonucunda böbrekler daha sorunlu hale gelebilir. Yağ deposunu enerjiye çevirmesi gereken karaciğer işini aksatır ve yağların eritilmesi yavaşlar.

Selülitlerin oluşumunda birinci etken, az su içilmesidir. Bir yetişkin günde yaklaşık 10 bardak (2 litre) su kaybeder. Kaybedilenin yerine konması için bile ortalama günde 2 litre su içme alışkanlığı edinmek son derece faydalıdır. Çünkü her 1 kg için 40 ml su içilmesi gereklidir.70 kg ağırlığındaki bir insan, 70x40=2800 ml su içmelidir. Eğer vücudumuzda az su bulunursa, kan yoğunluğu artar ve bu da organlara çok az miktarda oksijen ve besin maddesi taşınmasına neden olur. Yeterli ölçüde su içilmesi kalbin yükünü de hafifletir ve zihnin sakin ve daha konsantre çalışmasına yardımcı olur.

Bazı insanlar, günde yedi-sekiz bardak çay veya kahve tüketirler ve yeterince su aldıklarını zannederler.Bu şekilde aslında hem kalp-damar-böbrek sağlığını (ritm bozuklukları, çarpıntılar, sıkıntı hissi, migren ataklarının tetiklenmesi ve vücut elektrolit dengesinin bozularak böbreklerin gereksiz yere çok çalışması) riske atarken hem de selülit oluşumuna zemin hazırlarlar. Daha önemlisi çay ve kahve idrar oluşumunu arttırdığı için aslında daha fazla su kaybederler. Alkollü ve kafeinli içecekler tüketenlerin, diğer insanlardan daha fazla; her bir bardak ya da kadeh başına yaklaşık 200 ml (1 bardak) daha su içmeleri gerekir. Aynı şekilde sigarayı bırakmaya hazır olmayan tiryakilerin de hiç olmazsa günde en az 2, 5 litre su içmeleri ile kalp ve damar hasarını belki geciktirilebilir.

Vücudumuzda su alımının yeterli olup olmadığını anlamanın en etkili yolu, idrar rengini takip etmektir. Açık renkli idrar, su ihtiyacınızı doğru karşıladığınız konusunda fikir verebilir.Eğer idrarınız koyu ise, bu yeterince su almıyorsunuz demektir. Her öğünde sofradan kalkmadan önce en son 2 bardak su içme alışkanlığı edinmek sağlığınızı korumanın yanı sıra kabızlığın en kolay çözümüdür. Susuzluğunuzu ancak su ile gidermelisiniz. Son yıllarda popüler olan bitkisel çaylar ya da sıkma meyve suları asla suyun yerini tutamaz. Vücudunuzu meyve suları ile yıkayamadığınız gibi..

Sadece cild değil, saç ve tırnak sağlığı içinde su içilmesi son derece tedavi edici ve koruyucu rol oynar. Başınız veya mideniz ağrıyorsa, canınız bir şeyler atıştırmak istiyorsa veya bitkinseniz ya da kendinizi iyi hissetmiyorsanız önce mutlaka serin bir bardak su için ve 5 dakika bekleyin. Göreceksiniz hiç ağrı kesici veya başka birşey almadan kendinizi çok daha rahat ve dinlenmiş bulacaksınız.

Suyun biraz serin olması kana daha hızlı karışmasını sağlar. Suyun en uygun ve etkin DETOKS (toksinlerde arınma) yöntemi olduğunu da aklınızdan çıkarmayın.

İçeceğiniz suyun kalitesi yani ne kadar sağlıklı olduğu ise ayrıca çok önemli bir konudur. Plastik şişe, bardak ya da malzemelerde suyun değeri ve etkinliği bozulmaktadır. Önce suyu 2-3 dakika cam bir bardakta tutmak, suyun tekrar dengeli ve sağlıklı hale gelmesini sağlayacaktır.

Tercihan suyun serin bir cam şişede ve 1 saati geçmeden içine 2-3 ince dilim limon ve 5-7 yaprak taze nane katılarak hazırlanması suyun içimini kolaylaştırıp zindelik verecektir. Evet aslında “Su”yu anlamak, hayatın anlamını fark etmektir bazen ; bazen de yaşama sevincidir. Esasında her şeyin o “mucizevi” damlalarından oluştuğunu ve yaşamın ilk adımı olduğunu anlamak bile bir ömür alır..Hatta çoğu zaman nasıl harcandığını bilmediğimiz; rüzgar gibi geçen bir hayat bile yetmez. Her yaprak gibi günün birinde ‘sallanmaktan' yorulan bizlerin de toprağa düşmeden “su”yu tanımamızın zamanı gelmedi mi? Ne dersiniz? Su gibi ömrünüz olsun..

DETOKS
Günümüzde artık kötü şehirleşme, her türden canlılığı tehdit eden elektromanyetik ve petrokimya atık kirliliği, araç egzostaki zehirli gazlar; soluduğumuz hava, ve suyun kirlenmesi, bedenimizin savunma sistemlerinin normal gücüyle alt edebileceği boyutları kat kat aşmış durumdadır.

Son yıllarda detoks sözcüğünün neredeyse günlük dile girmiş olması da bu yüzden olsa gerek ; gazete ve dergilerde detoks diyeti listelerinden geçilmiyor. Peki detoks nedir, sadece birkaç gün sebze suyu içerek toksinlerimizden arınmamız mümkün müdür? Bu sebze ve meyve gerçekten temiz ve taze mi?

Doğal olarak beden kendisine zararlı olan toksinleri karaciğer, böbrekler, idrar, dışkı, solunum yolu ve ter ile deriden atarak temizler ve kendisini arındırır. Ancak petro-kimyasal devrim, toksinlerin, insan ****bolizmasının kendini temizleme sürecinden çok daha hızlı depolanmalarına yol açmış ve organizma kendi kendini temizleyemez hale gelmiştir.

Çağımızda özellikle metropollerde yaşayan insan bedenlerinde endüstriyel kimyasallar, pestisit diye tanımlanan tarımda kullanılan zehirli maddeler, gıdaların bozulmaması için kullanılan katkı maddeleri (Endokrin bozucular), ağır ****ller, anestezik maddelerin ve özellikle bilinçsizce kullandıkları ilaçların kimyasal kalıntıları, toplumlarca legal kabul edilen drogların ( alkol, tütün, kafein ) kalıntılarıyla beraber illegal droglardan (eroin, kokain v.s. gibi) oluşan çok karmaşık bir kokteylin etkisi altında yaşamlarını sürdürme çabasındadırlar.

Detoks dediğimiz zaman, soluduğumuz havanın oksijen, azot ve diğer gaz içeriği ve içtiğimiz suyun kalitesi ve miktarı ile başlayan bir, fizik egzersizle devam eden; bilinçlenme ve tedavi süreci düşünülmelidir.

Giderek artan “ozon” tedavisi uygulamaları, sürekli yenilenen “detoks diyetleri” katkı maddeleriyle dolu meyve suyu reklamları bile ülkemizde “detoks”un, ne kadar dar bir perspektif ve ekonomik rant için “pompalandığını” aslında açıkça gösteriyor. “Ozon” tedavisini uygulamak için hiçbir sertifika veya belgenin gerekmediği ve birçok doktorun, “bilimsel alt yapısı tartışılan ve sadece İtalyanca literatürlerin vakalarla sınırlı olduğu; kontrolü çalışmaların yapılmadığı” bu sistemi aslında “moda” olması sebebiyle kullandığını biliyoruz.

“Hiperbarik Oksijen Tedavisi” ise, 4 yıllık bir ihtisas dalı olarak İstanbul Tıp Fakültesi'nde ve GATA'larda eğitimi verilen ve “bilimsel kanıtlarla etkinliği gösterilmiş” bir tedavi metodudur. Sağlık Bakanlığı tarafından hangi hastalıklarda kullanıldığında “devletin tedavi masraflarını karşılayacağı” belirlenmiştir (bakınız Hiperbarik Oksijen Tedavisi.)

Merkezimizde biz, “sağlığını korumak isteyen” herkesin muayenesini yapıktan sonra, o kişiye uygun bir “Detoks ve Anti-aging” programı hazırlıyoruz. Bu programda, “Hiperbarik Oksijen Tedavisi, Refleksoloji, Dengeli Beslenme Diyetleri, Nöral terapi, Akupunktur ve Hipnoz” gibi tedavi kombinasyonları yer almaktadır.

SAĞLIKLI BESLENME
Sağlıklı ve dengeli beslenmenin ne olduğunu anlamak için öncelikle temel besin kaynaklarını bilmeliyiz. Yiyecekler, dört besin grubundan oluşur. Bu besin grupları Süt ve Süt ürünleri, et ve et ürünleri, sebze ve meyve, ekmek ve tahıllardır.

Sağlıklı ve dengeli beslenmenin önkoşulu, her bir besin grubundan belli oranda tüketmektir. Herkes sağlıklı ve dengeli beslenmeyi bedenine özgün olarak keşfetmek durumundadır. Besinler vücudumuza ısı ve enerji vermek, hücrelerin büyümesini ve onarılmasını sağlamak ve çeşitli vücut işlemlerini düzenlemek gibi ana görevleri vardır.

Her insanın her besine olan gereksinimi aynı değildir. Bunun içinde genel reçeteler uzak durmak gerekir. Çünkü insanların kalıtımsal nedenlerden dolayı gereksinimleri farklıdır. Örneğin, sütü sindiremeyen insanlar vardır ve bu kişiler kalsiyum gereksinimlerini sütten değil başka kaynaklardan sağlamalıdırlar.

Sağlıklı ve dengeli beslenmenin diğer önemli bir ayağı ise sudur. Su vücutta en bol miktarda bulunan öğedir. Ana görevleri arasından besinlerin sindirimi kolaylaştırması ve hücrelere taşınması ile ****bolizma sonucu meydana gelen zararlı maddeleri dışarı atmasıdır.

Yeterli ve dengeli beslenerek sağlıklı bir yaşam sürdürmek için;

1- Nişastalı ve posalı yiyeceklerin tüketimi artırılmalıdır.
2- Total yağ tüketimi günlük enerji gereksiniminin %30'u civarında olmalıdır.Doymamış yağlar ağırlıklı ve dengeli kullanılmalıdır.
3- Şeker ve şeker içeren yiyecek tüketimi azaltılmalıdır.
4- Tuz ve tuzlu yiyecek tüketimi azaltılmalıdır.
5- Alkollü içki tüketilmemeli veya tüketimi sınırlandırılmalıdır.
6- Kalori alınımı obeziteyi önleyecek düzeyde azaltılmalıdır.
7- Fiziksel aktivite düzeyi arttırılmalıdır.
8- Uzun süren açlıklardan kaçınılmalı, azar azar ve sık sık beslenme alışkanlığı sağlanmalıdır.
9- Sigara alışkanlığına son verilmelidir.
10- Yeterli ve kaliteli su içilmelidir. (Bakınız Sağlıklı Beslenme)

KRONİK YORGUNLUK
Yorgunluk, aslında sosyal ve teknolojik bakımdan gelişen Yerküremiz'de, bu gelişmenin beraberinde getirdiği stres ve yoğun hayat temposunun bir getirisidir. Kronik yorgunluk günümüzde artık bir sendrom haline gelmiş olup, kronik yani süreklilik kazanmış olduğu durumlarda bir hastalık olarak değerlendirilmektedir. Bu olgu, kendisi bir rahatsızlık olmakla beraber birçok hastalığa da neden teşkil etmektedir. Çünkü vücudu normal olarak bulunması gereken bir dengenin dışına itmektedir.

Yoğun iş temposu, stres, hava kirliliği, elektromanyetik kirlilik, psikososyolojik yıpranmalar, yetersiz fizik aktivite, dengesiz beslenme, uyku düzensizlikleri gibi etmenler, bedensel ve ruhsal yorgunluk hali yaratırlar. Neticede vücut hem fiziksel hem de ruhsal olarak normal dengesinin dışına çıkar. Bu da hem vücudun bağışıklık (immün sistem) sistemini yıpratır, hem de canlı ve dinamik olması gereken işlevlerinin aksamasına neden olur. Böylece kalp damar hastalıklarından depresyona kadar geniş bir yelpazede bir çok hastalığın oluşması için uygun bir zemin yaratır.

Vücudun normal işlevsel zaman ritmi olarak belirtilen ve diurnal ritim adı verilen normal ritminin dışına çıkması ile gece uyku düzensizlikleri, gündüz uyuklamaları, unutkanlıklar, cinsel fonksiyonlarda bozulma, entelektüel fonksiyonlarda gerileme gibi bir çok negatif sapmalar meydana gelmektedir. Bu olumsuzluklar iş veriminde de düşme yaratarak kişisel sağlığın yanında toplumsal olarak da maddi ve manevi zarar meydana getirirler. Günümüzde artık fiziksel ve ruhsal olarak sağlıksızlık hali oluşturan ve süreklilik arzeden "yorgunluk sendrom", “Hiperbarik Oksijen Tedavisi, Akupunktur, Refleksoloji, Fitoterapi, Hipnoz ve Nöral terapi” adı verilen özel koruma ve tedavi yöntemleriyle potansiyel tehlike olmaktan çıkarılabilmektedir.

Hiperbarik Oksijen, Akupunktur, Nöral Terapi, Hipnoz ve Refleksoloji, genel olarak hücre yenileyici etkisi ve vücut hormon ve enzimlerinin salınımlarının düzenlenmesiyle karakterize olan bir koruyucu ve tedavi edici yöntemlerdir.
Temel olarak vücudun enerji dengesini normal sınırlar içerisinde tutarak, uyku bozukluklarını düzeltebilmekte ve günlük yaşamsal performansı arttırmaktadır. Böylece yorgunluğun zararlı etkilerinden vücudu arındırdığı gibi, stres, depresyon, uyku düzensizlikleri, unutkanlık, cinsel fonksiyon bozuklukları gibi birçok sorunu ortadan kaldırabilmektedir.

Kronik yorgunluğu basite almamak gerekir. Çünkü, hormonal yapı başta olmak üzere kalitesiz uyku insan yaşamını olumsuz etkilemesinin yanı sıra yaşamı insana kabusa dönüştürebilir. Kronik yorgunlukta kullanılan başlıca metotlar: Hiperbarik Oksijen Tedavisi, Nöral terapi, Akupunktur, Refleksoloji, Bitkisel Tedavi Rejimleri, Hipnoz' dur. Merkezimizde, bu tedavi metodlarının kombinasyonu ile şifa vermeye devam ediyoruz.

BEDENSEL AKTİVİTE
Fiziksel aktivite eksikliği, başta koroner damar hastalığı, yüksek tansiyon, obezite ve diyabet olmak üzere birçok hastalıkta etkili rol oynuyor. Egzersiz, sağlığımızı korumak ya da gelişmiş olan sağlık durumumuzu devam ettirmek amacıyla yapılan, amaçlı hareketler olarak tanımlanabilir. Egzersiz yapacak olan kişinin yaşına, cinsine ve de sağlık durumuna hatta bazen kondüsyon durumuna veya becerilerine göre farklı özellikler taşır.

Genel bir tanımlama verirsek, haftada üç ile beş kez arasında yapılan düzenli, ritmik ve yaklaşık olarak 30-45 dakikalık bir programa “fizik aktivite” diyoruz. Hedefe ve kişinin o zamanki sağlık durumuna, kardiyak fonksiyonlarına göre bunun sıklığı, ağırlığı ve süresini değiştirmek gerekebilir.

Düzenli, orta düzeyde yapılan bedensel aktivitelerin kalp hastalığı, şişmanlık, insüline bağlı olmayan diyabet, yüksek tansiyon ve osteoporoz gibi hastalıkların önlenmesi ve tedavisinde, ayrıca vücut ağırlığının kontrolü ve organizmanın strese karşı direncini artırmada, ne kadar önemli olduğu ispatlanmıştır. Araştırmacılar şimdi çalışmalarını yaşam tarzına bağlı etken taşıyan hastalıklar (kanser gibi) üzerine yoğunlaştırmışlardır. Düzenli ve orta seviyede spor yapan kişilerde, kanser riskinde azalma olduğuna dair tahminler vardır.

Egzersiz, kanser ve AIDS gibi, belirli hastalıklarda ek tedavi olarak reçete edilmeye başlanılmıştır. Kanser ve AIDS de bağışıklık sisteminin, hastalıkla doğrudan ilgili olması nedeniyle bilim adamları hastalık gelişimi üzerine etkilerini öğrenebilmek için yüklenmeye bağlı immün cevabı araştırmaktadırlar. Yaşam tarzı faktörleri, immün sistemi güçlendirmek yada zayıflatmak yönünden etkileşebilir. Diyet, stres ve fiziksel aktivite bu faktörleri oluşturur. Yetersiz beslenme ve uygun besinlerin eksikliği immün sistemi zayıflatabilir.

Sağlıklı ve kaliteli bir yaşam için bedensel aktivite olmak zorundadır. Yaşam genelde hareket ile tanımlanır. Tarih boyunca uygarlık, gün geçtikçe büyük gelişmeler göstermiştir. Her gün insanın rahatlığı için yeni bir alet geliştirilmektedir. Bulaşık yıkamaktan, ekmek kesmeye kadar her şey aletlerle yapılıyor. Gerek genel üretimde, gerekse günlük yaşantı da insan her dakika daha az aktif olmaktadır. Örneklemek gerekirse; genel üretimdeki insanın fiziksel aktivitesi 19. Yüzyılda %90'lardaydı. Günümüzde ise bu oran gelişmiş ülkelerde %25' in altına düştü.

Açıkça bilinmektedir ki, insan organizması uygarlık geliştikçe daha az hareket etmek zorunda kalmaktadır. Önerimiz, en kısa zamanda düzenli bir bedensel aktiviteyi (haftada en az 3 gün ve 20 dakikadan uzun) alışkanlık ve ***if haline getirmenizdir.

OBEZİTE (ŞİŞMANLIK) ve ****BOLİK SENDROM
****bolik sendrom, bozulmuş glikoz toleransı (açlık kan şekerinin 120 mg/ml üstünde olması), kan yağlarında artma (dislipidemi) ve hipertansiyon gibi rahatsızlıkları bir grup olarak bulunduran, şeker hastalığı (tip 2 diyabet) ve kalp ve damar hastalıkları riskini artıran ciddi bir sağlık sorunudur. TEKHARF çalışmasına göre Türkiye genelinde 30 yaş üzerinde 9.2 milyon kişide ****bolik sendrom vardır . Prevalansı yaş ile artmakta ve 60'lı yaşlarda %43.5'e ulaşmaktadır. Kozan ve ark. yaptığı bir çalışmada ise NCEP ATP III kriterlerine göre Türkiye'de genel görülme sıklığı %33.9 (erkeklerde %28; kadınlarda % 39.6) bulunmuştur.

Son yıllarda fizik aktivitenin (egzersiz dışı fiziksel aktivite) azalmasıyla beraber beslenme alışkanlıklarında yağların ve karbonhidratların fazla tüketilmesi sonucu obezite sıklığı artmaktadır. Ağırlık ve enerji dengesi ile iştahı kontrol eden hipotalamustaki nöropeptidlerin çevresel etkilerle değişimi bazen tetikleyici olabilmektedir.

Obezite, genetik ve çevresel faktörlerin etkileşimi sonucu ortaya çıkan, yaşam kalitesi ve süresini azaltan bir hastalıktır. Vücudumuzdaki yağ oranının anormal artışı olarak değerlendirilir. Beden kütle indeksi (BKİ= kg cinsinden ağırlık/ metre cinsinden boyun karesi) obezitenin değerlendirilmesinde kullanılmaktadır. Obezite, dünya sağlık örgütüne (WHO) göre, 25-29.9 kg/m2 fazla kilolu; 30-34.9 kg/m2 1. derece obez; 35-39.9 kg/m2 2. derece obez ve 40 kg/m2 üstü 3. derece (morbid obez) olarak sınıflandırılmaktadır.

Ayrıca yağ dokusunda, kas, karaciğer ve pankreas beta hücrelerinde biriken aşırı yağ kütlesi, insülin direncine yol açan temel faktörler arasındadır. Abdominal adipozite ile obezitenin ****bolik ve kardiyovasküler komplikasyonları arasında güçlü bir ilişkinin gösterilmesi sonrasında BKİ ile birlikte bel çevresi ölçümü önerilmektedir. Bel çevresinin erkekte 102 cm'den kadında ise 88 cm'den büyük olması, tip 2 diyabetes mellitus (şeker hastalığı), hipertansiyon, dislipidemi ve kardiyovasküler hastalıklar için risk fakförü olarak tanımlanmaktadır. Tedavideki en önemli faktörler, kilo kaybı, fiziksel aktivitenin artırılması, dengeli beslenme alışkanlığı ve yaşam tarzı değişiklikleri ile başlar. Merkezimizde, fiziksel ve ruhsal olarak sağlıksızlık hali oluşturan "şişmanlık ve ****bolik sendrom", “ Akupunktur, Refleksoloji, Fitoterapi, Hipnoz ve Nöral terapi” den faydalanılarak son derece başarılı bir şekilde yapılmaktadır.

ANTİOKSİDANLAR ve VİTAMİNLER
Yaşamımız boyunca mükemmel işleyişine akıl sır erdiremediğimiz vücudumuzda, yıllar geçtikçe gerek hücrelerimizin doğal ****bolizması sonucu oluşan ve depolanan atık moleküllerin (reaktif oksijen türleri =ROS, serbest radikaller ) gerekse çevreden gelen toksik maddelerin; elektrosmog'un, güneş ışınlarının vb. ektisiyle yenileme ve dengeleme mekanizmaları yavaşlar veya bozulur. Sadece cildimizin kollajen tabakasını değil tüm hücre membranlarında hasar oluşturan serbest radikaller ve karbon monoksit gibi zararlı gazlar yaşlanma sürecini hızlandırır.

Bitkilerdeki bazı vitaminlerin bu süreci azaltıcı etkisi vardır. Bir nevi vücuttaki paslanmayı giderirler. Bu durum, aslında sadece mevsiminde tüketilen taze sebze ve meyveler için geçerlidir. Hakkında uzun süredir araştırmalar yapılan, kongreler düzenlenenden, doktorların sık önerdiği ve herkesin eczanelerden koşa koşa aldığı vitaminler, geçtiğimiz yıllarda antioksidan adıyla atağa geçmiştir. Aslında kim için (hangi hastada ve hastalıkta), ne zaman, hangi dozda ve sıklıkta ve nasıl alınacağı halen bilinmeyen ve bilimsel kanıta dayanmayan bu ilaçlar, “antioksidan” adıyla insanlara pazarlamaktadır. Antioksidanların tıbben etkisi kanıtlanmamasına rağmen kozmetik sektörü de bunu kullanmaktadır. Hatta “oksijen” ve “altın” içerdiği iddia edilen kozmetiklerin bile yapıldığını görüyoruz.

Birbiri ardına üretilen serbest radikalleri önleyici olduğu söylenen, “zengin E vitamini” içeren bakım kremleri, antioksidanların sadece beslenme yoluyla değil cildden emilerek etkili olduğu iddiasıyle alıcı bulmaktadır. Halbuki, “epidermis” dediğimiz üst deri tabakasının geçirgen olmaması “Botox” gibi çözüm arayışları ve “mesoterapi” uygulamalarını yaygınlaştırmıştır. Cildaltına ulaşmaya çalışan bilim adamları, ciltten emilim olmadığı için “karboksiterapi” gibi enjeksiyonlu ve cildi en az 4 mm ile geçen iğnelerle yeni tedavi metodları aramaktadır. Aslında akupunktur iğneleri; “akuesetik” ile de, estetik amaçlı ve kalıcı sonuçlar alabilmekteyiz.

UYKU
Uyku, kişiden kişiye değişen ve aynı kişinin yaşamının farklı aşamalarından büyük farklılıklar gösteren bir olaydır.
Canlıların günlük etkinliklerinin ritimleri birçok kimyasal, fizyolojik ve davranışsal süreci düzenleyen biyolojik saatler tarafından belirlenir. Bedenimizin her fonksiyonunun kalıtımla önceden planlanmış kendine özgü bir çalışma ritmi var. Bu çalışma ritmlerinin belki de en önemlisi, yaşadığımız gezegendeki aydınlık-karanlık döngüsüne uyum sağlamamızı sağlayan günlük uyku ve uyanıklık döngüsüdür. Bu iç saat düzeneğinin yerinin beyinde talamus altındaki 'suprakiazmatik çekirdek' (SNC) olduğu sanılıyor. Bu saatin düzeneğini oluşturan moleküler olaylar yeni yeni çözülmeye başlandı. Bu ritmlerin en önemlisi, 24 saat içinde tamamlanan ve günlük ritmimizi, yani uyku-uyanıklık periyodomuzu belirleyenidir. Bedenimizin hemen her bir fonksiyonunun kendine ait otonom bir çalışma ritmi var. Uyku ritmi de “Nörovejetatif sistemin” dengeli çalışmasıyla mümkün olmaktadır.

Uykusuzluk
Tıp dilinde insomnia denilen uykusuzluğu doğuran nedenler çeşitlidir. Örneğin yorgunluk, mide şişkinliği, hazımsızlık, zayıflatıcı veya uyarıcı ilaçlar, fazla sıcak, rahatsız edici ışık, gürültü sinir bozukluğu, fazla miktarda çay, kahve veya sigara içmek, ağrılar, kalp veya akciğer hastalıkları, ateş, kaşıntı, günlük olayların etkisi, yatağın uygun olmaması, tedirginlik gibi nedenler uykusuzluğa neden olur. Uykusuzluğu doğuran nedeni bulmak gerekir. Basit uykusuzluklarda yatmadan önce sigara, çay, kahve gibi şeyler içmemek, müzik dinlemek, yatak odasını havalandırmak, ılık banyo yapmak çok faydalıdır.

Uyurgezerlik
Tıp dilinde somnambülizm adı verilen bu hastalıkta hastanın şuuru uykuda olduğu halde, duyu organları uyanıktır. Belirtileri hastaya göre değişir. Bazıları uykularında gezer; bazıları ise uykularında konuşur, bağırır, el ve kol işareti yapar. Uyandıkları zaman da uykularında yaptıklarını hatırlamazlar. Daha çok ruhsal bir dengesizliğin ifadesidir. Ayrıca başından yaralanmış olanlarda, kanlarındaki şeker oranı düşük veya beyin damarlarında sertleşme olanlarda da uyurgezerlik görülebilir. Bazı kimselerde ise genetiktir. Uykuda gezen hastaların devamlı olarak ailesi tarafından kontrol altında tutulması, başına gelecek herhangi bir kazayı önlemesi açısından faydalıdır.

Uykusuzluk (İnsomnia) nedir?
Uykuya dalma, uykuyu sürdürme ve sonlandırmaya ilişkin sorunlar, dinlendirici olmayan uyku, insomnia (uykusuzluk) karşılığı kabul edilmektedir. Gündüzleri yorgunluk hissi, duygu alanında değişmeler (huzursuzluk, hırçınlık gibi), verimlilikte azalma, hatta düşünsel işlevlerde bozulma tabloya eşlik edebilmektedir.

Uykunun dönemleri var mıdır?
Uykuda farklı 5 dönem dikkati çekmektedir. Bu dönemlerden birisi REM (Rapid Eye Movement) diğerleri ise Non-REM olarak adlandırılmaktadır. Non-REM dönemi kendi içinde iki ana bölüme ayrılabilir:

Yüzeysel uyku (1. dönem ve kısmen 2. dönem)
Derin uyku (3. ve 4. dönemler). Bu dönemleri içine alacak şekilde bir tanım yapılırsa uyku, uyanıklıkla 5 uyku dönemi arasındaki periyodik geçişlerdir denebilir.

Genellikle kısa bir uyanık dönemden sonra insanlar 1., 2., 3. ve 4. döneme girmektedir. Uykunun başlamasından yaklaşık 90-120 dakika sonra da ilk REM dönemi ortaya çıkmaktadır. Daha sonra da 90-120 dakikalık aralarla bir gecede 3-5 REM döneminden geçilmektedir. Genç erişkin insan uykusunun yaklaşık olarak %5-10'unu 1. dönem, %45-60'ını 2. dönem, %20-25'ini 3. ve 4. dönem ve %20-30'unu REM dönemi kapsamaktadır. Genel olarak uykunun ilk üçte birlik bölümünde Non-REM, son üçte birlik döneminde de REM uykusu daha fazla yer almaktadır.

Yüzeyel uyku, uyku-uyanıklık geçişi arasındaki dönemi oluşturmakta olup bu dönemde insanlar kolaylıkla uyandırılabilmektedir. Derin uyku sırasında insanın uyandırılabilmesi için daha şiddetli uyarana ihtiyaç vardır. Bu dönemdeki değişimlerin, bedensel dinlenmeye, yenilenmeye hizmet ettiği kabul edilmektedir. Derin uykunun yeterince uyunmadığı ya da deneysel olarak ortadan kaldırıldığı durumlarda ise insanlar dinlenemediklerinden, sabah yorgun kalktıklarından, yeni bir günün yükünü taşıyacak durumda olmadıklarından yakınmaktadırlar.

Rüyalar ne zaman görülür?
Rüyaların % 80'inin REM sırasında görüldüğü bilinmektedir. Bu dönemdeki değişimler, fizyolojik aktiviteler açısından uyanıklığa benzerlik göstermektedir. REM'in işlevi konusunda iki temel açıklama vardır: birincisi, REM'in amacı gün içinde yaşananları unutmaktır, ikincisi, REM uyanıklıkta alınan bilgilerin düzenlenmesinde hizmet eder.REM'in birey için gerekli bulunmayan kayıtları silerek, gerekli olanları düzenleyerek ertesi güne duygusal ve düşünsel olarak hazırlanmaya hizmet ettiği söylenebilir.Ayrıca hayvan deneyleri, öğrenme ile REM arasında yakın ilişki olduğunu ortaya koymaktadır.

Uyku bozuklukları yaygın mıdır?
Uyku bozukluklarının genel populasyonda yaygınlığı % 15-35 civarında olup, % 10-20 oranında ağır ve kalıcı bir şekilde uykusuzluktan yakınanlar bulunmaktadır. İnsanların % 50'si yaşamlarının bir döneminde uykusuzluk çekmektedirler. Bu insanların yarısının sorunlarının ciddi boyutta olduğunu ifade etmeleri, uykusuzluğun önemli ve oldukça yaygın olduğunun bir göstergesi olarak kabul edilebilir.

Yaşa ya da cinsiyete göre uykusuzluk
Araştırmalar kadınların daha fazla uykusuzluk yakınması bulunduğunu göstermektedir. Yaşın ilerlemesiyle birlikte uyku ihtiyacı da azalmaktadır. Gençlerin daha çok uykuya dalma güçlüğü çektikleri, yaşlıların ise uykuyu sürdürmeye ilişkin sorunlarının ön planda olduğu dikkati çekmektedir. Yaşlılıkla artan hastalıkların uykusuzluk oluşumuna katkısı da yadsınamaz. Süregen uykusuzluk, kadınlarda, yaşlılarda ve bedensel ya da ruhsal hastalıkları olanlarda yaygındır.

Uykusuzluk insanı nasıl etkiler?
Uykusuzluk, hasta için uyuyamamanın ötesinde anlam taşımakta, psikososyal, mesleki alanlarda da sorunlara yol açmaktadır.

Araştırmalar, uykusuzluğu olan insanların günlük yaşamlarında ve genel sağlık alanlarında daha çok sorunları olduğunu, giderek yaşam kalitesinin düştüğünü ve zaman/enerji yönünden daha çok yardım aramaya yöneldiklerine işaret etmektedir.

Ruhsal bozukluklarda uyku sorunları daha sık görülür
Psikiyatrik bozukluklarda uykusuzluk yakınmasının % 75 oranında bulunduğu dikkati çekmektedir. Bunların içinde depresyonda ortaya çıkan uyku bozuklukları özel bir yer tutmaktadır. Depresyonda olan kişilerin uyku örüntüsündeki değişiklikler biyolojik gösterge olarak kabul edilmektedir. Bu örüntüdeki tipik özellikler, kısa sürede REM dönemine girme, geceleri sık uyanma, sabahları erkenden uyanma olarak özetlenebilir. Anksiyete (kaygı) tablolarında ise çoğu zaman uykuya giriş sorunları ön plandadır. Bu hastaların bir bölümü gerginlik nedeniyle, yeterince gevşeme elde edemediklerinden uykuya zorlukla girebilmektedirler.

Uykusuzluk nedenleri nedir?
Uykusuzluğa, uyarılmaya yol açan tüm faktörlerin neden olabileceği söylenebilir. Bu nedenle kaynağında kısa süreli ya da kalıcı psikoljik/biyolojik değişmeler yer alabilir.

Bedensel hastalıklar ve bazı ilaçlar biyolojik faktörler olarak ortaya çıkmaktadır.

Psikolojik faktörler olarak bireyin içinde bulunduğu gerginlik ve kaygı gibi yaşantıların, uykunun başlangıcında beklenen gevşemeye engel olduğu, hatta uyku ya da uyumanın kaygı verici bir yaşantı olarak ortaya çıktığı söylenebilir. Böylece, hastanın uykuya girişi gecikmekte ya da uykuya geçememekte, uyku başlasa bile kesintilerle sürmektedir.

Aşırı uyku nedir?
Gündüzleri uyuklamaların temel yakınma olduğu aşırı uyku tabloları, tüm uyku bozukluklarının yarısını oluşturmaktadır. Aşırı uyku tablosunun içinde iki önemli bozukluk yer almaktadır: Bunların birincisi uyku apnesi, ikincisi ise narkolepsidir.

Uyku apnesi, bir saatlik uyku sırasında 10 saniyeden uzun süren beşden fazla sayıda solunum durmasıdır. Yaşamı tehdit eden, ani gece ölümlerine neden olduğu ileri sürülen ve yorgunluk, isteksizlik, verimsizlik, düşünsel işlevlerde bozulma, duygusal dengesizlik gibi çeşitli psikiyatrik belirtilere yol açabilen bir tablodur.

Narkolepsi, gündüzleri uyku atakları, karabasan ve diğer ek belirtilerle karakterize bir tablodur.. Tanı, uyku laboratuarlarındaki çalışmalarla konabilmektedir.

Uykuda konuşma, yürüme, kabuslar neden olur?
Uykuda konuşma, yürüme, diş gıcırdatma, kabus, korku, karabasan, altını ıslatma gibi tabloları içeren uyku bozuklukları (parasomnia'lar) tüm uyku bozukluklarının % 15'ini oluşturmaktadır.

Genellikle çocukluk ve ergenlik dönemde görülmektedir. Çocuk ve ergenlerin yaklaşık dörtte birinde parasomnia görülmektedir. Bu oran, erişkin dönemde % 1'e düşmektedir. Genellikle uykunun başlangıç dönemindeki Non-REM uykusu sırasında görülmekte olan parasomnia tablolarının genellikle psikolojik nedenlere dayalı olduğu dikkati çekmektedir. Bu nedenle tedavinin temelini entegratif modeller (Hipnoz, akupunktur. nöral terapi, hiperbarik oksijen) oluşturmaktadır.

Uyku düzeni bozuklukları nedir?
Uyku düzeni (siklus) bozuklukları, tüm uyku bozuklularının % 2.9'nu oluşturmaktadır. Burada zaman zaman gece çalışanlara, uçakla ekvatora paralel olarak yolculuk yapanlara (jet-lag), günlük siklusu 24 saatten kısa ya da uzun olanlara ait tablolar yer almaktadır. Tedavi nedene yönelik olup, ritmin düzenlenmesi temel alınmaktadır.

Uyku bozukluğunun tanısının konabilmesi için, yakınmanın tanımlanması, nasıl ortaya çıktığının ve ilişkili faktörlerin araştırılmasına yönelik olan ayrıntılı bir görüşme, psikolojik değerlendirme yapılmalı ve fizik muayene ile laboratuar testleri uygulanmalıdır.Ancak görüşme ve incelemeler sonucunda uygun tedaviye (akupunktur, hipnoz, nöralterapi vs.) yanıt alınamamış, spesifik bir uyku bozukluğuna işaret eden sorunları bulunduğu düşünülen ya da tedavi sonuçları izlenecek hastalar uyku laboratuarında incelenmelidir.

Uyku sorunlarının tedavisi
Uykusuzluğu olan kişilerin bir sonuç alamamalarına karşın uyumak için alkol vb. maddeleri kullandıkları dikkati çekmektedir. Bu şekilde, tabloya diğer sorunlar eklenmektedir.

Uykusuzluğun kaynağı olarak görülen bedensel ve psikolojik gerginlikle baş etmek için “Akupunktur”, “Refleksoloji”, “Hipnoz”, “Aktif Bozucu alan tespiti ve tedavisi” ile gerginlik ortadan kaldırılmaya çalışılır.

Uykusuz insanların bir bölümünde sadece uyku hijyeninin düzenlenmesiyle önemli ölçüde yarar sağlanabilmektedir. Uyku hijyeni için şu noktalara dikkat edilmelidir:

- Çok aç ya da tok olmamak,
- Kafeinli, alkollü, kolalı içeceklerden ve tütün kullanımından kaçınmak,
- Düzenli egzersiz yapmak, ancak akşam saatlerinde heyecan oluşturacak aktivitelerden kaçınmak,
- Uyku gelmeden yatağa girmemek,
- Yatak odasını sadece uyku ve cinsel ilişki için kullanmak,
- Uyuyamadığında uyumaya çabalamamak, yataktan ve yatak odasından çıkarak başka bir yerde zaman geçirip uyku gelince yatağa dönmek,
- Ne kadar uyunursa uyunsun sabah belirli bir saatte kalkmak,
- Gündüzleri uyumamak ve yatak odasını ses, ışık, ısı yönünden izole etmek.
- Yatak odasında televizyon, bilgisayar gibi manyetik kirlilik oluşturan alanları kaldırmak, cep telefonu veya şarjlı telefonları yataktan en az 1 m uzakta tutmak.

Hazımsızlık da uykusuzluk yapar
Sindirimin normal şekilde olmaması ve bağırsakların seyrek çalışmasına; halk arasında hazımsızlık, tıp dilinde ise dispepsi denir. Nedenleri çeşitlidir.

Ağır yemekler, yemekleri gereği gibi çiğnememe/az çiğneme, diş veya dişeti iltihapları, içki veya sigara içmek, çok miktarda çay veya kahve içmek, fazla miktarda şekerli veya unlu şeyler yemek, kansızlık, yorgunluk, sinir bozukluğu ve üzüntü hazımsızlığı doğuran nedenler arasında sayılabilir.

Yemekten bir süre sonra; midede şişkinlik veya yanma hissi ortaya çıkar. Sık sık yemek ihtiyacı hissedilir. Kabızlıktan şikayet edilir. Bazı kimselerde halsizlik, uykusuzluk, unutkanlık veya çarpıntı görülür. Tedavinin ilk şartı; sıkıntı ve üzüntülerden sıyrılmaktır. Zararlı şeyler terk edilir. Et yemeklerini azaltarak sebze ağırlıklı beslenmek faydalı olacaktır. Bu aşamada da bizden destek alınmalıdır.[1]
__________________
SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.

SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.
umut55 Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 17-10-2010, 10:17   #5 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 10-20-06
Yaş: 44
Mesajlar: 6.278
Üye No: 12030
Uydu Alıcısı: Korax
Tuttuğu Takım: Trabzonspor
Duyuru Bilgisi: Evet
Aldığı Beğeni: 43
Beğendikleri: 48
Varsayılan

Antisosyal Kişilik Bozukluğu

Aşağıdakilerden en az 3'ünün varlığı ile birlikte,15 yaşlarından beri süren ve başkalarının haklarını saymayıp, diğerlerinin haklarına saldırı ile kendini gösteren kişilik bozukluğudur.

1-Tutuklanmasına yol açacak davranışlarda ısrar ile kendini gösteren yasalara uygun, sosyal davranışlara uyamama
2-Devamlı olarak yalan söyleme, farklı takma adlar kullanma, zevk ya da kişisel çıkarı için başkalarını aldatma gibi dürüst olmayan davranışlar
3-Aniden sonucunu düşünmeden yapılan davranışlar, gelecek için planlar yapmama
4-Tekrarlayıcı kavga, dövüş, saldırılar ile birlikte öfkelilik hali
5-Kendisi, yakınları ya da başkasının güvenliği ile ilgili umursamazlık hali.
6-Bir işi yürütememe veya parasal sorumluluklarını yerine getirmeme ile giden sürekli bir soru-suçluluk durumu
7-Başkasına zarar vermiş, fena davranmış, birseller çalmış olmasına rağmen duruma ilgisiz kalıp, kendini haklı göstermeye çalışmak ve bundan vicdan azabı duymamak.

Kişinin en az 18 yaşında olması ve 15 yaş öncesi davranım bozukluğu belirtileri göstermeye başlamış olması gerekmektedir.

Rahatsızlığın olusunda rol alan etkenler
Ani dürtüsel hareketler ve saldırgan davranışların beyindeki anormal serotonin işlevi nedeniyle olduğu düşünülmektedir. Bu kişilerin genetik yatkınlık durumları olmasa bile , erken çocukluk dönemlerinde anne- babanın maddi ya da manevi yokluğu, ebeveynin cezalandırıcı, aşağılayıcı tavırlar sergilemesi.

Rahatsızlık psikopati ve sosyopati olarak da bilinmektedir.Hastada 15 yas öncesinde davranım bozukluğu belirtileri vardır. (insan ya da hayvanlara yönelik saldırganlık, mala zarar verme, başkalarına ait şeyleri çalma ve sahtekarlıklar yapma(ev-okuldan kaçma,hırsızlık) ve kuralları, disiplini önemli derecede bozma) Bu davranışlar sürekli kendini göstermektedir. Bu kişiler yasadışı isler peşinde koşarlar. Başkalarının düşünceleri onlar için önemli değildir.

Toplumda görülme oranı
Erkeklerde % 3,kadınlarda % 1 oranında görülmektedir. Madde kullanımı nedeniyle yataklı tedavi görülen kurumlar ve adli mekanlar ya da cezaevlerinde daha yüksek oranda görülmektedir. Çoklukla yalan söyler, çevrelerindekileri aldatır, çıkar elde etmek ya da sadece zevk almak için başkalarını kullanır ya da yanıltırlar. Öfkelerine hakim olamayıp,kavga ederler,esleri, çocukları, ana- babalarını döverler. Ana-baba olmanın gereklerini yerine getiremez, düzenli, sakin bir aile hayati oluşturamazlar. Tehlike oluşturacak etkinliklere atılırlar (hızlı ve zikzaklar yaparak araba kullanma, alkollü araç kullanımı, tekrarlayan kazalar yapma gibi ).

Farklı ve zararlı cinsel ilişkiler ve alkol-madde kullanımı görülebilir. Sorumluluklarını yerine getirmedikleri için isten atılmaları, işverenle tartışmaları fazladır. Herkes gibi düzenli ve doğru yoldan yasayamazlar. Çok is değiştirirler. Yokluk içinde kalıp, sokaklarda yatabilirler. Askerlikleri aldıkları cezalar nedeniyle uzar, uzun sureli hava değişimi raporları alırlar.Yaptıklarından pişman olmazlar.Kibirli bir görünüm sergilerler.

Kimlerde daha çok rastlanmaktadır?
Genellikle sosyoekonomik düzeyi düşük ve kırsal kökenli kişilerde görülmektedir.

Hastalığın seyri:
Eğer kişi yapılan eylemler sonucu ya da kötü yaşam koşulları sonrası ölmezse , rahatsızlık 40 yaş sonrasında etkinliğini azaltabilir.

Ailesel yatkınlık:
Bu bozukluk hastanın 1. derece akrabalarında genel topluma göre daha çok görülmektedir. Ayrıca bu kişilerin akrabalarında somatizasyon bozukluğu ve madde kullanım bozukluğu da yüksek düzeydedir.

Sebepleri:
Çocuklukta dikkat eksikliği - hiperaktivite bozukluğu olan çocuklarda ileri donemde görülme riski yüksektir.

Bağımlı kişilik bozukluğu:
Aşağıdaki belirtilerden en az beşinin varlığı ile birlikte, erişkinliğin erken dönemlerinde başlayan , uysal, adeta başkalarının kuyruğu gibi olmaya ve insanların kendisini terk edeceği korkusuna neden olacak şekilde aşırı düzeyde başkalarının varlığına ihtiyaç duyma ile seyreden kişilik bozukluğu durumudur.

1-Başka kişilerden fikir, öneri, destek almadığında ufak şeylerde bile karar vermekte zorlanma
2-Hayatin pek çok farklı alanlarında sorumluluk sahibi olmak ve bunları gerçekleştirmek için başkalarının yardımına ihtiyaç duyarlar.
3-Diğerleriyle ayni doğrultuda düşünmese bile onların tepkilerini çekerim ya da dostluklarını yitiririm diye farklı görüşte olduğunu ifade edememe
4-Planlarını hayata geçirme ya da kendine karsı güvensizliğinden bir isi kendi basına gerçekleştirmekte güçlük hissetme.
5-Etrafındakilerin yanında olup, kendine destek vermesi için , akla gelmeyecek ve uygunsuz şeyleri bile yapmaya çalışmak.
6-Kendi basına bir şeyler yapamayacağı, kendini idare edemeyeceği seklindeki yoğun endişeleri nedeniyle, yalnız basına kaldığında kendini çaresiz, huzursuz ya da rahatsız hisseder.
7-Kendini güvende ve rahat hissettiği , yakın bir arkadaşlık, ahbaplık,dostluk ilişkisi herhangi bir nedenle bittiğinde , hemen kendine bakim ve destek sağlayacak başka birilerini aramaya baslar.
8-Kafası kendi basına ,yapayalnız ve yardımsız bir durumda bırakılacağı seklinde yoğun endişeler ile doludur.

En ufak kararları ve seçimlerini bile başkalarına danışmadan alamazlar ( yiyip içecekleri şeyler, giyecekleri giysiler gibi her konuda ) Pasif kalmaya eğilimlidirler. Sorumluluk almak,, birsele başlamak, herhangi bir aktivitede rol almak için başkalarının destek ve yardımını isterler.

Kararları konusunda es, anne-baba ve dostlarının küçük çocuğu gibi hareket edip, bağımlı hissederler, kendi kararlarını onların vermelerini isterler. Onların istek ve davranışlarına kendilerinden uzaklaşabilecekleri endişeleriyle karsı gelemez, tepki gösteremez, kızamazlar. Bağlantıyı korumak için aşırı tavizler verirler. Bu uğurda sözel, fiziksel ,cinsel tacizlere boyun eğebilirler. Çevrelerinde isleri kendilerinden iyi yapacak başkalarının olduğu düşüncesi ile ise başlamayıp, beklemeyi yeğlerler. Dışarıya kendilerini aciz, beceriksiz, güçsüz, yetersiz olarak sunarlar. Başka bir kişinin sorumluluğu ve etkisi altındayken ise yeterli bir çalışma gösterebilirler. Yalnızca tek kalmamak için önemli gördükleri kişilerin yanından ayrılmazlar, onları izlerler.

Çoğunlukla kötümser bir bakış acısına sahiptirler. Kendi özellikleri , varlıkları ya da becerilerini değersiz görmeye meyillidirler. Kendilerine hakaret anlamında aşağılayıcı yönde kendilerini yargılarlar. En ufak bir olumsuzluğu, eleştiriyi temel alarak bu düşüncelerini desteklemeye çalışırlar.Karar aşamalarında huzursuz, tedirgin, sinirli hissederler. Çevresel ilişkileri bağımlı oldukları az sayıda kişi ile kısıtlıdır.
Beraberinde görülen bozukluklar arasında depresif bozukluklar, uyum bozuklukları, yaygın anksiyete bozukluğu, kişilik bozuklukları ( özellikle sınırda, çekingen ve histrionik k.b.) gelmektedir.

Öz bildirim ölçeği verilerek yapılan bir araştırma sonuçlarına göre % 15 oranında bu rahatsızlığa rastlanmıştır. Kadınlarda erkeklere göre 3 kat daha çok tanı konmaktadır. Ailenin en küçük çocuğunda rastlanma olasılığının daha çok olduğu gözlenmiştir.

Sebepleri:
Aşırı müdahaleci, evhamlı anne- babanın çocuğun bağımsız ve hakkini arayan davranışlarını eleştirici ve cezalandırıcı bir şekilde baskılamaları ile oluştuğu düşünülmektedir. Çocuk sonraları özgürlüğün ailesinin sevgi ve desteğini kaybetmeye yol açacağını düşünmekte ve onlara yapışmaktadır. Gene ayni şekilde annenin aşırı kollayıcılığı da bu duruma zemin hazırlamaktadır. Bağımlı kişilik uzun sureli vücutsal hastalıklar ve çocuklukta sevgi eksikliği yasayanlarda da belirgin olarak fazla görülmektedir. Bu kişilerin aile yapılarında duyguların ifade edilişi kısıtlıdır ve çocuk üzerinde yüksek düzeyde kontrol bulunmaktadır.

Tedaviye gerilim, depresif ve vücutsal yakınmalar ile başvururlar. Bireysel terapiden fayda görürler.

Standart Antisosyal Kişilik Bozukluğu
Bireyin başkalarının haklarına ve kurallarına sürekli olarak saygısızlık etmesi, saldırıda bulunması

Nedir?
Bireyin başkalarının haklarına ve kurallarına sürekli olarak saygısızlık etmesi, saldırıda bulunması ve buna bağlı olarak gelişen davranışlara verilen isimdir. Genelde erkekler arasında daha fazla görülür. Pek çok araştırmacı antisosyal kişilik bozukluğunu ve sosyopat kişiliğini aynı anlamda kullanırlar, aralarında ki fark bütün sosyopatların antisosyal kişiliği olduğu, fakat her antisosyal kişinin sosyopat olmayacağı gerçeğidir. Araştırmalar bu hastalığın temelinde genetik etkenler olduğunu göstermektedir. Fakat aynı zamanda sürekli uyuşturucu kullanımı ve kötü aile ortamı (karışık, ihmalkar, sert ve saldırgan aileler) bu hastalığın oluşması riskini arttırmaktadır.

Antisosyal kişilik bozukluğu insanlara bağlanma konusunda başarısızlık yaşamak demektir. Başka insanlar sadece sağladıkları fayda için gereklidir. Antisosyal kişiler genelde hastalıkları olduğuna inanmaz ve sorunun ya başka insanların kendisini kabul etmeyi becerememelerinde yada başkalarının özgürlüğünü kısıtlamayı istiyor olmalarında yatar.

Sadece kendilerine inanırlar ve çevrelerinde zarar verecek yada küçümseyecek kimse olmadığında en rahat hissederler. Dünyayı tehlike ve hayal kırıklığı ile dolu bir yer olarak görürler. Dolayısıyla sürekli kötü niyetli ve acımasız insanların kendisini kullanmasına, suiistimal etmesine ve elindeki her şeyi alıp yoksun bırakmasına karşı korunmak zorunda hisseder. Diğer insanları hep kontrol etmeye çalışan ve zarar vermek isteyen varlıklar olarak görür. Antisosyal kişilik bozukluğu olan insanlar başka insanların elinde ki gücü alması gerektiğine inanır böylece hiç kimse bu gücü kendisine zarar vermek için kullanamaz. Diğer taraftan yönetici olmayan yada kontrol etmeyen insanları kullanılmaya açık, zayıf ve savunmasız olarak düşünürler.

Eğer antisosyal kişilik problemleriniz varsa başkaları sizi duygusal olarak soğuk ve duyarsız olarak görürler. Belki cazibeli görünebilirsiniz ama insanlar sizin bencil ve hesapçı olduğunuzu, içten olmadığınızı düşünürler. Ek olarak siz başka insanlara sadece size verdikleri yada kazandırdıkları için değer verirsiniz. Yaşamak için başkalarını manipüle etmek, aldatmak ve gereken her şeyi yapmak sizin için çok normaldir. Sonuç olarak antisosyal kişiler şüpheli ve hatta kanunlara aykırı davranışlarda bulunurlar, çünkü kuralların kendileri için geçerli olmadığına inanırlar.

Antisosyal kişiler genelde diğer insanları tehditlerle yada saldırgan yaklaşımlarla korkuturlar. Bağımsız olmaları kendilerine aşırı güven duymalarından ziyade başkalarına güvensizlikten kaynaklanır. Her hangi bir baskı, otorite karşısında (patron, polis yada benzeri kişiler) yada finansal problemler (vergi yada borçlar) karşısında öfkelenirler. Genelde başkalarına verdikleri zarar karşısında duygusuz ve umursamazdırlar. Bu acımasızlık insanlarla ve hatta sevdiklerini söyledikleri kişilerle olan ilişkilerinde bile esası oluşturur.

Eğer antisosyal kişiliğiniz var ise zayıf olmaktan yada kurban olmaktan korkuyor olabilirsiniz. Dolayısıyla çevrenizdeki kişilere üstünlüğünüzü ispatlama ihtiyacı duyarsınız. Sizi kullandığını düşündüğünüz ve hatta sömürdüğüne inandığınız bir insana karşı kendinizi korumak için zalim ve insafsız olursunuz. İlişkilerinizde sadık kalmak, duyarlı olmak ve dürüst olmak konusunda zorluk yaşarsınız. Bu kişiler genelde dikkatsiz ve atılgandır; örneğin tehlikeli araba kullanmak gibi riskli işlere girişirler. Umursamazlığın bir sebebi içindeki boşluk hissini yok edebilmek için heyecan ve adrenalin arttırıcı aktivitelere ihtiyaç duyuyor olmasıdır.

Belirtiler
1.Düşünmeden ani hareketler ve doğabilecek sonuçlara karşı umursamazlık
2.Kişisel çıkar yada zevk için yalan söyleme, aldatma ve kanunsuz işler yapmak
3.Başkalarının duygularını umursamamak, empati yapmamak
4.Sinirlilik, saldırganlık ve şiddet uygulamak
5.Güvenlik yada sorumluluk üstlenmek gibi konulara tamamıyla kayıtsız kalmak
6.Acıma duygusunun olmaması

Tedavisi
Antisosyal kişilik bozukluğu olan kişiler genelde çevrelerinde ki kişilerin zoru ile psikologa yada psikiyatriste gelirler. Eğer kişi sorunlarının nedenini başkalarında görmeye devam ederse ve sorumluluk almayı reddederse tedavinin süresi uzayabilir. Kişilik hastalıklarının erken yaşlarda gelişiyor olması ve insanların kendilerini bu hastalık ile tanımlıyor olması tedavinin çözümünü zorlaştırmaktadır. Tedavinin başarılı olabilmesi için kökleşmiş davranış şekillerine, yaklaşımlara, bakış açılarına, ilişki yapılarına ve kişinin kapasitesine bakılması gerekir.

Bu hastalarda dikkat edilmesi gereken en önemli etken uyuşturucu ve alkol kullanımıdır. Bazı durumlarda madde bağımlılığı ve kullanımı kişilerin antisosyal davranışlar geliştirmelerinde temel etken olabilir. Bu durumda kişinin madde bağımlılığını bırakması kişinin iyileşmesinde önemli bir adım olabilir.

Antisosyal davranış bozukluğunda kullanılabilecek her hangi bir ilaç bulunmamaktadır. Fakat bazı semptomlar ve davranışlar için doktor gözetiminde ilaç kullanımı önerilebilir. Örneğin saldırgan davranışlar için antidepresan kullanımı gibi. Fakat hatırlatmak gerek, antisosyal kişiler ilaç kullanımına sıcak bakmayabilir ve ilaç almayı reddedebilirler.
__________________
SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.

SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.
umut55 Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 17-10-2010, 10:17   #6 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 10-20-06
Yaş: 44
Mesajlar: 6.278
Üye No: 12030
Uydu Alıcısı: Korax
Tuttuğu Takım: Trabzonspor
Duyuru Bilgisi: Evet
Aldığı Beğeni: 43
Beğendikleri: 48
Varsayılan

SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.


Apandisit (Appendicitis)

Karın bölgesinin sağ alt bölümünde bulunan kalın bağırsağın ilk parçasının (buna tıpta çekum denir), iç kenarında 5-8 cm uzunluğunda, 0.5 cm çapında solucan gibi kıvrıntılı bir oluşum vardır, buna "apendiks" (apandix) denir.

Bu oluşum iltihaplandığında; ödem toplar yani şişer. Apendiksin bu durumuna "apandisit" (Lat. Appendix vermiformis) denir. Bu durum, hastada şiddetli karın ağrısına neden olur. Durum acildir ve olabildiğince kısa süre içinde ameliyat edilerek bu iltihaplı yapının vücuttan atılması gerekir. Yoksa, delinebilir ve iltihap karın zarı içindeki diğer organlara yayılır. Bu ise ölüm riski olan çok ciddi bir durumdur.[1][2]

Körbağırsağın iltihaplanması sonucu ortaya çıkan bir hastalıktır. Müzmin apandisitte; katiyetle ilaç verilmez. Ameliyat gerekir. Had apandisit; karnın ortasından başlayıp, sağ alt kısma yerleşen bir ağrı ile kendini gösterir. Hazımsızlık ve gazdan şikayet edilir. Kusma görülebilir bazen de mide bulantısı olur.[3]

Çok sık rastlanan ve özellikle yetersiz tedavi sonucu yol açacağı tehlikeli komplikasyonlardan ötürü korkulan bir hastalıktır. Günümüzdeki antibiyotik olanaklarına karşın bu ikincil hastalıkların en ağın peritonit yani karın zarı iltihabıdır.

Apandis içinden besinlerin geçmediği küçük bir bağırsak çıkıntısıdır. Hareketli ve esnek bir boru biçiminde olan bu çıkıntı kalınbağırsağın başlangıç bölümü olan körbağırsağa, incebağırsakla birleşme yerinin hemen gerisinde bağlanır. Genellikle eğik biçimde gövde eksenine doğru uzanır. Bu normal konumunun dışında leğen içine, karaciğer altına ya da sol böğüre doğru da yerleşebilir. Alışılmış yerinin dışında bulunan apandisin iltihaplanması, belirtileri değerlendirmede ve hastalığın tanısını koymada güçlükler yaratır.

Apandisin anatomik yapısında üç katman göze çarpar. Dış yüzeyi seröz (sıvı içeren) bir zar örter. Bunun altında kas katmanı ve en içte de lenf dokusunca zengin, girintili çıkıntılı bir mukoza yer alır. Lenf dokusunun bolluğundan ötürü apandise "bağırsak bademciği" de denir.[4]

Apandisin vücuttaki fonksiyonu henüz bilinmemektedir. Sadece lenf dokusu bakımdan zengin bir yapıdır. Yine de apandisin iltihaplanması sonucu yırtılıp karın bölgesinde yayılmasıyla, ciddi problemler ortaya çıkar. Tedavi edilmediğinde tehlikeli bir hastalık olan apandisit, karın zarının iltihaplanmasına yol açabilir.[5]

Had apandisit iltihabı (Akut apandisit) en sık rastlanan acil vakalardan biridir. Apandisit bebeklerde görülmez. Çocuk büyüdükçe görülmeye başlar. 10-17 yaş arası en sıktır. Daha sonra azalır. Ergenlik çağından evvel erkek ve kız çocuklarda aynı sıklıkta görüldüğü halde, bundan sonra 25 yaşına kadar erkeklerde kadınlara göre daha sık görülür. (erkek/kadın oranı 3/2). 25 yaşından sonra erkeklerdeki sık görülme azalır ve giderek sıklık oranı etşitlenmeye başlar.[6]

Nedenleri
Apandisin iç boşluğu çok dardır. Bağırsak florasında bulunan bütün mikroorganizmalar burada da yaşar. Apandis genellikle bu mikroplara karşı yeterince dirençlidir. Ama bazen çoğalan mikroplar hastalık yapıcı özellik kazanır. Böylece apandisin iltihaplanma süreci başlar.

Mikropların hastalık yapıcı özellik kazanmalarını sağlayan en önemli olay, apandis iç boşluğunun tıkanarak körbağırsakla bağlantısının zayıflamasıdır. Mikropların burada durağan biçimde kalmasıyla apandis duyan iltihaplanır. Tıkanmanın birçok nedeni vardır. Bunlar arasında yoğun mukus tıkaçları, bağırsak solucanları, apandisin çok uzun olması, duvarlarında hareketi zorlaştıran köşelerin bulunması ya da kiraz gibi meyvelerin takılı kalan çekirdekleri sayılabilir.[4]

Görülme Sıklığı
Antibiyotik çağından önce karın bölgesindeki ameliyatların en yaygın olanlarından biri apandisitti. Bugün apandisit halleri çok da*ha az görülmektedir. Apandisite genellikle 20, 30 ve 40 yaşlarında*ki kişilerde rastlanılır. Çocuklarda ve gençlerde de apandisit görülebilir. Üç yaşından daha ufak çocuklarda ise bu hastalığa pek nadi*ren rastlanılmaktadır.[7]

Antibiyotiklerin yaygın biçimde kullanıma girmesiyle apandisit olgularının sayısı azalmıştır. Gene de bütün cerrahi girişimlerin %2'si apandisit nedeniyle yapılmaktadır. Bebeklik çağında ender görülen apandisit, çocukluk ve özellikle ergenlik çağında çok sık ortaya çıkar. Daha sonra görülme sıklığı azalmakla birlikte her yaşta gelişebilir ve her iki cinste de eşit oranda görülür. Bazı hastalarda akut apandisit kendiliğinden geriler. Ama olguların yarısında bu krizler yineler ve kesin tedaviyi gerektirir.

Hastalığın akutla kronik arası ve kronik biçimlerinden de söz edilir. Akutla kronik arası olgular çok ender değildir. Buna karşılık kronik apandisite düşünüldüğünden çok daha az rastlanır; hatta kronik apandisit tamsının birçok olguda sağlam bir temeli yoktur.[4]

Belirtileri
Başlangıçta ağrı göbek etrafında, karnın üst tarafında veya bütün karında yaygın olabilir. Bu appendisin cidarlarının gerilmesinden doğan bir ağrıdır. Ağrı orta şiddette ve devamlıdır. Akut apandisit başladıktan 6-8 saat veya daha fazla bir zaman geçtikten sonra ağrı karnın sağ alt tarafına yerleşir. Bu ağrı apandisitin ilk belirtilerindendir. Apandisitin ikinci erken belirtisi iştahsızlıktır. Hastalara sorulunca belirtilerin başlamasından önceki öğünde hatta daha önceki öğünlerde de iştahlarının olmadığını, yemek yiyemediklerini anlatırlar. Eğer hasta, iştahının iyi olduğunu ve bol yemek yediğini söylerse, apandisit olma ihtimali azalır. Apandisitin üçüncü erken belirtisi bazı hastaların devamlı dışkılama ihtiyacı duyması, fakat bunu yapsa bile rahatlayamamasıdır. Bazı hastalar bunu kabızlık olarak niteler ve rahatsızlıklarının kabızlıktan ileri geldiğini zannederler. Böyle bir durum ortaya çıkınca, dışkı barsak taşı, barsak kurtları, meyve çekirdekleri, yutulmuş yabancı cisimler ve diş v.s. parçaları apandis kanalını tıkamaları, bu kanal içinde salgı, dışkı ve mukus birikmesine ve mikropların daha kolay yerleşip üremesine zemin teşkil ederler. Burada kolayca üreyen mikroplar ise apandis duvarına yerleşecek zamanı kollarlar.

Bu ilk belirtilerin ardından bulantı ve kusmalar başlar. Akut apandisitte belirtilerin meydana çıkış sırası da önemlidir. Önce iştahsızlık ve yalancı kabızlık, sonra ağrı ve nihayet bulantı-kusmalar olur. Kusmalar ağrıdan önce başlarsa, apandisit teşhisi şüpheye düşer. İshal olması da teşhisi şüpheye düşürür. Yüksek fakat düzensiz bir ateş vardır.

Had apandisit iltihabı tehlikeli bir hastalıktır. Eğer delinme olursa iltihabi hadise karın zarına (periton) intikal eder ve karın zarı iltihabı (peritonite)na yol açarak ölüme bile sebep olabilir. Apandisitin tedavisi cerrahi müdahale iledir. Bazı gecikmiş ve içeride iltihabi doku meydana gelmiş vakalarda ise tıbbi tedavi uygulanır. Genellikle ilk ağrıların başlamasından 24-36 saat içinde hastaların ameliyat edilmesi gerektiği kabul edilmektedir.[6]

Nasıl Oluşur?
Prof. Taşçı ve Opr. Hamzaoğlu, apandisitin oluşması konusunda şunları söylüyorlar: "Apandisit, %90 oranda, apendiks lümeninin (yani apendiksin iç kısmının) dışkı ile tıkanmasından kaynaklanıyor. Sık görülen nedenlerden biri de tenf dokularının şişmesidir. Çeşitli nedenlerle apendiksin içi tıkandığı zaman, apen*diks lümeninde sıvı birikir, mikroplar çoğalmaya başlar ve iç basınç artar. Basıncın artması ile apendiks şişmeye başlar ve giderek apendiks dokusunun kanlanması ve beslenmesi bozulur. Daha sonra nekroz (çürüme) ve patlama oluşur."

Türkiye Hastanesi uzmanları, iltihaplanmayı durdurmanın mümkün olmadığını belirterek "Apandisit önlenemez; önlemek için herhangi bir metod veya ilaç bulunmuyor" diyorlar.[8]

Apandisit, Ölüme Neden Olabilir
Günümüzde apandisit ameliyatları en basit ope*rasyonlardan biri sayılıyor. Ancak tedavisi bu derece kolay olmasına rağmen, ihmal edilmesi halinde. apandisit, tehlikeli bir hastalık oluveriyor. Zamanında ameliyat edilmediği zaman İltihaplı apendiksin patlaması ölüme yol açabiliyor.

Genç erişkinlerde %15-25, çocuklarda %50-85, yaşlılarda %60-90 arasında patlama ihtimali bulunuyor.

Prof. Taşçı ile Opr. Hamzaoğlu, özellikle yaşlılar ve çocuklar açsından apandisitin büyük risk oluşturduğuna dikkat çekiyorlar ve "Yaşlı ve çocuklarda bulgular az olduğundan teşhis konulduğunda patlama olayı gerçekleşmiştir. Bu nedenle ölüm riski çok fazladır. Genç erişkinlerde apandisitte ölüm oranı %0.1 in altındayken yaşlılarda bu oran %50 civarındadır" diyorlar.[8]

Apandisit Tanısı
Apandisitin tanısını koymak zor olabilir. Çünkü hastalığın belirtileri bir çok hastalıkta da vardır. Özellikle apandisitin yerinin değişken olması tanıyı iyice güçleştirir. Doktor muayenesinde hastanın hareket etmekten çekinmesi, hareket sırasında ağrının artması apandisit şüphesini arttırır. Yapılan ultrasonografi ve bilgisayarlı tomografi ile apandisin yapısı hakkında bilgi elde edilir. Ayırıcı tanı için, diğer çevre organların da incelenmesi gereklidir. Ayrıca karnın sağ alt tarafına bastırılınca ağrının artması önemli bir bulgudur.[5]

Apandisit çocukluk çağında sık görülmekle beraber, hastaların yarısında tanı oldukça zor olabilir. Özellikle 3 yaşından küçük olanlarda, zihinsel özürlülerde, başka bir hastalık nedeniyle hastaneye yatırılanlarda, jinekolojik nedenli karın ağrıları olabilen genç kızlarda tanı güçleşir. Unutulmamalıdır ki, patlamış apandisitli olguların üçte bir ile yarısı gibi bir bölümü daha önce bir doktor tarafından görülmüş çocuklardır.

Genç kızlarda menstruasyon ortası ağrısı, gebelik, yumurtanın kendi çevresinde dönmesi, yumurta kisti; çocukluk çağında bağırsak enfeksiyonları, pankreatit, kabızlık, böbrek taşları, idrar yolları enfeksiyonları, parazitler; daha küçük çocuklarda enfeksiyonlar, zatürre, bağırsak düğümlenmesi (düğümlenme: ince bağırsağın kalın bağırsağın içerisine geçmesi) gibi rahatsızlıklar apandisitle karışabilecek karın ağrıları oluşturabilirler.

Göbek çevresinde başlayıp, sağ alt karına yerleşen gerilemeyen ağrı, kusma (özellikle sarı yeşil renkli, safralı), ateş, gaz ve dışkı yapamama, karında şişlik olması durumlarında, doktorun muayenesini yanıltmamak amacıyla herhangi bir ağrı kesici verilmeden çocuk cerrahı ile görüşmek gerekmektedir.[9]

Gidişatı
Hastalık gidişine bırakılırsa, yani tanısı konmaz ya da hasta ameliyata izin vermezse nasıl bir gelişme gösterir? Bazı iyi huylu olgularda ağrı, kusma ve ateş birkaç gün içinde kendiliğinden azalır ve hasta o an için kendini "iyileşmiş" hisseder. Ama "o an", geçicidir, çünkü kolayca atlatılan bu ilk krizi kaçınılmaz olarak ikincisi izler. İkinci krizin ortaya çıkış zamanı değişkendir ve arada geçen süre hastalığın kronikleşmesine yol açacak ölçüde uzayabilir.

Bu iyi huylu olguların dışında bazen de 3. ve 4. günlerde periton tepkisi gelişir. Bunun sonucu olarak böğür çukurunda elle hissedilen, sınırları belirsiz, oval bir kütle belirir (plastron). Yatakta dinlenme, karna buz koyma ve antibiyotik tedavisiyle plastron birkaç haftada geriler.

Bir başka olasılık da apandisitin yaygın peritonit gibi ağır hastalık durumuna doğru gelişmesidir. Yaygın karın zarı iltihabında belirtiler çok şiddetlidir; ağrı bütün karında duyulur, kusma sıklaşır, hıçkırma belirir ve ateş 400 C'ye kadar çıkar. Hasta endişeli, sıkıntılı, solgun, yüz hatları gerilmiş görünür; dudaklar ve özellikle dil kurumuştur. Acil girişimde bulunulmazsa hasta ölür.[4]

Dikkat Edilmesi Gereken Durumlar
1.Karın ağrısı olduğu zaman kesinlikle kendi başınıza ağrı kesici almayın, mutlaka bir doktora başvurun.
2.Bazen apandisitte doktorlarda yanılabilir ve yanlışlıkla mide tedavisine başlanır. Eğer ağrınız geçmiyorsa tekrar doktora gitmelisiniz.
3.Normal bir apandisit ameliyatı eğer erken teşhis konulursa yaklaşık 15-30 dakika sürmekte ve hasta 1 gün hastanede yatıp çıkmaktadır.
4.Eğer apandisit patlamış ise, ameliyatla apandisit alınır, batın yıkanır ve karın içine 1 adet dren (hortum) konulur ve hasta yaklaşık 2-3 gün hastanede kalır.
5.Erken teşhis ve doğru tedavi hayat kurtarıcıdır.
6.Günümüzde %100 apandisit tanısını koyduracak tetkik, laboratuar ve görüntüleme yöntemi yoktur. Bu nedenle hastanın şikayetleri, muayene bulguları ve kan tetkikleri bir arada değerlendirilip teşhis konulur. Şüpheli vakalar ağrı kesici verilmeden takip edilir.[9]
Apandisit Tipleri
Belirtilerin şiddeti ve hastalığın ağırlığı yalnız apandis iltihabının niteliğine bağlıdır. Akut apandisitin başlıca üç tipi vardır: Mukuslu, irinli ve kangrenli. Cerrahi uygulamada en sık mukuslu apandisite rastlanır. Mukus salgısının arttığı bu tipte apandis iyice iltihaplanmış, gergin ve büyümüştür. Üzerindeki periton ise alışılmış parlaklığını yitirerek hafif matlaşmıştır. Mukuslu apandisit hastalığın en hafif tipi olmasına karşın, zamanında müdahale edilmezse irinli apandisite dönüşebilir. İrinli apandisitte, apandis iç boşluğunda ve duvarında biriken irin birçok apse odağı oluşturur. Bu apselerin ülserleşerek apandis dışına açılmasıyla kaçınılmaz olarak periton iltihabı gelişir. Akut apandisitin irinli tipinde körbağırsak ve incebağırsak bağlantı bölgesi gibi apandis yakınındaki bağırsak bölümleri de iltihaplanır. Son olarak, apandis damarlarının pıhtıyla (tromboz) tıkanması sonucunda kangrenli apandisit gelişir.

Başka bir deyişle, apandise gelen kanın ve dolayısıyla oksijenin azalması, doku ölümüne (nekroz) ve apandisin bağırsaktan kopmasına yol açar. Kopan apandisin ve körbağırsağın içindekiler kayın zarı boşluğuna yayılınca çok ağır bir peritonit oluşur.[10]

Apandisit Tedavisi
Apandisit, tedavisi kolay bir hastalıktır. İlaçla yapılan tedavi, antibiyotiklerin kullanılması, hastalığın iyileşmesini sağlamaz. Apandis, antibiyotiğin zor ulaşabileceği bir yerdedir. Kesin tedavi için ameliyat şarttır. Kolay bir ameliyattır. Bu ameliyat sırasında apandisit alınır. Yaklaşık 30-40 dakika sürer ve 1 gün hastanede yatma süresi vardır.

Apandisit, tehlikeli bir hastalık olduğundan ve ölüme yol açtığından, hasta hemen ameliyat edilmelidir. Hastalığın belirtilerinin ağırlaşmasını beklemeden yapılan bu uygulama, tanının yanlış konmasına neden olabilir. Ameliyat sırasında apandis sağlam dahi olsa, çıkarılmasında fayda vardır.

Hastalığın şiddetlendiği ve karın zarı iltihabına neden olduğu durumlarda ise öncelikle hastanın genel sağlık durumu kontrol altına alınmalıdır. Fakat çocuklarda böyle bir durum söz konusu ise ameliyat edilmesi gerekir.

Bazen apandis bir zarla çevrilir ve iltihap karın içine yayılmaz. Bu durumda hemen ameliyat yapılmaz. Hastanede gözetim altında tutulan hastaya antibiyotik tedavisi uygulanır. Durum düzeltilemezse hasta, ameliyata alınır. Apandisiti olan kişilerin kendi başlarına ağrı kesici kullanmamaları gerekir. Tedavi sonucunda ağrıları geçmeyen kişilerin doktora tekrar başvurmaları gerekir. Çünkü başka hastalıklar da varolabilir.[5]

Tedavi Sonrası
Kesin tedavi şekli enfekte olmuş appendiksi çıkarmak, oluşan abseyi temizlemektir. Tıptaki ismi appendektomi olan bu ameliyatın günümüzde açık ve laparoskopi olmak üzere iki yöntemi mevcuttur. Açık apandisitte, sağ alt karından yapılacak bir kesiyle hastalıklı doku çıkarılır ve bölge iyice temizlenir. Laparoskopik yöntemde, göbekten yerleştirilen kamera ile sağ ve soldan yerleştirilen iki alet yardımıyla apendektomi yapılır. Ameliyat sonrası dönem, ameliyatın hangi dönemde yapıldığıyla yakından ilgilidir. Erken evrelerde yapılan apendektomilerde sıklıkla bir iki gün içerisinde hasta taburcu edilebilmekteyken, geç patlamış evrelerde bu dönem bir haftayı bulabilmektedir. Yine de her çocuk farklı tepkiler verebilmektedir.

Ameliyattan sonra ölüm oranı son zamanlarda, antibiyotiklerin etkinliğinin artması ve tanı yöntemlerinin güçlenmesiyle % 0.5 seviyelerine inmiştir. Appendektomi sonrası cilt enfeksiyonları % 3 gibi bir oranda görülmekte ve kolaylıkla tedavi edilebilmektedir. Özellikle patlamış apandisit sonrası görülebilen karın içi abseler de kolaylıkla tomografi veya ultrason altında boşaltılarak tedavi edilebilmektedir. Apendektomi sonrası görülebilen ince bağırsak yapışıklıkları da % 1-3 arasında görülebilmektedir.[9]

Apandisit İle İlgili Sık Sorulan Sorular
Apandisit vakaları azalmakta mıdır?
Evet. Açıklaması mümkün olmayan nedenlerden günümüzde, yirmi otuz yıl öncesine göre apandisit vakalarına çok daha az rastlanmaktadır.

Apandisit meyve çekirdekleri veya çiklet gibi cisimlerin yutulmasından ileri gelebilir mi?
Hayır.

Apandisit bir aile hastalığı olabilir mi veya kalıtımla geçebilir mi?
Hayır.

Hangi tür apandisitler vardır?
a. Had apandisit. Bu tür apandisit genellikle karın krampları, baş dönmesi veya kusma, karının sağ alt kısmında hissedilen bir sancı ile kendisini gösterir. Bu belirtiler aniden ortaya çıkabilir veya birkaç saat içerisinde yavaş yavaş oluşabilir.

b. Tekrarlanan apandisit. Bu hafif apandisit belirtileri ile kendisini gösterir, derhal ortadan kaybolur ve birkaç ay veya birkaç yıl sonra yeniden meydana gelebilir.

Bir insan kendisinde apandisit olabileceğini nasıl anlayabilir?
Karındaki kramplardan, baş dönmesi ve kusma hallerinden ve karnın sağ alt kısmında duyulan sancıdan bir kişi apandisitten şüphelenmelidir. Bu belirtiler birkaç defa devam edebilir ve gittikçe şiddetlenebilir. Nabız artışında artış ve hafif ateş de olabilir. İştahsızlık ve kabızlıkta çok kez apandisit belirtilerindendir.

Karın ağrıları için müshil ne zaman verilmeli?
Hiçbir zaman. Yapılabilecek en tehlikeli şey müshil vermektir. Bu, apandisitin patlamasına neden olabilir.

Karın ağrıları başlarsa lavman yapılmalı mıdır?
Hayır. Ancak doktor hastayı muayene ettikten sonra bunun yapıl*masının gerektiğini bildirdiği takdirde lavman yapılabilir.

Apandisit teşhisi yapıldıktan sonra ameliyat yapılması derhal gerekli midir?
Evet, had apandisit çok az vakada kendi kendiliğinden geçer ve çok kez iltihaplanma hali patlamaya veya «peritonit»e neden olabilir.

Apandisiti önlemek için bir çare var mıdır?
Hayır.

Apandisit fazla yemek yemekten ileri gelebilir mi?
Hayır.

Apandisit teşhisi için ne gibi laboratuar testleri yapılır?
Kan tahlili yapılır. Had apandisit hallerinde beyaz han hücreleri (lökositler) genellikle normalin üzerinde bulunur.

Apandisit hali görüldü mü ne kadar bir süre içerisinde hasta ameliyat edilmelidir?
Birkaç saat içerisinde.

Apandisit patladığı zaman ne meydana gelir?
Apandisitten fışkıran cerahat karın boşluğuna dolar ve peritonite sebep olur. Bu çok tehlikeli bir durumdur.

Bir had apandisit hali buz keseleri kullanılmasıyla tedavi edilebilir mi?
Hayır. Ancak bazı hafif vakalar hiçbir tedavi görmeden iyileşebilir.

Hafif bir vaka kendi kendine iyileştiği takdirde daha sonra yeni bir krizin gelmesi için, bir meyil var mıdır?
Evet. Sonradan gelecek olan halin ilkinden çok daha ciddî olması mümkündür.

Apandisit ameliyatsız tedavi usulüyle iyileşebilir mi?
Bazı nadir vakalarda apandisit büyük dozlarda antibiyotik ilâçların verilmesiyle tedavi edilebilir. Ancak bu iyi bir tedavi usulü olarak görülmeyip ameliyattan daha büyük tehlikeler taşır.

Apandisitin en iyi tedavi yolu nedir?
Apandisitin ameliyat yoluyla çıkarılması.

Apandisit ameliyatı ne derece ciddî bir ameliyattır?
Erken yapılan bir apandisit ameliyatı hiçbir ciddiyet taşımaz. Eğer ameliyat patlayan bir apandisitten peritonit olan bir hastaya yapıl*maktaysa o zaman bu, ciddî bir ameliyat sayılır.

Apandisit ameliyatı ne kadar sürer?
Komplikasyon olmayan bir hastaya yapılan ameliyat ancak beş-on dakika sürer. Komplikasyon göstermiş bir vakada, ameliyat bir iki saat kadar sürebilir.

Apandisit ameliyatından kurtuluş ihtimali nedir?
Günümüzün ileri operasyon ve antibiyotik çağında apandisit ameliyatından yaklaşık her ameliyat gören hastaneden sapasağlam çıkar.

Apandisitin ne gibi komplikasyonları olabilir?
En büyük komplikasyon peritoniti meydana getiren apandisitin patlamasıdır. Bazı tedavi olmayan hallerde apandisitten çıkan ce*rahat karaciğere karışarak karaciğer apseleri meydana getirebilirse de bu gibi olaylara çok az rastlanır.

Apandisite yapılan ameliyatta ne gibi anesteziler kullanılır?
Ya omurilik anestezisi, solunum yoluyla verilen siklopropan veya diazot monoksit gibi gazlar.

Apandisit ameliyatında hastanede kalma süresi ne kadardır?
Komplikasyon olmayan bir vakada yaklaşık bir hafta. Eğer apandisit patlamışsa hastanın hastanede birkaç hafta kalması gerekebilir.

Apandisit ameliyatında ensizyon nereden yapılır?
Karnın sağ alt kısmından. Ensizyonlar ya eğik ya da uzunluğuna yapılır. Bunların uzunluğu genellikle beş ile on santim arasında olur.

Ensizyonun uzunluğu önemli midir?
Kesinlikle hayır. Bazı operatörler daha uzun ensizyonlardan çalışmayı tercih etmektedirler. Şurası bilinmeli ki ensizyonlar yandan yana iyileştiklerinden dolayı bunlar uzun da olsalar, kısa da, aynı zaman süresi içinde iyileşirler.

Operasyondan önce tedavilere ihtiyaç var mıdır?
Komplikasyon olmayan hallerde hayır. Komplike vakalarda ise ameliyat öncesi damardan solüsyonlar ve büyük dozlarda antibiyotik verilmesi gerekebilir. Ayrıca burundan, bağırsaklara ameliyata engel olabilecek sıvı ve gazları bertaraf edebilmek için bir tüp indirilmesi de gerekli olabilir.

Ameliyattan sonra özel hemşireler gerekli midir?
Genel apandisit vakaları için hayır.

Ameliyat sonrası dönemde aşırı sancı duyulur mu?
Hayır.

Ameliyat sonrası ne gibi tedaviler gereklidir?
Komplike olmayan vakalarda ameliyat sonrası herhangi bir tedavi usulü gerekli değildir. Ancak, patlamış bir apandisit ameliyatından sonra sıvıların ağızdan verilmesi doğru olmadığından bunlar enjeksiyon vasıtası ile damar yoluyla verilmelidir. Ayrıca, bağırsak bölgesini boş bırakmak ve yayılmaları önlemek için burun yoluyla mideye bir lâstik boru indirilmesi gerekli olabilir. Patlama olaylarında peritoniti önlemek için büyük dozlarda antibiyotik veril*mesi gerekebilir.

Apandisit ameliyatını müteakip hasta, ne kadar zaman sonra yataktan kalkabilir?
Komplike olmayan ameliyatları müteakip hasta, ameliyattan bir gün sonra yataktan kalkabilir. Peritonit hallerinde hasta yataktan günlerce, bazen de haftalarca kalkamaz.

Ameliyat yarasının kapanması ne kadar sürer?
Komplikasyon olmayan hallerde yara birkaç gün, en geç bir hafta içerisinde kapanır. Patlayan bir apandisitte dren kullanıldığı vakalarda apandisit ameliyatı yarasının kapanması bazen haftalarca sürebilir.

Apandisit ameliyatı yarası sık sık enfeksiyona uğrar mı?
Uğrayabilir! Çünkü enfekte olan bir organ (apandisit) bu yaradan çıkarılmış olduğundan karın duvarına çıkarıldığı sırada bulaşmış olabilmesi mümkündür.

Apandisit ameliyatından sonra yaralardan sızıntı olması tabii midir?
Evet. Ameliyattan birkaç gün sonra pembemsi bir sıvının yarada toplanmış olduğu çok kez görülür. Operatör bunu bir kıskaçla ber*taraf eder. Bu tedavi fazla sancıya yol açmaz.

Apandisit ameliyatından sonra özel bakıma ihtiyaç var mıdır?
Komplike olmayan vakalarda hayır.

Apandisit ameliyatından sonra sürekli yan tesirler kalır mı?
Hayır.

Ameliyat yarası vücudu çirkinleştirir mi?
Komplike olmayan vakalarda hayır. Ancak, enfeksiyonlu bir yaraya dren konduğu.takdirde karnın sağ alt kısmında çirkin bir yara izi kalabilir.

Apandisit çıkarıldıktan sonra bağırsak mekanizması eski fonksiyon*larını eksiksiz yapar mı?
Evet.

Apandisit çıkarıldıktan sonra bunun tekrarlanması mümkün müdür?
Apandisit çıkarıldığı takdirde hayır. Çok az vakalarda patlamış bir apandisite veya apandisit, operatörün erişemeyeceği bir yerdeyse ve operatör apandisiti temizlemekle yetinirse, o zaman apandisiti daha ileri bir tarihte çıkarma, lüzumu meydana gelebilir.

Apandisit ameliyatında neden bazen apandisit yerinde bırakılır?
Çünkü bazı apandisitlerin çıkarıldığı takdirde cerahatin karın boşluğuna yayılma tehlikesi artmaktadır. Özellikle lokal bir apse meydana gelen apandisit olaylarında, bu gibi durumlarda apandisit apsesi basit drenaj usulüyle temizlenir ve hastanın iyileşmesi temin edilir. Bu gibi hallerde hasta, sonradan kesinlikle ameliyat olmalıdır. Çünkü apandisit içeride bırakıldığı zaman yeni apandisit cera*hati hallerinin olması devamlı bir tehlike olarak kalmaktadır.

Bu gibi hallerde apandisit yerinde bırakıldığı takdirde bu apandisitin sonradan çıkarılması gerekli midir?
Evet. Esas krizden hasta kendine geldikten sonra en az altı ile on hafta arası apandisin çıkarılması için operatöre başvurması gereklidir.

Bir kadın apandisit ameliyatı olduktan sonra gebe kalmasında bir mahzur var mıdır?
Hayır yoktur.

Apandisit ameliyatından sonra özel perhizler gerekli midir?
Hayır.

Apandisit ameliyatından sonra yaranın sızlaması normal midir?
Evet. Bu yarada sancının haftalarca duyulması normaldir.

Komplike olmayan bir apandisit ameliyatından sonra aşağıdaki şeyler ne kadar süre içerisinde yapılabilir?
Banyo => Yara kapanır kapanmaz.
Sokakta yürümek => Yedi ile on gün arası
Merdiven çıkıp inmek => Yedi ile on gün arası
Ev işleri yapmak => Üç ile dört hafta arası
Otomobil kullanmak => Üç ile dört hafta arası
Karı-kocalık ilişkileri => Üç ile dört hafta arası
Göreve dönmek => Üç ile dört hafta arası
Bütün normal fizikî faaliyetlere yeniden başlamak => Altı ile sekiz hafta arası
__________________
SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.

SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.
umut55 Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 17-10-2010, 10:18   #7 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 10-20-06
Yaş: 44
Mesajlar: 6.278
Üye No: 12030
Uydu Alıcısı: Korax
Tuttuğu Takım: Trabzonspor
Duyuru Bilgisi: Evet
Aldığı Beğeni: 43
Beğendikleri: 48
Varsayılan

SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.


Balık ile Beslenmek, Beynin Yaşlanmasını Engelliyor

Geçen aralık ayında "American Journal of Clinical Nutrition" isimli bilim dergisinde balıkta bulunan yağların, beynin yaşlanmasını yavaşlattığı ve ileriki yaşlardaki kavrama, idrak etme ve zeka seviyelerine katkılarıyla ilgili bir bilimsel araştırmanın sonuçları yayınlandı

Araştırmayı yöneten Lawrence Whalley İskoçya'da, Aberdeen Üniversitesi (The University of Aberdeen)'nde akıl sağlığı üzerine çalışan bir profesör. Araştırma sonuçları ise bir hayli dikkat çekici, şöyle ki balık tüketimi ve balıkta bulunan yağların kalbi koruduğu ve kalp damar hastalıklarının önlenmesi için gerekli en önemli besinlerin başında geldiği şimdiye kadar yapılan bilimsel çalışmaların sonucunda yayınlanmıştı. Bu çalışmanın sonuçları ise balık yağlarının bu bilinen faydalarının ötesinde akıl sağlığı ve idrak gücü üzerine olan olumlu sonuçlarını ortaya koyuyor. Bu çalışmanın son bulgularına geçmeden önce bu konuda bazı temel bilgileri hatırlayalım isterseniz.

Balıkta bulunan Omega yağ türleri nedir?
Omega' ismini kimyasal yapısından almıştır. Temel kimya bilgilerini hatırlayacak olursak karbonil grubu o yapıya yağ özelliğini verir ve doymamış yağlarda karboknil grubuna bağlı karbon atomları arasında çift bağ vardır. Doymamış yağlar genel olarak bitkisel yağları kapsar ve karbonlar arasındaki çift bağlar bu yağlara sıvı özelliğini verir. Bu çift bağların karbonil grubuna en yakın olanına yunan alfabesinden alfa ile isimlendirilirken en sonuncusuna Omega ismi verilir. İşte balık yağlarındaki Omega ismi buradan gelir. Halk arasında “balıkyağı” olarak bilinen Omega-3 ile bitkisel yağlarda bulunan Omega-6 yağ asitleri döllenme anından başlayarak anne karnından itibaren yaşam boyunca vücudumuzdaki doku hücrelerinin önemli yapı taşlarını oluşturuyorlar. Bu yağlar vücudumuz tarafından üretilmediği için besinlerden alınması şarttır. Omega 3 grubu yağ asitlerinden EPA (eikosapentaeonik asit) ve DHA (dokosaheksaenoik asit) adlı iki önemli yağ asidi çeşidinden kaynaklanmaktadır. Çeşitli yayın ya da kaynaklarda Omega 3 içeren pek çok gıda türü verilmektedir. Ancak EPA ve DHA genelde balık yağlarında bulunmaktadır.

Profesör Whalley'in bulguları
İskoçya'da yapılan bu çalışma beslenmesinde yağlı balıklara yer veren veya supleman olarak balık yağı alan kişiler zeka testlerinde (IQ testleri) yüzde 13 daha yüksek puan alırken aynı zamanda Alzheimer hastalığının oluşma olasılığının da daha düşük olduğu tespit edilmiştir. 300'den fazla kişi ile gerçekleştirilen bu çalışmada balık yağının akıl sağlığı ve özellikle Alzheimer hastalığına karşı koruyucu etkileri açıkça ortaya konmuştur.

Demans, yani bunama, halen dünyadaki milyonlarca insanı etkilemekte ve yaşlı nüfusunun artmasıyla hastaların sayısı da artmakta ve tedavi gereksinimine daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır. Yaşlılar arasında bunamanın en önemli sebebini Alzheimer hastalığı oluşturmaktadır. Hastalığın önemi açısından ülkemizdeki Alzheimer Vakfı Başkanı Prof. Dr. Engin Eker'in açıklaması bir hayli çarpıcıdır; "Alzheimer hastalarının sayısının dünyada 18 milyona, Türkiye'de de 250.000'e ulaştı."

Aberdeen ve Edinburgh Üniversitelerinden araştırmayı yöneten grup 1947 yılında yapılan ulusal zeka testi anketine katılan kişilerin bilgilerini inceledi. Test yapıldığında ankete katılanlar o zaman 11 yaşında idiler. Bu kişiler 64 yaşına gelince tekrar zeka testine tabi tutuldular. Araştırmacılar bu deneklere, beslenmelerinden ve aldıkları suplemanlardan Omega-3 seviyelerini tespit etmek üzere sorular yöneltti ve aynı zamanda plazmalarındaki Omega-3 seviyesine bakıldı. Sonuçlar gösterdi ki balık yağı kullananlardaki 64 yaşındaki idrak fonksiyonu kullanmayanlara göre daha yüksekti. Çocukluk zeka seviyesine göre bir ayarlama yapıldığında zihin hızını ölçmek için yapılan testlerde aynı şekilde daha yüksek puan aldılar.

Profesör Whalley yaptığı açıklamada da bu çalışmanın balık yağlarının inflamasyonu azaltarak beynin yaşlanmasını yavaşlattığı yönünde kanıtlandığını açıkladı. Ayrıca şöyle devam etti ‘Bizim bulgumuzdaki en büyük fark bunun hafızada değil akıl hızında olması. Balık yağı kullanan beyinler daha hızlı çalışıyor. Kandaki Omega-3 oranları ile zeka testlerinde aldıkları puanlar arasında çok güçlü bir ilişki var. Sonuçlar bana göre balık yağı kullananların diğerlerine göre daha genç beyne sahip oldukları yönünde ve beyinlerin yaşlanması bir iki yaş yavaşlıyor.'

Bu çalışmanın sonuçlarını dikkate alıp beslenmemizde mutlaka balığa yer vermemiz şart gibi gözüküyor. Özellikle yoğun beyin kullanımı gerektiren işlerde çalışanlar, tefekküre önem verenler için balık mutlaka beslenmemizde yerini alması gerekir. Ülkemizde balıkçılığa gerekli önemin verilmediği açıkça ortadadır. Mutfağında balığı en çok kullanan ülkelerde balık taze ve çiğ olarak da tüketilmektedir. Örneğin çiğ balık kullanarak yapılan sushi yemekleri kızartma veya ızgara ile meydana gelecek balık yağlarının kaybını önlemesi açısından uygun bir yöntemdir. Ayrıca balık tüketme imkanı olmayanlar için süpliman olarak tablet halinde eczanelerden balık yağı temin edilebilir. Son bir hatırlatmada fayda var, her balıkta Omega-3 yağ asidi yoktur ya da miktarı çok azdır. Derin denizlerde yaşayan ve siyah etli olan balıklarda daha yüksektir. Somon, sardalye, uskumru, ton balığı gibi balıklar Omega-3 açısından daha zengindir. Kültür balıklarında Omega-3 seviyesi çok düşüktür. Bu balıklar mısır gibi besinlerle yetiştirildiklerinden yeterli Omega-3 yapamazlar.

Omega-3 yağ asitleri yeterli oranda alınmazsa diğer yağ asitleri onların yerini alır ve bazı kimyasal bilgi taşıyan molekülleri gereksiz yere sentez edilmesine neden olmaktadır. Mutlaka Omega-3 ve diğer yağ asitler arasındaki denge sağlanmalıdır. Günlük kalori gereksinmesinin %0.1 kadar Omega-3 yağ asitleri tarafından sağlanmalıdır
__________________
SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.

SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.
umut55 Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-10-2010, 16:50   #8 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 10-20-06
Yaş: 44
Mesajlar: 6.278
Üye No: 12030
Uydu Alıcısı: Korax
Tuttuğu Takım: Trabzonspor
Duyuru Bilgisi: Evet
Aldığı Beğeni: 43
Beğendikleri: 48
Varsayılan

BİLİNÇALTI'NIN YASASI
Bilinçaltı Çalışmaları
Evren yasalarla yönetilir. Başarı yasa ile yönetilir. Sizin bilinçaltınızda yasa ile yönetilir. Bilinçaltımızın yasası inanç yasasıdır. Birçok kendine yardım kitabı ve motivasyon hocaları, inancın gücünden bahseder.Ortaya koydukları genel mesaj, Napolyon Hill'in söylediği gibidir... “Aklınız neyi kabul edip inanıyorsa, onu gerçekleştirebilir.” Aklınızın inandığı her şeyi gerçekleştirebileceği doğru mudur yoksa motivasyonel bir yalan mıdır? Bu benim bir kendine yardım kitabını okuduktan ve başarı seminerlerine katıldıktan sonra kendime sorduğum soruydu. Kendime ayrıca “Eğer ben şanssız doğduysam...”, ”Başarılı olmak kaderimde yoksa...” gibi soruları da sordum.

İnanç kavramım, Dr. Joe Vitale'nin Ruhsal Pazarlama adlı kitabını okuyunca değişti.Aslında “Aklımız, neyi kavrayıp inanıyorsa, onu gerçekleştirebilir.” yerine “Bilinçli aklınızın kavrayıp, bilinçaltınızın inandığı gerçekleşir.” demek gerekir. Bu, sizin bilinçaltınızın gücüdür. İşte sebebi;

Bilinçaltımız, mıknatıs gibidir. Kendi inançlarını yansıtan şeyleri çeker. Açıkçası, bilinçaltımızda belli bir inanç varsa, bilinçaltımız bu inanca uygun titreşimler yaratır ve bunu yansıtan veya buna uyan olayları ve insanları kendine çeker. Buna Evrensel Titreşim ve Çekim Yasası denir. Siz inansanız da.. İnanmasanız da nasıl yerçekimi yasası varsa bu yasa da vardır. Bu yasa, sizi inansanız da inanmasanız da etkiler.

Eğer bilinçaltınız, yaşamınızın zor geçeceğine inanırsa, gerçekten yaşamınız zor olacaktır. Karşılaşacağınız olaylar ve insanlar hayatımızı zorlaştıracaktır. Eğer bilinçaltımız paranın zor kazanılacağına inanırsa, para zor kazanılacaktır. Para kazanmakta zorluk çekiyorsanız, bilin ki bilinçaltınız paranın kolay kazanılmadığına inandığı içindir. Karşınıza çıkan fırsatlar para kazanmak için insan üstü çaba göstermeniz gerekenler olacaktır.

Yukarıdaki paragrafı başka sözcüklerle anlatayım: Yaşamınız zorsa, bunun sebebi bilinçaltınızın yaşamın zor olduğuna inanmasıdır.Para kazanmakta zorluk çekiyorsanız sebebi bilinçaltınızın paranın zor kazanılacağına olan inancıdır.

Zor geçen yaşamınız veya maddi durumunuzla ilgili başka hiçbir kimseyi suçlamanıza gerek ve neden yoktur.

Burada anlatmaya çalıştığım şudur; “Sizin gerçeklerinizi sizin bilinçaltınız yaratır.” Hayata başarılı olabilmesi için kişinin tamamen ve adamakıllı anlaması gereken en önemli deyiştir.

Biz, bilincimizin gücünü bir fikri kavramak için, bilinçaltımızın gücünü ise sonuca ulaşmak için kullanırız. Birçok kişi, bunun tersini yapar. Bilinçlerini neticeye ulaşmak için kullanırlar,bu da genellikle stres ve endişe yaratır. Bu bilinç gücümüzle,bilinçaltı gücümüzü kullanımdaki farktır.

Şimdi bilinçaltımızın ne olduğunla ilgili bir benzetme vereyim. Bilinçaltınız bilgisayarınızın hard diski gibidir.Ekranda gördüğünüz ise sizin gerçeğiniz veya yaşantınızdır.

Ekrandaki bilginin nereden geldiğini kendinize sorun.Hard diskten gelmesi gerekir değil mi? Eğer bilgisayar ekranı sizin gerçeğinizi gösteriyorsa, bu nereden geliyor? Bu benzetmeye göre sizin bilinçaltınızdan .

Söylemek istediğim, sizin gerçeğiniz veya deney imlemekte olduğunuz yaşam, bilinçaltınızdaki inançlarınızın bir yansımadır. Birçok insan sıkça iş değiştirmelerine rağmen ,nereye giderlerse gitsinler aynı sorunlarla karşılaştıklarının farkına varırlar.Anlamadıkları ise, dışsal şartları değiştirmek yerine içinizdeki inançları değiştirmek gerektiğidir. İnançlarını değiştirince, yeni insanlar ve yeni işlere çekim hissedecekler; dünyaları da bilinçaltındaki inançlarının değişimine paralel olacaktır.

Seminerlerime katılanlara inançların gerçekleri yarattığını söylediğim zaman, aldığım olumsuz tepkiler “içinde bulunduğum gerçekliğe inanmıyorum ama neden hala başıma geliyor “ şeklinde olur. Anlamamız gereken şudur; sizin gerçeğinizi yaratan inancın ne olduğuna siz karar veremezsiniz bilinçaltınız verir.Birkaç kitap okuyunca hayatınızın bolluk içinde olduğuna inanmaya başlayabilirsiniz. Ama bilinçaltınız ikna olmamış olabilir.

Peki, bilinçaltınızın neye inandığını nasıl bileceksiniz?
Cevap oldukça basit. Gerçekliğinize bakın!

Sizin gerçeğiniz hayatınızın aynasıdır. İçinizdeki inançları yansıtır. Eğer gerçekliğinizi sürekli olarak bilinçaltınızdaki inançları tekrar programlamada kılavuzu olarak kullanırsanız, hayatınızın asla aynı kalmayacağını garanti ederim.

* Kenneth Koh'un "Law of The Subconscious Mind” makalesinden Sevgili Bülent Asöcal tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir.

SEZGİ *
Bilinçaltınız sizinle konuşabilir mi?
Evet. Sezgileriniz aracılığıyla.

Bilinçaltınızdan rehberlik veya yardım istediğinizde,belli bir işi yapmak için bir dürtü,bir ilham veya önsezi hissedersiniz.

Cevabı, rüyanızda veya aklınıza birden geliveren bir imge ile görebilirsiniz. Sezgisel olarak,size bir mesaj olduğunu anlarsınız.

İçinizden bir kitap okumak veya biri ile konuşmak geçer, cevapları buralarda bulursunuz.

Bilinçaltından, değişik insanlar değişik seçilmiş veya doğal yöntemlerle mesaj alırlar. Kimi his, kimi görsel, kimi duyum formundadır.

Bu konularda uzman değilsem de bazı tecrübelerimden bahsedebilirim. Ben ,genellikle mesajlarımı içimin sesinden dışsal olaylarla alırım. Eğer bilinçaltımı programlarsam, rüyalar şeklinde cevaplar da alırım.

Meditasyonun, sizin bilinçaltınızla olan iletişimi geliştirildiğine inanıyorum. Ne kadar fazla meditasyon yaparsanız sezginiz o kadar gelişir.

Bilinçaltınızdan mesaj almanın yolu şudur; Etrafınızda olup bitenlere duyarlı olun ve kendinize, hislerinize ve içinizin sesine güvenin.

Şu anda sezginin çok özel veya ruhsal olduğunu düşünebilirsiniz. Aslında öyle değildir. Harvard Business Scholl dan Prof. Dr. Isenberg, karar verme teknikleri üzerine 2 yıllık bir çalışmada,üst kademe yöneticilerinin %80 inin karmaşık ve insanlarla ilgili kararlarında sezgilerini kullanmayı tercih ettiklerini keşfetti. Başarılı iş adamlarına nasıl karar aldıklarını sorun. Çoğu içgüdülerini söylemişlerdir.

İçgüdü nedir? Sizin sezginizdir.

Sezgi günlük değerlendirme sürecinin bir parçası olmalıdır. Siz onu kullandıkça ve güvendikçe, size daha iyi hizmet edecektir.

* Kenneth Koh'un "Intuition” isimli makalesinden Sevgili Bülent Asöcal tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir.

YARATICI İMGELEME NEDİR? *
Farkına varsak da varmasak da devamlı yaratıyoruz. Bir şeyi düşünür veya hissedersek O ‘olur'. Dikkatimizi neye verirsek, bir süre sonra, istesek de istemesek de onu yaratırız. “Ne istediğinize dikkat edin “ deyimini duymuşsunuzdur. Evet, çok doğru ama duygu ve düşüncelerinizi nereye koyduğunuza dikkat edin. Onlar sizin yaratımlarınızdır.

Eğer bir bulutu kaybedebilirseniz, düşüncelerinizin ne denli güçlü olduğunu bilirsiniz. Size sadece ***if için dışarı çıkıp bulutları kaybetmenizi veya etrafta dolaştırmanızı telkin etmiyorum. Benim kişisel inanıcım bir bulutun da diğer her şey gibi bir anlamı olduğudur. Ama, düşüncelerinizin gerçek ve ne kadar güçlü olduğuna dair kanıt istiyorsanız, çekinmeyin deneyin – tabi önce bulutun iznini almak şartı ile. Gökyüzünde küçük, şişkin bulutların olduğu bir gün, bir bulut seçin. Çok büyük olmasın ( bu alıştırma birkaç dakika sürmeli ). Bulutunuzu seçtikten sonra ona sevginizi gönderin. Buluta, onun izini ile kaybolmasını istediğinizi söyleyin. (Bazen kaybolmak istemezler, ama çoğunlukla istediğinize uyarlar) Şimdi buluta odaklanın ve onun tamamen kaybolduğunu imgeleyin. Gözlerinizi ondan ayırmayın. Parçalanmaya başladığını ve aniden kaybolduğunu göreceksiniz. Diğer küçük bulutların gökyüzünde olduğunu, ama bizim bulutumuzun kaybolduğuna dikkat edin. Tamam, şimdi buluta teşekkür etmeyi unutmayın.

Gönderdiğiniz düşünceleri göremeseniz de, bu alıştırmayı yaparak, düşüncelerinizin etkilerini görebilirsiniz. Bunun bazılarınızı şaşırtacağını biliyorum. Bu sihir değil. Bu düşüncelerinizin ne denli güçlü olduğunun bir göstergesidir. Dikkat ederseniz, iyi veya kötü her düşüncenizin ethere gittiğini anlayacaksınız. Buna dikkat edin ve her düşünce ve her ‘yatartım' dan sorumlu olduğunuzu öğrenin.”Şimdi” de kalmak yardımcı olur çünkü geçmişte yaşamanın faydası yoktur, gelecekte henüz burada değildir. Onun için dikkatinizi ona odaklayın.

Hayatınızda bir şey yaratmak veya ortaya koymak istiyorsanız, içinizde yer açmayı öğrenmelisiniz böylece onu önce üçüncü boyutta yaratabilirsiniz.

Ortaya koymanın 3 temel adımı vardır. Kavrayın (istediğiniz nedir?).İnanın (her yönüyle olmuş gibi davranın). Sonra da alın. Daima şükredin.

Önce kendiniz için yaratmak istediğinizi imgeleyin. Bir yere yazın. Yazdıklarımı bilgisayarımda ekran koruyucuya, evde ‘bolluk' köşeme, bazen arabamın kontrol paneline koyarım. Önemli olan olabildiğince sık görebilmektir. Sonra kendiniz için bir olumlama seçin. Kelimelerde yüksek sesle söylendiğinde çok güçlüdürler. Bu sitede pek çok günlük olumlama bulabilirsiniz, ama biz yine de, yapabilirseniz, kendi günlük olumlamalarınızı yaratmanızı tavsiye ederiz.

Günlük tutmak ve en küçük detaya kadar arzularınızı yazmanız yararlı olur. On yıl önce kendime bir define haritası yapmıştım. Büyük sarı bir kartonun üzerine, arzu ettiğim her şeyin bir resmini yapıştırmıştım. Bu kartondaki her şey gerçekleşti.(yeni bir tane daha yapmanın zamanı geldi)

Yaratmak istediğiniz konuda çok açık ve kesin olun. Ne istediğiniz konusunda çok dikkatli olun. Her şeyi göz önüne alın.

Kendiniz için ne yaratmaya veya ortaya koymaya karar verdikten sonra, her akşam uyumadan önce ona sahip olmanın, onu yapmanın veya o olmanın nasıl bir şey olduğunu hissedin. Onu yaparken kendinizi görün. Seçtiğiniz bir olumlamayı kullanın ve uyumadan Evrene şu an sahip olduklarınız için teşekkür edin. Sabah kalkmadan aynı alıştırmayı yapın. Şükretmek, süreci hızlandıracaktır.

Her gece, aynı yaratıcı imgelemeyi düşünün, hissedin, görün, olun, yapın ve olumlayın. Değişiklik, ayar yapın ve şükredin. Bir şey gerçekten istiyorsanız bunu yapın ve gerçekleşeceğine güvenin.

Her zamanki gibi sevgi ve hizmetle sunulmuştur.

* SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.
“Creative Visualization”; adlı makaleden Sevgili Bülent Asöcal tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir.

ONAMA
(Yeni başlayanlar için bilinçaltını yeniden programlama aracı )

Onama bilinçaltınızı ,yeniden programlamanın en temel yollarından biridir. Onamama ; basitçe bilinçaltımıza yerleştirmek istediğimiz hedeflerimizi veya yeni inançlarımızı tekrarlama sürecidir.

Bu süreç , söylem bilinçaltına yerleşinceye kadar yazma,şifahi veya zihni söyleme, dinleme veya davranış şekillerinde olabilir.Eğer onama içimizden gelirse “kendinden telkin “ diğer insanlardan gelirse “dıştan telkin” denir.

Kendinden - telkinin bazı örnekleri;
•Kendi onamalarınızı yüksek sesle veya zihnen tekrarlama,
•Onamalarınızı yazmak,
•Kayıt ettiğiniz kendinden telkin bantlarını dinlemek
•Olmak istediğiniz kişi gibi davranmak, (hayran olduğunuz bir kişi yerine kendinizi koymak ve onun gibi davranmak )
Dıştan –telkinin bazı örnekleri;
•Başkası tarafından kayıt edilmiş,yardım ,onama sublimal CD'ler dinlemek,
•Kitap ve makaleler okumak,
•Ebeveyn, kardeş ve arkadaşların fikirlerini dinlemek
•TV programları seyir etmek.
Sevin , sevmeyin onamayı her zaman gerçekleştiriyorsunuz.

Konuştuğumuz zaman bilinçaltımız dinler,Hayattan şikayet ettiğinizde bilinçaltınız dinler ve hep şikayet ettiğiniz hayatı size vermek için talimatlarınızı sadakatle yerine getirir.

Onun için bundan sonra ne söylediğimize ,özellikle ‘tekrar ,tekrar' söylediklerimize dikkat edelim.

Sanırım çok az insan her gün kendinden telkin uyguluyor. Onun için dünyadaki başarılı insan sayısı çok az.

DİKKAT! Eğer kendinden –telkin yapmasanız,size dıştan telkin yapılacaktır . Her gün arkadaşlarınızdan ekonominin kötü olduğunu ,hayatın zor olduğunu vs.. duyuyorsunuzdur.

Devamlı dinleyince bilinçaltımız onun doğru olduğuna inanmaya başlar.Sonra da(çekim yasasından ötürü) gerçekliğinizde onun doğru olduğunu görürsünüz.Nihayetinde ,gerçek olduğuna ikna olursunuz.

İşte, yapacağınız onamalardan bazıları;
•Her gün, her şekilde daha iyi oluyorum,
•Her şey bana kolay ve zahmetsizce geliyor,
•Işık ve sevgi ile dolu,neşe saçan bir varlığım,
•Doğal olarak aydınlandım,
•Hayatım bütün bir mükemmellikte çiçek açıyor,
•***if aldığım her şey şimdi burada,
•Hayatımın patronu benim,
•İhtiyacım olan her şey zaten bende,
•İstediğim neşeye sahip olmam uygundur.
•Bu zengin bir evren ve hepimiz için bolluk var,
•Bolluk benim doğal varoluşumdur,Bunu şimdi kabul ediyorum,
•Sonsuz zenginlikler şimdi hayatıma özgürce akıyor,
•Her gün mali olarak bolluğa kavuşuyorum,
•Daha çok verdikçe daha çok aldıkça daha mutlu hissediyorum,
Bu onamaları uyurken veya yataktan kalkmadan yazabilir,okuyabilir veya kaydedip uyumadan dinleyebilirsiniz.

Onamada başarının anahtarı tekrardır. Bilinçaltımız kaslarımız gibidir.Onu istediğiniz şeylerle onamanız gerekir.Onamaları her gün yapmakta tembellik ederseniz,onu sizin yerinize başkaları yapacak,sonuçlarda her zaman sizin istediğiniz gibi olmayacaktır.

Benim için kendimi olumlu tutmanın en basit yolu her sabah işe giderken iyi bir kendine yardım CD'si dinlemektir.Bunun avantajları iki yönlüdür;

1- Güne zihnen olumlu bir tutumla başlamamı sağlar,

2- Bilinçaltımı olumlu inançlarla temizler ,böylece işte duyacağım olumsuz fikirlerle bilinçaltım kirlenmez.

** * Kenneth Koh'un “ Affirmation '” makalesinden Sevgili Bülent Asöcal tarafından Türkçe ye çevrilmiştir.

KORKULARIN KABULÜ, SEVGİYE DÖNÜŞTÜRME VE OLUMLAMA
Benim güçsüzlük korkum var
Ben güçsüzlük korkumu kabul ediyorum.
Ben güçsüzlük korkumu şu anda sevgiye dönüştürmeye niyet ettim.
Kalbinizden çıkaracağınız en güzel pembeliği çıkarın, pembe ışıklar,
Pembe tüller..korkunuzun karanlığını pembelik içinde yok edin.
Şu an korku enerjisinin sevgi enerjinse dönüştüğü çok değerli bir an.
Ben her halimle çok güçlüyüm.
Ben her halimle çok güçlü olduğumu biliyor ve inanıyorum.
Ben her halimle çok güçlü olduğumu kabul ediyorum.
Ben her halimle çok güçlü olduğum için kendimi takdir ediyorum.
Ben her halimle çok güçlü olduğum için şükrediyorum.

Ben kendi gücüme sahip çıkıyorum.
Ben kendi gücüme sahip çıktığımı biliyor ve inanıyorum.
Ben kendi gücüme sahip çıktığımı kabul ediyorum.
Ben kendi gücüme sahip çıktığım için kendimi takdir ediyorum.
Ben kendi gücüme sahip çıktığım için şükrediyorum.
Kendi gerçeğimi sevgiyle yaratıyorum.
Ben içimdeki güce ulaşıyorum.

Benim değersizlik korkum var
Ben değersizlik korkumu kabul ediyorum.
Ben değersizlik korkumu şu anda sevgiye dönüştürmeye niyet ettim.

Kalbinizden çıkaracağınız en güzel pembeliği çıkarın, pembe ışıklar,
Pembe tüller..korkunuzun karanlığını pembelik içinde yok edin.
Şu an korku enerjisinin sevgi enerjinse dönüştüğü çok değerli bir an

Ben her halimle çok değerliyim.
Ben her halimle çok değerli olduğumu biliyor ve inanıyorum.
Ben her halimle çok değerli olduğumu kabul ediyorum.
Ben her halimle çok değerli olduğum için kendimi takdir ediyorum.
Ben her halimle çok değerli olduğum için şükrediyorum.

Ben kendime değer veriyorum.
Ben kendime olduğum gibi değer veriyorum.
Ben herkese değer veriyorum.
Ben herkese olduğu gibi değer veriyorum.
Ben herkesin olduğu gibi olmasına izin veriyorum

Benim güvensizlik korkum var
Ben güvensizlik korkumu kabul ediyorum.
Ben güvensizlik korkumu şu anda sevgiye dönüştürmeye niyet ettim.

Kalbinizden çıkaracağınız en güzel pembeliği çıkarın, pembe ışıklar,
Pembe tüller..korkunuzun karanlığını pembelik içinde yok edin.
Şu an korku enerjisinin sevgi enerjinse dönüştüğü çok değerli bir an

Ben her halimle güvendeyim
Ben her halimle güvende olduğumu biliyor ve inanıyorum
Ben her halimle güvende olduğumu kabul ediyorum
Ben her halimle güvende olduğumu bildiğim için kendimi takdir ediyorum
Ben her halimle güvende olduğum için şükrediyorum

Ben evrende güven içindeyim.
Ben herkese güveniyorum.
Bütün insanlar bana güveniyor.
Ben kendime güveniyorum.
Ben yaşamın akışına güveniyorum.
Ben güvendeyim.
Evren güvenli.
Evren beni seviyor, onaylıyor ve destekliyor.

Benim başarısızlık korkum var
Ben başarısızlık korkumu kabul ediyorum.
Ben başarısızlık korkumu şu anda sevgiye dönüştürmeye niyet ettim.

Kalbinizden çıkaracağınız en güzel pembeliği çıkarın, pembe ışıklar,
Pembe tüller..korkunuzun karanlığını pembelik içinde yok edin.
Şu an korku enerjisinin sevgi enerjinse dönüştüğü çok değerli bir an

Ben her halimle çok başarılıyım.
Ben her halimle çok başarılı olduğumu biliyor ve inanıyorum.
Ben her halimle çok başarılı olduğumu kabul ediyorum.
Ben her halimle çok başarılı olduğum için kendimi takdir ediyorum.
Ben her halimle çok başarılı olduğum için şükrediyorum

Benim sevgisizlik korkum var
Ben sevgisizlik korkumu kabul ediyorum.
Ben sevgisizlik korkumu şu anda sevgiye dönüştürmeye niyet ettim.

Kalbinizden çıkaracağınız en güzel pembeliği çıkarın, pembe ışıklar,
Pembe tüller..korkunuzun karanlığını pembelik içinde yok edin.
Şu an korku enerjisinin sevgi enerjinse dönüştüğü çok değerli bir an

Ben kendimi seviyorum.
Ben kendimi olduğum gibi seviyorum.
Ben kendimin olduğu gibi olmasına izin veriyorum. Ben herkesi seviyorum.
Ben herkesin olduğu gibi olmasına izin veriyorum.

Benim esaret korkum var
Ben esaret korkumu kabul ediyorum.
Ben esaret korkumu şu anda sevgiye dönüştürmeye niyet ettim.

Kalbinizden çıkaracağınız en güzel pembeliği çıkarın, pembe ışıklar,
Pembe tüller..korkunuzun karanlığını pembelik içinde yok edin.
Şu an korku enerjisinin sevgi enerjinse dönüştüğü çok değerli bir an

Ben özgürüm.
Ben özgür olduğumu biliyor ve inanıyorum.
Ben özgür olduğumu kabul ediyorum.
Ben özgür olduğum için kendimi takdir ediyorum.
Ben özgür olduğum için şükrediyorum

Benim parasızlık korkum var
Ben parasızlık korkumu kabul ediyorum.
Ben parasızlık korkumu şu anda sevgiye dönüştürmeye niyet ettim.

Kalbinizden çıkaracağınız en güzel pembeliği çıkarın, pembe ışıklar,
Pembe tüller..korkunuzun karanlığını pembelik içinde yok edin.
Şu an korku enerjisinin sevgi enerjinse dönüştüğü çok değerli bir an
Evren BOLLUK içinde.
Evrenin bolluğu bana akıyor.
Para bana çoğalarak geliyor.
İhtiyacım olan her şeyi ihtiyacım olduğu anda evren bana verir.
Ben çok parayı hak ediyorum.
Ben çok paraya layığım.
DEĞİŞİME GÜVEN
Geleceğimde her şeyin iyi olduğunu bilerek güven ve huzurla ilerliyorum.
Eskiyi rahatça ve kolayca bırakıyorum.
Yeniyi sevinçle karşılıyor ve kabul ediyorum.
Ben emin ellerdeyim.
Ben kendimi seviyor, beğeniyor ve onaylıyorum.
Ben her an her yerde güven içindeyim.
Ben kendi yolumu açıyorum.
Ben kendi yolumu açtığımı kabul ediyorum.
Ben kendi yolumu açtığım için kendimi takdir ediyorum.
Ben kendi yolumu açtığım için şükrediyorum.
Belli başlı korkular;

1.Değersizlik korkusu
2.Güvensizlik korkusu
3.Parasızlık korkusu
4.Yalnızlık korkusu
5.Başarısızlık korkusu
6.Esir olma korkusu
7.Suçlanma korkusu
8.Acı çekme korkusu
9.Dışlanma korkusu
10.Çaresizlik korkusu
11.Ayrılık korkusu
12.Aşağılanma korkusu
13.Güçsüzlük korkusu
14.Yokluk korkusu
15.Kaybetme korkusu
16.Yetersizlik korkusu
17.Yok olma korkusu
18.Hastalık korkusu
19.İncitilme korkusu
20.Sevilmeme korkusu
21.Reddedilme korkusu
22.Acizlik korkusu
23.Terk edilme korkusu
24.Onaylanmama korkusu
Korkularımızın kabulü ve kayıtların yerine olumlu mesajlar yerleştirme dışında "Bilinçaltı Çalışmalarımızda Kötü huylardan arınma" "imgeleme" "üst benlikle buluşma" ve "affetme" meditasyonları da uyguluyoruz.

Bilinçaltı Çalışmaları Reikizen eğitim merkezinde Reiki Master Ferhan EFEÇINAR tarafından yapılmaktadır.[1][2]
__________________
SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.

SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.
umut55 Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-10-2010, 16:56   #9 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 10-20-06
Yaş: 44
Mesajlar: 6.278
Üye No: 12030
Uydu Alıcısı: Korax
Tuttuğu Takım: Trabzonspor
Duyuru Bilgisi: Evet
Aldığı Beğeni: 43
Beğendikleri: 48
Varsayılan

Boyun Ağrısı (Tutulması) İçin Egzersizler
Çevremizde her 3 kişiden biri hayatı boyunca en az bir kez boyun ağrısı çekiyor. Yardımcı Doç. Dr. Serdar Özgen, bilgisayar kullananlarda, masa ve tezgah başında çalışanlarda boyun ağrısının yaygın olarak görüldüğüne dikkat çekiyor. Günlük yaşamdaki gerilimler ve iş stresi boyun ağrısının en büyük nedenlerinden biri. Ayrıca günlük hayatta boyun sağlığına uygun olmayan her yanlış hareket ve duruş omur, disk, eklem ve bağ dokusunda yıpranmaya yol açıyor. Trafik kazalarında boynun incinmesi, ağır bir şeyi kaldırmak, aşırı spor, iş aktivitesi, masa başında yanlış duruş sonucu boynun tutulması ve kas spazmı oluşması da boyun ağrısına yol açıyor. Ayrıca yanlış pozisyonda uyuya kalma, yüksek yastık ve kötü seyahat şartları da boyun tutulması yapabiliyor. Boyun fıtığı, kireçlenme, omurga kanalında daralma, romatizmal hastalıklar, osteoporoz, kemik erimesi, omur kırıkları ya da kayması kol ve el sinirlerinin sıkışması ile beyin tümörleri de boyun ağrılarına yol açan diğer etkenleri oluşturuyor.

Erişkin bir insan vücudunda 33 - 34 tane omur bulunmaktadır. Omurlar kafatasının hemen altından başlayarak kuyruk sokumuna kadar uzanırlar ve birbirleriyle üst üste eklem yaparak omurgayı teşkil ederler. Omurganın Latince adı, "Vertebral Kolon"dur.

"Vertebral kolon" (omurga), 7 tane "servikal vertebra" (boyun omuru), 12 tane "torakal vertebra" (sırt omurları) ve 5 adet de "lomber vertebra" (bel omuru)dan oluşur. "Lomber vertebralar"dan sonra gelen omurlar birleşerek, sakrum ve kuyruk sokumu kemiklerini teşkil ederler. "Vertebral kolon", sagittal düzlemde (ön-arka di*** düzlem) bir takım eğrilikler gösterir. Boyun ve bel bölgesinde eğrilik arkaya doğru olup lordoz durumunda, sırt ve sakral bölgede ise öne doğru olup kifoz durumunda bulunur. Bu eğrilikler omurgada stabilite ve dayanıklılığı sağlar. Omurganın diğer bölümlerinde olduğu gibi servikal bölgede de her iki omur arasında intervertebral diskler bulunmaktadır. Servikal vertebralar, anatomik pozisyon olarak, yandaki resimde görüldüğü gibi açıklığı arkaya bakan bir kavis (lordoz) çizer görünümünde dizilmişlerdir .

Boynumuz; servikal vertebralar, bunların aralarındaki intervertebral diskler, vertebralar arasındaki eklem ve bağların dışında boyun adaleleri ile bir bütün olarak çalışır. Bu sayede servikal omurga, çok yönlü hareket imkanına sahiptir ve değişik seviyelerde, değişik hareketleri daha kolay ve daha fazla yapma özelliği taşır.

Boyun ağrıları bel ağrıları kadar sık olmamakla birlikte her yaş grubunda önemli bir sorundur. Her üç insandan birinin yaşamında en az bir kere boyun ağrısı geçirdiği kabul edilmektedir. Çalışan insanlarda görülme sıklığı daha fazladır. Boyun ağrıları, servikal omurganın kötü veya yanlış kullanımından ya da bir travma sonucu zedelenmeden dolayı olabileceği için ağrıyı başlatan bölge ve oluşum iyi teşhis edilmelidir.[1]

Boyun Tutulmasının Sebepleri
Boyun tutulması, genellikle soğuk almaktan, boynun çarpık durumda bir süre kalmasından veya nezleden kaynaklanır.[2] Bunun yanında boyun tutulmaları, enellikle boyunu destekleyen kasların aşırı gerilmesi ile oluşur. Ağır bir şey kaldırmak, aşırı spor, iş aktivitesi, yanlış masa başı çalışması kas spazmına neden olabilir. Ayrıca yanlış pozisyonda uyuya kalma, yüksek yastık ve kötü seyahat şartları da boyun tutulması yapabilmektedir. Çoğu zaman basit tedaviler ile spazm ve tutulma çözülmektedir. “Miyofasial ağrı, Fibromiyalji , Fibrosit ve Miyozit” diye de adlandırılan uzun süreli kas ağrısında, kas içersinde ağrıyı tetikleyen noktalar ve elle de hissedilebilen düğmecikler mevcuttur. Boyunda uzun süreli kalıcı eğriliğe tortikollis diyoruz. Klippel-Feil, Turner Sendromu gibi doğuştan sebeplerin iyi araştırılması gereklidir.[3]

Boyun Ağrıları (Tutulmaları) ve Tedavisi
Boyun tutulmasında evde tedavi olarak tutulan bölgeyi sıcak tutarak o bölgedeki gerilen kasların yumuşamasını sağlayabiliriz.

Ancak doktora başvurmakta fayda vardır. Fizik Tedavi Uzmanları, Nörologlar, Beyin Cerrahi Uzmanları boyun tutulması ile ilgilenmektedir.Bu kas tutulmasının altında fıtık yada başka bir rahatsızlık olup olmadığını öğrenmek açısından kişiyi rahatsız edecek derecedeki boyun tutulmalarının sebebi öğrenilmiş olur.Zaten ciddi bir durumda ameliyat ve fizik tedavi uygulanır.

Tatilde yada doktora başvuramayacağınız bir yerde başınıza gelen boyun tutulmalarında telaş yapmaya gerek yoktur. Boyun tutulmasının doğrudan kendisi çok ızdıraplı olsa da çok zararlı değildir.Zaten doktora gittiğinizde de hemen çözülmez, kasılmış kasın çözülmesi zaman alır.Böyle durumlarda yapabileceğiniz en önemli şey boynu sıcak tutmak ve sürekli bilgisayar başında olmak, dolma sarmak gibi çok uğraştırıcı yemeklerden kaçınmaktır.[5]

Boyun tutulmasına evde getirilebileceğimiz tedavi yöntemlerinin başında boynumuzu sıcak tutmak gelir. Boynumuza sıcak torbalar, sıcak suyla ıslatılmış havlular koyabiliriz.Bunlar boynumuzu gevşetmeye yardımcı olacak ve boyun kaslarımızı rahatlatacaktır.

Boyun tutulmasına masaj da iyi gelebilir.Tabi bu boynunuzun tutulma şiddeti ile de ilgilidir.Eğer dokunmaya bile gelemiyorsa masaj yaptırmak tam bir işkence halini alır ki bu yüzden yalnızca çok şiddetli ağrımıyorsa bir krem yardımı ile yavaş bir şekilde masaj yapılabilir.

Boynumuzu rahat ettirecek pozisyonlarda bulunmalıyız.Yani biraz dinlendirmeliyiz onu.Çok ani hareketler yapmayıp daha sakin hareket etmeliyiz.

Gerekirse kas gevşetici ilaçlar kullanılabilir. Fakat kesinlikle doktor kontrolünde ilaç kullanmanızı tavsiye ederiz, çünkü kas gevşetici bir ilaç size iyi gelecek diye düşünürken daha zararlı çıkabilir, tehlikeli durumlarda kalabilirsiniz!

Eğer televizyon seyrediyorsak; ya da bilgisayar başında oturuyorsak, boynumuza bir destek sağlamamız gerekir.Boynumuza destek olsun diye bir yastık koyabiliriz.Çünkü boynumuzun yükü ağırdır.Ona destek olup, rahatlatarak aslında yardımcı oluruz.

Ama boyun tutulmasından kurtulmak için ilk iş kendimizi rahatlatmalıyız.Stresten daha uzak bir yaşam biçimi belirlemeli , ani hareketlerden kaçınmalıyız.Ve yukarıdaki yazı sadece pratikliktir ve sadece çok şiddetli olmayan tutulmalar için dikkate alınabilir, biz kesinlikle uzmana başvurmanızı tavsiye ederiz.[4]

AĞRILI DÖNEMDEKİ TEDAVİ
1.7 ila 10 gün istirahat edin.
2.Boyuna buz uygulaması; 15 ila 20 dakika olmak üzere günde 3 ila 4 defa uygulayın.
3.Servikal korse kullanabilirsiniz.
4.Ağrı kesici ve kas gevşetici ilaçlar kullanabilirsiniz.
5.Boyun kaslarını kuvvetlendirici egzersizler [1]
Boyun Kaslarını Kuvvetlendirici Egzersizler
1.Eller alına koyulur, baş öne doğru itilmeye çalışılırken, ellerle engel olunmaya çalışılır, 10'a kadar sayılır ve bırakılır. 10 defa tekrarlanır.
2.Eller başın arkasına (enseye değil) koyulur ve baş arkaya doğru itilmeye çalışılırken, ellerle engel olunmaya çalışılır.10'a kadar sayılır ve bırakılır. 10 defa tekrarlanır.
3.Sağ el yüzün sağ tarafına koyulur ve baş sağa doğru itilmeye çalışılırken sağ elle engel olunmaya çalışılır. 10'a kadar sayılır ve bırakılır. 10 defa tekrarlanır.
4.Sol el yüzün sol tarafına koyulur ve baş sola doğru itilmeye çalışılırken sol elle engel olunmaya çalışılır. 10'a kadar sayılır ve bırakılır. 10 defa tekrarlanır.
5.Sağ el başın sağ arka kısmına, sol el sol şakağa koyulur. Sağ omuzun üzerinden bakmaya gayret eder gibi elin direncine karşı baş sağa dönmeye zorlanır. 10'a kadar sayılır ve bırakılır. 10 defa tekrarlanır.
6.Sol el başın sol arka kısmına, sağ el sağ şakağa koyulur. Sol omuzun üzerinden bakmaya gayret eder gibi elin direncine karşı baş sola dönmeye zorlanır. 10'a kadar sayılır ve bırakılır. 10 defa tekrarlanır.[1]
AĞRI AZALMAYA BAŞLAYINCA
1.Boyuna ıslak sıcak havlu uygulaması; 15 ila 20 dakika olmak üzere günde 3 ila 4 defa uygulayın.
2.Boyun hareketlerini artıran ve omuz kaslarını kuvvetlendiren egzersizler;
3.Başınızı yavaşça sağa döndürün ve üç saniye böyle durun, başınızı öne döndürün, dinlenin, ayni hareketi aksi yöne yapın, dinlenin. Hepsini 10 defa tekrarlayın.
4.Aşırı zorlanmaya sebep olmadan, başınızı çeneniz göğsünüze değecek kadar öne eğmeye çalışın, dinlenin, başınızı yavaşça arkaya bükün, dinlenin. Hepsini 10 defa tekrarlayın.
5.Başınızı yavaşça kulağınız omzunuza değecek kadar sağa eğmeye çalışın, dinlenin, yavaşça doğrultun, aksi yöne tekrarlayın, dinlenin. Hepsini 10 defa tekrarlayın.
6.Başınızı saat yönünde mümkün olduğu kadar geniş ve tam bir çember çizecek şekilde(yukarı,sola,aşağı,sağa) döndürün, aynı hareketi saatin aksi yönüne yapın, dinlenin.Hepsini 10 defa tekrarlayın.
7.Egzersizleri bir seferde 10 defa yapın, 3 saat arayla tekrarlayın.
8.Ağrılı dönemde ve ağrılar tamamen geçtikten sonra da boyun ağrılarının tekrarlanmaması için boyun koruma eğitimi öğrenilmelidir
__________________
SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.

SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.
umut55 Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-10-2010, 16:59   #10 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 10-20-06
Yaş: 44
Mesajlar: 6.278
Üye No: 12030
Uydu Alıcısı: Korax
Tuttuğu Takım: Trabzonspor
Duyuru Bilgisi: Evet
Aldığı Beğeni: 43
Beğendikleri: 48
Varsayılan

SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.


Böbrek Yetmezliği
Renal Faulire
Böbrek Hakkında Bilgiler
Böbrek karnın arka bölgesinde bulunan 100-150 gram ağırlığında bir organdır. Normal kişilerde sağ ve solda olmak üzere iki adet böbrek bulunur. Toplumda yaklaşık 1000 kişinin bir tanesinde tek böbrek vardır. Tek böbrekli olmanın önemli bir sakıncası yoktur.[1]

Böbreklerin işlevi
Böbreğin başlıca işlevleri vücut su, tuz, kalsiyum dengesinin sağlanması, idrar aracılığı ile zararlı maddelerin ve ilaçların vücuttan atılması ve hormon, şeker metabolizmasına olan katkılarıdır. Böbrek yetmezliğinde böbreğin bu işlevlerinde bozulma olur.[1]

Böbrek Yetmezliği Nedir?
Böbrek yetmezliği, böbreklerin yeterince işlev görev yapamadığı durumdur. Fizyolojik olarak böbrek yetmezliği glomerular filtreleme hızında bir yavaşlama olarak tanımlanır. Klinik olarak bu kenini yüksek serum kreatin düzeyi şeklinde gösterir. Akut ve kronik böbrek yetmezliği olarak iki ana kategoriye ayrılabilir.

1.Kronik böbrek yetmezliği (KBY) yavaş gelişir ve başta az belirti gösterir. Çeşitli böbrek hastalıklarının (IgA nefrit, glomerulonefrit, kronik piyelonefrit ve idrar retansiyonu gibi) bir komplikasyonudur. Son dönem böbrek yetmezliği bunun nihai sonucudur, bu durumda böbrek nakli için bir bağışçı bulunana kadar dializ gerekir.
2.Akut böbrek yetmezliği (ABY), adından da anlaşılacağı üzere, böbrek işlevinin hızla kaybolması durumudur. Bunun tanımı oliguria (yetişkinlerde günde 400 mL'den az idrar üretimi, [2] çocuklarda 0,5 mL/Kg/saat'den az, bebeklerde 1 mL/kg/saat'den az olarak nicelenir), vücut suyu dağılımı ve elektrolit dengesinde bozulmalardır. Hastalığın ilerlemesini durdurabilmek için hastalığın temel nedeninin anlaşılması gerekir, temel nedenlerin tedavisi zarfında geçecek zaman zarfında dializ gerekebilir.
Akut böbrek yetmezliği kronik böbrek yetmezliği ile beraber de meydana gelebilir. Buna kronik üzerine akut böbrek yetmezliği (KüABY) denir. Bunun akut kısmı tersinebilir ve tedavinin amacı hastanın böbrek işlevini olağan düzeyine geri getirmektir. Böbrek işlevi serum kreatinin düzeyi ile ölçülür. Eğer hasta bir doktor tarafından izlenmişse ve geçmiş kan sonuçları yoksa KüABY, KBY ve ABY'nin birbirlerinden ayıredilmeleri mümkün olmayabilir.

Modern tıbbın gelişmesinden evvel böbrek yetmezliğine üremik zehirlenme, kana idrar karışması için ise üremi terimi kullanılırdı. Yaklaşık 1847'den itibaren bu terim düşük idrar üretimi için kullanılmaya başlanmış, bugünse oligüri olarak kullanılmaktadır.

Böbrek hastalarında nefes kokusuna rastlanabilmektedir. Çünkü böbrek hastalığı ağız kuruluğuna, ağız kuruluğu da nefes kokusuna neden olduğu düşünülmektedir.[2][3]

Kronik Böbrek Hastalığı
Kronik Böbrek Hastalığı, böbreğin tamamen veya %80 fonksiyonunu kaybetmesi ve görevini yerine getirememesi demektir. Türkiye'de birçok sayıda kronik böbrek hastası bulunduğu tahmin edilmektedir. Bütün bu insanların, yaşamlarını devam ettirebilmesi için tedaviye ihtiyaçları vardır. Şunu bilmeliyiz ki, böbrek hastalığı her insanda, her yaş döneminde oluşabilir. Genelde hastalığın gelişmesi aşamalı olmaktadır. Bundan dolayı çoğu insan teşhis konulduğu ve tedaviye ihtiyaç duyulduğu ana kadar hastalığından habersizdir.[9] Böbrek yetmezliği, A) ani (akut) veya B) sinsi (kronik) seyirli olmak üzere iki şekilde gelişebilir: [1]

A. Akut böbrek yetmezliğinin nedenleri
Çok sayıda neden vardır;

1.Ağır kanama, kusma, ishal, yanık sonucu kan basıncında düşme
2.Gebelik: Kanamalar, gebelik zehirlenmesi, sağlıksız koşullarda yapılan düşükler
3.Kalp yetmezliği
4.Böbrek hastalıkları: Nefrit, böbrek damarının tıkanması
5.İdrar yollarında tıkanıklık: Kanser, prostat büyümesi, taşa bağlı tıkanma
6.Ameliyatlardan, özellikle büyük ameliyatlardan sonra
7.İlaçlar: İlaçlara bağlı akut böbrek yetmezliği sık karşılaşılan bir sorundur, bu nedenle ilaçlar kesinlikle doktor denetiminde kullanılmalıdır.
8.Depreme bağlı kas zedelenmeleri [1]
B. Kronik Böbrek Yetmezliğinin Bazı Nedenleri
1.Böbreğin süzme görevi yapan bölümlerinde iltihap ve harabiyet
2.Böbreğin bazı bölümlerinin iltihabı
3.Böbreklere giden bazı damarların hasarı sonucu kan akımının azalması
4.Şeker hastalığı
5.Yüksek tansiyon
6.Böbrek kistleri [4][5]
Akut (Ani) Böbrek Yetmezliği
Akut böbrek yetmezliği, çeşitli etkenlere bağlı olarak, böbrek işlevlerinin ani olarak bozulmasını anlatan bir terimdir. Hastalığın genellikle ilk fark eçlilen belirtisi, hastanın çıkardığı günlük idrar miktarındaki azalmadır. Bu azalma “Oligüri” düzeyindedir. Yani hastaların günlük idrar miktarı 500 mi ‘nın altındadır. Ancak oligüri gelişmeyebilir. Akut böbrek yetmezliğinin klinik özelliklerine ve belirtilerine geçmeden Önce, hastalığı yaratan etkenlerden söz edeceğiz.[6]

Kronik Böbrek Yetmezliği
Kronik böbrek yetmezliği; uzun süren, ilerleyici, böbrek fonksiyonlarının irreversible olarak bozulmasıyla üremi tablosunun ortaya çıktığı böbrek hastalığıdır.

Üremi: Kanda ürenin normal değerinin üzerinde olması nedeniyle ortaya çıkan semptomlar grubudur. Sinsi başlar ve yıllarca sürerek nefron harabiyetine neden olur.[7]

Kronik ve Akut Böbrek Yetmezliği Ayrımının Önemi Nedir?
Akut böbrek yetmezliği, böbreklerin görevlerinde çok kısa bir zaman içinde meydana gelen ve geriye dönüşü mümkün olabilen işlev kaybıdır. Zamanında tanınarak, uygun tedavisinin yapılması ile hastanın sonraki yaşamında böbrekleri tamamen normal olarak çalışabilir. Ayrıca kronik böbrek yetmezliği nedeniyle takip edilen hastalarda da hastalığın seyri sırasında araya giren ateşli hastalıklar, bazı ilaçlar, aşırı su kaybı gibi çeşitli durumlar da böbrek görev kaybını hızlandırabilir ve yine zamanında müdahale ile bu hızlı ilerlemeyi durdurmak mümkün olabilir.[8]

Böbrek Hastalıklarının Belirtileri
1.Bulantı-kusma
2.Halsizlik
3.İştahsızlık
4.İnatçı kaşıntılar
5.Çok su içme
6.Günlük idrar miktarında azalma veya aşırı miktarda idrar yapma
7.Cildin sarımsı-kahverengi renk alması
8.Çabuk yorulma
9.Çarpıntı
10.Nefes darlığı
11.İşitme güçlüğü
12.Ani ve sürekli kan basıncı (tansiyon) yükselmeleri
13.Göz kapaklarında ve ayaklarda daha belirgin olmak üzere tüm vücutta su birikmesi (ödem)
14.Sık idrara çıkma
15.Ağrılı idrar yapma
16.Kanlı idrar
17.Bulanık idrar
18.Gece birden fazla idrara kalkma
19.Kişilik değişiklikleri ile başlayan saldırganlık
20.Bilinç bulanıklığı ve komaya kadar uzanan uyanıklık ve davranış değişiklikleri
21.Havale (nöbet) geçirme
22.Özellikle çocuklarda gece idrar kaçırmaları ve gelişme gerilikleri
Not: Bu belirtiler başka birçok hastalıkta da görülebileceğinden hangi hastalıktan kaynaklandığının hekim tarafından belirlenmesi gerekir.

Tanı
Böbrek yetmezliğinin tanısı kanda üre veya kreatinin isimli maddelerin ölçülmesi ile mümkündür. İdrar incelemesi, radyolojik yöntemler, kanın biyokimyasal incelemesi ve diğer laboratuar incelemeleri böbrek yetmezliğinin nedenini anlamaya yöneliktir.[1]

Böbrek Yetmezliğinin Tedavisi
Böbrek yetersizliği çok ilerlerse son dönem böbrek yetersizliği ortaya çıkar. Böbrekler kanı temizleme görevini hiçbir şekilde yapamaz. Kandaki zararlı atıkların düzeyi yükselir. Ayrıca, kan tuzları normal sınırların dışına çıkar. Bunlardan en önemlisi potasyumdur. Kan potasyumu normalin çok üzerine çıkarsa hayati tehlike belirir. Bu aşamaya gelen hastaların böbreklerine başka tedavi yöntemleri ile yardım etmek gerekir.

Kronik böbrek yetersizliği önceden çok sık olarak ölüme yol açmaktaydı. Ancak , günümüzde çok etkin bir şekilde tedavi edilmektedir. Bu nedenle, son dönem böbrek yetmezliğinden korkmamak ama bu hastalığa karşı bilinçli olmak gerekir. Son dönem böbrek yetersizliği ortaya çıktığında sadece ilaç kullanarak hastayı tedavi etmek mümkün olmaz. Burada böbreğin görevlerini üstlenecek başka tedavi yöntemleri gereklidir. Bu yöntemler başlıca 2 tanedir:

1.Diyaliz
2.Böbrek nakli
Diyaliz iki şekilde uygulanabilir:

1.Hemodiyaliz (makine diyalizi)
2.Periton diyalizi (karın diyalizi)
Böbrek nakli, hastaya başka bir kişiden alınan yeni bir böbreği takarak vücuttaki zararlı artıkları temizlemektir. Böbrek nakli de iki ayrı tür vericiden yapılabilir:

1.Canlı vericiden
2.Kadavradan (yeni ölmüş bir kimseden) [4][5]
Hemodiyaliz
Bir makine aracılığı ile hastanın kanının özel bir filtreden süzdürüldüğü ve içindeki zararlı maddelerin temizlendiği ve temizlenen kanın hastaya geri verildiği bir tedavi şeklidir. Bu amaca uygun olarak süzgeç görevi yapacak yapay özel filtreler üretilmiştir. Bu filtrelerin diyaliz makinelerine takılması, kanın bir pompa ile hastadan çekilerek bu zardan süzdürülmesi ile hemodiyaliz gerçekleştirilir. Bu süzme işlemi sırasında filtrenin bir ucundan hastanın kanı girer. Bu kandaki üre, kreatinin gibi zararlı maddeler, potasyum adı verilen ve fazlası vücuda zararlı olan bir tuz ile diğer zararlı maddeler dışarı alınır. Filtrenin diğer ucundan temizlenmiş olarak çıkan kan ise vücuda geri döndürülür. Hemodiyaliz sırasında vücutta fazladan birikmiş suyun çekilmesi ile tansiyon yüksekliği de daha kolay kontrol edilir.[4][5]

Periton (Karın) Diyalizi
Kanı zararlı artıklardan temizlemek için her zaman yapay filtreler gerekmez. Bu amaçla insanın kendi karın zarı da filtre yerine kullanılabilir. İnsanın kendi karın zarı olan peritonun kullanıldığı diyaliz şekline periton diyalizi (karın diyalizi) adı verilir.[4][5]

Böbrek Hastalarında Beslenme
Proteinler
Büyüme ve gelişmenin sağlanması dokuların onarımı ve vücut savunması için en önemli olan besin türüdür. En önemli protein kaynakları yumurta, süt, peynir, diğer hayvansal gıdalar ve kuru baklagillerdir. Proteinler vücutta değişik görevler için kullanıldıktan sonra yıkılır ve bunun sonucu protein yıkım ürünü olan üre,ürik asit, kreatinin gibi vücut için zararlı maddeler açığa çıkar ve sağlıklı kişilerde böbrek tarafından idrarla dışarı atılır. Böbrek yetersizliğinde söz konusu maddeler dışarı atılamaz ve buna bağlı hastalık belirtileri (halsizlik, iştahsızlık, bulantı, kusma, ağızda kötü koku) ortaya çıkar.

Böbrek yetmezliği hastalarında protein alınımın kısıtlanması ile bu zehirli maddelerin üretimi de azaltılmış olur. Bu amaçla kilogram başına 0.5-0.6 gr/gün (genellikle 40 gr) hayvansal kaynaklı protein içeren diyet önerilmektedir. Sağlıklı bir erişkinin günde alması gerekli protein miktarı yaklaşık kg. başına 1 gramdır (örneğin 70 kg olan bir kişi için 70 gr). Bazı hastalar kan üre değerlerini iyice düşürebilme amacı ile diyetlerinde proteini tamamen keserler. Bu yanlıştır çünkü vücudun proteine mutlaka ihtiyacı vardır.

Karbonhidratlar
Tüketilen enerjinin %55 ile %70'i üremik hastalarda karbonhidratlardan karşılanır. Türk mutfağında bu tür yiyecekler (ekmek, makarna, yufka, pasta, börek, pilav vb.) genellikle çok tüketildiği için gerekli kalori rahatlıkla sağlanır. Karbonhidratların ve yağların yakılması ile üre ve vb. zararlı maddeler meydana gelmez.Karbonhidratların kısıtlanması şeker hastalığı olan hastalarda önerilir.

Yağlar
Yoğun şekilde enerji sağlayan maddelerdir. Günlük kullanımda yağ dediğimiz zaman tereyağı, margarin, bitkisel yağlar ve çeşitli etlerde bulunan yağlar anlaşılır. Yağ alınmasının temel amacı vücuda enerji sağlamaktır. Alınan kalorinin %20-40'ı yağlardan sağlanır. Ayrıca A, D, E ve K vitaminleri gibi yağda eriyen vitaminler de bu besinler ile birlikte emilir. Yağların kendi içinde alt grupları vardır. Kolesterol çok önemli görevleri olan bir yağ türüdür. Bir bölümü karaciğerde yapılır, kalan bölümü ise besinlerle alınır.Kanda belirli miktarı aşınca (200 mg/dL ve üzeri) damar sertliğine (ateroskleroz) ve buna bağlı olarak da kalp krizi ve inmelere neden olabilir. Böbrek yetmezliği olan hastalarda ise hastalığın daha da hızlı ilerlemesine neden olabilir. Bu nedenle bu hastaların diyetlerindeki kolesterol miktarı kısıtlanmalıdır. Bu hastalara özellikle zeytin, mısır, ayçiçek gibi bitkisel sıvı yağlar kullanmaları önerilir çünkü kolesterol sadece hayvansal kaynaklı besinlerde bulunur.

Su
Böbrek yetersizliği cok fazla ilerleyinceye kadar genellikle hastalar içtikleri su ile orantılı miktarda idrar çıkarırlar. Böbrek yetersizliği henüz başladığı erken dönemlerde kanda üre ve diğer zararlı maddelerin çok yükselmemesi için alınacak en iyi önlem fazla miktarda su içmektir. Ancak böbrek yetmezliğinin son dönemlerinde idrar miktarı iyice azalır ve su içmekle idrar miktarı artmaz. Fazla suyun vücutta kalması tansiyon yüksekliği, kalp yetmezliği ve nefes darlığına yol açar. Bu nedenle bir gün önce çıkarılan idrar miktarına 500 ml (3 su bardağı) kadar su eklenirse alınması gerekli su miktarı bulunur. Bu dönemde hastanın her gün tartılması şarttır.Alınan günlük su miktarı hesaplanırken içilen çay, ayran, çorba vb. eklenmesi de unutulmamalıdır.

Tuz
Böbrek yetersizliğinde vücuda alınan tuzun atılması azalır ve vücutta birikir. Fazla miktarda tuz tansiyonu yükseltir ve vücutta su birikmesine ve kalp yetmezliğine yol açar. Günlük tuz alımı 2-3 g. olmalıdır. Diyet tuzları böbrek hastalarında çok tehlikeli olabilir.
Potasyum:

Tuza benzeyen kan ve dokularda bulunan bir maddedir. Kasların ve kalbin kasılmasında çok önemli rol oynar. Böbrek yetersizliğinde potasyum vücuttan uzaklaştırılamaz ve bunun sonucunda kan potasyumunda yükselme ortaya çıkar. Bu çok tehlikeli bir durumdur ve ani kalp durmasına neden olabilir. Potasyum en çok kurutulmuş meyve ve sebzeler (üzüm, incir, bamya), taze meyve (muz, üzüm, erik vb.) ve tüm sebzelerde bulunur. Bu yüzden yemeklerde kullanılan tüm sebzelerin önce haşlanması ve bu suyun atılması önerilmektedir. Böbrek hastalarına her zaman potasyumdan kısıtlı diyet önerilmektedir.

Kalsiyum ve fosfor
Kalsiyum ve fosfor dengesi de böbrek yetmezliğinde bozulmuştur ve buna bağlı olarak da kemiklerde zayıflık ortaya çıkmaktadır. Kan fosfor düzeylerinde yükselme ve kalsiyum düzeylerinde azalma görülmektedir. Yalnız diyet önerileri ile bunları dengede tutmak mümkün olmamaktadır çünkü kalsiyumdan zengin gıdalarda fosfor miktarı da fazladır. Bu nedenle mutlaka doktor tarafından önerilen fosfor bağlayıcı ve kalsiyumu yükselten ilaçların kullanılması gerekmektedir. Fosfor ve kalsiyum bakımından zengin besinler tüm süt ürünleri ve balıklardır.

Daha fazla bilgi için lütfen doktorunuza başvurunuz.[4][5]

Polikistik Böbrek Hastalığı Nedir?
Polikistik böbrek hastalığı böbrek yetmezliğine neden olan ailesel hastalıklardan en sık görülenlerinden birisidir. Bu hastalıkta böbreklerde içleri berrak sıvı ile dolu olan, kist adı verilen çok sayıda kesecik bulunur. Böbreklerde polikistik böbrek hastalığı dışında da kistler bulunabilir. Böbreğin kistik hastalıkları ailevi geçen ve ailevi geçmeyen kistik hastalıklar olarak iki gruba ayrılabilir. Ailevi olarak geçen polikistik böbrek hastalığı ise baskın ve çekinik geçen tiplere ayrılır.

Basit böbrek kistleri tek ya da çok sayıda olabilen ve en sık karşılaşılan kistlerdir. Yaşla beraber görülme sıklıkları da artar ve çoğunlukla herhangi bir şikayete yol açmadan, yapılan incelemelerde rasgele saptanır. Bunun dışında böbrek hastalarında ve diyaliz hastalarında da kist görülme sıklığı artmıştır. Polikistik böbrek hastalığı genellikle erişkin yaşlarda açığa çıkar.

Böbrek kistlerinin yanı sıra karaciğerde de kistler, beyin damarlarında balonlaşma (anevrizma) ve hipertansiyon bulunur. Hastalık şikayete yol açmayabilir ve tesadüfen tetkik yöntemleri ile veya aile incelemesinde tespit edilebilir. Erken evrede ancak idrar incelemesi ile saptanabilen idrarda kan (hematüri) ve protein olabilir. Bunun dışında ağrı, kanama, iltihap gibi bulgulara da yol açabilir. Hipertansiyon erken bulgulardan birisidir. Böbrek yetmezliği gelişen hastaların yaklaşık % 50'sinde hipertansiyon bulunur.

Karaciğerde kistler genellikle böbrek kistlerinden sonra gelişir ve yaşla görülme sıklığı artar. Karaciğer kistleri genellikle şikayete yol açmaz ve karaciğer testlerinde bozukluk görülmez. Beyin damarlarındaki anevrizmalar (balonlaşma) hastaların %5'inde görülür. Genellikle 5 milimetreden küçüktür ve kanamaya yol açmazlar. Teşhis, aile öyküsü ve ultrasonografide böbrek kistlerinin görülmesi ile konur.

Polikistik böbrek hastalığı olanların çocuklarında da hastalığın ortaya çıkma riski %50'dir. Bu nedenle aileler genetik danışmadan yararlanabilirler
__________________
SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.

SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.
umut55 Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-10-2010, 17:01   #11 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 10-20-06
Yaş: 44
Mesajlar: 6.278
Üye No: 12030
Uydu Alıcısı: Korax
Tuttuğu Takım: Trabzonspor
Duyuru Bilgisi: Evet
Aldığı Beğeni: 43
Beğendikleri: 48
Varsayılan

Çekingenlik ve Utangaçlığı Yenmenin Yolları
Çekingenlik, sosyal ortamlardan kendini geri çekme, epey yakını dışındaki diğer insanlarla eşdeğer ortamı paylaşmaktan çekinme, farklı insanlarla bir ilişki sebebiyle girmek istememe, başkalarınca olumsuz değerlendirilmeye aşırı hassas olma gibi, davranış ve düşüncelerle açıklanabilir. Çekingen çocuklar, anneleri veya devamlı ile oldukları şahıs dışında asla kimseyle kontak kurmak istemezler. Annelerinin yanından ayrılmazlar. Birisi onlara yaklaşmaya çalışırsa ondan kaçıp uzaklaşırlar. Annelerinden ayrıldıklarında ilk tepkileri ağlama olur. Bu çocuklar, yaşıtları birlikte ilişki kurmada zorlanırlar, arkadaşları birlikte ile olmaktansa ancak kalmayı tercih ederler, yaşıtlarından çekinirler, birtakım hallerde kendilerinden küçüklerle bir araya gelebilirler.

Çekingen çocuklar, birbirini sözlü bir şekilde ifade etmekten çekinirler, kendilerine sual sorulduğunda çoğunlukla cevaplandırmaktan kaçınırlar, başlarını öne eğerler, ender hallerde de göz ya da baş hareketi birlikte cevaplandırmakla yetinirler. Çekingen çocuklar, genellikle güvensiz ve huzursuz çocuklardır, bazılarında saldırganlık duyguları da görülebilir. Çekingen çocuklar, mektep ortamı ya da arkadaş grubu içinde olduklarında oyuna katılmak isteseler de kendilerinde bu cesareti bulamazlar. elbet birisi onları elinden tutup oyuna sokmalıdır, oyuna girdikten sonraları da bahtiyar oldukları görülür. yepyeni bir durum, yepyeni bir hadise, yepyeni bir ortam onları epey tedirgin eder.

Çekingen çocukların çoğunun sınıfta sevdikleri bir mekan bulunur. Bu mekan çoğunlukla faaliyetlerden, kalabalıktan ırak ve rahatça oturabilecekleri bir minder üstü ya da düz bir yerdir. Burada olup biten şeylerin çoğuna karşı ilgisiz ve birçoğundan habersiz görünürler. Onların epey az şeye karşı alaka gösterdikleri ve birbirini rahatlatmak sebebiyle genellikle parmak emdikleri, ileri geri sallandıkları, tırnak yedikleri ya da kendi saçlarını ve kulaklarını çektikleri görülür.[1]

Çocuklarda Çekingenlik Davranışı
Çekingenlik sözlük anlamıyla, kişilerin başkalarıyla konuşurken veya yardım isterken yaşadığı güven yetersizliğidir. Burada söz konusu olan güven yetersizliği, davranışlarınızı kısıtlayan, “Hakkımda ne düşünülür?”, “Ya yanlış bir şey yaparsam ne olur?” gibi gerçekçi olmayan düşünce ve davranış biçiminde kendini gösterir. Psikolog danışman Ayça Uluçam Güçmen: “Çekingenliğin her yaşta görülebileceği bir gerçektir ancak temelinde çocukluk yaşantılarının olduğu ve yetiştirilme, güven aşılama, sorumluluk verme aşamalarında yerleştiği düşünülürse, çocuklarınızı yetiştirirken, ne yaptığınızı fark etmeniz, doğru davranış biçimlerini kazanmanız çok önemlidir.” diyor.[2]

Çocuğum Çekingen mi?
Çocuğunuz, çoğu zaman yabancılar karşısında ismi sorulduğunda, kendisine yaklaşmaya çalışıldığında kaçabilir, utanabilir. Kimi çocuklar yabancılarla çok rahat ilişki kurarken kimisi de ağlar, arkanıza saklanır, ortamdan uzaklaşmak ister. İnatla susar, sesleri çok kısık ve zorla çıkar, yabancı bir ortamda yerinden kıpırdamaz, ebeveynlerinin yanından ayrılmak istemez, hatta yaşıtlarıyla oynamak bile çocuğunuz için çok zordur. Bu tür çocuklar anne-babalar tarafından aslında çok kolay fark edilirler ancak yorum çoğu zaman yanlış olur. “Yabani”, “çok sessiz”, “inatçı” gibi yakıştırmalarda bulunulur. Bazen de bu durumdan memnun olan ebeveynler görürüz, “Benim çocuğum çok usludur, yanımdan ayrılmaz, ağzı var dili yok” gibi gurur duyduklarını gösteren ifadelere rastlarız. Aileyi yormuyordur, sessiz, sakin bir çocukları vardır ve hatta bir çocuğun olması gereken de bu değil midir? Kimi ailelerde ise bu durum çok sert karşılanır, çocuk her ortamda zorlanılır, eleştirilere maruz kalır. Çocuğun halinden memnun olunmadığından “Kime çekti bu çocuk bilmem ki, bizde kimse böyle değil” şeklinde ifadeler duyulur.

Çocuklarınızdan, girdiği her ortamda aynı davranış biçimini göstermesini beklememelisiniz. Elbette çocuklarınız arasında davranış biçimleri açısından farklılıklar olacaktır. Büyük çocuğunuz çok girişken, diğer kişilerle çok kolay iletişim kurabilen bir çocukken, küçük çocuğunuzun sessiz, olması oldukça doğal bir durumdur. Bu durumu çekingenlikle karıştırmamalısınız. Sizin endişelenmenizi gerektiren asıl çekingenlik, özellikle daha ileriki yaşlarda okul döneminde görülen çekingenliktir. Çocuğunuz, girdiği her yeni ortamda, karşılaştığı her yeni durumda kendisine güvenmediği için aşırı çekingenlik gösterebilir. Bu çocuklar özellikle okul döneminde çok sorun yaşarlar. Aile ortamında o zamana kadar sessiz olarak gözlemlenen çocuğunuz genellikle oyunlara katılmaz “ya da arkadaşının veya öğretmeninin ısrarıyla olur”, derste bir varlık göstermez, hiçbir sorumluluğa girmez, ödevlerini yapmaz. Ayrıca üzerinde devamlı bir ürkeklik hali söz konusu olur. Aşırı çekingenliğinden dolayı öğretmeninden tuvalete gitmek için izin isteyemeyip altına kaçırabilir. Bu da çocuğunuzun akademik ve sosyal yaşantısını oldukça olumsuz etkileyen bir sorundur. Bazı ileri vakalarda saldırganlık, parmak emme, ileri geri sallanma, mastürbasyon, kendi saçını, kulağını çekme gibi davranış problemleri eşlik eder.

Çocuğunuzda görülen çekingenliğin en önemli nedeni eksiklik ve güven duygusudur. Güven duygusu çocuğunuzun güçlü bir kişiliğe, yüksek bir egoya sahip olabilmesi için gereklidir. Buradaki güven ile hem kendisine hem de size duyduğu güven kastedilmektedir. Kendine güven duygusu; ne olursa olsun, ne yaparsa yapsın kendisinin iyi bir çocuk olduğuna dair inancını, size duyduğu güven ise her ne olursa olsun, sizin tarafınızdan sevileceğine, korunacağına olan inancını göstermektedir. Sevginizin azalmayacağını, size her zaman güvenebileceğini hissetmek ihtiyacı içindedir. Bir şey yapmasına izin vermediğinizde hep haksız ve yanlış olduğunu hissettirmeden, sevginizin devam ettiğini bilmesi yeterlidir. Anne-babası olarak ona olan sevginiz ve şefkatiniz asla kaybolmayacaktır.

Güven duygusu yaşamın ilk yıllarında temeli atılan bir duygudur. Bebekken onu hep korudunuz, ihtiyaçlarını giderdiğinizden dolayı, büyüdüğünde de bu şefkat ve korunmaya ihtiyaç duyacaktır. Karşılaştığı güçlükler ve yeni durumlar karşısında karar alabilmesi gerekmektedir. Bu da sorumluluk ister ve sorumluluğu ihtiyaç duyduğu “güven duygusu” ile taşıyabilir. Anlayış ile takip edeceğiniz ve hep yanında olacağınıza inandırdığınız çocuğunuz, bilmediği durumlara da korkmadan, çekinmeden göğüs gerebilir ancak ne kadar sevgi ve ilgi dolu olsalar da anne babalar bilmeden, istemeden bu güven duygusunu zedeleyebilirler.

Çocuğa aşırı ilgi ve ihtimam göstermek, onun yerine kendisine hiç fırsat vermeden ihtiyaçlarını gidermek, hata yapmasına izin vermemek, her hareketini “düşersin, kırarsın” diye engellemek veya engellemeye çalışmak, sorumluluk vermeyerek, yanlış bir şey yaptığında şiddet göstermek veya “artık seni sevmiyorum, ben senin annen değilim” diye tepki göstermek, yaptığı her faaliyeti “olmadı, bak işte yapamadın, beceremedin, bırak ben yapayım" diyerek eleştirmek şeklinde bitmeyen düzeltmeler, uyarılar ve şikayetlerinizle bilmeden, istemeden bunaltırsınız. Bu tür kişiler aşırı mükemmeliyetçi, hata toleransı olmayan, sürekli çocuğundan beklenti içerisinde olan kişilerdir. Çocuğunuzun kendisine tereddütle yaklaşmasına, bir şey beceremediği inancına sahip olmasına, karar vermekte zorlanmasına neden olurlar. Bu tür davranışların altında çocuğunuza yüklediğiniz düşünce “biz seni onaylamıyoruz!” düşüncesidir, annesi, babası bile onaylamazken yabancılar onu nasıl beğenebilir?

Çocuğunuz, ona daima yol göstereceğinizden emin olmalı ve yanında olduğunuzu bilmelidir. Ayrıca hep haksız olduğu vurgulanmamalıdır. Büyükler de yanılabilir, hata yapabilir. Küçük olması hep haksız olduğunu göstermez. Bu durum zaten sonsuza dek sürmeyecektir. Kendi kendine karar vermeye başladığında onu daima kontrol etmenize gerek kalmayacaktır. [2]

Çekingenlik ve Utangaçlık, Bir Hastalık Mıdır?
Aşırı derecede çekingenlik, utangaçlık bir psikolojik bozukluktur. Türkiyeli insanlarda ve bazı gelişmemiş ülkelerde daha fazla çekingen insan vardır. Bizim kültürümüzde "Sessiz, uysal itaatkar" çocuk hep teşvik edilmiştir. Örneğin; "Kız gibi oğlan, çok sakin, uysal." lafı Anadolu da çok yaygındır.

“Çekingen- kaçıngan kişilik bozukluğu” ve “sosyal fobik bozukluk” başlıca iki çekingen yapıyı temsil eder. Yaklaşık toplumdan %10 kadar insan bu sorunla karşı karşıyadır.

Çekingenlik, utangaçlık ve sıkılganlığın kaynağı; genetik, “silik anne- baba modeli”, otoriter ebeveynlerin varlığı, aşırı koruyucu kollayıcı ve hep eleştiren anne-baba modeli,

En büyük nedenler aileden ve çevreden kaynaklanır.

Anne- babanın her ikisi veya biri aşırı evhamlı, titiz, koruyucu- kollayıcı ise ; sürekli çocuğunu “kollamaya”, “göz önünden ayırmamaya çalışır.” Yada çocuğun yaptığı işler beğenilmeyip hep eleştiriyor ve küçümseniyorsa , diğer çocuklarla kıyaslanıyorsa veya çocuğa her “yanlışında” dayak atılıyorsa bu çocuklar potansiyel çekingenliğe adaydır.

Çocuğun kendine güvenli, girişimci olabilmesi için teşvik edilmesi, iltifat edilmesi gerekir. Çocuğun sırtını sıvazlamak, aferin demek onu motive eder. Çocuğa uygun ve kesinlikle zararlı olmayan şeylerde ona uymak ve onun tercihlerine saygı göstermek çocuğun yeteneklerinin gelişmesi için özgür ve öz denetime dayalı bir disiplin anlayışı olmalıdır. Çocukla hem oynamalı hem eğlenmeli hem de ciddi konularda ilgilenilmelidir.

Aşırı derece de çekingen ve utangaç olan çocuklar ; gençlikte de, yetişkinlikte de bu sorunla iç içedir.[3]

Çekingenliğin Nedenleri
Çekingenliğin bütün durumda geçerli olabilecek kesin bir nedeni yoktur. niçinler kişiden kişiye değişebilir. Bu nedenleri şöyle açıklayabiliriz.

Kişiliğin oluşumunda en büyük hisse çoğunlukla ana-babaya aittir. Çocuğun fikirlerini, inançlarını ve davranışlarını büyük ölçüde ana-baba şekillendirir. Çekingenliğin ortaya çıkışında da ana babanın karakter özellikleri ve çocuk yetiştirme tarzlarının büyük etkisi bulunur. Ailenin aşırı koruyucu bir tutum içinde bulunması çocuğun pasifize olmasına yol açabilir ve böylelikle kendi başına kararlar alıp uygulamaktan korkan çekingen fertler yetişir.

Ezilen, sövülen, dövülen, aşağılanan, ufak görülen, alay edilen bir çocuğun içinde "Sen, değersizsin; sevilmeye layık değilsin." mesajı mekan edinir. Kendisini ezilmiş hisseden, değersiz bulan, sevilmeye layık görmeyen biri de insanlarla kontak kurarken rahat davranmakta zorlanır ve çekingen, pısırık bir kimliğe bürünebilir.

Olduğu gibi kabul edilmeyen, nasıl olduğuna değil, nasıl olması gerektiğine ehemmiyet verilen, sözleri önemsenmeyen, duygularını olduğu gibi ifade etmesine müsaade verilmeyen, ana babasının istediği kalıplara girmek zorunda bırakılan bir çocuk zamanla kendi özünden kopar ve kendine yabancılaşır. Böyle davranılan çocuğun da kendi başına girişimlerde bulunup sorumluluk alması kolay olmaz. Çocuğun çabasına karşı tepkisiz kalmak, onu hiçbir biçimde yönlendirmemek, çekingenliğin nedenlerindendir.

Çocuğun kendisi bir şeyler yapmak ister ve bunu başaramazsa veya bir işe başlamadan önce başarısızlık korkusu hissederse çekingen olur.

Çevrenin çocuktan beklentileri yük****e ve bu beklentileri yerine getiremiyorsa; çocuk kınanıyor, eleştiriliyor, başkalarıyla kıyaslanıyorsa; yaptıklarında hep bir kusur aranıyor, hatalarına hoşgörü gösterilmiyorsa bu çocuk muhtemelen çekingen olur.

Çekingen olan çocukların birinci dereceden akrabalarında da çekingenlik görülme oranının yüksek olması genetik yatkınlığa ispat bir şekilde gösterilebilir. Aile üyelerinin birbirlerine eşdeğer şekilde çekingenliğe yatkın özelliklere sahip olmalarının nedeni, ana babaların tutum ve davranışlarının çocuk tarafından kopya edilip benimsenmesinde aranabilir.

Altyapısı önceden hazırlanmış olan çekingenlik, ara sıra belirli bir olaydan sonraları gün yüzüne çıkmış ve yerleşmiş mümkün. mesela talebe sınıfta ders anlatırken bir yanılgı yapmış ve arkadaşları ona gülmüştür. O da ufak düştüğünü, rezil olduğunu düşündüğü sebebiyle utanç hissine kapılmış ve bedensel belirtiler göstermiştir. bir dahaki sefere ders anlatmak sebebiyle yine tahtaya çıktığında önceki deneyimi olumsuz beklentilere yol açacak, bulunduğu ortam duygularını tetikleyecek ve bu kez eşdeğer bir yanılgı yapmasa ve kimse ona gülmese dahi o yine eşdeğer şeyleri yaşayabilecektir.[1]

Çekingen Çocuklar ve Gençler Günlük Hayatta ne gibi Zorlularla Karşılaşırlar?
- Öğrenci ise tahtaya kalkamaz

- Soruları bildiği halde parmak kaldırmaz

- Öğretmen kaldırıp soru sorarsa aşırı heyecanlanır yüzü kızarır ve kekelemeye başlar ve dili dolanır. Bildiği halde şaşırıp yanlışlar yapar. Çok utanır. Arkadaşlarına ve öğretmenine karşı rezil olduğunu düşünür, bazen okula bile gitmek istemez.

- Bu çocuklar arkadaş edinemezler, hep yalnızdırlar veya çok azının bir- iki arkadaşı vardır.

- Karşı cinsle iletişim kuramazlar.

- Yüzleri kızarır, elleri titrer çok heyecan yaparlar.

- Kalabalık bir ortamda kendilerini izleniyor gibi hissedip, bakışların üzerinde olduğunu zannederler. Bu nedenle bu tür ortamlarda bulunmamaya dikkat ederler. Zaruri ise o ortamın en kuytu sote yerini bulup “ gizlenmeye” çalışırlar.

- Bazı çekingen çocuklar sürekli eve kapanırlar.Bilgisayar, İnternet başında sanal alem bağımlısı olabilirler.

- Bu gençlerin %40'ı zamanla depresyon geçirebilirler.

- %10-15'i alkol bağımlısı olabilirler.

- %40'ı yaşamları boyu evlenemezler, bekar kalırlar. Çünkü karşı cinsle iletişim kuramazlar ve o kız isteme törenleri, nişan, nikah onlara işkence gibi geldiğinden bekar kalırlar.

- Bu gençler çalışmaya başladıklarında, genelde masa başı ve geride insanlarla göz göze iletişim olmayacak şekilde iş tercih ederler.

- Hak ve hukuklarını arayamazlar.

- İnsanlara hayır diyemezler.

- Güçlü, etkili insanların çekim alanlarına girip onların her dediğini yapabilirler.

- Marjinal, ideolojik, tarikat ideolojilerine kapılabilirler.

- Kendisini tanımaya bir şehre yada ül***e göç edebilirler.[3]

Bu Durumda Olan Çocuklarımıza Ne Yapılmalı Nasıl Yardımcı Olunmalıdır ??
- Bu çocuklarımız eleştirilmemeli, sosyal olmaya zorlanmamalı

- Çocuğu- genci anlamaya yönelik yaklaşmalı, onun açılmasına yardımcı olunmalı

- Eğer hatalar varsa süratle düzeltilmeli

- Çocuğu olan ailelerle diyalog arttırılarak doğal karşılanma, kaynaşma sağlanmalıdır.

- Küçük sorumluluklar verilerek başarı için yüreklendirilmeli, teşvik edilmelidir.

Sonuç alınmadığı durumlarda ailecek bir uzmana gidip yardım alınmalıdır. İlaç tedavisi ile psikoterapi iyi sonuç vermektedir.[3]

Eğer çocuğunuzda çekingenlik varsa, çocuğunuzdaki bu çekingenliği önemseyin. Çünkü bütün yüz çocuktan 10'u aşırı çekingenlik sorunuyla karşı karşıya kalıyor.

Çocuğun çekingenlik sorunundan kurtulması sebebiyle, önce teşvik ve iltifat edilmesi gerekir. Çocuğun sırtını sıvazlamak, "aferin" demek onu motive eder. Çocuğun elverişli tercihlerine saygı gösterilmelidir. Çocuğun yeteneklerinin gelişmesi sebebiyle hür ve öz denetime dayalı bir disiplin anlayışı geliştirmelidir. Çocukla hem oynamalı, hem eğlenmeli, hem de ciddi konularda ilgilenilmelidir.

Bu çocuklar devamlı eleştirilmekten kaçınılmalı, sosyal olmaya zorlanmamalıdırlar. Bu mesele hemen ve kolayca halledilebilecek bir mesele değil, ufak adımlarla ve zamanla yalnız üstesinden gelinebilecek bir sorundur. Unutmamanız gereken şey, çocuğunuzun sınırlarını aşarak göstermiş olduğu bütün ayrıntıyı fark etmeniz ve yüreklendirmenizdir.

Çocuğunuzu çekingen gibi algılamayın. Bu etiket sizin beklentilerinizi yansıtır. bütün vakit değişmesini istediğiniz özelliğini vurgulamak yerine, bütün vakit onun iyi yönlerinden söz edin.

Çekindiği durumlara zorla onu itmeyin. Bu ona çekingenlikten kurtulması sebebiyle yardımcı olmaz. Aksine bu duygularının daha da derinleşmesine sebep olur. Ona sadece kendine güvenini kazanmasını ve reddedilme korkusunu yenmesini öğretin.

Çekingen çocuğunuzu korumanız altına almayın. Bunun yerine ona yardımcı olun, gereksinim duyacağı davranışları öğretin ve bunları deneyebileceği ortamlar yaratın. Öncelikle bağlantılı olduğu kişiden kopmasına yardım etmek, sonraları bir arkadaşla ile olmasına fırsat vermek, arkasından da bir arkadaş grubu veya etkinlik grubuna, mektep ortamına girmelerini sağlamak gerekir. Başarılı ve bahtiyar olacakları bir alanın keşfedilmesi de onları huzurlu kılar.

Çekingen çocuğun ahenk sorununun giderilmesinde öğretmene ve okula düşen birtakım sorumluluklar da bulunur. Öncelikle muallim, çocuğun kabuğundan çıkmakta güçlük çekeceğini kabullenmeli ve sabırlı olmalıdır. Çocuğu ilk günden faaliyete katılması sebebiyle zorlamamalıdır, hoşlandığı faaliyetleri bir süre karşıdan izlemesine müsaade verilmelidir. vakit vakit bir köşede ancak oynamasına müsaade verilmelidir.

Öncelikle muallim kendisi çocukla diyalog kurmalı, sonraları tek arkadaşla diyalog kurması sağlanmalıdır. Çekingenlikten kurtulabileceği su, kum, kil, çamur, boya gibi malzemeleri kullanmaya teşvik edilmelidir. Yaratıcı faaliyetlere yönlendirilmelidir. Çocuğa başarı ve deşarj alanları bulunmalı, en küçük bir başarısında muallim tarafından yüreklendirilmelidir.

Düzenlenmiş etkinlikler esnasında çekingen çocuklar sebebiyle ne yapılabilir?
Çekingen çocukların bazıları sizin onunla küçük ilgilenmenizle açılıp konuşmaya başlarlar. Sınıfınızda nasıl bir davranış istediğini bilen fakat işbirliği yapmak istemeyen çekingen bir çocuk bulunabilir. Bu çocuk yepyeni faaliyetlere başlamaktan korkan ve bundan dolayı sizden fazladan teşvik isteyen bir çekingen çocuk mümkün. Bu çocuğun herhangi küçük bir gayretinden dolayı aferin diyerek ya da başını okşayarak takdir ediniz. İşinde ufakta olsa birtakım başarılar elde ettikten sonraları işbirliği yapmak ona daha kolay gelir.

Halka şeklinde çalışma esnasında çekingen çocuk sebebiyle ne yapılabilir?
Halka şeklinde çalışmaya katılması sebebiyle çocuğa baskı yapmak iyi değildir. Bu çocuklara karşı yavaş ve onlardan az iş isteme şeklindeki bir yaklaşım çoğunlukla daha epey etkilidir. Çocuğa yapılanları seyretmesi konuşulanları dinlemesi sebebiyle müsaade verilmelidir. Çocuğun isteğine ya da sorusuna hemen yanıt verilmeli fakat bu onu susturacak biçimde bir yanıt olmamalıdır. Çocuğun kendine karşı güveni arttıkça grup çalışmasına daha istekli olacaktır.

Öğretim esnasında çekingen çocuk sebebiyle ne yapılabilir?
Bireysel dikkat gösterilir ve bireysel talimat verilirse çekingen çocuk verilen işi en iyi biçimde yapabilir. Siz çocuğun işine karışmayan ve onu sakinleştiren biri bir şekilde görülürseniz daha faydalı olacaktır.

Dışarıda oyun esnasında çekingen çocuk sebebiyle ne yapılabilir?
Dışarıda oynanan oyunlar çocukların; sosyal becerilerinin, akranları arasında etkileşimin, anlama becerilerinin gelişmesine yardımcı olur. Çekingen çocuk dışarıda hususi bir dikkati gerektirir. Bu durumda çocuğu birkaç yalın etkinlik içine sokmayı denemelisiniz. Çocukta birkaç beceri elde ettikten sonraları faaliyetleri diğer becerileri de içine alarak genişletebilirsiniz. Yavaş yavaş bütün defasında bir çocuk olması şartıyla diğer çocukları da faaliyete sokabilirsiniz.

Düzenlenmiş oyun esnasında çekingen çocuk sebebiyle ne yapabilirsiniz?
En iyi tutum, işbirliği yapması sebebiyle çocuğa baskı yapmamaktır. yalnızca faaliyeti seyretmesi ve anlaması sebebiyle vakit ayrılmalıdır. Çocuk konuya karşı alaka göstermeye başladığı vakit bireysel talimat verilerek çocukla ilgilenmeye başlanmalıdır. Bu ilgilenme yerini yavaş yavaş çocuğun diğer çocuklarla yapacağı etkileşime bırakmalıdır. Çekingen çocuğun diğer çocuklarla yapacağı etkileşimin sözle olacağı beklenmemelidir. yalnız siz ona talimat vermeli, düzenli konferanslar yapmalısınız.

Serbest oyun esnasında çekingen çocuk sebebiyle ne yapılabilir?
Serbest oyun çekingen çocuk sebebiyle epey değerli bir faaliyettir. Bu faaliyette çocuğun diğer çocukların oyunlarını seyretmesi onlarla etkileşimde bulunması serbesttir. Çocuğu gözlemek çocuğun ilgilerini öğrenmeye yardım eder. Öğrenince çocuğa zevk alabileceğini düşündüğünüz birkaç oyun öğretebilirsiniz. Çocuk arkadaşlarının yanında onlarla açıkça görülen bir ilişki kurmadan eşdeğer faaliyetlerde bulunursa, çocuğun onlarla hakikat bir etkileşim sebebiyle ilk adımı attığını bilmelisiniz.

Müzik ve fotoğraf çalışmalarında çekingen çocuk sebebiyle ne yapılabilir?
Bazı çocukların fotoğraf ve musiki faaliyetlerine pek yatkınlıkları yoktur. ama onları çekici bulurlar. Bu faaliyetleri bir süre izledikten sonraları huzursuz bir çocuk kendi isteğiyle faaliyete katılabilir. Bu durumda çocuğun faaliyete katılması sebebiyle sıkılmadan kibarca teşvik edebilirsiniz, baskıdan sakınılmalıdır.

Anlaşılıyor ki aile veya muallim, çekingen çocukla iletişimde ısrarcı, baskıcı olmamalıdır. Çoğu vakit çocuk kendi haline bırakılıp, sadece ilk adım sebebiyle teşvik edilmelidir. Bunun yanında her çocukları eşdeğer görmemek, bütün çocuğun kendine has özelliklerini, duygularını ve davranışlarını kabul edip, ona göre davranmak yerinde olacaktır [1]

Psikolojik Tedavi:
Sosyal fobide psikoterapi uygulamanın gerekçesi hastaların negatif yoldaki inançları ile (sosyal ortamlarda başarısızlığın kaçınılmaz olduğu gibi ) yüzleşmelerini sağlamaktır. Sosyal fobinin temelinde bu tür inanların yer aldığı düşünülmektedir.

Hipnozda sosyal fobide psikoterapiye yardımcı bir araç olarak kullanılmaktadır. Hastanın sosyal ortamlara uyumu için ve sıkıntı duygusunu yenmesi için oldukça yararlı bir yöntemdir.[3]

İlaçla Tedavi
1. Sosyal fobi iyi tanımlanmış bir durumdur ve tedaviye iyi yanıt verir.

2. Fobik kaçınma sosyal ortamlarda duyulan anksiyeteden (sıkıntı) kaynaklanır.

3. İlaçla kişinin sosyal ortamlardan duyduğu sıkıntı azalır.

4. Genel sosyal fobide ilaç uygulamaları ile başkaları tarafından reddedilme ya da eleştiriye maruz bırakılmaya duyulan aşırı hassasiyet azalır.

5. İlaç tedavisi bağımlılığa yol açmaz. (Doktor kontrolünde olduğu müddetçe.)

İlaç tedavisinde genellikle depresyonda da kullanılan antidepressanlar kullanılır. En az 6 aylık tedavi önerilir. Ancak bu devrede ilaç kesildiğinde kendiliğinden nüksler görülebilir.Daha uzun süreli kullanım önerilir. Hastaların en sık yaptığı yanlış: sıkıntılar hafiflediğinde ilaç kullanımını aksatmalarıdır. Bu yüzden hastalık belirtileri tekrar ortaya çıktığı için hastalık müzmin (kornik) bir hal almaktadır ve kişinin tedavi olamayacağı gibi yanlış bir kanıya saplamasına neden olmaktadır.[3]

Özet olarak
Sosyal fobi erken başlangıçlı kronik gizli bir hastalıktır.

Tedaviye iyi yanıt verir. İyi tedavi hastanı durumuyla baş etmek için zararlı stratejiler geliştirmesini ve depresyon ve alkolizm gibi ek rahatsızlıkların ortaya çıkmasını engeller.

İlaç tedavisi belli bir süre devam etmesi gerekir. İlk ay belirgin bir yanıtın alınamayabileceği hatırdan çıkarılmamalıdır.Tek başına yada ilaçla birlikte yapılan psikoterapi sosyal fobide oldukça faydalı neticeler verir
__________________
SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.

SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.
umut55 Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-10-2010, 17:04   #12 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 10-20-06
Yaş: 44
Mesajlar: 6.278
Üye No: 12030
Uydu Alıcısı: Korax
Tuttuğu Takım: Trabzonspor
Duyuru Bilgisi: Evet
Aldığı Beğeni: 43
Beğendikleri: 48
Varsayılan

Dağ Tutması
Dağ tutması (Alm. Bergkrankheit, Fr. Mal desmontagnes, İng. Mountain sickness), 2000 metreden daha yükseklere çıkan şahıslarda ortaya çıkan bir takım rahatsızlıklar. Yükseklere çıkıldıkça hava basıncı düşer ve buna bağlı olarak oksijen miktarı azalır. Adapte olabilecekleri zamandan daha kısa sürede yüksek rakımlara çıkan kişilerde oksijen azlığının rahatsızlıkları ve belirtileri görülür. Bebekler, çocuklar ve âdet öncesi safhada kadınlar dağ tutmasına daha hassastırlar. Üç bin metrede yaşayan kişiler düşük rakımlarda kısa bir süre kalıp tekrar geriye döndüklerinde (tezat görülse de) bu hastalığa büyük hassasiyet gösterirler.

Dağ tutması belirtileri 2000 metreden îtibâren başlayabilir. 3000 metreden îtibâren bârizleşir. Belirtiler oksijen azlığına bağlı olarak meydana gelir. Baş ağrısı, baş dönmesi, bayılma eğilimi, görme ve işitme bozuklukları, nefes darlığı, aşırı takatsizlik, bulantı, kusma, iştahsızlık, uyku bozuklukları, nabızda süratlenme başlıca belirtileridir. 5000 metrenin üzerinde deride nokta büyüklüğünde kanamalar ve gözde retina tabakasında kanamalar husûle gelebilir. Herhangi bir tedbir alınmadan altı bin metre yüksekliğe çıkıldığında “kollaps” denilen çevresel damar iflâsı meydana gelir. Yükselme kanın terkibinde önemli değişiklikler yapar, akciğerler ve kalbin yükünü arttırır.

Basıncı düzenlenmemiş uçak veya balonla çok âni yükselmeler tipik yüksek rakım hastalığına sebep olur. Günümüzün modern havacılığında uçak içinde basınç ve oksijen yoğunluğunun değişmezliği sağlandığından, bu türlü rahatsızlıklar hemen hemen hiç görülmemektedir. Tedbir alınmadan üç bin metre üzerine âni çıkışlarda 24-48 saat içerisinde akciğerde ödem (doku aralığında su toplanması) gelişir. Nefes darlığı, beyaz, pembe veya bazen kanlı balgamla birlikte öksürük, yüksek olmayan ateş, çarpıntı, yukarda zikredilen belirtilere ilâveten görülür. Morarma ve nefes darlığı şiddetli olabilir. Beyin ödemi nâdir olmakla birlikte tehlikelidir. Şiddetli baş ağrısı, dengesiz yürüme, gayri irâdî kaba el hareketleri, çift görme, işitme ve görme halüsinasyonları sıktır. Şiddetli vakalarda koma ve ölüme kadar gidebilir.

Dağcılıkta, korunmada en iyi yol, 2500 metrenin üzerindeyken, günde 250-330 metreden fazla yükselmemek, 4000 metrenin üzerinde bâzı günler dinlenmektir. Çıkış çok yavaşsa, belirtilerin ortaya çıkması hafif olur. Aşırı yüksekliklerde her insanda dağ hastalığı belirtileri görülür. Hastalığın şiddetinde yüksekliğin yanı sıra yorgunluk da önemli rol oynar. Yorulmaya yol açan durumlardan ve aşırı çalışmalardan kaçınılmalıdır. Normalden fazla su içmek koruyucudur. Ayrıca çeşitli koruyucu ilâçlar tavsiye edilmektedir.

Tedâvi: Su kaybı ve nefes darlığı şiddetli olmadıkça dağ hastalığı iki üç günde düzelir. Bu vakalarda vücudun eksilen sıvısını serum vererek yerine koymak, aktiviteyi azaltmak ve hastayı düşük rakımlara indirmek tedâvide yeterlidir.

Bir de müzmin dağ hastalığı (monge) vardır. Yüksek rakımda uzun süre kalmakla olur. Kırmızı kan hücrelerinin fazla yapılması, nefes darlığı ve kalp yetmezliği ile karakterizedir. Deniz seviyesine inmekle süratle düzelir.[1]
__________________
SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.

SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.
umut55 Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-10-2010, 17:06   #13 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 10-20-06
Yaş: 44
Mesajlar: 6.278
Üye No: 12030
Uydu Alıcısı: Korax
Tuttuğu Takım: Trabzonspor
Duyuru Bilgisi: Evet
Aldığı Beğeni: 43
Beğendikleri: 48
Varsayılan

Dengeli Beslenme Kuralları
Hayatınızda akılcı bir beslenme rejimi her zaman olmalı. Kilo vermeyi ertelemeyin. Eğer hızla kilo veremediyseniz, hayal kırıklığına uğramayın. Keza çok çabuk kilo kaybederseniz, yeme alışkanlıklarınızı değiştirmeniz imkansız. Herhangi bir tatlıyı yemeden veya bisküvi paketini açmadan önce kendinize sorun, "Ben gerçekten aç mıyım" eğer cevabınız olumluysa, on dakika bekleyin ve bu soruyu tekrar sorun.

Yiyeceklerinizi haftalık olarak planlayın. Böylece alışveriş yaparken, abur cubur satın almaktan kurtulabilirsiniz.Asla süpermarkete aç gitmeyin. Eğer insanlar tok karnına alışverişe giderlerse, besin değeri daha yüksek yiyecekler alıyorlar. Abur cuburdan da uzak duruyorlar.

Daha hareketli olabilmek için hayatınızda, beslenme rejiminizde değişiklik yapmaktan kaçınmayın.

Bir günlük tutun. Hem ne yediğinizi, hem de ruh halinizi kaydedin. Eğer istemediğiniz halde yemek yiyorsanız, bir dakika sonra kendinizi kontrol altına alabilirsiniz. İradeyi kullanmak, dakikalarla başlar, saatlik, günlük, haftalık, aylık... sürelerle devam eder. Daima geriye dönüp kendinizi kontrol edin..

Hiçbir zaman neden kilo vermek istediğinizi unutmayın. Sıkıldığınızda veya diyet yapmaktan yorulduğunuzda eski fotoğraflarınıza göz atın ve her verdiğiniz kiloda kendinizi nasıl hissettiğinizi hatırlayın. Değişimin zamanla ve sabırla olacağını hep aklınızın bir köşesinde bulundurun.

Geçmişi değiştiremeyebiliriz ama gelecek için şansımızı deneyebiliriz.

Eğer istemediğiniz halde yemek yiyorsanız, bir dakika sonra kendinizi kontrol altına alabilirsiniz. İradeyi kullanmak, dakikalarla başlar, saatlik, günlük, haftalık, aylık... sürelerle devam eder.

Yeryüzündeki hiçbir yiyecek, sizin kendinizi zayıf hissetmenizden daha lezzetli olamaz.

Artık biliyorum ki, doğru seçimler yaparsam, zayıflayabilirim. Her an şu soruyu soruyorum: "Buna ihtiyacım var mı, gerçekten onu yemeyi istiyor muyum?"

Eğer yemek yemek istemiyorsanız, yemek yiyebileceğiniz bir yere gitmeyin.

Sosyal zorunluluk olarak, bir partiye gidiyorsunuz, ne yiyeceğinizi de planlayın

Eğer bir açık büfe ile yüz yüze iseniz, hemen salata bölümüne gidin ve tabağınızı salatayla doldurun. İkinci kez gittiğinizde kendinizi tok hissedeceksiniz ve daha fazla kontrol edebileceksiniz.

Her zaman ölçülü olun. Porsiyonlarınız küçük olsun.

Bol sebze, Az yağ, Bardak bardak su... .

Yemeğe başlamadan önce bir bardak su için ve bu sırada düşünün, "Şu anda yemek yiyorum ama hedeflediğim kilodan uzaklaşıyorum." Kendi kendinizle yapacağınız tartışmalar işe yarayacak.

Bilinçli bir şekilde yemek yiyin. Yavaş olun. Ağzınıza götürdüğünüz her lokmaya dikkat edin.

Her yemekten sonra dişleriniz fırçalayın. Ağzınızdaki temizlik duygusu sizin bir kaç saat acıkmanızı engelliyor.

Yediklerimiz Nasıl Harcanır?
3 dilim ekmek 79 dakika yürüyüş veya 45 dakika ev temizliği
Kaşarlı tost 18 dakika jimnastik veya 11 dakika ip atlama
100 gr. pastırma 125 dakika kayak veya 36 dakika ev temizliği
1 kase mercimek çorbası 44 dakika yürüyüş veya 12 dakika ip atlama
1 tabak patlıcan musakka 28 dakika jimnastik veya 36 dakika ev temizliği
1 cheesburger 65 dakika jimnastik 39 dakika ip atlama
1 tabak zeytinyağlı barbunya 160 dakika kayak veya 80 dakika yürüyüş
1 adet muz 25 dakika yürüyüş veya 50 dakika kayak
1 dilim üzümlü kek 17 dakika jimnastik veya 22 dakika ev temizliği
__________________
SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.

SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.
umut55 Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-10-2010, 17:08   #14 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 10-20-06
Yaş: 44
Mesajlar: 6.278
Üye No: 12030
Uydu Alıcısı: Korax
Tuttuğu Takım: Trabzonspor
Duyuru Bilgisi: Evet
Aldığı Beğeni: 43
Beğendikleri: 48
Varsayılan

Diyanet'e Göre Yoga Günah Mı?
Malezya’da yasaklanan yoga, Diyanet İşleri tarafından da uygun bulunmadı..
Diyanet işleri başkanlığı, son yıllarda iyice rağbet görmeye başlayan 'kişisel gelişim yöntemleri'ni mercek altına aldı. Diyanet işleri başkanı ali Bardakoğlu, meditasyon, yoga, reiki gibi akımların modern insanın yalnızlık ve çaresizliğinin yansıması olduğunun altını çizdi.

Diyanet İşeleri Başkanlığı’nın aylık dergisi, mayıs sayısını son yıllarda medya tarafından 'rahatlama ve huzura erme' yöntemi olarak sunulan Uzakdoğu kaynaklı dinlenme yöntemi akımlara ayırdı.

Bardakoğlu, 'Başyazı-İç Huzuru Arayış' başlıklı yazısında, sürekli şekilde parayı, düşünceyi ve duyguları tüketmeye yönelik bir hayat döngüsünün ablukası altındaki insanın, daha çok kabuğuna çekilmesi, yalnızlaşan dünyasında kendisini ruhen hırpalanmış, bedenen de yorgun hissetmesi neticesinde bu tür akımlara kapıldığını ifade etti.

Uzakdoğu felsefesinden beslenen akımlara karşı vatandaşları vahyin aydınlığındaki İslam düşüncesine davet eden Diyanet İşleri Başkanı, Kur'an'daki Ra’d suresindeki 'Dikkat ediniz! Kalpler ancak Allah'ı sürekli hatırda tutmak ve anmakla huzur bulur.' ayetini hatırlattı.

Dergide, Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali İhsan Yitik tarafından hazırlanan 'Doğu Kökenli Batılı Akımlar' başlıklı dosyada da; bu gruplara mensup olan kimselerin genelde inançlarını açıklamaktan ve kendilerini belli bir dine bağlı olarak nitelemekten ısrarla kaçındıkları vurgulandı. [2]

Müslümanların inancını yok edebilir ve yozlaştırabilir diye Malezya’da yasaklanan yogayı Diyanet İşleri Başkanlığı: “İslam dini, amaçsız, iş olsun kabilinden yapılan işleri ve sergilenen davranış şekillerini uygun görmez.” şeklinde yorumladı.

Diyanet’e "İslamiyet’te yoganın yeri nedir? Bir Müslüman’ın yoga yapmasının sakıncası var mıdır?" diye soruldu.

Yoganın Hinduizm ve Budizm kaynaklı olduğu hatırlatılarak “İslam’da yeri yok” denildi. Diyanet, yeniden doğuş fikrini de değerlendirerek; “İslam dini tenasüh (Ruhun, bedenin ölümünden sonra yeni bir vücuda bürünerek geri dönmesi, reenkarnasyon) fikrini reddeder. Bir ruhun farklı bedenlerde dünyaya tekrar dönüşü, ahirette ceza ve mükafat esasıyla da çelişir. Bu uygulama, insanları etkileyip rüyalar aleminde gezdirmeyi hedefleyen ‘meditasyon’ ya da ‘uyutma’ yönteminden farklıdır. İnsanın meditasyon yoluyla bir başkasını etkilemesi, onu uyutması, rüyalar göstermesi gayet olasıdır. Ancak İslam dini amaçsız, iş olsun kabilinden yapılan işleri ve davranış şekillerini uygun görmez.” dedi.[3]

Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, transandantal meditasyon, reiki, yoga gibi akım ve çağrıların, Hint ağırlıklı Uzak Doğu felsefesinden ve dinsel öğretiden beslendiğini belirterek, 'Bu yöntemler bizi uç noktalara götürebilir' uyarısı yaptı.

Bardakoğlu, Diyanet Dergisi'nin Mayıs sayısında yayımlanan "Başyazı-İç Huzuru Arayış" başlıklı yazısında, sürekli şekilde metayı, düşünceyi ve duyguları tüketmeye yönelik bir hayat döngüsünün ablukası altındaki insanın, gelişen iletişim teknolojilerine rağmen daha çok kabuğuna çekildiğini, yalnızlaşan dünyasında kendisini ruhen hırpalanmış, bedenen de yorgun hissettiğini ifade ederek şunlar kaydetti:

Yalnız İnsan Tipi Revaçta
"İçe dönüş yolları aramaya başlayan insan, yalnızlığını gidermek ve ruhen doyuma ulaşmak gibi düşüncelerle çeşitli bireysel kurtuluş yollarına yönelmektedir. Bu yönelişin sağlıklı bilgi ve kalıcı değer ekseninde yürümediğinde bireyi hangi uç ya da çıkmaz noktalara götürebileceğinin çok çeşitli örneklerini her toplumda sıkça görmekteyiz."

Günümüzde kitle iletişim araçları tarafından çoğunlukla "kişisel gelişim yolları", "stres, depresyon, zihinsel sorunlar ve yorgunluktan kurtulma çareleri" olarak cazip şekillerde sunulan transandantal meditasyon, reiki, yoga gibi adlarla anılan bazı yöntemlerin, astrolojik bazı akımların, çeşitli şifa teknikleri ile "şifrecilik", "ruhçuluk" ve "okültizm/gizlicilik" üçgeninde harmanlanmış diğer gizemli oluşumların revaç bulmasını sadece bu konuda oluşan sektörün çabalarıyla izah etmek yerine, modern insanın yalnızlığıyla ve çaresizliğiyle de ilişkilendirmek gerektiğine işaret eden Bardakoğlu, şöyle devam etti:

Uzakdoğu Din Kökenli
"Bu akım ve çağrılar her ne kadar genelde dini bir söylem ile sunulmayıp daha çok 'sağlıklı yaşam', 'başarı' ve 'mutluluk' vaadiyle veya 'çevrecilik', 'alkol bağımlılığıyla mücadele' gibi kamu yararına yönelik çeşitli söylemlerle desteklense de esasen Hint ağırlıklı Uzak Doğu felsefesinden ve dinsel öğretiden beslenmekte, Batı kültürünün hümanistik ve dini söylemiyle de çok kolay ortak alanlar oluşturabilmektedir.”

Kabahatli Değil Çözüm Aranmalı
Bir kusurlu armanın veya gerilimi arttırmanın doğru çözüm yolu bulmanın yöntemi olmadığını da kaydeden Bardakoğlu, "Henüz dua, tövbe, niyaz, tefekkür ve ibadetin bireyi ne denli güçlü kıldığını ve onu Yüce Yaratana bağlayarak yalnızlıktan, karamsarlık ve umutsuzluktan kurtardığını yeterince fark etmiş veya ettirmiş de değiliz. Kur'an'da 'Dikkat ediniz. Kalpler ancak Allah'ı sürekli hatırda tutmak ve anmakla huzur bulur' buyrulması da bu fark edişi sağlamak içindir. Değerlendirmelerimiz ve öz eleştirilerimiz, dikkatimizi ve sorumluluk bilincimizi diri tutmak için olmalıdır" dedi.[4]

Hem Vakit Hem Para Kaybı
SAHAJA YOGA: Vishwa Nirmala Dharma adıyla da bilinen ve ülkemizde son yıllarda yayılan dinsel akımlardan biridir. Hint düşüncesinde nirvana, mokşa veya jivanmukti gibi soyut kavramlarla tanımlanan nihai amaç yerine insanın kendini gerçekleştirmesini koyar. Günümüzde bunu öğrenmeye çalışanların çoğunluğu 20-45 yaşları arasındadır.

YOGA (Elitlerin ibadet yolu): Yoga, Hinduizm'de "havas" diye isimlendirebileceğimiz seçkinlere özgü bir ibadet biçimidir.

TRANSANDANTAL MEDİTASYON: Maalesef birçok kişi, bu iddialı ve hayali hedeflerin peşine düşmüş, bu uğurda hem zamanlarını hem de paralarını heba etmiştir. Bugün beş milyon civarında taraftarı bulunduğu iddia edilen TM merkezleri ülkemizde de 1966 yılından beri faaliyette.

SPİRİTUALİSTLER: Türkiye'de kendilerini din dışı veya dinler üstü olarak gören grupların en eski ve en etkin olanlarından. Periyodik yayınlarla ve konferanslarla popüler hale geliyorlar.

İlahi Doktrinden Bağımsız Olmaz
- Prof. Dr. Ali İhsan Yitik (Dokuz Eylül Üniversitesi): Özde Hint veya Uzakdoğu kökenli olan ancak bize Batı'dan intikal eden bu hareketler daha ziyade düzenledikleri kurslar, seminerler, muhtelif yayınlar ve internet sayfalarındaki reklamlarla taraftar toplamaktadır. Bu gruplara mensup üyelerin genelde inançlarını açıklamaktan ve kendilerini belli bir dine bağlı olarak nitelemekten kaçındıkları gözlenmektedir.

- Doç. Dr. Selim Özarslan (Fırat Üniversitesi): Günümüzde yogayı öne çıkaranlar, bunun dinsel bir yönünün olmadığını, yoga yapmak için din değiştirme veya din propagandası yapmaya gerek olmadığını, yoganın bütünüyle insan sağlığını ve hayat kalitesini her yönüyle yükselten bir yaşam tarzı olduğunu söylüyor. Ancak hiçbir yaşam tarzı, onu düzenleyen ilahi ya da felsefi doktrinden öğretiden bağımsız ve ilintisiz olamaz.

- Doç. Dr. Hüseyin Yılmaz (Yüzüncü Yıl Üniversitesi): Ülkemizde belki de misyonerlik yöntemi olarak kendilerini bir din şeklinde sunmamaya özen gösterdiklerini belirtmek gerekir. Din isimleri yerine yoga, meditasyon, reiki gibi daha çok bu dinlerin bir nevi ibadet yöntemi diyebileceğimiz uygulamalar sanki bu dinlerden bağımsız objektif şifa yöntemleriymiş gibi sunulmaktadır.

Farklı Yanıtlar
- Arzu Özev (Sri Sri Yoga Merkezi-İstanbul): Yoga ya da meditasyon sağlıklı, mutlu, neşeli yaşamak için bir yaşam biçimi. Dinimizde de bu yaşam biçimi aynı şekilde dile getiriliyor. Doğal, sağlıklı, mutlu, ***ifli, hastalıklardan uzak nasıl yaşanabileceğinin sırrıdır. Yoga birleştiricidir, ayırıcı değildir. Bir din değil, bir yaşam biçimidir. Yoga kesinlikle İslam diniyle örtüşüyor. İnsana kendini iyi hissettirir, kendini iyi hisseden insanlar da kendi değerlerine, maneviyatına daha sıkı bir şekilde bağlanır.

- Davut İbrahimoğlu (Psikolog, Meditasyon Uzmanı): 35 yıllık bir psikolog olarak 26 senedir hipnoz, bioenerji ve meditasyonla uğraşıyorum. Bunlar din akımı değildir. Meditasyon, bioenerji ve yoğa insanın kendi içindeki cevheri dışarı çıkarıyor. İnsanlara daha çok ilaç kullandırmak isteyenler var. Bize yönelik eleştirilerin ilaç devlerinin bir oyunu olduğunu düşünüyorum. Bizim dinle, misyonerlikle vs. bir alakamız yok.

- Gülbahar Yeni (Reiki Master Eğitmeni): Bireysel gelişim tekniği bireyin uyanışıdır. Herkesin dini kendisini bağlar. Bütün dinler ve kitaplara saygılıyız. Hakikate giden yol tektir. Amena Resuli duasında der ki, Allah'ın bütün kitaplarına, bütün meleklerine iman ediyorum. Misyonerlik faaliyeti değildir.

Uzakdoğu akımları sözlüğü
- Reiki: Sözcük anlamı, Japonca'da, "Evrensel Yaşam Enerjisi" anlamına geliyor. İnsanın yaşam enerjisini artıran bir yöntem olduğu söyleniyor. İnsanların vücudunda rahatsızlık ve hastalık bulunan bölgelerine uzmanları tarafından yaşamsal enerji verildiğine inanılır.

- Sahaja Yoga: Aydınlanma (Kundalini uyanışı) deneyimine dayanan özel bir meditasyon tekniğidir ve her insanın içinde gerçekleşebildiği düşünülür. Yoga kelimesi her yanı saran kutsal güç ile bütünleşmek anlamındadır. 'Sahaja' ise sizinle doğmuş olan, aynı zamanda kendiliğinden olan anlamındadır.

- Meditasyon: Sözcük anlamı birçok batı dilinde "derin düşünme" anlamına gelen bu terim, mistik anlamıyla ise sözlüklerde "Kişinin iç huzuru, sükûnet, değişik şuur halleri elde etmesine ve öz varlığına ulaşmasına imkân veren, zihnini denetleme teknikleri ve deneyimleri" olarak tanımlanır. Meditasyon tekniklerine, ait oldukları, Budizm (Hindistan), Taoizm (Çin), Bön (Tibet) ve Zen (Japonya) gibi inanç sistemlerine göre değişik adlar verilmiştir.

- Ananda Marga: Anlamı, "Sonsuz saadet yolu"... 1955 yılında Hindistan'da ortaya çıktı. Her üyenin günde bir defa Mantra banyosu olarak dini banyoyu yapması gerekiyor. Et, balık, alkol, yumurta, tütün ve belirli baharatlar yasaktır.

- Feng Sui: Evrenin doğanın güçlerini ve titreşimlerini dengeleyerek, hayatınızda başarıyı, sağlığı ve zenginliği sağlayan yöntem.[5]
__________________
SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.

SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.
umut55 Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-10-2010, 17:09   #15 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 10-20-06
Yaş: 44
Mesajlar: 6.278
Üye No: 12030
Uydu Alıcısı: Korax
Tuttuğu Takım: Trabzonspor
Duyuru Bilgisi: Evet
Aldığı Beğeni: 43
Beğendikleri: 48
Varsayılan

Duyulmamış Güzellik Önerileri
Bu garip önerilerin hepsinin mutlaka bir mantığı var...

Bu cümleyi birçok kez duymuşsunuzdur: "Evet biliyorum biraz garip gelecek ama..." Ardından gelen şaşırtıcı öneri, neye ihtiyacınız olursa olsun, mutlaka işe yarıyordur.

Dilerseniz buna kulaktan kulağa güzellik diyelim, ilk duyduğunuzda garip gelse de bu önerilerin hepsinin mutlaka bir mantığı var. Biz de bu önerilerin bir kısmını toplayıp denedik ve kesinlikle tavsiye ediyoruz.

Saç diplerinizi pudralayın
Saçınız yağlı bir görünüme sahipse, geniş uçlu bir makyaj fırçasını mineral bir pudranın içine batırın. Fırçanın ucunda kalan fazlalığı azaltmak için sapına elinizle hafifçe vurduktan sonra pudrayı saç diplerinize uygulayın.Uyguladığınız pudra fazla yağı emerek saç tutamlarınız arasına karışacak. İnanın, kimse duş almaya vaktiniz olmadığını anlayamayacak.

Tutamlarınıza parfüm sıkın
Saçlarınıza az bir miktar parfüm sıkın. Büyük uçlu bir fırça yardımıyla saç diplerinizden başlayarak uçlarına kadar tarayıp kokuyu dağıtın. Tüm gün muhteşem kokacaksınız.

Uçuşan tellerinizi yatıştırın
Saç spreyini uyguladıktan sonra, kutusunu yatay şekilde tutarak saçınızın üzerine baskı uygulayın. Yuvarlak formdaki sprey kutusu basınızın kavisli formuna uyum sağlayarak spreyi saçınıza hapsedecek ve elektriklenmeyi engelleyecek.

Fırçanıza saç spreyi uygulayın
Saçlarınızı kuruttuktan sonra fırçanızın üzerine bir miktar saç spreyi sıkın ve saçınızı tarayın. Böylelikle saçlarınız kaskatı olmadan hacmini ve parlaklığını koruyacak.

Akan makyajınızı düzeltin
Makyajınızı yeniden yapmak için zamanınız yoksa bir kulak pamuğunu makyaj temizleyicisine batırın ve makyajınızın yalnızca akmış veya bulaşmış bölgelerini silin.

İnatçı rujlara makyaj temizleyicisi
Kırmızı ruju ovalayarak çıkarmaya çalışmayın. Ruj ağzınızın çevresine dağılarak kötü bir görüntüye sebep olabilir. Bunun yerine, küçük bir makyaj pamuğunu veya kâğıt mendili makyaj temizleyicisine batırıp rujunuzu silmeniz daha uygun olacaktır.

Tırnağınızı yapıştırın
Kırıldığı zaman tırnağınızı koparmak yerine, bir damla Japon yapıştırıcısını kırıldığı yere damlatın. Üzerine en sevdiğiniz ojeden yoğun bir tabaka sürün. Kırık çizgiyi gizlemek için kırmızı, bordo veya mercan gibi ışık geçirmeyen mat renkleri tercih etmelisiniz.

Bitki yağından yararlanın
Tırnakların etrafını çevreleyen ölü derilerin sertleşip şeytantırnağına dönüşmemesi için, bu bölgelere bir miktar kayısı yağı damlatın.

Kaşlarınız göz kremiyle kontrol altında
Yoğun bir göz kremini kaşlarınıza uygulayarak onları da nemlendirmeniz mümkün. Ayrıca kepeğe benzeyen o beyaz zerreciklerden de kurtulmuş olacaksınız.

Kaşlarınızı diş fırçasıyla tarayın
Kullanılmamış nemli bir diş veya kaş fırçasının üzerine saç spreyi sıkarak kaşlarınızı rahatça düzleştirip şekle sokabilirsiniz.

Kuru bölgelerinize pişik kremi sürün
Çatlak dirsek ve ayak topuklarınızı yumuşatmak için bu bölgelere yoğun bir tabaka halinde pişik kremi uygulayın.

Nemlendiricinize bebek yağı katın
Parlak ama çok yağlı görünmeyen bacaklara sahip olmak için günlük vücut nemlendiricinizin içine bir damla bebek yağı ekleyin.

Uçuğunuzu kremle yatıştırın
Uçuğun çıkmaya başladığını hissettiğiniz anda üzerine bir miktar yoğun formüllü nemlendirici sürerek daha kötü bir hale gelmesini önlemiş olursunuz.

Sabunu susuz kullanın
Kullanmaya kıyamadığınız sabunlarınızı iç çamaşır çekmecenize veya tişörtlerinizin durduğu rafa koyarsanız, bunları giydiğinizde harika kokarsınız.

Kızarıklığınızı giderin
Spordan sonra oluşan kızarıklığınız saatlerce sürüyorsa, spor salonundan çıkmadan önce antihistaminik etkili bir ilaç kullanabilirsiniz. Öncesinde mutlaka doktorunuza danışın.

Sivilce özerine diş macunu sürün
Sadece bir bezelye büyüklüğünde uygulayın. Diş macunu sivilcenin yağını emerek daha fazla büyümesini engeller. 15 dakika sonra yüzünüzü yıkayın.

Koltuk altınıza peeling
Eğer koltuk altlarınız kuruyor ve pul pul dökülüyorsa narin bir vücut peeling'i ile bu bölgeyi yumuşatabilirsiniz. Böylelikle yaz aylarında kolsuz giysilerinizi gönül rahatlığıyla giyebilirsiniz.

Göz kaleminizi dondurun
Göz kaleminizin ucu uygulama sırasında dağılıyorsa, onu 15 dakikalığına buzluğa koyun. Çıkardığınızda ucunun sert olduğunu ve cildinizde rahatça hareket ettiğini hissedeceksiniz.

Sir***le parlayın
Bir ölçek sir***i dört ölçek sodayla karıştırın ve saçınızı bu karışımla ıslatın. 15 dakika boyunca saçınızda kalmasına özen gösterin. Böylece istediğiniz parlaklığa kavuşabileceksiniz.

Kirpik kıvırıcınızı ısıtın
Kirpikleriniz dümdüzse, metal kirpik kıvırıcınızı birkaç dakikalığına fönle ısıtın. Böylelikle kirpikleriniz daha kolay şekil alacak. Ayrıca suya dayanıklı bir maskara uygulayın. Diğer maskaralardan daha hızlı kuruduğu için kirpiklerin kıvrımını daha etkili bir şekilde belli edecektir.

Kirpiklerinizi yumuşatın
Gözlerinize makyaj yapmadan ilgi çekmek için, kirpiklerinizin ucuna birkaç damla vazelin uygulayıp tarayın. Böylece ****i ve parlak bakışlara sahip olacaksınız.

El kreminizi otobronzan ile harmanlayın
Solaryuma gitmeyi tercih etmiyorsanız birkaç damla bronzlaştırıcı kremi el kreminizle karıştırın ve bu karışımı bacaklarınıza sürün. Böylelikle hafta sonu tatile gitmişsiniz imajını rahatlıkla yaratabilirsiniz.

Vücudunuzu avokado ile yumuşatın
Taze bir avokado satın alın. Çekirdeğini çıkartıp kabuklarını soyun ve meyveyi tüm vücudunuzda gezdirin. Bu işleme 20 dakika boyunca devam ettikten sonra duşa girin. Avokado meyvesi doğal bir nemlendirici olduğu için cildinizin ne kadar yumuşadığına inanamayacaksınız.

Lekelerin üzerine çay torbası
Eğer cildiniz bir sebepten ötürü tahriş olmuş ve şişmişse, demli ama soğuk bir poşet yeşil çayı cildinizin üzerine yerleştirin. İki üç dakika kadar tutun. Yeşil çayın içeriğindeki antioksidanlar kızarıklığı dindirecektir.

Nasırlarınızı vazelin ile iyileştirin
Yatmadan önce nasırlarınıza vazelin uygulayın. Ardından çoraplarınızı giyin ve yatın. Sertleşmiş nasırlarınızı, vazelin gece boyunca yumuşatacak.

Bacaklarınızı saç kremiyle tıraş edin
Tıraş köpüğünüz bittiyse onun yerine saç kremi kullanabilirsiniz. Bu krem, tüylerinizi yumuşatarak tıraşı kolaylaştıracak ve bacaklarınızı da ipeksi bir yumuşaklığa kavuşturacak.

Cildinizi kabartma tozuyla parlatın
Uyguladığınız bir otobronzan sonrasında cildinizde çizgiler meydana geldiyse, banyo lifinin üzerine koyacağınız bir miktar kabartma tozu ile cildinizi ovarak bu çizgilerden kurtulabilirsiniz.

Vücut kreminizi kişiselleştirin Parfümlü vücut ürünlerine tonlarca para ödemek yerine kendi kreminizi kendiniz yapabilirsiniz. Kokusuz bir kreme damlatacağınız birkaç damla parfüm ile saatlerce istediğiniz gibi kokmanın ***fine varın.

Buklelerinizi doğal kurutun
Islak saçlarınızın, fön kullanmadan doğal yollarla kurumasını bekleyin. Böylelikle, bukleleriniz daha yuvarlak ve doğal duracak.

Dişlerinizi ağız gargarası ile fırçalayın Eve geç geldiğiniz gecelerde kendinizi dişlerinizi temizleyemeyecek kadar yorgun hissediyorsanız, ağzınızı bir gargara ile çalkalayın. Ardından kuru diş fırçanızla diş etlerinizin dişlerinizle buluştuğu noktaları hafifçe fırçalayın.

Narin cildinizi tuvalet kâğıdı ile kurulayın
Yüzünüzü, tahriş eden bir havluyla kurulamak yerine, kâğıt havluyla hafif hafif dokundurarak ıslaklığını alın. Kâğıt havlu narin cildinize çok yumuşak bir his verecek.

Yumurta beyazından maske uygulayın Yorgun düşmüş cildinizi, cilt bakımına gitmek yerine evde uygulanan metotlarla da canlandırmanız mümkün. Kırdığınız bir yumurtanın sarısı ile beyazını ayırın. Ayırdığınız beyazı cildinize maske şeklinde yayın. Yumurtadaki proteinler cildinizin nemini geri kazanmasını sağlayarak onu iyileştirecektir. Beş dakika sonra yüzünüzü yıkayabilirsiniz
__________________
SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.

SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.
umut55 Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-10-2010, 17:11   #16 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 10-20-06
Yaş: 44
Mesajlar: 6.278
Üye No: 12030
Uydu Alıcısı: Korax
Tuttuğu Takım: Trabzonspor
Duyuru Bilgisi: Evet
Aldığı Beğeni: 43
Beğendikleri: 48
Varsayılan

Feng Shui Nedir?
Derleyen: Erol Yurderi
Günümüzden 3500 yıl önce ortaya çıkan Feng Shui, (Fung Şuway) olarak okunur, çevreyi insana, huzur, mutluluk, refah ve sağlık getirecek şekilde düzenleme sanatıdır. Bunu yapabilmek için öncelikle Çinlilerin Chi adını verdikleri kozmik yaşam enerjisinin ne olduğunu ve çevremizde nasıl hareket ettiğini anlamak gerekir.

Günümüzde bilim adamları tüm evrenin bir titreşime sahip olduğunu ve bir enerji gücü ile birbirine bağlı olduğunu kabul etmektedir. İşte Feng Shui, bu yaşamsal enerjiye Chi diyor. Bu enerjinin nasıl doğru olarak hareket ettiğini öğrenirsek, Chi'den en iyi şekilde yararlanabilir ve yaşantımızda önemli iyileşmeler sağlayabiliriz. Çünkü Chi yaşam veren bir enerjidir. Bu nedenle bir binanın nereye, hangi konumda inşa edilmesi veya bir evin, odanın nasıl dekore edilmesi gerektiği önemlidir. Tüm bu düzenlemelerin amacı, ortamda denge, uyum ve doğru Chi akışını sağlamaktır.

Chi, iyi aktığında yaşamımız uyumlu ve dengeli olur. Durgunlaştığındaysa, hastalıklara ve şanssızlıklara neden olabilir. Chi, dört farklı pusula yönünden dört farklı yaşamsal enerjiyi taşır. Bunlar;

Sheng Chi - doğu yönünün bilge enerjisi ·
Yang Chi - güneyin güçlendirici enerjisi
T'sang Chi - kuzeyin besleyici enerjisi
Sha Chi - batının yıkıcı enerjisi.

Atmosferimiz yaşamsal enerji hatlarıyla doludur. Bu enerjilerden bazıları olumlu pozitif, bazıları da zararlı negatiftir. Pozitif enerji olan Sheng Chi, (Şefkatli nefes) çok büyük şans, bolluk ve mutluluk getirir. Bulunduğunuz mekana bu enerjiyi çektiğinizde talihiniz açılır. Negatif enerji ise Sha Chi'yi (öldüren nefesi) yaratır. Eğer eşyalarınız kayboluyorsa, sık sık hastalanıyorsanız ve problemler bir türlü peşinizi bırakmıyorsa biliniz ki, Sha Chi sizi çevrelemiştir. Ama korkmayın, Feng Shui ile bu durumdan kolayca kurtulabilirsiniz..

Chi her yerde mevcuttur ve atmosferde salınır, durur. Hayatın tadını çıkarmak, başarılı ve zengin olmak, iyi bir aile ve aşk yaşamı için Sheng Chi'yi (pozitif enerjiyi) harekete geçirmek ve Sha Chi'yi (negatif enerjiyi) defetmek gerekiyor. Zaten Feng Shui çalışmasının amacı da budur..

Sokak kapınızı açtığınızda Chi içeri girer. Evinize canlılık ve yaşam getirir. Ve Chi her geçtiği yerden, artık enerjileri de toplar. Eğer eviniz mezarlığa bakıyorsa kederi toplar. Mezbahaya veya kasaba bakıyorsa acıyı toplar. Eğer eviniz güzel bir manzaraya karşıysa, doğal olarak Chi'de evinize güzelliği getirecektir. Eğer eviniz hoşunuza gitmeyen görüntülere bakıyorsa, sakın umutsuzluğa kapılmayın. Chi, evinize girmeden önce onu saflaştırmanın veya düzeltmenin yolları vardır..

Feng Shui'nin temel prensiplerinden biri de Tao'cu düşünceye dayanır. Tao'cu düşünceye göre yaşamın tümü birbiriyle bağlantılıdır. Bu bağlantı geleneksel Yin ve Yang sembolü ile temsil edilir. Yin ve Yang yaşamı şekillendiren ve dengeleyen iki kozmik güçtür. Yin (negatif enerji) karanlık alanları, Yang (pozitif enerji) aydınlığı sembolize eder. Tao'cular her bir bölümün içine de karşıtı alandan bir nokta koymuşlardır. Yin Yang sembolünde, siyahın içinde beyaz, beyazın içinde siyah nokta vardır. Zıt renkli noktalar, her şeyin kendi içinde zıddını da barındırdığının sembolüdür. Bu ikiz kavramda karşıtlık değil, tamamlayıcılık vardır. Çünkü her birinin var olabilmesi için diğerine ihtiyaç vardır..

Yin ve Yang arasında sağlanan denge ile aslında evrenin bütünlüğü simgelenir. Feng Shui'yi uygularken mutlaka mekanın Yin-Yang analizinin yapılması gerekir. Odanın boyutunu, yerleşimini, güneşli ve loş bölgelerini, nem ve kuruluğunu, parlak ve solgun renkleri ile, katı ve sıvı maddeler gibi konulara dikkat ederek uyuma bakılır. Fazlaca Yin enerjiye sahip mekanlar pek iyi değildir, çünkü bolluğu getirmeye yetecek kadar yaşam enerjisi taşımazlar. Ama fazlaca Yang enerjiye sahip olan mekanlar da, enerji fazlası nedeniyle zarar verici olabilirler. Yaşadığımız mekanlar ancak Yin ve Yang iyi dengelenmişse huzurludur..

Bazı yerlere girdiğimizde kendimizi çok iyi hissederiz. Bulunduğunuz ortam huzur doludur. Bizi sarar, sarmalar. Orada bir farklılık hissederiz. Bu farklılığın nedenini ancak Feng Shui ile anlayabilirsiniz. Dikkat edin! Kendinizi farklı biçimde rahat hissettiğiniz mekanlarda, Yin ve Yang dengesinin mükemmelliğini fark edebilirsiniz..

Feng Shui'nin dayandığı diğer bir unsur da çevremizdeki beş elementtir. Bunlar, ateş, toprak, metal, su ve ağaç'tır. Çinliler evrendeki her şeyin, insanlar da dahil olmak üzere, bu beş elementten birine ait olduğuna ve birbirlerini etkileme biçimine göre yaşamlarını yönlendirdiğine inanırlar. Elementlerden her biri, Chi'nin ayrı bir yolla ifadesidir. Feng Shui uygulamaları, elementlerin ilişkilerine de büyük önem veriyor. Herhangi bir mekandaki objelerin ve yönlerin ait olduğu elementler, birbirine zarar vermemelidir. Feng Shui esasları çerçevesinde herhangi bir değişiklik yapmadan önce mutlaka elementlerin birbirleri ile yaratıcı ve yıpratıcı döngüdeki ilişkileri analiz edilmelidir.

1.Elementler kendi aralarında iki tarz ilişki içindedirler.
2.Elementlerin yaratıcı döngüsü: Ateş toprağı yaratır, toprak metali içerir, metal suyu tutar, su ağacı besler, ağaç ateşi besler.
3.Elementlerin yıpratıcı döngüsü: Ateş metali eritir., metal ağacı keser, ağaç toprağı tüketir, toprak suyu emer, su ateşi söndürür.
Pa Kua (Ba Gua) sekizgeni (haritası), Feng Shui'nin en önemli sembollerinden biridir ve başlangıç noktası I Ching'dir. Ba Gua kelime anlamı olarak I Ching'i oluşturan sekiz temel ifadeyi tanımlar. Trigram adı verilen ve üç çizgiden oluşan her ifade; sağlık, servet, aşk, iş gibi "yaşam hazinelerini" simgeler. Ba Gua, Feng Shui'de kullanılan temel araçlardan biridir. Bu sekizgen sembolün işlevi, bir mekanda hangi alanın iyileştirilmeye ihtiyacı olduğunu belirlemeye yardımcı olmasıdır..

Bir ortamdaki Chi'yi iyileştirmek, kalıcılığını sağlamak, dengelemek ve fazlalaştırmak için yüzyıllardır kullanılan ve işlerliğini kanıtlamış bazı araçlar da vardır. Ba Gua haritasındaki bilgiler ışığında bu araçlar da kullanılabilir. Bunlar kişinin severek kullanacağı araçlar olmalıdır. Çevremize her baktığımızda hoşunuza giden şeylerle çevrili olmanız, bu sembollerin etkisini arttırır. Chi akışını düzenleyen sekiz araç şunlardır:

1.Işık: Her çeşit ışıklandırma malzemesi, aynalar.
2.Ses: Çanlar, ziller, su, müzik.
3.Renkler:Kuvvetli, parlak renkler.
4.Yaşam:Çiçekler, bitkiler, balıklar, evcil hayvanlar.
5.Hareket: Rüzgar çanları, havada salınan hareket eden objeler.
6.Durağanlık: Heykeller, kayalar, taşlar.
7.Mekanik aletler: Her türlü elektronik alet.
8.Düz hatlar: Bambudan yapılmış flütler, kılıçlar vs.
Bu araçlarla evimizdeki Chi enerjisini dengeleyebiliriz. Örneğin; yeterince ışık almayan odaların, loş mekanların ve uzun süre kapalı kalan yerlerin ışığı ihtiyacı vardır. Çünkü ışık kullanmak, bir ortama sıcaklık katarak ekstra Chi getirmenin en çabuk ve kolay yoludur. .

Odalara yerleştirilen ışıkla, - bu bir mum, lamba veya ışığı yansıtan bir ayna -olabilir, olumsuzluğu hemen giderebilirsiniz. Aynalar, Feng Shui'de değişik amaçlarla sık ve severek kullanılan, ışık araçlardan biridir. Yalnız kullanılan ayna kişileri kesik göstermemelidir. Evinizin duvarlarında uygun renkleri kullanarak, salonunuzu güzel çiçeklerle süsleyerek veya bir köşeye akvaryum koyarak Chi enerjisini en iyi şekilde kendinize çekebilirsiniz..

Feng Shui hemen kesin sonuç vermez. Onun için hayatınızdaki değişiklikleri sabırla gözlemeniz gerekir. Zamanla birçok şeyin olumlu bir yönde değiştiğini göreceksiniz..

Eğer evinizin enerji dengesini doğru kurarsanız, kendinizi her zaman sağlıklı ve dengede, huzur dolu hissedersiniz.[1][2]
__________________
SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.

SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.
umut55 Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-10-2010, 17:15   #17 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 10-20-06
Yaş: 44
Mesajlar: 6.278
Üye No: 12030
Uydu Alıcısı: Korax
Tuttuğu Takım: Trabzonspor
Duyuru Bilgisi: Evet
Aldığı Beğeni: 43
Beğendikleri: 48
Varsayılan

Fitoterapi
Başta ABD, batı Ülkeleri, Japonya ve İsrail'de "doğal tedavi"ye dönülmüştür. Almanya'da eczanelerde satılan ilaçların %80'i ve Türkiye'de ise %1'i bitkiseldir. Oysa ki Almanya'da bitki örtüsü Türkiye'ye göre çok azdır. Türkiye'de çok bitki yetişmesine rağmen ve de yetişmeyen türlerinde yetiştirilmesi mümkün olduğu halde yetiştirilmemekte bu konu Türkiye'de bakir kalmıştır. ABD'de 180 000, İngiltere'de 35 000 ve Almanya'da 30 000 kişi kimyasal ilaçların yan tesiri nedeniyle her yıl ölmektedir. Bu nedenle oradaki insanlar konuya daha duyarlıdır.

Antibiyotik ilaçlar, bulunduğu günden beri insanlar sürekli zehirlenmektedir. Kimyasal ilaçlar özelikle de antibiyotikler bağırsak florasını bozar. Bağırsak florasında ortaya çıkan aşırı zararlı bakteriler ve mantarların ürettiği zehirli gazlar ve zehirli alkolleri elimine etmek için aşırı oranda B6, B12-Vitamini ve Folikasit harcanır. Buda homocystein oranının yükselmesine neden olur. Homocysteini B6, B12-Vitaminleri ve Folikasit Metionine çevirerek zararsız hale getirir. Antibiyotikler mantarların yayılmasına sebep olur, mantarların ürettiği toksik maddeler ise başta alerjinin her türü, baş ağrısı, migren, depresyon ve deri hastalıkları astım, nefes darlığı vs . rahatsızlıklara sebep olur. Nasıl mı diyorsunuz?

Homocystein LDL-Kolesterolünü oksitleyerek yapısını bozar. Oksitlenen kolesterol makrofaj tarafından mikrop olarak algılanır ve onu yok etmeye çalışır. Aşırı oranda LDL-Kolesterolü yiyerek ölen makrofaj hücrelerde, hücre aralarında, dokularda ve damarların iç yüzeyinde yağlanmalara sebep olur. Damar, hücre ve doku yağlanmasına sebep olan bu CÜRUF (artık maddeler, cüruf) hücrelerin beslenmesine engel olur. Bu da beslenemeyen hücreler nedeniyle kişide sürekli açlık duygusunun ortaya çıkmasına neden olur ve kişi iştahım açıldı diyerek sürekli yemek yemek zorunda kalır. Bu nedenle bağırsak florası bozulanların tatlı, aşırı hamurlu, peynir, et ve et mamulleri yememeleri siyah çay, kahve ve kola içmemeleri gerekir.

Bağırsak mantarlarının ürettiği toksik maddelerden zehirli gazlar karında şişkinliğe sebep olur. Karın şişince akciğeri sıkıştırır. Akciğer kalbi sıkıştırır. Sıkışan kalbe alttan bıçak batıyormuş gibi ağrı verir. Kardiyolojiye ben gittim günlerce muayene ve test sonucu senin kalp problemin yok dediler. Peki bu problem nedir diyince bilemiyoruz oldu. Bağırsak mantarlarının ürettiği zehirli gazların (metan, propan, etan, heksan vb..,) karında şişkinliğe sebep olduğu bununda akciğeri sıkıştırdığı ve de akciğerinde kalbi sıkıştırır ve böylece kalp problemi ortaya çıkar. Tatlı ve hamurlu yiyecekler mantarların ana besinidir bu nedenle kola vs tatlı içecekler ve tatlı yiyecekler mantarları azdırır. Kahve ve Siyah çayda şişkinliğe sebep olur, çünkü çay ve kahvenin birleşimindeki tanin mukozayı kurutur ve bağırsaklar besinlerdeki vitamin mineral ve enzimleri değerlendiremez. Ve kişide vitamin mineral ve enzim yetersizliği görülür.

Ne kadar kimyasal ilaç, özelikle de antibiyotik o kadar mantar, ne kadar mantar o kadar toksik madde ne kadar toksik madde o kadar hastalık demektir. Mantarların ürettiği toksik maddeler temiz bir ırmağa karışan kanalizasyon gibidir. Kirlenen kan karaciğer ve böbrekler tarafından sürekli arıtılmaya çalışılır ve zamanla karaciğer ve böbrekler yağlanır görevini tam yapamaz, diğer organlar ve dokularda toksik maddeler yoğunlaşarak bir çok hastalığa sebep olurlar. Konuyu iyi anlamak için mantarlar, bağırsak florası, CÜRUF, asidoz, et-peynir masalı, çay, kahve, kola yazılarını da okumak şarttır.

Ülkemizi iki büyük Atom bombası tehdit ediyor. Bunlardan biri cahillik (bilinçsizlik) diğeri ise inançsızlık. her gün televizyonlardan filan Artistten filan Artistten bahsedenler? Neredesin Türkiye? diye bağıranlar. Önemli meselelerden hiç bahsetmiyorlar, çünkü bunlar reytingsiz (halkın ilgi duymadığı) konulardır. İnsanlarımız yan tesirine bakmadan her türlü Kimyasal ilacı alıyorlar ve de aşırı miktarda alkol, sigara vb., maddeler kullanıyorlar. Diğer taraftan da bilinçsizce çevreyi tahrip ediyorlar.

Günümüzde çevre ve insan hayatını tehdit eden 15.000.000 kimyasal madde vardır ve bunların bir çoğu ile günlük yaşantımızda farkın varmadan hava (Araba eksozları, Fabrika bacaları vb...,), içecekler (Alkol, Kola, Çay, Kahve vb....,) ve yiyeceklerle (Konserve, Çikolata, Cips vb...,) karşılaşıyoruz ve de zararlarını görüyoruz. her gün insanlar, hayvanlar, bitkiler, içme suları, denizler ve de toprak sürekli zehirleniyor. 1970 yılına kadar bizim köyün ırmağında tonlarca balık olurdu ve insanlar ırmağa girmeden yastı namazından sonra elleri ile balık yakalardılar. Son 20 yıldır ise Hamsi büyüklüğünde dahi balık bulmak imkansızlaşmıştır. Nedeni nedir diye şöyle geriye doğru dönüp bir bakacak olursak.

Son 30 senedir kimyasal gübreler, herpezitler (yabani ot öldürücü ilaçlar) ve bakterizidler (böcek ve haşere öldürücüsü ) kullanılmaktadır. Dünyanın hemen her ülkesinde satılması ve kullanılması yasak olan kimyasal maddeler (DDT vb...,) Türkiye'de serbestçe satılmaktadır ve hatta bazı Aktarlar bu maddeleri şifalı bitkilerle birlikte aynı raflarda satmaktadırlar. Bu zehirli maddeler toprağa atıldığında topraktaki milyonlarca mikro organizmayı öldürmekte ve bunlarla beslenen böceklerde besinsizlikten ölmektedir. Sürüngenler, kuşlar, balıklar vb., besisizlikten yok olmaktadır. Bizim köyde (Kayseri/ Bünyan/ Taçın) artık Leylek görmek mümkün değildir, oysa eskiden Karaleylekleri dahi sürüler halinde görürdük. Aslında çevreyi bilinçsizce tahrip eden insanoğlu kendi geleceğini de tehli***e atmaktadır.

Bugün Avrupa ülkelerinde kadın ve erkeklerdeki kısırlılık oranı bundan 40 yıl öncesine göre %50'lere ulaşmıştır. Biranın birleşimindeki şerbetçi otunun kozalakları HUMULON, LUPULON ve bunların türevlerini içerir ve bu maddeler aynı Östrojen hormonu gibi etki yaparak erkeklerin zamanla kısırlaşmalarına neden oluğunu 1956'da K. Knörr, H. Lehr, V. Prot ve ekibi ve de 1973'de C. Fenselau, P. Talalayl yaptıkları araştırmalarla belgelemişlerdir (HHB 5.454) Prof. Dr. R. F. Weiss yaptığı araştırmalarla Biranın Nitrosaminler içerdiği ve bununda KANSERE sebep olduğunu ispatlamıştır. (LP. 83)

Almanya'da DOKTORLAR tarafından yazılan yanlış ilaçlar nedeniyle yılda 30.000 kişi ölmektedir ve bu yapılan ilmi araştırmalarla ispatlanmıştır ve de bu konuda yazılmış bir düzine eser mevcuttur.Çare ilk çevrecidedir, ilk çevreci Muhammed (SAV) ilk defa Mekke, Medine ve Cidde'de avlanmayı ve ağaç kesilmesini yasaklamış ve çevreyi korumuştur. Fatih Sultan Muhammed Han'da ormanlardan ağaç kesilmesini yasaklamıştı. Almanya'da yapılan bir araştırmada bir ağacın çevreye katkısının 250.000 € olduğu tespit edilmiştir. Bizim gerçek ilim ve devlet adamlarına ihtiyacımız vardır.

Alternatif Tıp veya Doğal Tedavi, ben burada daha çok üniversite araştırmaları ile etkisi ispatlanan bitkilerden bahsedeceğim. Günümüzde başta ABD, Almanya, Japonya ve Fransa dünyada en çok doğal ilaç üreten ülkelerdir. Almanya'nın bitki örtüsünü Türkiye'nin bitki örtüsü ile karşılaştırmak bir hayaldir, yani Türkiye'de oldukça çok farklı bitki yetişmektedir. Almanya'da 200'ün üzerinde büyük firma doğal ilaçlar (preparatlar) üretmektedir. Örneğinin 100' den fazla firma ginseng preparatları üretmektedir, fakat bunlardan sadece üçünün ürettiği ürün gerçekten etkilidir.

Neden diyecek olursanız, bir kapsülde olması gereken 1000 mg etki maddesi olan ginsenosit içermesi gerekirken çoğu firma preparatı sadece 1-50mg çoğu firma preparatı sadece 1-50mg ginsenosit içerir. Tabii ki bu doğal ilacın da etkisi olmaz. Bu sadece ginseng için değil aynı zamanda bir çok bitki preparatı içinde aynıdır. O halde eczaneden herhangi bir ilaç almadan önce, bu konunun uzmanlarına danışıp bilgi almak (Türkiye'de bulunmaz) gerekir. Almanya'da Doktorların büyük bir kısmı ayrıca Doğal Tedavi (Naturheilkunde) eğitimi görmektedirler. Bu Doktorlarda diğerlerine göre daha çok rağbet görmektedirler.

Kimyasal ilaçlar kimyasal silahlar gibidir, nasıl ki kimyasal silahlar dost düşman ayrımı yapmadan bütün canlıları yok ederse kimyasal ilaçlarda bağırsak florasındaki (Hastalıklardaki bağırsak florasına bak) faydalı bakterileri de aynı anda yok eder ve de hücrelere zarar verir. Doğal ilaçlar ise akıllı füzeler gibi sadece hedefteki mikropları yok eder. Almanya'daki Doktorların yazdıkları kimyasal ilaçların yan tesirinden dolayı her yıl 30 000 kişi ölmektedir.

Bu konuda yazılmış olan eserler mevcuttur ve de bu nedenle belgelere dayanmaktadır. Mesela bir Contaganın 15 000 çocuğun spastik özürlü doğmasına neden olduğu bilinmektedir (Tehlikeli maddelere bak). Birde bitkilerden zehirlenenler oldu mu ona bakalım. Örneğin ısırgan, kimyon, rezene, anason, nane, oğulotu, çörek vb. bitkilerden zehirlenen var mı? Tabii ki bundan benim tıbba karşı olduğum anlaşılmamalıdır bana göre modern tıp ve doğal tedavi birbirini tamamlarlar. Tabii ki bundan da Lokman Hekim ismi ile milleti dolandıran şarlatanları desteklediğim anlaşılmamalıdır, onları sitede hikayelerim adlı başlıkta bulabilirsiniz. Türkiye de bunun okulu olmadığından herkes kendini Lokman hekim ilan ediyor ve milleti dolandırıyor. Geçen pazar bir beni aradı kansere karşı şifalı bitki bulduğunu söyledi ben de Sakarya'ya gittim, her kanser türüne karşı ayrı bitki bulduğunu söyleyen zatın namaz kılarken oğlu ağabey ayda 3 kişi gelse 4 500 YTL bundan karlı iş yok demez mi? Dünyanın en büyük kanser araştırmaları Enstitüsü 34 yıllık bir çalışma sonunda taxol'u keşfetti onunda bir çok yan tesiri var. Bizim Ahmet ağa yatığı yerden ne hikmetse kansere karşı çare buluyor hem de her kanser türüne ayrı bitki pes doğrusu.

Türk Milleti olarak eskiden doğal tedavide ne kadar ileride isek bugünde o kadar gerideyiz, bunun nedeni muhtemelen bazı ilaç fabrikalarının sahipleri olanların veya ilaç ithalatı ihracatı ile uğraşanların aynı zamanda basını da kontrol etmeleridir. Benim doğal ilaçlarla tedavi edemeyeceğim (Allah'ın izniyle) hastalık yoktur. Örneğin oğlum M. Şamil 3 yaşında pseudokrup'a (larenjit) yakalandı ve Frankfurt üniversitesi çocuk kliniğinde bu hastalığa virüsler neden oluyor bakteriler değil bu nedenle antibiyotikler etki yapmaz sadece tuzlu su ile enhalasyon yapabiliriz dediler. Bende evde tuzda suda yeterince var o halde çocuğu eve götüre bilirim dedim ve çocuğu doğal bir ilaçla tedavi ettim.

Alman Sağlık Bakanlığı'na bağlı olarak çalışan bir komisyon olup konunun uzmanı olan ilim adamları tarafından oluşur. Bunlar yılda bir kaç defa toplanarak kendilerinin veya diğer ilim adamlarının yaptıkları çalışmaları değerlendirirler ve bitkiler üzerine monografi bildirileri yayınlarlar. Peki Türkiye ne zaman Komisyon E sini kuracak.

Avrupalı; 15-16. Yüzyıl da, Türk (Osmanlı) ve Arap'tan (Endülüs) aldığı ilimle başlattığı Rönesans ile bugünlere geldi. Türk Milletinin 500 yıllık gerilemesinin sebebini doğru teşhis eden Atatürk, Türk rönesansını (yeniden yapılanma veya Maturidi ye dönüş) başlattı, fakat “Milli Şef” tarafından bu hareket baltalandı ve milletimiz 80 yıl daha kaybetti.Ben İbrahim Gökçek, "Şifalı Bitkiler ve Alternatif Tıp" alanında 1000 yıldır geri sayımımıza dur! diyecek bu eseri yazdım. Evet! Bu kitabı yazmak için 12 yılı pasif, 15 yılı çok yoğun, yani 27 yıl çalıştım.Bu kitapta şimdiye kadar diğer kitaplarda olmayan çok şey göreceksiniz. Özelliklede çeşitli hastalıklara karşı 1000'e yakın reçete bulacaksınız. Bu alandaki Türk rönesansını ben başlattığım için çok mutluyum.

Bu kitap 3 cilt, 1860 sayfa olup şifalı bitkiler çok yönlü olarak ele alınmıştır, ayrıca hastalıklar ve tedavileri ve de genel bilgilerden oluşmaktadır. Bitkinin Türkçe, Almanca ve Latince isimleri ve halk arasındaki isimleri. Bitkinin drogları (şifalı kısmı), tarihçesi, botanik, yetiştirilmesi, hasat zamanı, birleşimindeki maddeler, birleşimindeki bazı önemli maddelerin açık formülü, tesir şekli, klinik araştırmalar ve sonuçları, klinik araştırmalarına göre kullanılış şekli, komisyon E' ye göre kullanılış şekli, aroma terapideki yeri, homöpatideki yeri, çayı, çay harmanları, tentürü, posyon'u, eterik yağları, ekstresi, kremi vs. yan etkisi var mı? Bütün bunlar irdelenmektedir.

Ekim 1978 Almanya'ya gittim (hamd olsun 29 yıl kaldıktan sonra geri döndüm) ve tedavi olmak için doktora gitmeye başladım. “Fakat nafile” Bunun üzerine 1980'de şifalı bitkiler üzerine araştırmalara başladım. Türkçe yayınlanan kitaplardaki reçeteleri üç yıl denedim ve faydasını göremedim. Umutsuzluğa kapıldığım bir anda Avusturyalı M. T. Allah'ın Bahçesin ...adlı kitabıyla tanıştım. Oradaki bilgilerden bir reçete geliştirdim ve uyguladım ve de çok şükür fibromiyalji'den (yumuşak doku romatizması) kurtuldum. Bu kitapta derli toplu bir reçete yoktu. 1989'de askerlik yaparken tabak, kaşık, çatal, kazan vb. mutfak eşyasını sadece soğuk suyla çalkalıyorduk. Tabi ki bakteriler, virüsler ve mantarlar hemen devreye girer. Besin alerjisine böylece yakalandım.17 senede alerji ile mücadele ettim ve buna karşı Gökçek İksir ve Gökçek Tonik'i geliştirdim. Hamdolsun şimdi çok iyiyim.

Yaptığım araştırmaları unutmamak için aldığım notların bu alanda yazılan birçok kitaptan daha kaliteli olduğunu görünce bir kitap yazmaya karar verdim. Manuskiriptimi 1994'de,1996'da,1998'de,2000'de ve nihayet 2002'de olmak üzere sürekli yenileyerek yayınlanabilir hale getirdim. Yayınevleri 5-6 ciltlik bu eserin hem çok ilmi hem de çok geniş kapsamlı olduğunu bu nedenle ekonomik olmadığını söylemektedir. Bu eser için binlerce Almanca kitap okudum ve 10 bine yakın dergi inceledim, 12 yılda 1000 bitkinin 7000 fotoğrafını çektim, 2 yıl açık öğretime (Bitkisel tedavi uzmanlığı) devam ettim ve tabii en önemlisi önce bu bitki droglarını kendi üzerimde denedim.

Bugün Türkiye de yayınlanan birçok kitap yığınla yanlışlarla dolu ve hatta internette ki Türkçe metinler dahi çok ilkel, 1000 yıllık eski bilgileri olduğu gibi yayınlıyorlar. Artık Dünya'ya şöyle bir bakmanın zamanı gelmedi mi? Lütfen birazda olsa ilim olsun! Bu eserin en önemli farkı başta ABD, Almanya, Fransa, İngiltere, Rusya, Çin, Japonya, Hindistan, İsrail gibi ülkelerde 1000 den fazla üniversite kliniğinde yapılan tedavi denemeleri, araştırmaları, değerlendirmeler ve sonuçları kaynakları ile verilmektedir yani bugüne kadar yazılan kitaplarda olduğu gibi mişli muşlu masalsı değildir. Bazı dostlarım, insan 27 yıllık bilgi birikimini yayınlar mı? diyorlar. Evet! Almanya da eczanelerden aldığım şifalı bitkilerin menşeinin Akdeniz, Balkan, Doğu Avrupa, Güneydoğu Asya, Afrika ve Güney Amerika ülkelerinin olması ve Türkiye den çok az şifalı bitki gitmesi beni üzüyordu. Türk Milletinin bu alanda bilgi, ticaret ve güce sahip olabilmesi için geniş ve derin bilgi vermeye çalıştım. Ben geniş bilgi vermek zorundayım, zira kekik deyince akla hangi kekik geliyor. Türkiye de 52 tür kekik yetişmektedir ve bunlardan sadece hakiki kekik otu (Thymus. v. ) sinüzit ve bronşite karşı kullanılır, diğerlerinin özelikleri ise henüz incelenmemiştir. Ak kekik (Toros kekiği) en az hakiki kekik kadar etkili olmasına rağmen üzerinde her hangi bir araştırma yapılmamıştır. Türkiye de 83 tür adaçayı yetişmektedir ve bunlardan sadece şifalı adaçayı (Salvia o.) şifa maksadıyla kullanılabilir ve bu bitki yazın en hararetli aylarında dahi harareti düşürür. Alıç'ın Türkiye de 90 türü yetişmektedir ve bunlardan sadece loplu veya dişli Alıç kalp ve kan dolaşımı rahatsızlıklarına karşı kullanılır. Kılıç otunun bilinen 400 türü mevcuttur ve bunlardan sadece (Hypericum p.) sinirlilik, depresyon, korku ve iç huzursuzluğa karşı kullanılır. Türkiye de bana dahi bazı aktarlar benim istediğim değil, kendi istedikleri bitkileri satmaya kalktılar. Bu kitapta adı geçen şifalı bitkileri çevrenizden temin etmeye çalışırsanız. Büyük bir hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Burada adı geçen bazı bitkileri biz yurtdışından getirtiyoruz. İnşallah ileride yurtdışından bitki getirmemize gerek kalmaz, çünkü Türkiye de hemen hepsi yetişebilir.

KOMİSYON'DA BULUNAN İLİM ADAMLARI
1.) Prof. Dr. Med. H.W. Bauer, Münih
2.) Dr. Med. F. E. Brock, Bad Wörishofen
3.) Prof. Dr. med. W. Dorsch, Münih
4.) Prof. Dr.med. G. Faust, Mainz
5.) Prof. Dr. rer. nat. G. Franz, Regensburg
6.) Prof. Dr. med. H. Frotz, Bergisch-Gladbach
7.) Prof. Dr. phil. W. Gaus, Ulm
8.) Priv. Doç. Dr. med. K. Kraft, Bonn
9.) Prof. Dr. rer. nat. U. Undeguist, Greifswald
10.) Prof. Dr. rer. nat A. Nahrstadt, Münster
11.) Prof. Dr. med. D. Loew, Wiesbaden
12.) Prof. Dr. med. I. Roots, Berlin
13.) Prof. Dr. S. Wellek, Mannheim
14.) Prof. Dr. rer. nat. H. Winterhoff, Münster
15.) Dr. rer. nat. W. Widmaier, Stuttgart
16.) Dr. med. M. Wiesenauer, Weinstadt
17.) Dr. med. A. Wiebrecht, Berlin
18.) P.A. Zizmann, Hechingen

Burada benim 15 senedir incelediğim dergiler ve hangi konuları nerde nasıl takip etmişim. Bazı okurlar soruyor ki bu bilgiyi nereden aldınız, kaynağı nedir diye. Bu dergiler alternatif tıp ve şifalı bitkiler üzerine uzman dergilerdir. Ayrıca okuduğum kitaplardan da bahsedeceğim. ileride....... [1]
__________________
SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.

SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.
umut55 Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-10-2010, 17:17   #18 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 10-20-06
Yaş: 44
Mesajlar: 6.278
Üye No: 12030
Uydu Alıcısı: Korax
Tuttuğu Takım: Trabzonspor
Duyuru Bilgisi: Evet
Aldığı Beğeni: 43
Beğendikleri: 48
Varsayılan

Gevşeme Teknikleri
Genel Bilgiler
Şehir hayatı içinde olan herkesin temel sorunu stres... Bu nedenle, çağımızın en büyük sorunlarından biri olan gevşeyebilme...

Örneğin hepimiz istediğimiz an tüm bedenimizi istediğimiz şekilde gerebiliriz, istediğimiz kasımızı kasabiliriz ama örneğin akşam uyuyalım dediğimizde istediğimiz an uyuyamayız – hele hele çok yorgunsak, hemen uyumamız gerekirken aksine uyumamız gittikçe zorlaşır. Ya da ofisten çıktığımız zaman işteki gerginliğimizi üstümüzden atamayız ve ofisteki gerginliği taşımaya devam ederiz.

İşte bu tip şikayetleri olanlarımız, gevşeme teknikleri ile yeniden istediği zaman gevşemeyebilmeyi öğrenmelidir. Bundan sonraki mesajlarımda size 3 temel gevşeme tekniğini vereceğim. Bu teknikler, sVYASA tarafından günlük yoga programı içinde Yoga Duruşları (Yogasanas) içinde yaptırılmaktadır. Ancak bu teknikleri öğrenen kişi, bedensel gerginlik ve rahatlama arasındaki hali tespit edebildiği için, günlük hayatında da kişiye stres yönetimi ve rahatlama konusunda yardımcı olabilmektedir.

Bu gevşeme tekniklerini Merkezimizde yaptığımız yoga çalışmalarında da kullanmaktayız.

Ani Gevşeme Tekniği
Adım 1 : Açıklama

Önce tüm bedeni şavasanada dinlendirelim.

Şimdi kademesel olarak bedeni aşağıdan yukarıya doğru önce gerip daha sonra tamamen geveşeteceğiz Böylece tam gerfinlik ve tam gevşeme arasındaki farkı anlayacağız ve bedene olan hakimiyetimizi fark edeceğiz.

Adım 2 : Germe

Duruş: Ayaklarını birleştir ve kollarını bedenine yaklaştır. Avuç içleri bacaklarına değsin.

Ayak parmaklarını ger

Ayaklarını ger

Ayak bileklerini ger

Baldırlarını kas

Dizlerini kas

Uyluklarını kas

Kasık bölgeni kas

Kaba etlerini kas

Kollarını bedenine iyice yapıştır ve öyle tut

Nefes ver.

Derin bir nefes al ve göğsünü kas.

Sırt kaslarını kas

Boynunu ve yüzünü kas

Tüm bedenini kas – kas – kas !

Adım 3: Gevşeme

Şimdi tamamen bedenini bırak. Tamamen gevşe..

Şavasanaya dön ve rahatla.

Tam gerginlik ve tam gevşeme arasındaki farkı gözlemle.

Hızlı Gevşeme Tekniği
Duruş: Şavasasa

Adım 1: Açıklama

Bu tekniği 3 adımda uygulayacağız. Birinci adımda göbeğimize ve karın kaslarımıza konsantre olarak tamamen fizik beden farkındalığı sağlayacağız. Daha sonra bu farkındalığı bozmadan genişleteceğiz ve hem göbeğimizi hem de nefesimizi hissedeceğiz. Daha sonra da hissederek nefes alıp vereceğiz.

Adım 2: Fiziksel beden farkındalığı

Rahat ve derin nefesler alıp veriyoruz. Nefesimizi manipule etmiyoruz, yani normal nefes alış veriş devam ediyor özellikle nefesimizi kontrol etmiyoruz.

Şimdi bu şekilde rahat nefes alıp verirken, dikkatimizi göbeğimize yönlendirelim ve karın kaslarımıza konsantre olalım. Her nefes alışta göbeğimiz genişliyor, karın kasları geriliyor ve karın bölgesi yukarı doğru kalkıyor. Her nefes verişte yine göbeğimiz normal durumuna dönüyor, karın kaslarımız rahatlıyor. Her nefes alış ve verişte bu farkındalığı koruyalım. Nefes al ve ver ve sadece göbeğine konsatre ol. Öyle ki sadece göbeğini hisset, sanki sadece karın bölgesi var ve bedeninin diğer yerleri yokmuş gibi olsun.

Adım 3: Nefes ile beden farkındalığını birleştirme

Şimdi bu tek noktaya odaklı farkındalığı genişletmeye başlıyoruz... Nefesimizi de hissetmeye başlıyoruz. Burun deliklerinden temiz havanın girişini, bu havanın nefes borusundan geçip, ciğerlere ulaşmasını ve daha sonra göbeğini ve karın kaslarını germesini, daha sonra her nefes verişinde aynı şekilde havanın ters yönlü olarak bedenini terk edişini hisset.

Tüm bunları yaparken, nefesini kontrol etme. Normal nefes alış ve veriş devam ediyor, sadece fark ederek nefes alıyoruz.

Adım 4: Hissederek nefes

Şimdi yavaş yavaş nefes alış ve veriş sırasında sadece havayı değil, evrensel yaşam enerjisi Pranayı da çektiğini hisset... Her nefes alışta pırıl pırıl tertemiz evrensel enerjiyi çek, her nefes verişte kullanılmış enerjileri bedenden evrene ver. Her nefes alışta iyilik ve güzelliği çek, her nefes verişte tüm öfke senden uzaklaşsın. Her nefes alışta güven duygusunu çek, her nefes verişte korku ve tedirginlik senden uzaklaşsın. Böylece tüm olumsuzlukları kendinden uzaklaştır ve tüm olumlu “sen” olan özelliklerle kendini doldur.

Bir müddet bu şekilde devam et, hissederek nefes alış ve verişte...

Şimdi normal nefes alış verişine dön, biraz önceki farkındalığı koruyarak.

Hissetiğimiz farkındalığı daha da artırmak için birlikte bir kez Akara. Derin bir nefes al...

Derin Gevşeme Tekniği
Adım 1: Açıklama

Bu teknikte tüm bedeni yönlendirmeli olarak gevşeteceğiz ve beden farkındalığını bırakacağız.

Duruş: Şavasana

Adım 2: Bele Kadar Gevşeme

Ayak parmaklarını gevşet.

Tabanlarını gevşet. Ayak bileklerini gevşet. Tüm ayakların tamamen gevşek olsun.

Aşağıdan yukarıya doğru baldırlarını gevşet.

Dizlerini tamamen rahat bırak.

Aşağıdan yukarıya doğru uyluklarını gevşet.

Kasıklarını ve kaba etlerini gevşet ve tamamen rahat bırak.

Bele kadar tüm bedenin gevşesin.

Bacaklarının bedeninin diğer bölgelerine göre olan farkını hisset. Şekil ve ağırlığının ortadan kalktığını, tamamn gevşediğini hisset.

Şimdi bu farkındalığı daha da artırmak için birlikte bir kez Akara. Derin bir nefes al... (yüksek sesle A sesi çıkar)

Adım 3: Gövdenin gevşemesi

Göbek bölgeni gevşet, diyafram karın, mide tamamen gevşesin.

Aşağıdan yukarıya doğru göğsünü gevşet. Nefesindeki hafifliği hisset. Sanki bir kuş kadar hafif nefesler alıp veriyoruz.

Sırtın alt bölümleri, orta ve üst bölümlerini gevşet.

Omuzlarını gevşet.

Yukarıdan aşağıya doğru üst kollarını gevşet.

Dirseklerini gevşet.

Yukarıdan aşağıya doğru alt kollarını gevşet.

Bileklerini, avuç içlerini ve parmaklarını tamamen yere bırak.

Baş dışında tüm bedendeki hafifliği hisset. Sanki orada yokmuş gibi, sanki havada yüzer gibi olduğunu hisset.

Şimdi bu farkındalığı artırmak için birlikte bir kez Ukara. Derin bir nefes al... (yüksek sesle U sesi çıkar)

Adım 4: Başın gevşetilmesi

Boynu gevşetmeye başlıyoruz. Boynun ön bölümleri, yan bölümleri ve arka bölümlerini gevşet.

Çene, yanaklar, dudaklar, burun gözler ve göz küreleri, kaşlar, alın bölgesi ve tümüyle baş derisi tamamen gevşet ve rahatlat.

Şimdi bu farkındalığı artırmak için birlikte bir kez Makara. Derin bir nefes al... (yüksek sesle M sesi çıkar)

Adım 5: Tüm bedenin gözden geçirilmesi

Şimdi bedenimiz tamamen gevşek ve rahat. Gevşememiş birkaç kasın kalma ihtimaline karşı bedeni bir kez daha aşağıdan yukarıya gözden geçireceğiz.

Ayaklar, ayak bilekleri, baldırlar, dizler, uyluklar, kasık bölgesi, kaba etler, karın, mide ve diyafram, aşağıdan yukarıya tümüyle göğüs bölgesi, omuzlar, yukarıdan aşağıya doğru üst kollar, dirsekler, alt kollar, bilekler ve eller. Boyun ;ön, yan ve arka bölümler, çene, yanaklar, dudaklar, burun, gözler, kaşlar, alın ve tümüyle baş derisi. Tamamen gevşet ve rahatlat. Tamamen yere bırak.

Şimdi bu duyguyu kuvvetlendirmek için birlikte bir kez tek nefeste AUMakara. Derin bir nefes al... (yüksek sesle tek nefesi üçe bölerek A-U-M seslerini çıkar)

Adım 6: Beden bilincini terk ediş

Artık tamamen gevşek ve rahatız. Beden sanki orada değilmiş sanki havada asılı gibi. Tamamen gevşek ve rahat.

Şimdi kapalı gözlerimizin ardında pırıl pırıl masmavi bir gökyüzü hayal edelim. Masmavi, bulutsuz ve engin bir gökyüzü...

Şimdi yavaş yavaş bu gökyüzüne doğru yükselelim ta ki bu gökyüzüne ulaşana kadar.

Artık tamamen gökyüzünün içindeyiz. Burada yavaş yavaş acele etmeden genişlemeye başlayalım. Genişleyelim, genleşelim, tamamen bu gökyüzü haline gelelim, tıpkı bir yağmur damlasının okyanus düşmesi ve okyanus içinde kaybolması gibi biz de şuurumuzu kaybetmeden gökyüzünde eriyelim. Böylece onun tüm değerlerini hissedelim, enginliğini, sonsuzluğunu, her yerde oluşunu ama hiçbir şeyden etkilenmeyişini, sessizliğini, huzurunu, büyüklüğünü, değişmezliğini ve her yerde var olan Bir’liği hissedelim... Tüm bu değerlerin kendi öz değerlerimiz olduğunu fark edelim ve bir müddet bu şekilde kalalım...

Adım 7: Geri dönüş adımları

Şimdi yavaş yavaş kendimizi bu gökyüzünden ayırmaya başlıyoruz. Artık kendimizi gökyüzünden ayırdık, gökyüzünü hala gördüğümüz halde artık biz gökyüzü değiliz. Yavaş yavaş buraya, bu odaya geri döndük. Bedenimizi hissetmeye başlıyoruz... Ama biraz önce hissetmiş olduğumuz evrensel birlik ve sonsuzluk duygusu hala bizimle. Her şeyde bulunan birliği ve tüm değerleri hala hissediyoruz. Böylece bedende olduğumuz halde şuurumuz geçmişe göre daha açık. Artık biliyoruz ki biz evrenin biricik çocuğuyuz!

Şimdi bu duyguyu kuvvetlendirmek için birlikte bir kez Omkara. Derin bir nefes al.... (yüksek sesle Om sesini çıkar)

Adım 8: Tam ve kesin olarak geri dönüş

Bedenini tam olarak hissetmek için önce ayak parmaklarını ve ellerini hafif hafif hareket ettirmeye başla. Tam olarak bedeni hissettiğinde, bacaklarını birleştir, kollarını bedenine yaklaştır. Sol ayağını yere bas, dizini kır. Sol elini göbeğine koy. Sağ elin başın gerisinde olsun. Şimdi yavaşça sol ayağından güç alarak sağ yanına doğru dön. Bacaklarını üst üste koy, sol kolunu kalçana koy. Tek bir çizgide kal ve dengeni hisset.

Şimdi her iki elini yere bas ve ellerinden güç alarak doğrul ve otur.[1]
__________________
SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.

SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.
umut55 Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-10-2010, 17:21   #19 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 10-20-06
Yaş: 44
Mesajlar: 6.278
Üye No: 12030
Uydu Alıcısı: Korax
Tuttuğu Takım: Trabzonspor
Duyuru Bilgisi: Evet
Aldığı Beğeni: 43
Beğendikleri: 48
Varsayılan

Güzellik Bakımı
Pürüzsüz cilt, parlak saçlar, sağlam tırnaklar yalnızca bir düş müdür?Hayır! doğanın bize sunduğu biçimiyle kullanılan bitkiler, bitkisel yağlar ve öteki ürünlerle mutfakta hazırlanabilen hafif etkili bileşimlerle, bedene, sağlıklı ve göze hoş gelen bir görünüm kazandırılabilir.

Genellikle kullanılan kozmetiklerin içerdiği kimyasal maddeler, yapay koku maddeleri ve bir çok katkı maddesi, sürekli kullanıldıklarında yararlı olmaktan ziyade zararlı olabilirler. Kimyasal maddelerle ve yapay koku maddeleriyle sürekli birlikteliğin duyarlı kişilerde ayrıca alerjilere yol açtığı da bilinen bir gerçektir. Tüm bunların yanı sıra, kimyasal kozmetikler çok pahalıdır da!
Doğal kozmetiğin avantajları
1.Cilt bakımında kullanmak istediğiniz malzemeleri kendiniz seçebilirsiniz.
2.Renk, koku ve dayanıklılık bakımından yapay madde kullanmanız gerekmez.
3.Cilt dostu maddelerle cildin işlevlerini destekleyebilir ve cildin kendisini yenileyebilmesine(regenerasyon) yardımcı olabilirsiniz.
Tüm bu etkenleri göz önünde bulunduran kadınlar(ve erkekler), gitgide artan bir ilgiyle, reçeteleri yüzyıllardan beri uygulanmakta olan doğal bakım preparatlarını kullanıyorlar. Dillere desten güzelliğini, bal, kısrak sütü(veya eşek sütü! ), bitkisel esanslar ve yağlarla koruyan Kraliçe Cleopatra, bu konuda önemli bir örnek olarak görülebilir belki! Cilt, saç ve tırnaklar için kremler, losyonlar, maskeler ve temizlik losyonları hazırlamak isteyen kişinin bu iş için fazla zaman harcamasına da gerek yoktur. Kullanılacak malzemeler eczanelerden, bitkisel drog satıcılarından(aktarlardan), sebze ve meyve satıcılarından satın alınabilir. Bazı güzellik bitkileri ise bahçede veya balkonda bile yetiştirilebilir

Gerekli malzemeler
Cilt bakımı ürünlerinin yapımında(örneğin kremlerde), bir taşıyıcı ve dolgu maddesi ve iyileştirici görevini üstlenen etken maddeler gerekmektedir. Doğal kozmetik ürünlerinin temel taşıyıcı maddeleri, katı yağlar ve balmumu(ve benzerleri), su, alkol ve bitkisel yağlardır.

Katı yağlar ve balmumu türevleri
Katı yağlar ve balmumu türevleri, preparatlara(özellikle kremlere) gerekli kıvamı kazandırırlar ve ayrıca cilde yarayışlı özelliklere sahiptirler. Doğa bize bu çeşitleri bitkisel ve hayvansal formlarda sunar:

-Balmumu: Arıların yaptığı bal peteklerinin eritilmesi yoluyla elde edilir. Kaliteli olmasına özen gösterilmelidir. Balmumu, cildi pürüzlerden ve yağdan arındırır.

-Kakao yağı: Beyaz-sarımtırak, oldukça katı, kırılabilir bir kütledir. Eritilirken, 36 dereceden fazla ısıtılmamalıdır. Kremlerin yumuşaklığını ve cilt tarafından çabuk emilmesini sağlar.

-Lanolin: Koyun yününden kazanılır. Cildi iyileştirici ve koruyucu özellikleri vardır. Ama koyunların parazitlere karşı korunmasında kullanılan kimyasal ilaçların kalıntılarını içerebilir. Satın alma sırasında bu bakımdan dikkatli olunmalıdır.

Sıvılar
Kozmetik malzemeleri genelde su ve alkol içerirler. Doğal bakım ürünlerinin pek çoğunda ise bitki çayları yer alır.

-Su: Bir numaralı hayat iksiri, yalnızca arıtılmış formda kullanılır. Böylece, örneğin kireç gibi mineraller ve bakteriler saf dışı bırakılmış olur. Arıtılmış su, nemlendirici maddelerin eşliğinde, cildi yumuşatır.

-Etil alkol: özellikle losyonlarda ve temizleme sularında, düşük derecede kullanılır. Alkolün derecesi, arıtılmış su eklenerek düşürülebilir. Cildi fazla yağdan arındırır, mikrop kırıcı, iltihap önleyici ve yatıştırıcıdır.

Soğuk preslenen bitki yağları
Bitkisel yağlar, değerli içerikleriyle (doymamış yağ asitleri, lesitin, vitaminler ve çeşitli mineraller), cildin işlevlerini desteklerler.Şifalı bitkilerle tedavi geleneğinde bitkisel yağ kullanımı, bilinen en eski beden bakımı uygulamalarında çok önemli yere sahiptir. Ama dikkat: Günümüzde kullanıma sunulan pek çok bitkisel yağ, kimyasal ilaç kalıntıları içermektedir! Bu nedenle, kimyasal ilaçlama yapılmayan bölgelerin ürünlerinden elde edilmiş çok kaliteli yağların kullanımına özen gösterilmelidir.

-Bademyağı: Acı ve tatlı badem çekirdeğinin karışımından, ama bazen de yalnızca tatlı badem çekirdeğinden elde edilir. Bademyağı kullanışlıdır. Özellikle duyarlı, kuru ve çatlak ciltleri çok olumlu etkiler ve pürüzlerini alır. Bebeklerde de kullanılabilir.

-Hintyağı: Müshil ilacı olarak bilinir. Kendine özgü kokusu nedeniyle, kozmetiklere katkı biçiminde, az miktarlarda kullanılır. Özellikle saçları güçlendirmede başarıyla kullanılır.

-Jojoba yağı: Jojobaöl, bilimsel adı Simmondsiachinensis olan, Meksika kökenli bir ağaççığın meyve çekirdeklerinden kazanılır. Akışkan bir mumdur. Kozmetik ürünlerinde yaygınlıkla kullanılır.

-Kabak çekirdeği yağı: Cildi düzgünleştirir, yumuşatır ve yaşlanmasını yavaşlatır.

-Soya yağı: Soya fasulyesinin yağı, yüksek oranda içerdiği lesitin ve A vitamini göz önünde bulundurularak cilt bakımında kullanılan öteki yağlara eklenebilecek en değerli yağlardandır. Cildin beslenmesinde önemli görevler üstlenebilir.

-Susam yağı: Hafif etkili, cildi besleyici ve güneş ışınlarından koruyucu özellikler taşır. Cilde derinlemesine işler, temizleyici ve zararlı maddelerden arındırıcı olarak kullanılabilir.

-Zeytinyağı: Kaliteli sızma zeytinyağı klasik bir kozmetik katkısıdır. Cilde derinlemesine işler, normalleştirir ve kendini yenileyebilmesine yardımcı olur.

Şifalı Bitkilerin Cilde Etkileri
Pek çok ev yapımı kozmetiğin etken maddeleri bitkisel kökenlidir. Bu bitkilerin çok önemlidir bölümü yüzyıllardır kendilerini çok yönlü olarak kanıtlamışlardır. Ayrıca son elli yıl içinde bitkiler üzerinde yapılan araştırmaların sonuçları da fevkalade olumlu çıkmıştır. Aşağıda tanıtılan bitkiler, güzellik bakımına en uygun olanlarıdır:

-Atkuyruğu: Bitki, içerdiği bol miktarda silisik asit sayesinde, cilde yeni bir esneklik kazandırır. İrin toplayan sivilcelerin tedavisinde kullanılabilecek en etkili dezenfekte ilacıdır.

-Aynısafa çiçeği: Cildi temizler ve kendini yenilemesini destekler. İltihaplanmaları önler ve yaraların iyileşmesini çabuklaştırır. Aynısafa merhemi de yaraların iyileşmesinde önemli rol oynar.

-Sarı kantaron: Yatıştırıcıdır.Özellikle kuru ve çatlak cildi rahatlatır ve iyileşmeyi hızlandırır.

-Ceviz yaprağı: Yağlı ve temiz olmayan ciltlerde ve yağlı saçlarda kullanılabilir.

-Ebegümeci: Basit yaraların çabuk iyileşmesini sağlar. Cildi düzgünleştirir ve kuru deriye kadife yumuşaklığı kazandırır.

-Civanperçemi: İltihaplanmaları önler, krampları çözer ve dezenfekte eder. Özellikle sağlıksız ve iltihaplı ciltte başarıyla kullanılabilir.

-Gülyağı ve gülsuyu: Cilde canlılık kazandırır ve gerginleştirir.

-Ihlamur: Cilt dokusunu güçlendirir ve yeni hücre oluşumunu destekler. Kuru ve duyarlı ciltler için uygundur.

-Isırganotu: Cildin kan dolaşımını hızlandırır. Yağlı saçlara ve kepeğe karşı kullanılabilir.

-Kekik: Dezenfekte gücü çok yüksektir. Özellikle sağlıksız ve iltihaplanmaya yatkın ciltler için önerilir.

-Oğulotu/Melisa: Limon kokulu bu bitki, sinir sisteminin yanı sıra cildi genel anlamda yatıştırır.

-Mayıs papatyası: Bu klasik güzellik bitkisi, iltihaplanmayı önleyici ve yatıştırıcı etkileriyle, özellikle problemli ve duyarlı ciltler için çok önemlidir.

Mutfağımızdaki Güçler
-Avokado: İçerdiği yağ asitleri ve vitaminler sayesinde bu koyu yeşil meyve, çok değerli besinler listesinde yer almaktadır. Dıştan kullanımda, bol miktarda içerdiği A vitamini, hücrelerin yenilenmesini destekler, üstderide kepeklenmeyi ve nasırlaşmayı önler. B vitamini kompleksi, hücre metabolizmasını çok olumlu etkiler. Avokadonun etken maddeleri, cildi kurumaktan korur ve özellikle, duyarlı, kuru, yıpranmış ve yaşlanmış cildi iyileştirir ve güçlendirir.

-Çiçek balı: Dünyanın bilinen en eski tatlandırıcısı, albüminler, vitaminler, mineraller, mikro besin maddeleri, enzimler ve organik asitler içerir. Bu besleyici maddeler cildi güçlendirir ve yumuşatır. Anti bakteriyel ve iltihap giderici, deriyi gerginleştiricidir, esnekliği arttırır ve kan dolaşımını uyarır.

-Buğday kepeği: Mineraller ve B vitaminleri içerir. Cilde düzgünlük kazandırır ve kurumaktan korur.

-Yeşil çay: Japonların ulusal içkisi olan yeşilçay, yalnızca içten değil, dıştan da kullanıldığında çok yarayışlıdır.Duyarlı ciltleri yatıştırır, olgunlaşma aşamasında cildi besler ve vaktinden önce yaşlanmaktan korur.

-Çökelek/ekşimik: İltihaplı cilde karşı eski zamanlardan beri kullanılan çökelek, gerektiğinde biraz ılık sütle karıştırılarak krem kıvamına getirilir. Yağlı cilt bakımında kullanılır, altderinin (perminal katman) kan dolaşımını hızlandırır, ayrıca hafif güneş yanıklarında rahatlatıcıdır. Çıbanları(örneğin koltukaltında çıkan köpekmemesini) kısa sürede işletir ve remizler.

-Elma sirkesi: Bu çok yönlü ilaç, cildi canlandırır ve derinin asidik koruma örtüsünü güçlendirir. Çok zengin vitaminler ve mikro besin maddeleri içerir. Kutu ve çatlak cilt kadar, yağlı ve sivilceli cildin bakımında da başarılıdır. Saçlara yumuşaklık ve parlaklık kazandırır.

-Havuç: İçerdiği karoten(provitamin A) velesitin, cilt sertliklerini normalleştirir, deriye sağlıklı bir görünüm ve renk kazandırır.

-Hıyar(salatalık): Cilt için klasik bir nemlendirici olarak bilinen hıyar, yağdan arındırıcı etkiye de sahiptir ve bu nedenle yağlı ciltler için hazırlanan maskelere ve kompreslere girer.

-Limon: Doğal kozmetikte çok önemli bir yeri vardır. Mikrop kırıcı, sıkıştırıcı/sağlamlaştırıcı/gerdirici özelliği vardır ve cildi yağdan arındırır.

-Süt: Yağlı cilt bakımında ve nemlendirici olarak idealdir. Çok değerli maddeleri cilt tarafından hızla emilir. Üstderiye esneklik kazandırır, cildin asidik koruma örtüsünü güçlendirir, kan dolaşımını uyarır ve pürüzlü deriyi düzgünleştirir.

-Yoğurt: İçerdiği bakteri kültürleri sayesinde, üstderi bakteri florasının yeniden yapılanabilmesine yardımcı olur. İçerdiği süt asidi ise cildin erken kırışmasını önler, ona yumuşaklık ve esneklik kazandırır.

-Yulaf: B grubu öncelikli olmak üzere, vitaminler, mineraller ve değerli yağlar içerir. Öğütülmüş yulaf deriyi düzgünleştirir ve özellikle bu amaçla hazırlanan yüz maskelerinde başarıyla kullanılabilir.

-Yumurta sarısı: Lesitin ve kolesterol açısından çok zengin olduğu için, cilt maskeleri ve kompresler hazırlanır kenemulgatör olarak (örneğin yağ ile suyun bir süre için birbirine karışmasını sağlamakta) kullanılır. Cildi rahatlatır ve düzgünleştirir.

-Zencefil: Cildi çok olumlu etkileyen doymamış yağ asitleri bakımından zengindir. Cildi yağdan arındırır, iltihapları yatıştırır, çatlakların ve basit yaraların iyileşmesini hızlandırır.

Eterli Yağlar(Esanslar)
Eterli uçucu yağlar, bildiğimiz anlamdaki bitkisel yağlardan değildir; pek çok uçucu eterli maddelerin bir bileşimidir. Yağ olarak anılmalarının başlıca nedeni, suda çözünmeyip ancak katı veya sıvı yağlarda çözünmeleridir. Bu çok değerli eterli yağlar, bitkilerin damıtılmasıyla veya preslenmesiyle elde edilirler. Cilt bakımında kullanılacak olan eterli yağların kaliteli ve gerçek olmalarına büyük özen gösterilmelidir. Yapay esansların bitkisel yağlara karıştırılması yoluyla oluşturulmuş sahte eterli yağların cilt bakımında kullanılmaları çok yanlış olur. Yalnızca eczanelerden ve güvenilir firmalardan, yüzde yüz doğal olduğuna inandığınız eterli yağları satın alınız.

Eterli yağlar, çok yönlü etken maddeleri sayesinde yalnızca cildi iyileştirmekle kalmazlar;kişide yatıştırıcı, uyarıcı, canlandırıcı ve rahatlatıcı etkiler de yaratabilirler.Eterli yağlar, kremlerde, losyonlarda, banyo katkısı veya inhalasyon(soluma) biçiminde kullanılarak, beden sağlığına ve rahatlığına geniş ölçüde katkı sağlarlar.

-Kâfur yağı: Kan dolaşımını uyarıcı ve canlandırıcıdır.

-Karanfil yağı: Cildi yatıştırır ve dezenfekte eder.

-Lavanta yağı: İltihaplanmayı önleyici yatıştırıcı ve hücre yenileyici.

-Limon yağı: Dezenfekte edicidir. Kırılmaya eğilimli tırnakların bakımında kullanılabilir.

-Nane yağı: Metabolizmayı uyarıcı, dezenfekte edici ve kan dolaşımını uyarıcıdır.

-Melisayağı(Oğulotu): Yatıştırıcı ve duyarlılığı azaltıcı etkiler içerir.

-Mayıs papatyası yağı: İltihaplanmayı önleyici ve yatıştırıcıdır.

-Rezene yağı: Dezenfekte edici, yatıştırıcı ve güçlendiricidir.

-Servi yağı: Dokuları sıkıştırıcı ve dezenfekte edicidir.

-Bergamot yağı: Dezenfekte edici ve iyileşmeyi hızlandırıcıdır.

Eterli uçucu yağlar, banyo katkısı olarak bile, önce katı veya sıvıyağların içinde çözündürülmelidir. Çünkü suda çözünmezler ve doğrudan değdikleri duyarlı bölgeleri tahriş edebilirler.

Kimyasal kozmetik ürünleri genellikle, konserve edici yapay maddeler içerirler. Ürünler böylece uzun süre boyunca bozulmaz, ama cildin dengesini bozabilirler ve alerjilerin başlıca nedeni olarak tanınırlar. Bu yapay maddeler yalnızca ürünün içindeki bakterileri öldürmekle kalmayıp, derinin dengesini koruyan çok önemli bakterileri yok ederler. Burada tanıtılacak olan doğal kozmetik ürünler, dayanıklılık kazandıran herhangi bir yapay madde içermedikleri için, saklanmaları ve kullanım süreleri bakımından dikkatli olmak gerekir. Şifalı bitki demlemeleri ve besin maddeleri ile hazırlanan kozmetikler hemen kullanılmalıdır. Bu tanımın dışında kalan ürünlerin buzdolabında saklanması doğru olur. Bitkisel yağlar ise birkaç ay boyunca bozulmadan bekleyebilirler. Kremler ve losyonlar da en çok iki haftalık süre içinde kullanılmalıdır.

Mutfakta hazırlanan doğal kozmetiklerle cilde, saçlara ve tırnaklara hiçbir zarar vermeden bakım yapılabilir, ama bu bakım sürecinde de problemler yaşanabilir. Daha önce hep hazır kozmetik ürünü kullanmış olan kişilerde, doğal kozmetik ürünleri bazen sivilcelenme veya deri gözeneklerinin iltihaplanması gibi tepkiler oluşabilir. Bu durumlara genellikle, deri metabolizmasını güçlü bir biçimde etkileyebilen bitkiler kullanıldığında rastlanır. Alerjilerde ise durum farklıdır: Bazı bitkilere veya bitki yağlarına karşı deri hemen veya kısa bir süre sonra, kızarıklık veya kaşıntı gibi tepkiler verebilir.Bu durumda, alerjiye yol açan reçetenin kullanımına hemen son verilir. Ama önceden bir deri testi yaparak, alerjik tepki oluşup oluşmayacağı saptanabilir. Söz konusu üründen birazı, kol ekleminin iç tarafına sürülür ve ertesi güne kadar beklenir. Eğer ertesi gün o bölgede herhangi bir alerjik tepki oluşmamışsa, söz konusu reçete rahatlıkla kullanılabilir.

Önemli bir konu da, önerilen dozajlara sadık kalınmasıdır. Bazen fazla kullanılan birkaç damla eterli yağ bile önemli değişikliklere yol açabilir.Ayrıca, eğer reçetede belirtilmemişse eterli yağlar, kesinlikle doğrudan cilde uygulanmamalıdır!

Cilt Tipiniz Nedir?
Yapısı ve işlevleri bakımından herkesin cildi benzerlikler gösterir, ama yine de her cilt başkadır. Genellikle üç cilt tipinden söz edilir: Normal veya karışık cilt, yağlı cilt ve kuru cilt. Bu üç değişik durumun bir kişide görülmesine çok ender rastlanır.Ama karma biçimleri söz konusudur ve mevsimlere ve yaşa göre cildin özelliklerinde değişimler görülebilir.

-Normal ve karışık cilt: Normal cilt düzgün ve yumuşaktır, donuk bir parlaklığa ve sağlıklı bir görünüme sahiptir. Karışık ciltte, yanaklar kuru ve daha çok alın, burun ve çene bölgeleri yağlıdır. Ama bu durum, normal ciltte de görülebildiği için, normal cilt sınıfına girer.

-Yağlı cilt: İri gözenekli ve sivilcelenmeye yatkındır. Yıkandıktan kısa süre sonra yine parlak bir görünüm kazanır ve kremlendikten uzun bir süre sonrasına kadar yağlı kalır. Sivilceli cilt, yağlı cildin kız kardeşidir: Sivilceler, yağ yapımında bir aksaklığın belirtisidir.

-Kuru cilt: bazen sert ve pulludur, göz ve ağız çevresinde genç yaşlarda kırışıklar oluşmaya başlar. Kuru cildin bakımında yanlışlıklar yapılabilir. Temizlendikten sonra gerilir ve yağlı kremler çok hızlı emilir.

Eğer cildinizin hangi sınıfa girdiğine karar veremiyorsanız, bir kozmetik uzmanına başvurmanız doğru olacaktır. Böylece, uygulayacağınız reçetelerde ve bakım yöntemlerinde yanılgıya düşmezsiniz.

*yağlı bölgeleri veya karışık ciltteki sivilceli bölgeleri yağdan arındırıcı maddelerle temizlemeye çalışmayınız. Cildin asidik koruma örtüsünü tahrip edebilirsiniz.

*Yağlı cildinize çok etkili veya yüksek dereceli alkol içerikli ürünlerle işkence etmeyin. Bu tür bakıma yağ bezlerinin tepkisi, daha fazla yağ üretmek olacaktır.

*Özellikle kuru cildi soğuksuyla yıkamayın. Aksi halde gözenekler kapanır ve cilt daha fazla kurur.

*Cildin kendini yenileyebilmesi için(regenerasyon), haftada 1-2 kere, cilde uygun yüz maskeleri uygulanmalıdır.

*Peeling yöntemi(ayda 1-2 kere), cildin sertleşmesini önler.

*Pigment lekelerine karşı, rendelenmiş çiğ patates maskesi, 15-20 dakika etkilemeye bırakılmalıdır.

-Mayıs papatyası yağı, her tür cilt için

30g mayıs papatyası, 100mlsusam yağı ve 100ml kantaron yağına eklenir. Cam yağ kavanozu bir saat boyunca çok sıcak su banyosunda(benmari yöntemi)bekletilir ve süre sonunda iyice çalkalandıktan sonra, tülbentten geçirilerek süzülür. Yağa batırılan pamukla yüz iyice temizlenir.

-Yağ karışımı, normal ve karışık cilt için

10’ar ml soya yağı ve hint yağı, 20ml bademyağı ve 30ml zeytinyağı iyice karıştırılarak koyu renkli bir şişeye aktarılır. Yağla ıslatılan bir pamukla, yumuşak hareketlerle yüze, oyuna ve dekolteye yedirilir.

-Temizlik maskesi, yağlı cilt için

1 yumurta sarısı, 1yemek kaşığı susam yağı ve 3-4 damla limon suyu iyice karıştırılarak krem kıvamına getirilir.Elle veya bir bezle, yüze, boyuna ve dekolteye sürülür ve 10 dakika etkilemeye bırakılır. Sonra bolca ılık suyla yıkanır.

-Limon peelingi, yağlı cilt için

2 yemek kaşığı ince rendelenmiş limon kabuğu, 2 yemek kaşığı yulaf unu ve 6 yemek kaşığı dolusu buğday kepeği iyice karıştırılır ve biraz su eklenerek esnek bir lapa haline getirilir. Dairesel hareketlerle, 2-3 dakikalık bir süre boyunca cilt temizlenir. Sonra bolca ılık suyla yıkanır.

-Yeşil çay losyonu, kuru cilt için

Orta boy bir su bardağı dolusu kaynar derecede sıcak suda 1 tatlı kaşığı dolusu yeşil çay haşlanır, üstü kapalı olarak 10 dakika demlendikten sonra süzülür. 1 yumurta sarısı, 1 tatlı kaşığı dolusu çiçek balı ve 10ml gliserin iyice karıştırıldıktan sonra, çayla birlikte küçük bir kavanoza aktarılarak iyice çalkalanır. Karışıma batırılan pamukla, yüz, boyun ve dekolteye friksiyonla iyice emdirilir.

-Kepek peelingi, olgun cilt için

5 yemek kaşığı dolusu badem kepeği veya buğday kepeği biraz suyla iyice karıştırılarak lapa haline getirilir. Dairesel hareketlerle, 2-3 dakika boyunca yüz iyice temizlenir. Sonra bolca ılık suyla yıkanır.

Canlandırıcı Yüz Losyonları
Yağ veya kremlerle yapılan bir temizliğin ardından uygulanan yüz losyonları cilde canlılık kazandırır ve yatıştırıcıdır. Bir pamuk parçasını losyonla ıslatın ve yüzünüzü, boynunuzu ve dekoltenizi nemlendirin.

-Lavanta suyu, karışık cilt için

Sabahları ve akşamları, bir pamuğu lavanta destile suyu ile ıslatın ve kullanın.

-Lavanta suyu, yağlı cilt için

50ml lavanta destile suyu, 2-3 damla nane yağı ve 1 tatlı kaşığı dolusu elma sirkesini bir cam kabın içinde iyice çalkalayarak karıştırın. Yüzünüzü, boynunuzu ve dekoltenizi, bu sıvıyla ıslattığınız bir pamukla temizleyiniz.

-Aynısafa losyonu, kuru cilt için

50ml portakal çiçeği destile suyu, 50ml gülsuyu ve 20ml Aynısafa tentürünü bir şişede iyice çalkalayarak karıştırın. Yüzünüzü bu losyonla temizleyin.

Aynısafa tentürünün yapımı için gerekli bilgiyi, kitabın bitkiler bölümünde bulabilirsiniz.

Bitki losyonu, sivilceli ve iltihaplı cilt için

1 yemek kaşığı dolusu mayıs papatyası, 1 tatlı kaşığı dolusu ince kıyılmış ayrıkotu kökü, 1 yemek kaşığı dolusu öksürükotu yaprağı (veya ebegümeci yaprağı), 1 yemek kaşığı dolusu Aynısafa çiçek yaprağı, kurutulmuş ve ince kıyılmış olacak. Bitkiler, 200ml destile su, 30ml 70 derecelik etil alkol ve 30mladaçayı destile suyu ile birlikte bir cam kavanoza koyulur ve ağzı iyice kapatılır. Arada bir çalkalanarak 3-4 gün bekletildikten sonra, dört kat tülbentten geçirilerek süzülür. Elde edilen losyon, koyu renkli temiz bir şişeye aktarılır. Her kullanımdan önce iyice çalkalanır. Losyonla ıslatılan bir pamukla, sabahları ve akşamları, yüz, boyun ve dekolte nemlendirilir.

Eterli Yağların Kullanıma Hazırlanması
Eterli uçucu bitki yağları yüz masajları için çok uygundur veya kuru ve olgun ciltler için, bir gece kreminin yerini doldurabilirler. Ama eterli yağlar doğrudan kullanılmaz, ana madde olarak seçilen bir bitkisel yağa uygun miktarda karıştırılarak kullanılabilirler. Önerilen miktarlar bir kapta karıştırıldıktan sonra koyu renkli bir şişeye aktarılır ve iyice çalkalanır.Yağların birbirine tam olarak karışabilmeleri için birkaç saat beklenilmesi gerekir.

-Yağ karışımı, yağlı cilt için

15 damla limon yağı, 12damla servi yağı(veya 10 damla kâfur yağı), 10 damla lavanta yağı, 50ml soya yağı.

-Yağ karışımı, normal cilt için

15 damla lavanta yağı, 4damla gülyağı, 8 damla adaçayı yağı (veya okaliptüs yağı), 50ml susam yağı.

-Yağ karışımı, kuru cilt için

15 damla rezene yağı(veya mayıs papatyası yağı), 5 damla lavanta yağı, 5damla gülyağı, 50ml bademyağı.

Yağ karışımı, olgun cilt için

15 damla lavanta yağı, 5damla kekik yağı, 3 damla nane yağı, 10 damla gülyağı, 50ml zeytinyağı.

Cildi Besleyici Maskeler

Maskeler, cildi güçlendiren klasik güzelleştiricilerdir. İyileştirici ve güzelleştirici maddelerini cilde emdirerek, onun kendisini yenileyebilmesine yardımcı olurlar. Maskeler cildi yatıştırır, gerginleştirir ve kan dolaşımını uyarırlar.

-Elma-krema maskesi, normal ve kuru cilt için

Kabuğu soyulan bir elma ince rendelenir ve 1 yemek kaşığı dolusu krema ile iyice karıştırılır. Yüze, boyuna ve dekolteye uygulanır ve 10 dakika etkilemeye bırakılır.

-Ekşimik(çökelek)maskesi, yağlı cilt için

4 yemek kaşığı dolusu ekşimik(çökelek), 10ml adaçayı destile suyu, 10ml gülsuyu, 1kahve fincanı ılık süt mikserde iyice karıştırılır. Yüze, boyuna ve dekolteye uygulanarak, 30 dakika etkilemeye bırakılır.

-Zencefil kompresi, yağlı cilt için

1 bardak zeytinyağı ılıklaştırılır, 1 yemek kaşığı dolusu öğütülmüş zencefil yağa iyice karıştırılır ve 1-2 saat bekletilir. Bu karışımın emdirildiği bez parçaları yüze uygulanır ve 20 dakika etkilemeye bırakılır.

-Hıyar maskesi, yağlı cilt için

Soyulmuş hıyardan kesilen 5kalın dilim mikserde püre haline getirilir, 2 tatlı kaşığı elma sirkesi ve 2 tatlı kaşığı susam yağı, 1 yumurta sarısı iyice çırpılır ve hepsi mikserde iyice karıştırılır. Yüze, boyuna ve dekolteye uygulanarak, 45 dakika etkilemeye bırakılır.

-Ekşimik(çökelek)maskesi, yağlı cilt için

125g ekşimik, 2 yemek kaşığı dolusu ılık süt ve yarım limonun suyu iyice karıştırılarak krem kıvamına getirilir. Yüze uygulanır ve 15 dakika etkilemeye bırakılır.

-Avokado maskesi, kuru cilt için

Olgun bir avokado meyvesi kabuksuz olarak çatalla ezilir ve yarım tatlı kaşığı çiçek balı, 1 tatlı kaşığı elma sirkesi ile iyice karıştırılır. Bir yumurta sarısı çatalla iyice çırpıldıktan sonra eklenerek karıştırılır ve bu arada da 3 yemek kaşığı dolusu zeytinyağı, karıştırılma sırasında azar azar eklenir. Yüze, boyuna ve dekolteye bolca uygulanır ve 20-30 dakika etkilemeye bırakılır.

-Havuç maskesi, olgun cilt için

1 yumurta sarısı, yarım tatlı kaşığı zeytinyağı ve bir tatlı kaşığı dolusu havuç suyu iyice karıştırılır. Yüze uygulanır ve 15 dakika etkilemeye bırakılır.

-Buğday kırması maskesi, kuru cilt için

100g kırılmış buğday, krem haline gelebilecek ölçüde zeytinyağı ile mikserde karıştırılır. Yüze uygulanır ve 15 dakika etkilemeye bırakılır.

-Yeşil çay maskesi, olgun cilt için

! bardak su kaynatılır ve 5dakika bekletilir, bir yemek kaşığı dolusu yeşil çay eklenerek 5 dakika demlendirilir, süzülür ve soğumaya bırakılır. Bu arada, 3 yemek kaşığı dolusu bademyağı ve 1 yemek kaşığı dolusu çiçek balı iyice karıştırılır. Yeşil çay bu karışıma yavaş yavaş eklenirken karıştırmaya devam edilir. Maske yüze, boyuna ve dekolteye uygulanır ve 20 dakika etkilemeye bırakılır.

-Cildi tazelemek için (20 dakikalık maskeler)

*Bal, limon suyu ve 1 tatlı kaşığı zeytinyağı iyice karıştırılır.

*Limon suyu ve 1 yumurta sarısı iyice karıştırılır.

*Sütte pişirilen 1 elma iyice ezilir ve ılıklaşması beklenir.

Kompresler ve Buğu Banyoları

Şifalı bitkilerle veya eterli yağlarla hazırlanan kompresler ve buğu banyoları cilde tazelik kazandırır ve kan dolaşımını uyarır. En doğrusu, cildin akşam temizliğinin ardından uygulanmasıdır.

Kompresler için, bitkiler, kaynar derecede sıcak suyla haşlanır, üstü kapalı olarak 10dakika demlendikten sonra süzülür.

Yüze uygulanan buğu banyoları için, kaynar derecede olmayan çok sıcak suya bitkiler veya eterli yağlar eklenir. Büyük bir havluyla baş ve banyo kabı örtülerek, gözler kapalı biçimde, 5-10 dakika boyunca buharın cildi etkilemesi beklenir. Buhar cildi yakmamalıdır! Sonunda yüz soğuksuyla yıkanır ve temiz bir havluyla kurulanır.

-Şifalı bitki kompresi, yağlı cilt için

2 yemek kaşığı dolusu civanperçemi, ıhlamur veya okaliptüs yaprağı, yarım litre su.

-Şifalı bitki kompresi, kuru cilt için

2 yemek kaşığı dolusu mayıs papatyası, lavanta veya ıhlamur, yarım litre su.

Şifalı bitki kompresi, olgun cilt için

1 yemek kaşığı mayıs papatyası, 1 yemek kaşığı kuşburnu kabuğu, 1 yemek kaşığı Aynısafa çiçekyaprağı, yarım litre su.

Buğu banyosu, yağlı cilt için

Mayıs papatyası, ıhlamur, civanperçemi, okaliptüs veya biberiye yağından 4-6damla ve 1 litre su.

Buğu banyosu, kuru cilt için

2 yemek kaşığı mayıs papatyası, lavanta veya ıhlamur ve 1 litre su.

Deri gözeneklerinin sıkıştırılması için

*Ezilmiş taze muşmula yaprağı, 20 dakikalık kompres olarak.

*Dilimlenmiş havuç, hıyar veya domates, 15-20 dakika süreyle problemli bölgeye yatırılır.

*Bal maskesi 20-25 dakika süreyle uygulanır. Yüz ılık sütle yıkanır ve soğuk suyla güzelce durulanır.

*Atkuyruğu çayı, 10-15dakikalık kompres olarak uygulanır.

*Ceviz yaprağı çayı, 10 dakikalık kompres olarak uygulanır.

Saç Bakımı
Yüz derisinde olduğu gibi kafa derinde ve saçlarda, bünye özelliklerine göre değişiklikler söz konusudur. Hemen hemen her iki kişiden birinin kafa derisindeki yağbezleri normalin üstünde yağ üretir. Sonuç, yağlı saçlar! Yüzünün derisi yağlı olanların genellikle kafa derisi de yağlıdır. Herkesin kafa derisinde kepeklenme olur; derinin kendini yenilemesinin bir sonucudur bu durum. Altında yeni deri oluştuğunda, eski deri canlılığını yitirir ve kepek halini alır. Bu kepeklenme ise, iki durumda problem haline gelir: Derinin fazla yağ üretimi nedeniyle kepekler bir kabuk gibi kafa derisine yapışır. Bu durumda saçların dip tarafları yağlı, öteki kısımları ise kurudur. Yağbezlerinin az yağ üretmesi durumunda ise, kafa derisi kuru olduğu için kepekler etrafa uçuşur. Bu durumda, saçlar da genellikle cansız ve kırılgan olur.

Yağ şampuanı (kuru saçlar için)
2 yemek kaşığı dolusu susam yağı, bademyağı veya Ayçiçek yağı ve3-4 yemek kaşığı dolusu nohut unu hazırlanır.Saçlar yıkanmadan önce, seçilen yağla kafa derisine masaj yapılır. Sonra, artan yağ ile nohut unu, belki biraz da sıcak su eklenerek, akışkan bir lapa haline getirilir. Bu lapa ile saçlar iyice şampuanlanır ve sonunda durulanır.

Lavanta şampuanı (tüm saç tipleri için)
100ml hazır bitkisel şampuana 4 damla lavanta ve 4 damla okaliptüs yağı eklenir ve çok iyi çalkalanır.

Limon şampuanı (yağlı saçlar için)
5 yemek kaşığı dolusu ince kıyılmış Isırganotu yaprağı yarım litre soğuk suya eklenir, kaynama derecesine kadar ısıtılır, 15 dakika demlendikten sonra süzülür. Bu arada, 1limonun suyu sıkılır. Ayrıca, 2 yumurta sarısı çırpılır. Limon suyu, yumurta sarısı, 5 damla limon yağı ve 1 tatlı kaşığı dolusu hazır bitkisel şampuan, Isırganotu çayına eklenerek iyice çalkalanır.Saçlar bu şampuanla yıkanır ve iyice durulanır.

Yağ friksiyonları
Yağ friksiyonları her saç tipi için yararlıdır, ama özellikle hırpalanmış ve kuru saçlar, uçlarına kadar bu bakımdan yararlanırlar.Şifalı bitki çayları ile birlikte de kullanılabilen değerli bitki yağları, saçlara canlılık, esneklik ve parlaklık kazandırır, zararlı çevresel etkilerden korur, perma, çok sıcak fön çekme ve sürekli boyanın olumsuz etkilerine karşı dayanıklılık kazandırır.

Yağ friksiyonu (kuru ve hırpalanmış saçlar için)
25ml bademyağı(veya kabak çekirdeği yağı) ve 25ml zeytinyağı karıştırılır ve saçlara friksiyon yapılır.Daha sonra saçlar bir havlu ile örtülerek, birkaç saat veya gece boyunca etkilemeye bırakılır.

Etkili yağ kürü (çok hırpalanmış saçlar için)
40ml hintyağı ve 20ml soya yağı bir cam şişede veya kavanozda iyice karıştırılır. 2’şer tatlı kaşığı dolusu Isırganotu, biberiye, ve kekik eklenir. Çok iyi çalkalanarak 2 gün bekletildikten sonra süzülür. Bu yağ saçlara emdirilir ve 40 dakika etkilemeye bırakılır.

Yağ friksiyonu, yapısal zarar görmüş saçlar için (örneğin boya veya perma sırasında)
40ml tatlı bademyağı ve 20ml hintyağı iyice karıştırılarak saçlara ve özellikle de saç uçlarına iyice yedirilir. Bir saat süreyle etkilemeye bırakılır.

Yağ friksiyonu (kepeğe karşı)
10 damla okaliptüs yağı, 15damla biberiye yağı ve 50ml jojoba yağı, sıcak su banyosunda ısıtılarak iyice karıştırılır, kafa derisine ve saçlara uygulanır.

Yağ friksiyonu (yağlı saçlar için)
12 damla bergamot yağı(turunç kabuğu yağı), 13 damla lavanta yağı ve 50ml jojoba yağı, sıcak su banyosunda ısıtılarak iyice karıştırılır ve saçlara yedirilir.

Durulama Suları – Hızlı ve Etkili
Yıkamadan sonraki durulama suları, özellikle yağlı ve kepekli saçlarda mucizeler yaratabilir. Kuru veya kaşıntılı kafa derisi de, bitkisel katkılı durulamalarla veya elma sirkesi ile rahatlatılabilir.Durulamalar, yıkanmadan sonra uygulanır ve saçlar artık başka bir biçimde yıkanmaz.

Sirke durulaması (parlaklık ve esneklik kazandırıcı)
1 yemek kaşığı elma sirkesi ve 5 damla hintyağı, 1-2 litre sıcak suya karıştırılır. Saçlar bu suyla durulanır ve kafa derisine masaj yapılır.

Limon durulaması (yağlı saçlar için)
1 limonun ince rendelenmiş kabuğu ve 1 tatlı kaşığı dolusu ince kıyılmış ıhlamur, yarım litre soğuk suya eklenir ve kaynama derecesine kadar ısıtıldıktan sonra 10dakika demlenmeye bırakılır ve süzülür. 8 limonun suyu ile birlikte, hepsi bir şişeye veya kavanoza aktarılır ve çalkalanarak 2 gün bekletilir. Saçlar yıkandıktan sonra, 1 litre ılık durulama suyuna, şişedeki sıvının 1/8 bölümü eklenir ve durulama yapılır.

Isırganotu durulaması (kafa kaşıntısına karşı)
¼ litre elma sirkesi kaynama derecesine kadar ısıtılır(ama kaynatılmaz) ve içine bir avuç dolusu ince kıyılmış Isırganotu yaprağı eklenir ve soğuyana kadar demlendikten sonra süzülür.Saçlar durulanırken kafa derisine de masaj yapılır.

Saç dökülmesine karşı etkili bir reçete
3-4 hafta boyunca her gün, bir avuç dolusu ince kıyılmış Isırganotu kökü 8-10 saat boyunca 1-2 litre soğuk suda bekletilir, sonra 3-4 avuç ince kıyılmış Isırganotu yaprağı eklenir, kaynama deresine kadar ısıtılır, 10 dakika boyunca demlenmeye bırakılır ve süzülür. Bu suyla kafa derisi ve saçlar beş dakika boyunca yıkanır ve kafa derisine masaj yapılır. Ama her yıkamadan önce, kafa derisine, İsveç Şurubu ve Isırganotu tentürü ile dönüşümlü olarak friksiyonlar yağılır. Daha ilk haftada saç dökülmesi durur ve tedavi süresinin sonuna doğru yeni saçlar çıkmaya başlar. Daha sonra bu tedavi 3-4 günde bir uygulanırsa, saç dökülmesi uzun vadede önlenmiş olur ve saçlar esneklik, parlaklık kazanarak
sağlıklı bir görünüme de sahip olurlar. Bu tedavi, kepeklenmeye karşı da çok etkilidir.
__________________
SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.

SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.
umut55 Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-10-2010, 17:23   #20 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 10-20-06
Yaş: 44
Mesajlar: 6.278
Üye No: 12030
Uydu Alıcısı: Korax
Tuttuğu Takım: Trabzonspor
Duyuru Bilgisi: Evet
Aldığı Beğeni: 43
Beğendikleri: 48
Varsayılan

Güzellik İçin Rahatlatıcı Banyolar
Stres ve gerginlik, bedensel ve ruhsal boyutta rahatsızlıklara yol açtığı gibi, kişinin dış görünümünü de olumsuz etkiler. Banyoların rahatlatıcı etkisini hepimiz çok iyi tanırız. Problemler ve stres, sıcak su tarafından bedenden sökülüp atılır. Kaslar gevşer, sinir sistemi ve kan dolaşımı olumlu etkilenir.Yatmadan önce alınan bir tam banyo en etkili uyku ilacıdır. Bir soğuk algınlığı başlangıcında alınan, eterli yağlar veya bitki katkısı içeren bir banyo çok yararlı olabilir. Ama, gerekli katkılarla hazırlanan bir tam banyonun, deri için en etkili güzellik ilacı olabileceği de unutulmamalıdır.

Bitkisel yağlar veya süt ürünleri eklenen banyolar, derinin koruyucu örtüsünü güçlendirdikleri için, deri kuruluğuna karşı da uzun süre etkili olabilirler. Bu nedenle, banyodan sonra derinin kremlenmesine gerek kalmaz. Şifalı bitki katkılarıyla hazırlanan banyolar, yağlı ve sivilceli deri için çok basit ama etkili bir tedavi anlamı da taşırlar. Banyo sonrasında deriye bir nemlendirici sürülmesi uygun olur. Değerli maddeler içeren banyo katkılarının etkinliklerine zarar vermemek için, banyo suyunun çok sıcak olmaması gerekir(37-38 derece).
1.Bir tam banyoyu haftada 1-2 kereden fazla almayın.
2.Önceden ağır yemekler yemeyin ve banyo suyunun 378-38 dereceden sıcak olmamasına dikkat edin; her iki durum da, kan dolaşımını olumsuz etkileyecektir.
3.İdeal banyo süresi 15-20dakikadır.; fazlası deriyi ve kan dolaşımını olumsuz etkileyebilir.
4.Banyo sonrasında, yatakta kısa bir dinlenme çok rahatlatıcı olacaktır.
Okaliptüs yağı banyosu (sivilceli deri için)
Banyo küvetini doldurmaya başlayın ve su bir karış kadar yükseldiğinde, biraz kremanın veya süzün içine karıştırmış olduğunuz 5 damla okaliptüs yağını suya ekleyin. Bu katkının eşit oranda dağılabilmesi için, küveti duş süzgecinden akan suyla doldurun.

Şifalı bitki banyoları
Deriniz yağlıysa 150g mayıs papatyası veya civanperçemi, deriniz sivilceliyse 150g kuru nane veya atkuyruğu kullanın. Bitkiler 1litre kaynar derecede sıcak suyla haşlanır ve ılıklaşana kadar demlendikten sonra süzülerek banyo suyuna eklenir.

Ebegümeci banyosu (iltihaplı, sivilceli deri için)
50g kurutulmuş veya 100g taze ebegümeci çiçeği ve yaprağı ince kıyılmış olarak, kaynar derecedeki 2 litre suyla haşlanır, ılıklaşana kadar demlendikten sonra süzülür ve banyo suyuna eklenir. Kan dolaşımını hızlandırmak için banyodan sonra beden, orta sertlikte bir fırça ile fırçalanır.

Elma sirkesi banyosu (yağlı cilt için)
¼ litre elma sirkesi banyo suyuna eklenir. Banyodan sonra duş alınmaz, sirkeli su derinin üstünde kurumalıdır. Daha sonra, yağlı olmayan bir nemlendirici beden losyonu kullanılır. Banyo suyuna eklenen 8 damla lavanta yağı, antiseptik etkiyi arttırır ve ruhsal açıdan dengeleyici ve rahatlatıcı etki yapar.

Lavanta yağı banyosu
¼ litre elma sirkesi(yağlı deri için) veya ¼ litre krema (normal, kuru veya karışık deri için), 8 damla lavanta yağı ile iyice karıştırılır, banyo suyuna eklenir ve su da iyice karıştırılır. Krema-lavanta banyosundan sonra ılık duş alınır. Elma sirkesi-lavanta banyosundan sonra duş alınmaz ve kurulanılmaz.

Yağsız süt banyosu (kuru ve duyarlı deri için)
Yağı alınmış 2 litre süt banyo suyuna eklenirken, su iyice karıştırılır. Banyodan sonra ılık bir duş alınır ve hafifçe kurulanılır. Eğer deriye banyodan önce 2 yemek kaşığı zeytin yağı yedirilirse, süt banyosu kuru deri için çok daha etkili olacaktır. Banyo suyuna eklenen 1 bardak aynı safa çayı da deriyi yatıştırır.

Yağ-süt banyosu (kuru deri için)
1 bardak ılık süt ve bir yemek kaşığı zeytinyağı, kapalı bir kavanozda iyice çalkalandıktan sonra banyo suyuna eklenir. Banyonun ardından sıcak duş alınır ve hafifçe kurulanılır.

Yağ banyosu (kuru deri için)
50 ml bademyağı ve ya zeytinyağı sıcak banyo suyuna eklenir ve iyice karıştırılır. Banyodan sonra derinin üstünde kalan su elle sıyrılır ve kalan hafif yağ filmi masajla yedirilir.

Süt-bal banyosu (kırışıklıklara karşı)
2 bardak ılık sütte 2 yemek kaşığı dolusu çiçek balı iyice eritilir, 1 tatlı kaşığı bademyağı eklenir ve kapalı kavanozda iyice çalkalandıktan sonra banyo suyuna eklenir ve banyo suyu da karıştırılır. Banyodan sonra sıcak duş alınır ve hafifçe kurulanılır.

Kırışıklara karşı reçeteler (cildi gerginleştirme)
1.80 gram limon suyu, 30 gram havuç suyu ve30 gram hıyar suyu iyice karıştırılır ve kırışık bölgelere kompres uygulanır.
2.Avocado meyvesinin lapası, muzsuyu veya kavun suyu kompresleri uygulanabilir.
3.1'er tatlı kaşığı dolusu ince kıyılmış mayıs papatyası ve oğulotu(melisa), 2 bardak dolusu kaynar derecede sıcak suyla haşlanır, üstü kapalı olarak 15 dakika demlendikten sonra süzülür ve kompresler uygulanır.
4.Lavanta yağı, biberiye yağı ve gülyağı da cildi düzgünleştirir.
5.Her gün bir kere, yağmalınmış sütle yüz yıkandığında, kırışıklar azalır.
Bal-süt-tuz banyosu (kuru ve olgun deri için)
Banyo küveti doldurulurken 100 gram deniz tuzu serpiştirilir. Bu arada 1 litre sıcak sütte 250 gram çiçek balı eritilir ve banyo suyuna eklenir. Banyo suyu iyice karıştırılır. Banyodan sonra sıcak duş alınır ve hafifçe kurulanılır.

Melisa (oğulotu)-Aynısafa çiçeği banyosu (deriyi yatıştırıcı)
3'er yemek kaşığı dolusu ince kıyılmış kuru bitki, kaynama derecesinde 1litre sıcak suyla haşlanır, üstü kapalı olarak 15 dakika demlendikten sonra süzülür ve banyo suyuna eklenir. Banyodan sonra sıcak duş alınır.
__________________
SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.

SupersatForumdaki Bu Adresi (linki) Görmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir.
umut55 Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla
Cevap

Etiketler
(alternative, alternatif, medicine), tıp


Şu an bu konuyu görüntüleyen kullanıcı sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir)
 
Konu Araçları
Gösterim Biçimleri

Yazım Kuralları
Yeni konu açma izniniz yok.
Mesajlara cevap yazma izniniz yok.
Mesajlarınıza dosya / resim ekleme izniniz yok.
Mesajınızı değiştirme izniniz bulunmuyor.

BB kod - Açık
Yüz İfadeleri are Açık
[IMG] kodları Açık
HTML kodları Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Açan Forum Cvp Son Mesaj
PHOTOSHOP ŞABLONLARI@TEMPLATES@BRUSHES(Sürekli Güncellenecektir) gacvokem Photoshop Bölümü 14 09-11-2008 17:30
A.Hakan'ın alternatif yılbaşısı/Galeri HCakir Supersat Cafe 1 02-01-2008 17:59
Yüksek kalitede Yüzlerce Wallpaper gacvokem Masa Üstü Duvar Kağıtları 11 15-10-2007 14:51
Quenn of Wallpapers 2 gacvokem Program Skin 7 14-10-2007 10:46



Varsayılan Zaman Aralığı: GMT +3. Saat 14:17.



Powered by: vBulletin Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1
Copyright © 2005-2014 SupersatForum İnternational®, All Rights Reserved

dedektör,altın kolye

www.supersatforum.com Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir,
bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir,
yine de sitemizde yasalara aykırı unsurlar bulursanız Bize Ulaşın linkinden bildirebilirsiniz, şikayetiniz incelendikten sonra en kısa sürede gereken yapılacaktır.
Bilgisayar

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557 558 559 560 561 562 563 564 565 566 567 568 569 570 571 572 573 574 575 576 577 578 579 580 581 582 583 584 585 586 587 588 589 590 591 592 593 594 595 596 597 598 599 600 601 602 603 604 605 606 607 608 609 610 611 612 613 614 615 616 617 618 619 620 621 622 623 624 625 626 627 628 629 630 631 632 633 634 635 636 637 638 639 640 641 642 643 644 645 646 647 648 649 650 651 652 653 654 655 656 657 658 659 660 661 662 663 664 665 666 667 668 669 670 671 672 673 674 675 676 677 678