SupersatForum  

Hergün 1 Yeni Bilgi

 Muhabbet, Eğlence Ve Hobileriniz Katagorisinde ve  Seviyeli Konular Forumunda Bulunan  Hergün 1 Yeni Bilgi Konusunu Görüntülemektesiniz.=>...


Geri Git   SupersatForum > MUHABBET-EGLENCE VE VİDEO DUNYASI > Muhabbet, Eğlence Ve Hobileriniz > Seviyeli Konular
Özel Arama

Seviyeli Konular Bu Bölümde Seviyeli,Ciddi Konuları Paylaşabilirsiniz.Ayrıca Kandiller,Tebrik Mesajlarınızıda Burada Yayınlayabilirsiniz...

Cevap
 
LinkBack Konu Araçları Gösterim Biçimleri
Eski 13-10-2015, 05:42   #1 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 05-19-12
Mesajlar: 12.527
Üye No: 134026
Uydu Alıcısı: Next-NextStar
Tuttuğu Takım: Galatasaray
Aldığı Beğeni: 1411
Beğendikleri: 400
Phone 43 Hergün 1 Yeni Bilgi


Hergün 1 Yeni Bilgi
02.04.2011

Yasaklanmış ve Delirten Enstrüman: Glass Armonica

18.yy da Benjamin Franklin tarafından bulunan "Glass armonica" enstrüman dan çıkan notalar yüzünden müzisyenler ve dinleyecilerin delirdiği gözlendiği için tamamen yasaklamıştır(yada korku yüzünden insanlar çalmayı bırakmıştır). Armonica dan çıkan sesin insan beyni ve kulaklarıyla bilin...meyen bi etkileşimi olduğu varsayılıyor çünkü çıkan ses 1000 ve 4000 hertz aralığında. 4000 hertz altında sesleri insan beyni sağ ve sol kulak arasındaki tam nirengi noktası bulamadığı "katman/safha farklılığına"(phase differences) yol açıyor. Yani sesin nerden geldiğini anlayamayan beyin ambale oluyor buda duyma problemlerine yol açıyor. Bazı insanlarda deliliğe, depresyona ve birbirleri arasında iletişimde kavgaya kadar götürdüğü söyleniyor..
beaverss Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 13-10-2015, 05:43   #2 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 05-19-12
Mesajlar: 12.527
Üye No: 134026
Uydu Alıcısı: Next-NextStar
Tuttuğu Takım: Galatasaray
Aldığı Beğeni: 1411
Beğendikleri: 400
Varsayılan

03.04.2011

Erkek Bebekler Neden Mavi Giyer ?

Bu gelenek aslında yüzyıllar önce ortaya çıkan bri inanış biçimin bir sonucudur. Bu inanış biçimi insanların yaşam şekillerini etkilerken aynı zamanda yeni doğan çocuklarının da bu inanış biçimine göre yaşamasına neden olmuştur. Bu yaşamsal biçim önceden gelen inanışın bir sonucu bir gelenek olarak günümüze kadar gelmiştir.
Yüzyıllar önce insanlar özellikle inanış biçiminden başlarına gelebilecek tehlikeleri önlemek için bir çok yola başvurmuşlardır. O dönemde özellikle şeytanların varlığına ev insanlara zarar verebileceğine inanan insanlar buna karşı önlemler almaya başlamıştır. Şeytanların özelikle küçük yaştaki çocuklara ve bebeklere girerek onların ruhlarını ele geçireceğine inanan insanların bir çok farklı yönteme başvurmuşlardır. Bu yöntemlerden en önemlisi ise çocukların ve bebeklerin giysilerinde tercih edilen renkler olmuştur.
Şeytani güçlerin gök mavisiyle kovulduğu inancınında hakim olması ile yeni doğan bebeklerin bu renkle giydirilmesi bir inanış haline döndü. Neslin devamının erkekler tarafından sağlandığı gerekçesiyle ortaya çıkan bu inanış sadece erkek çocukların ve bebeklerin mavi üstlerle giydirilmesini öngörüyordu.
İlerleyen yıllarda gelenek haline gelen bu durum insanların sürekli tercih ettiği bir durum haline gelmeyi başardı. Fakat kız çocuklarınında erkekle aynı öneme sahip olması ile onlara özel bir renginde olması gerektiği düşünüldü. Özellikle renkli çiçeklerin bir çoğunun kırmızı ve tonlarının olması kız çocukların bu renklerle giydirilmesine neden oldu. Yani erkeklerin mavi
giyme geleneği uzun yıllar sonra kız çocuklarınında farklı giymesine neden oldu.
beaverss Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 13-10-2015, 05:43   #3 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 05-19-12
Mesajlar: 12.527
Üye No: 134026
Uydu Alıcısı: Next-NextStar
Tuttuğu Takım: Galatasaray
Aldığı Beğeni: 1411
Beğendikleri: 400
Varsayılan

04.04.2011

60 Yıl Kullanılmayıp Daha Sonra Dünyada Devrim Yapan Buluş: Jiroskop

Her yönde dönen ve yalnız kütle merkezi sâbit olan bir kütle veya tekerlek. Gemilerin hareketini kontrol için kullanıldığı gibi silâh yörüngesi kontrolünde ve yön tâyininde de kendisinden faydalanılır. Esas olarak jiroskop bir tekerlek veya dönen bir silindir rotor ve eksenden ibârettir.

Fransız Jean Bernard Leon Foucault 1852’de dünyânın döndüğünü göstermek için yaptığı bu âlete jiroskop ismini vermiştir. Ancak devamlı dönmeyi tatbik edecek bir teknik meydana gelmediğinden yaklaşık olarak 60 yıl jiroskop matematikçilerin oyuncağı olarak kalmıştır. Gemilerde çelik kullanılması arttıkça magnetik pusulaya güven azalmış ve jiroskopik pusula önem kazanmıştır. Önce Almanya’da ve daha sonra Amerika Birleşik Devletlerinde uygulama sahası ortaya çıkmıştır. Gemi ve uçakların hareketlerini kontrol etmek için jiroskopik âletler geliştirilmiştir. Gemilerde yalpa hareketlerini önleyen jiroskoplar ayrıca torpidolara da yön vermek için kullanılır. 1943’te deniz toplarının yönlendirilmesinde istifâde edilmiştir. İkinci Dünyâ Harbi jiroskopun hızla gelişmesini zorlamıştır.

Uçaklarda otomatik uçuş kontrolünde ve rota tesbitinde önemli kullanış alanına sâhiptir. Yeraltında ise petrol kuyularının ekseninin şaşmaması önemli durumlarda jiroskoplarla sağlanır.
Roket füze ve güdümlü nükleer füzelerin hassas hız ve ivme ölçümlerinde jiroskop vazgeçilmez bir vâsıtadır. Ölçümlerde kullanılan hassas âletlerin yalnız harekete âit değerleri ölçmesi istenildiğinden dolayı yerçekimi etkisinin gözönüne alınmaması gerekir. Bu ise jiroskop ile sağlanır. Böylece ölçümün yerçekimine dik olarak yapılması gerçekleştirilir. Ölçü âletlerinin konulduğu tablanın kullanılan bir kaç jiroskopla yatay iki eksen etrafında kararlılığı sağlanır.

beaverss Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 14-10-2015, 05:46   #4 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 05-19-12
Mesajlar: 12.527
Üye No: 134026
Uydu Alıcısı: Next-NextStar
Tuttuğu Takım: Galatasaray
Aldığı Beğeni: 1411
Beğendikleri: 400
Varsayılan

05.04.2011

Hamam Böceklerinin Radyasyondan Etkilenmedikleri Doğru Mu?

Hamam böceklerinin kitinden oluşan dış vücut örtüleri, radyoaktif alfa ışınlarını bloke etme özelliğine sahip. Ancak diğer radyoaktif ışımalar için aynı şey geçerli değil. Yani, hamam böcekleri çok yüksek miktarlarda radyasyona karşı direnç gösterebiliyorlar, ancak radyasyona karşı tamamen dirençli değiller.
Böcek bilimciler, yaptıkları bazı çalışmalarla, hamam böceklerinin radyasyona direnç miktarını sayılara dökmeyi de başarmışlar. Buna göre, normal bir insanın dayanabileceği güvenli radyasyon üst sınırı 5 rem iken, insanlar için öldürücü doz 800 rem olarak kabul ediliyor. Hamam böceklerindeyse, türe bağlı olarak öldürücü dozun 67.500-105.000 arasında değişebildiği görülmüş. Bu değer, neredeyse termonükleer bir patlamaya eşdeğer.
beaverss Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 17-10-2015, 05:45   #5 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 05-19-12
Mesajlar: 12.527
Üye No: 134026
Uydu Alıcısı: Next-NextStar
Tuttuğu Takım: Galatasaray
Aldığı Beğeni: 1411
Beğendikleri: 400
Varsayılan

06.04.2011


Saat Neden Sol Kola Takılır ?

İnsanlar bu soruya farklı farklı cevaplar vermektedir. Fakat şuan günümüzde geçerli ve insanlar tarafından bilinen cevap, sağ elini kullanan insanların bu eli ile birden fazla işi yaptıkları ve hareketli oldukları nedeniyle saatlerini sol ellerini taktıkları cevabını vermiştir. Mantıken bakılınca verilen bu cevap doğrudur. Oldukça fazla hareketli olan sağ elde bulunan saatlerin zarar görmesi kaçınılmaz bir olaydır. Peki sol ellerini kullanan kişiler neden saatlerini yine sol ellerini takmaya devam etmişlerdir? Bu soruya cevabı ise tarih bilimcileri yaptıkları araştırmalar ile vermektedirler. Yapılan araştırma da insanlar tarafından kullanılmaya başlanan ilk saatlerin kolsuz ve zincirli olduğu görünmektedir. Bu saatlerde saat ayarlama vidaları tam 3 hızasında bulunmaktadır. O dönemde yapılan saatler sürekli sorunlar çıkarmakta ve yeniden kurma ihtiyacı duymaktadır. Bu nedenle insanlar hem daha kolay olması açısından saatlerini sol elleriyle tutarak kurmakta ve sağ elleri yardımıyla vidaları çevirmektedirler.
Bu olayların sonrasında ise kordonlu saatlerin çıkması bu alışkanlığın devam etmesine ve insanların saatlerini sol kollarına takmasına neden olmuştur.
beaverss Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 17-10-2015, 05:46   #6 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 05-19-12
Mesajlar: 12.527
Üye No: 134026
Uydu Alıcısı: Next-NextStar
Tuttuğu Takım: Galatasaray
Aldığı Beğeni: 1411
Beğendikleri: 400
Varsayılan

07.04.2011

Soğan doğranırken niçin gözler yaşarır ?



Soğan besleyici bir gıda olmasının yanı sıra müthiş bir aromatik özelliğe de sahiptir. Bu aromada içindeki kükürtlü maddelerin büyük etkisi vardır, ancak aroma tek başına kükürtlü maddelerden kaynaklanmamaktadır. Soğan ve sarmısakta sülfür ihtiva eden aminoasitlerin türevleri de vardır.
Bir soğanı kestiğinizde bunlardan 'S1 propenylcysteine-sulphoxide' adı verilen kısım çözülür ve gözlerimizi tahriş eden 'proponal-S oxit' adlı kısmı ortaya çıkar. Kimya ilminin karışık kelimeleri aklımızı karıştırmadan esasa geçersek, bu maddenin gözümüze değmesi ile bir çeşit hidroliz olur ve içinde eser miktarda bulunan sülfrik asit gözümüzü yakar ve yaşarmasına neden olur.
Bu bileşimler çok dengeli değillerdir. Örneğin çok düşük bir ısı işlemi sonucunda dahi tamamen yok olurlar. Bu nedenle de pişmiş soğanda hiç bulunmazlar ve göz yaşartamazlar. Soğan doğrarken gözlerinizin yaşarmaması için önerilen birçok önlem vardır.
Önce en ciddisini söyleyelim. Bazı aşçılar soğanı kesmeden önce ıslatmayı, keserken de ıslak tutmayı veya soğanı çeşmeden akan suyun altında kesmeyi öneriyorlar. Bir başka görüş ise soğan doğrarken ağızdan nefes almayı tavsiye ediyor. Bu görüşe göre gaz nefesimizle birlikte burnumuza girip gözümüze yaklaşmak yerine doğrudan ciğerlerimize girer ve çıkarmış. Bunu sağlamak için de dişlerimizin arasına bir metal kaşık koymak yeterliymiş.
Soğan doğrarken gözlerin yaşlanmasını önlemek için, dudaklar arasında bir limon dilimi, dişler arasında bir kesme şeker veya dörtte bir dilim ekmek bulundurmayı önerenler de var. Böylece ağzımıza alacağımız bu gibi şeylerin, aldığımız nefesteki sülfür gazını emdiğini iddia ediyorlar.
Diğer görüşler ise, soğanın doğranılmasına tepesinden başlanılması ve cücüğünün en sona bırakılması veya soğanın doğramadan önce yarım saat buzdolabında tutulması şeklinde. Soğan doğrarken deniz gözlüğü veya kontakt lens takılmasının faydalı olacağını ileri sürenler de var..
beaverss Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 17-10-2015, 05:46   #7 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 05-19-12
Mesajlar: 12.527
Üye No: 134026
Uydu Alıcısı: Next-NextStar
Tuttuğu Takım: Galatasaray
Aldığı Beğeni: 1411
Beğendikleri: 400
Varsayılan

08.04.2011

Atmosferdeki Oksijen oranı azalabilir mi?


Dünyamızın değişilmez ve vazgeçilemez kaynaklardan biride hiç kuşkusuz oksijendir. Bu gaz insanların yaşamsal faaliyetleri içinde oldukça önemli olmasının yanında insanlar kadar hayvanlar ve bitkilerinde sürekli olarak kullandığı bir gazdır. Atmosferde sürekli olarak bulunan bu gazın oranında herhangi bir değişikliğin olması mümkün olabilir mi? Oran değişirse insanlar ve diğer canlılar üzerinde ki etkisi neler olur? Oranın sabit tutulması için evrende kendiliğinden gelişen bir sistem varmıdır? Tüm b usorularımızın cevapları yazımızın detaylarında.
Avustralyada yapılan çalışmalarda dünya üzerinde yani atmosferde bulunan oksijenin oranı tam olarak ifade edilmiştir. Yaoılan araştırmalarda oksijenin diğer gazlara oranla bulunma yüzdesi tam olarak 20.95 şeklinde belirtilmiştir. Yine aynı araştırma son yıllardaki oksijen oranınıda incelemiş ve birbirinden ilgin. sonuçlarla karşı karşıya kalmıştır. Bu çalışmalarda bir önceki 10 yıla göre oksijenin oranında yaklaşık olarak 0.02 yüzdesinde bir azalma görünmüştür.
Bu azalma insanların yaşamlarını olumsuz yöne etkileyebilecek kadar büyük bir azalma değildir. Bu azalmanın nedenlerini de araştıran bilim insanların son yıllarda olan orman yangınları ve yakıt kullanımı artmasının bu oranı doğrudan etkilediği sonucuna varmıştır. Ön görülen çalışmalarla bu oranın tekrar eski haline getirilmesi hedeflenmektedir. Bu oranın daha da düşmesi sonucunda dünyayı olumsuz bir çok yeni olay bekleyebilir.
Dünya üzerinde diğer gazların ve oksijen gazının oranını sabitleyen hiç bir yapı yoktur. Yani bu oranın korunmasını sağlayan tek varlık insandır.
beaverss Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 17-10-2015, 05:46   #8 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 05-19-12
Mesajlar: 12.527
Üye No: 134026
Uydu Alıcısı: Next-NextStar
Tuttuğu Takım: Galatasaray
Aldığı Beğeni: 1411
Beğendikleri: 400
Varsayılan

09.04.2011

Gazeteler Neden Enine Düzgün Yırtılmaz ?



Hepimiz bu deneyi evlerimizde bir kez dahi olsa yapmış bulunmaktayız. Di*** doğrultuda kestiğimiz gazete kağıdı düzgünce yırtılırken yatay yani enine yırtmak istediğimiz gazete kağıdı ise zıkzaklar çizerek düzgün olmayan bir görüntü ile karşı karşıya kalmamıza neden olmaktadır.
Gazete kağıdının bir çok matbaa malzemesinin olduğu gibi ana maddesini ağaçlar oluşturmaktadır. Bir çok ağacın uzun uğraşlar sonucu işlenmesi ile ham madde artık üzerine yazılabilir bir hal almaktadır. Ham maddesi olan ağacın liflerinden yapılmakt aolan evlerimizin vazgeçilmezi gazeteler di*** olarak liflerin dizilmesi ile üretilmektedir.
Bu sebepten dolayı ise yırtılmak istenildiğinde gazete di*** doğrultuda liflerden oluştuğu için yırtılma çizgisi yönünü kaybetmeden işlemi sonlandırabilir. Liflerin boylarına parelel olarak uygun bir yırtma yapılabilmektedir.
Enine yırtılma yapıldığında ise karşılaşılan her lif yeni bir zikzagın oluşmasına ve düzensiz bir yırtılmaya neden olmaktadır. Peki gazetelerin imalatında neden lifler di*** olarak kullanılmaktadır. Liflerin sulanması yapıldığında kurumaya bırakılan kağıtlar di*** olarak uzamakta ve bu nedenlede lifler di*** bir şekilde dizilmektedir.
beaverss Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 17-10-2015, 05:47   #9 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 05-19-12
Mesajlar: 12.527
Üye No: 134026
Uydu Alıcısı: Next-NextStar
Tuttuğu Takım: Galatasaray
Aldığı Beğeni: 1411
Beğendikleri: 400
Varsayılan

10.04.2011


Kutuplardaki Hayvanlar Neden Beyazdır ?

Kutuplarda yaşamlarını sürdüren bir çok hayvan beyaz rengi ile dikkat çekmektedir. Bunun bir çok nedeni vardır. Yazımız da kutuplarda yaşayan hayvanların neden beyaz olduğu konusuna değineceğiz. Nedenlerini tek tek ele alacağımız yazımız da bir çok ayrıntıyı ele alacağız. Kutuplar hayvanların yaşamlarını oldukça zor hale getiren hava durumlarının oldukça olumsuz olduğu alanlardır. Bu olumsuzlukların sıcaklık olması yaşamı daha da olumsuz şekilde etkilemektedir. Sıcaklığın hızlı düşüşü sonucunda ise vücuda ve deriye renk veren madde melanin çalışmaz bir hale gelmektedir.
Bunun sonucunda ise bu hayvanlar beyaz renkli olarak yaşamlarını sürdürmektedir. Ayrıca beyaz renk uzun süre yaşamın havyanlara kazandırdığı kalıtsal bir özellik olarak bilim araştırmaların da yerini almıştır. Daha kolay bir şekilde avlanma ve saklanmayı sağlayan beyaz renk kutuplarda hayvanlara büyük bir kolaylık sağlamaktadır. Beyaz yeryüzü üstünde beyaz renkli hayvanların farkedilmesi pek mümkün olmayacaktır.
Fakat tüm bu nedenlere rağmen bu bölgelerde yaşayan bazı hayvanlar ise beyaz rengin dışında farklı renklerde görülebilir. Bunun nedeni ise dişilerin erkekler tarafından erkeklerin ise dişileri tarafından daha kolay farkedilmesini sağlar. Bunun sonucunda ise türün devamı başarılı bir şekilde sağlanmış olmaktadır. Daha renkli ve daha fazla dikkat çeken unsuru üzerinde bulunduran bu hayvanlar türün devamı için avlanmayı göze alırlar.
beaverss Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-10-2015, 06:28   #10 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 05-19-12
Mesajlar: 12.527
Üye No: 134026
Uydu Alıcısı: Next-NextStar
Tuttuğu Takım: Galatasaray
Aldığı Beğeni: 1411
Beğendikleri: 400
Varsayılan

Mucizevi Anne Sütünün Zamanlaması!

Anne sütü, hamilelikte gelmez iken çocuk doğduktan sonra nası geliyor?

Anne sütünü özel bir hormon olan Prolaktin üretir. Beyinin hipotalamus bölgesi bu hormonun salgılanmasını engelleyen bir hormon salgılar. Bu hormona da PIH(Prolaktin Engelleyici Hormon) denir. Bu hormon anne sütünü üreten Prolaktin hormonu üretimini epey yavaşlatır.... Peki neden PIH(Prolaktin Engelleyici Hormon) üretimi durdurk yere artıyor? Yine hamilelik döneminde üretilen östrojen isimli bir hormon, beyine(hipotalamusa) PIH üretmesini söyler. Bebek doğdukdan sonra östrojen üretimi dolayısıylada PIH üretimide azalır. Gitgide çoğalan Prolaktin hormonlarıda süt bezlerini harekete geçirir. Böylece anne artık süt üretmeye başlar.
beaverss Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-10-2015, 06:29   #11 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 05-19-12
Mesajlar: 12.527
Üye No: 134026
Uydu Alıcısı: Next-NextStar
Tuttuğu Takım: Galatasaray
Aldığı Beğeni: 1411
Beğendikleri: 400
Varsayılan

Saçlar Sürekli Uzarken Kaşlar Neden Uzamıyor ?


Vücudumuzdaki kıllar (saç, kaş, kirpik, vücut kılları, vs.) yer aldıkları bölgelere göre farklı görevlere sahiptir ve farklı boylardadır. Saçlarımız bir metrelik bir uzunluğa bile erişebilirken, kaşlarımız oldukça kısadır. Saçlarımız ve kıllarımız, "keratin" adı verilen bir ...proteinle dolu olan ölü hücrelerden oluşurlar. Derinin hemen altında bulunan köklerine de, "folikül" adı verilir.

Vücudumuzda çeşitli bölgelerde bulunan kılların boyları, genetik olarak programlanmıştır. Bu nedenle hepsi, belirli bir uzunluğa kadar uzarlar ve bu "son uzunluğa" eriştikten sonra da periyodik olarak dökülürler. Ancak yaş etkisiyle, saç ve kıl köklerinin bu programlı büyümesinde bozulmalar görülebilir. Yaşlılarda kaşların normalden daha uzun olması, bu nedenledir.

Saçlarımızın gövdesi boyunca ölü hücreler bulunur. Saçın dış kısmı sert yapılı proteinlerden, iç kısmı ise uzayabilen esnek liflerden oluşur. Saçta herhangi bir sinir hücresi bulunmaz. Bu nedenle, saç kökleri, saçın ne denli uzun olduğuna dair bir bilgiye sahip değildir. Sadece saçların belirli bir "son uzama" sınırı vardır –ki kişiye veya cinsiyete göre değişir-, ve saçlar bu uzunluğa gelip de ömürlerini doldurduktan sonra dökülürler.
beaverss Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-10-2015, 06:30   #12 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 05-19-12
Mesajlar: 12.527
Üye No: 134026
Uydu Alıcısı: Next-NextStar
Tuttuğu Takım: Galatasaray
Aldığı Beğeni: 1411
Beğendikleri: 400
Varsayılan

İşaret Dilinin Bulunuşu ve Geliştirilmesi

İşaret dili 1616 senesinde ilk kez İtalyan Giovanni Bonifacio tarafından geliştirilmiştir. 1750 yılında 2 kız kardeşide sağır olan Abbe Charles Michel de I'Epee bu dili değiştirerek geliştirmiştir. Fransızca kelimeleri heceleyip bu hecelere birer işaret vermiştir ve "Fransız İşaret Dilini" oluş...turmuştur. Soylu bir aileden gelen I'Epee kendi parasıyla dünyanın ilk sağırlar okulunu 1755 yılında açmıştır.
beaverss Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 20-10-2015, 19:52   #13 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 05-19-12
Mesajlar: 12.527
Üye No: 134026
Uydu Alıcısı: Next-NextStar
Tuttuğu Takım: Galatasaray
Aldığı Beğeni: 1411
Beğendikleri: 400
Varsayılan

Ay neden bazen gündüz de görünür ?

“Ay sadece gece görülebilir” düşüncesi yanlıştır. Ay ve yıldızlar gündüzleri de periyoduna bağlı olarak tepemizde bulunur. Ama güneşinatmosferimizde yansıyan ışınları onları görmemize sebeb oluyor.
Ay dünyamıza çok yakın olduğundan gökyüzünde görüntü olarak yıldızlardan çok büyük görünür. Eğer konumuna göre güneşten iyi ışık alabilirse gündüzleri de gökyüzünde rahatlıkla görünebilir. Ayın yüzeyi bir asfalt yol yüzeyi gibi yansıtıcıdır. Koyu renktedir ama tam siyah da değildir. Biz gökyüzünde aya baktığımızda sadece onun güneşten yansıttığı ışığı görüyoruz. Güneş kadar ışık saçmıyor ama yine de gökyüzündeki en parlak yıldızdan 100.000 kat daha fazla ışık yansıtabiliyor.
Gündüz havanın aydınlığı yıldızların parıltısını yok eder. Aslında parlak yıldızların olduğu bölgede gökyüzünün parlaklığı da biraz daha farklıdır ama bu farkı pek algılayanlayız. Ama ayın olduğu bölgede ışık yeterli ise geceki gibi çok parlak olmasa da onu görebiliriz. Hatta hava şartlarının olumlu olduğu durumlarda hava aydınlıkken Venüs gezegenini bile görebiliriz.
Güneşi büyük bir ampul, ayı da büyük bir ayna olarak düşünebiliriz. Bazı durumlarda ampulün ışığını doğrudan görmesek bile, aynanın yansıttığı ışığını görebiliriz. Bu, geceleri olan durumdur. Güneşi göremeyiz, çünkü dünyamız ondan gelen ışığı bloke etmiştir. Ayı, yani aynadan yansıyan ışığını görebiliriz. Ampulü de, aynayı da birlikte gördüğümüz durum ise ayın gündüz görünme durumudur.
Genellikle ‘ayın karanlık yüzü’ diye kullanılan deyiş şekli yanlıştır. Doğrusunun ‘ayın arka yüzü’ olması gerekir. Ayın dünyamız etrafındaki dönüş süresi ile kendi etrafındaki dönüş süresi hemen hemen aynı olduğundan, biz ayın hep bir yüzünü görürüz ama ay dünya ile güneş arasındayken bize bakan yüzü karanlık, güneşe bakan arka yüzü aydınlıktır.
beaverss Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 20-10-2015, 19:53   #14 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 05-19-12
Mesajlar: 12.527
Üye No: 134026
Uydu Alıcısı: Next-NextStar
Tuttuğu Takım: Galatasaray
Aldığı Beğeni: 1411
Beğendikleri: 400
Varsayılan

Biberden ağzımız yandığında su içmek neden işe yaramaz ?

Yağ ve su kesinlikle birbirlerine karışmaz. Biberlerin yakıcılık veren maddesi yağlı olduğu için, ne kadar su içerseniz için onunla birleşmez. En iyi metot ekmek yemektir. Ekmek bu yağı emer ver mideye taşır.

Bir diğer etkili yol da süt içmektir. Sütün içinde ki kazein maddesi bir deterjan görevini üstlenir ve biberin yağıyla karışarak ağızı temizler
beaverss Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 20-10-2015, 19:53   #15 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 05-19-12
Mesajlar: 12.527
Üye No: 134026
Uydu Alıcısı: Next-NextStar
Tuttuğu Takım: Galatasaray
Aldığı Beğeni: 1411
Beğendikleri: 400
Varsayılan

Uyumazsak ne olur ?

Hayatımızın 1/3’ü uyumakla geçiyor. Napolyon ve Florence Nightingale bir gecede ortalama 4 saat uyurken, Thomas Edison uyumanın sadece zaman kaybı olduğunu savunuyordu. Peki, o zaman neden uyuma ihtiyacı duyuyoruz? Bu soru yüzyıllar boyunca bilim adamlarının merak ettiği ancak cevabını kesin olarak veremedikleri bir sorudur. Bazıları uykunun günlük aktiviteler sırasında harcanan enerjiyi geri kazanmak için gerekli olduğunu savunuyor.
Ancak şaşırtıcı bir gerçek de şu yönde: 8 saatlik uyku esnasında depolanan enerji sadece 50 Kcal; yani yediğiniz bir tostun verdiği enerjiyle aynı.
Uyuyoruz çünkü konuşma, hafıza ve esnek düşünmeyle ilgili değerlerimizin normal ölçülerde seyretmesi için uykuya ihtiyaç duyuyoruz. Diğer bir deyişle, uyku beyin gelişimi üzerinde önemli bir etkiye sahip.

Uyumazsak ne olur?
Uyumanın önemini anlamak için uyumazsak başımıza neler gelir onları düşünün. Uyku eksikliği beynin çalışmasını ciddi ölçüde etkiler. Unutkanlık, dalgınlık, kendini rahatsız hissetmek yaşanması muhtemel durumlardandır. Sadece bir gece uykusuz kalındığında konsantrasyon büyük ölçüde azalır ve istediğimiz şeye odaklanmada büyük zorluk çekeriz.
Sürekli olarak yetersiz uyku ile ayakta kalmaya çalıştığımızda, beynin konuşmayı, hafızayı, planlamayı ve zaman algısını kontrol eden bölümü ciddi bir şekilde sekteye uğrar ve kendini “kapatır”.
Uykusuzluk sadece bilişsel aktiviteleri değil aynı zamanda duygusal ve fiziksel halimizi de etkiler. Uyku apnesi gibi aşırı uykusuzluktan kaynaklı hastalıklar başımıza bela olabilir. Araştırmacılar uykusuzluğun kilo almayla da yakından ilişkili olduğunu belirtiyor. Çünkü kilomuzu korumak için gerekli olan kimyasal maddeler uyku esnasında salgılanıyor.


En uzun süre uykusuz kalma rekoru 1965 yılında Randy Gardner tarafından kırılmıştır ve Gardner 11 gün uyumadan kalmayı başarmıştır. 4 gün sonra halüsinasyon görmeye başlayan Gardner, birkaç gün sonra kendini ünlü bir futbol oyuncusu sanmış ve araştırmanın sonuna doğru bilişsel aktiviteleri ciddi ölçüde düşmüştür.
beaverss Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 20-10-2015, 19:54   #16 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 05-19-12
Mesajlar: 12.527
Üye No: 134026
Uydu Alıcısı: Next-NextStar
Tuttuğu Takım: Galatasaray
Aldığı Beğeni: 1411
Beğendikleri: 400
Varsayılan

Ses duvarını aşan ilk icat

Kırbaç 7000 yıl önce Çin’de icat edildi, fakat kırbaç “şaklaması”nın, kırbacın sapına çarpan derinin sesi olmayıp, mini bir ses duvarı patlaması olduğunun anlaşılması ancak 1927′de yüksek-hızda fotoğrafçılığın icadıyla mümkün oldu. Kırbaç şaklaması, kırbacın vurulması anında kendi etrafında katlanmasıyla oluşan halkadan kaynaklanır.
Bu halka kırbaç boyunca ilerler ve kırbaç uca doğru iyice inceldiğinden halka gittikçe hızlanarak başlangıçtakinin 10 katı hıza ulaşır. “Şaklama” halkanın saate 1194 km hıza ulaşarak ses duvarını aştığı anda gerçekleşir.
Pilotluğunu Chuck Yeager’ın yaptığı Bell XI, 1947′de sesi duvarını aşan ilk uçaktı. Bu uçak, 1948′de 21.900 metre yükseklikte saatte 1540 km hıza ulaştı ve bu hâlâ tüm zamanların en hızlı dokuzuncu insanlı uçuşudur.
En hızlı insanlı uçuş rekoru hâlâ, 1967′de 31.200 metre yükseklikte saatte 6389 km hıza ulaşan X-15A’nındır.
Dünya üzerinde bir insanın en hızlı yolculuğu ise Apollo-10′un 1969′da atmosfere yeniden girişi sırasında gerçekleşti. Bu aracın hızı kayıtlara saatte 39.897 km olarak geçti...
beaverss Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 22-10-2015, 06:19   #17 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 05-19-12
Mesajlar: 12.527
Üye No: 134026
Uydu Alıcısı: Next-NextStar
Tuttuğu Takım: Galatasaray
Aldığı Beğeni: 1411
Beğendikleri: 400
Varsayılan

Çinliler Yiyecekleri Niçin Çubuklarla Yerler?


Aslında nedeni tam bilinmiyor. Bir görüşe göre, vakti zamanında Çin imparatorlarından biri halkın ayaklanmasından korktuğundan, eritilip silah olarak tekrar kullanılabilecek metal olan her şeyin toplanmasını emretmiş. Ellerindeki bıçak, kaşık ve benzeri şeyleri vermek zorunda kalan Çinliler ne yapsınlar, çaresiz bambu kamışlarından yapılmış ince çubuklarla yemek yemeye alışmışlar. Akla daha yatkın gelen diğer bir görüşe göre ise çubukla yemek adeti Çinlilerin yiyeceklerini küçük parçalara bölüp yeme alışkanlıklarından ve buna bağlı olarak zaman içinde çok önemli bir ihtiyaçtan kaynaklanıyor. Yemek çubukları milattan bir yüzyıl önce doğmuş. Yemeği içindeki yağa atıp karıştırarak pişirmeye yarayan tava benzeri kaplar kullanılmadan önce yiyecekler odun ateşi üzerinde pişiriliyormuş.
Nüfus çoğaldıkça artan yiyecek ihtiyacından dolayı ormanlar kesilip tarlalar açıldıkça bu sefer de odun, yani yakacak sıkıntısı başlamış. Zamanla etleri ve sebzeleri çok küçük parçalara bölüp, yağ içinde karıştırarak kızartmanın hem süratli pişmeyi hem de odundan tasarrufu sağladığını görmüşler. O zamanlar ağaç sıkıntısı nedeniyle, yemek masası kullanmak zenginlere mahsus bir lüks olduğundan insanlar bir elleri ile yiyecek veya pirinç tabağını tutuyor, yemek yemek için de sadece diğer ellerini kullanabiliyorlarmış. Çinlilerin yemeklerinin bol soslu olduğunu söylemeye gerek yok. Yerken çubukları kullanmak, her şeyi tek elle yemek zorunda olan Çinlilerin bütün parmaklarının kirlenmesi sorununu çözdüğü için hızla yayılmış. O zamanlar çubukların çok azı ağaçtan, çoğunluğu fildişi ve kemiktenmiş. Şimdi artık ne metal ne de ağaç kıtlığı var. Zaten onların yerini sentetik malzemeler çoktan almış durumda. Ne var ki bırakın Çini, diğer ülkelerdeki bir çok insan bile bir Çin lokantası bulup, çubuklarla yemeğe uğraşıp, Çin imparatorunun veya odun yokluğunun yarattığı eziyete seve seve katlanıyorlar.
beaverss Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 25-10-2015, 06:33   #18 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 05-19-12
Mesajlar: 12.527
Üye No: 134026
Uydu Alıcısı: Next-NextStar
Tuttuğu Takım: Galatasaray
Aldığı Beğeni: 1411
Beğendikleri: 400
Varsayılan

Kahvaltıların vazgeçilmezi çayı kim keşfetti ?

Çaysız bir dünya nasıl olurdu acaba? Çay keşfedilmeseydi, çaydanlık, çay fincanı, kaşığı, işyerlerinde çay paydosu, şehirlerarası otobüslerde çay molası olamazdı. Şükür ki çay milattan önce 2737 yılında büyük Çin imparatoru Shen Nung tarafından tesadüfen de olsa keşfedildi.
Shen Nung bir gün bahçede ağzı açık bir kapta su kaynatırken çalılıklardan bir kaç yaprak kaynayan suyun içine düştü. Nung yaprakları suyun içinden toplayamadan yapraklar suda kaynamaya, hoş bir koku etrafa yayılmaya başladı. İmparator merak edip suyun tadına bakınca çay keşfedilmiş oldu.
İmparatorun kendi keşfi hakkındaki düşüncesi çayın susuzluğu bastırdığı, harareti giderdiği ve uykuya olan isteği azalttığı şeklindeydi. Çay ismi de Çincedeki “ça”dan geliyor. Benzer şekilde çaya Ruslar “chay” Araplar “shaye” Japonlar “cha” diyorlar.
Çay bugün dünyada sudan sonra en çok içilen içecektir. Avrupa’ya gelişi 1610 yılını buldu, başlangıçta da ilaç muamelesi gördü. Halbuki o yıllarda çay Orta Asya’da o kadar değerliydi ki çay balyaları ticarette para yerine geçebiliyordu.
Çayın Avrupa’ya geldiği ilk yıllarda tüccarlar satışını ateş düşürücü, mide ağrısı giderici, romatizmayı önleyici bir ilaçmış gibi yaparlarken, doktorlar biraz daha ileri giderek çaydan yapılan iksirin tüm hastalıklara karşı direnç kazandırdığını ve yaşlanmayı geciktirdiğini ileri sürüyorlardı.
Zamanla bu sefer de çayın aleyhine görüşler yayılmaya başladı. Fransız fizikçiler çayı asrın en münasebetsiz yeniliği diye nitelendirirlerken bir Alman doktor da 40 yaşından sonra çay içenlerin ölüme daha yakın olacaklarını iddia ediyordu.
İngiltere’de ise çay içmek alışkanlık haline gelince kadın dergileri ev kadınlarının çay yüzünden ev işlerine soğuk bakmaya başladıklarını, ekonomistler ise çalışmaya harcanacak zamanın çay içmekle tüketildiğini ileri sürdüler. Ancak bunların hiçbiri çayın dünyanın en favori içeceği olmasını önleyemedi. Miktar tam olarak bilinemiyor ama dünyada senede 2 milyon ton civarında çay tüketildiği tahmin ediliyor.
Günümüzde çayın yaygınlaşmasına en çok etki eden faktör poşet çayın icadıdır. Her ne kadar icadının tam farkına varmasa da poşet çayın mucidi Thomas Sullivan’dır. Kahve ve çay ticareti ile uğraşan Sullivan, müşterilerine sık sık çay örnekleri gönderiyordu. Başlangıçta bu iş için teneke kutuları kullanırken, sonradan elde dikilmiş ipek torbaların bu iş için daha pratik ve ucuz olacaklarını düşündü.
Çok geçmeden siparişler başladı ama şaşırtıcı olan esas malı değil torba içindeki örnek çayları sipariş etmeleriydi. Müşteriler torbaların çayın kaynamasını kolaylaştırdıklarını keşfetmişlerdi. Çayın torba (poşet) içinde satımı o kadar geliştirildi ki Batı ülkelerinde tüketim oranı toplam çay tüketiminin yarısına ulaştı.
beaverss Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 25-10-2015, 06:34   #19 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 05-19-12
Mesajlar: 12.527
Üye No: 134026
Uydu Alıcısı: Next-NextStar
Tuttuğu Takım: Galatasaray
Aldığı Beğeni: 1411
Beğendikleri: 400
Varsayılan

Nane nasıl ferahlama hissi verir ?

Nane insanlar tarafından sıkça tüketilen ve ağızda bıraktığı o muhteşem ferahlık sayesinde bir çok kez merak edilen bitkiler arasındaki yerini almaktadır. Özellikle gelişen sakız ve şeker sektöründe neredeyse tüm reklamların oyuncusu haline gelmiş olan nane nasıl oluyorda ağızda bir ferahlık hissini verebilir? Bu ferahlık hissini sağlayan nanaler mi yoksa fabrikaların naneler içine yerleştirdiği kimyasallar mı? Yoksa nananin böyle bir işlevi olmamasına karşın insanlar bu misyonu naneye mi yüklemektedirler?
Naneler kullanıldıktan sonra insanın ağzında ferahlık hissi veren maddelerdir. Bu bir his değil bilimsel bir gerçektir. Bu bilimsel gerçeğin ispatlanması uzun süren bir araştırma sonucu değildir. Nanaler içinde bulundurdukları mentol ile bu ferahlık hissini bizlere verebilmektedir. Bu hissin oluşumu aynı kolanyanın elimize döküldükten sonra buharlaşması ile oluşan soğuma hissinin aynısıdır. Bu his sonrasında bir alkol olan mentol dilimizden hızlı bir şekilde buharlaşır. Gerçekleşen bu endotermik olay sonrasında bir ferahlama hissi tüm ağızı hızlı bir şekilde kaplamaktadır. Bu his nanenin içinde bulundurduğu mentolün bitmesi ile son bulur.
Son yıllarda sakız ve şeker üreticileri yaptıkları yapay mentol aramosı ile daha uzun süre ve etkili ferahlama imkanını sunmaktadır. Bu aşamada sakız ve şeker içinde kullanılan mentol ne kadar fazla olur ise ferahlama da o kadar fazla olacak ve uzun sürecektir. Uzun sürme arttıkça kişilerin bu ürünlere olan ilgileride artmaktadır.
beaverss Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 25-10-2015, 06:34   #20 (permalink)
 
Avatarı
 
Katılım Tarihi: 05-19-12
Mesajlar: 12.527
Üye No: 134026
Uydu Alıcısı: Next-NextStar
Tuttuğu Takım: Galatasaray
Aldığı Beğeni: 1411
Beğendikleri: 400
Varsayılan

İnternet Türkiye'ye nasıl ve ne zaman geldi ?

12 Nisan 1993 yılında Ankara ile Washington arasında kurulan bir bağlantı sayesinde internet Türkiye'ye gelmiş oldu.

1987 yılında kurulan Türkiye Üniversite ve Araştırma Kurumları Ağı (TÜVAKA) internetin yerel şekliydi. Sadece ağlar arasında bağ kuruluyordu fakat 12 Nisan 1993 yılında Ankara ile Washington arasında kurulan bir bağlantı sayesinde internet Türkiye'ye tam olarak geldi.

Yine 1993 yılı içerisinde ODTÜ ve Bilkent üniversiteleri ilk Türk web sitelerini açtı. 1994 yılında da kurumlara ve firmalara internet hesapları verilmeye başlandı.
beaverss Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Cevap

Etiketler
bilgi, hergün, yeni


Şu an bu konuyu görüntüleyen kullanıcı sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir)
 
Konu Araçları
Gösterim Biçimleri

Yazım Kuralları
Yeni konu açma izniniz yok.
Mesajlara cevap yazma izniniz yok.
Mesajlarınıza dosya / resim ekleme izniniz yok.
Mesajınızı değiştirme izniniz bulunmuyor.

BB kod - Açık
Yüz İfadeleri are Açık
[IMG] kodları Açık
HTML kodları Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Varsayılan Zaman Aralığı: GMT +2. Saat 07:40.



Powered by: vBulletin Version 3.8.10
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.

Copyright © 2005-2018 SupersatForum İnternational®, All Rights Reserved

iptv
User Alert System provided by Advanced User Tagging v3.2.2 (Lite) - vBulletin Mods & Addons Copyright © 2018 DragonByte Technologies Ltd.
www.supersatforum.com Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir,
bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir,
yine de sitemizde yasalara aykırı unsurlar bulursanız Bize Ulaşın linkinden bildirebilirsiniz, şikayetiniz incelendikten sonra en kısa sürede gereken yapılacaktır.