Allah’ýn (c.c.) sayýya sýðmayacak kadar güzel isimleri vardýr. Kuran-ý Kerim’de bu anlama gelebilecek olan ayet-i kerime þudur: “De ki Rabb’imin kelimelerini yazmak için deniz mürekkep olsa hatta onun bir misli daha takviye edilse bunlar tükenir de Rabb’imin kelimeleri bitmez (Kehf suresi, ayet 109).”
Nasýl bir insaný ismiyle ve unvanýyla tanýrsak Allah’ý (c.c.) da ancak sýfat ve güzel isimleri ile tanýyabiliriz. Yalnýz bir insanýn isminin anlamýyla kiþiliði, davranýþlarý, ahlaký, dünya görüþü uyuþmayabilir. Örneðin bir kiþinin adý Muhsin (iyilik yapan) olabilir de herkes ondan kötülük görebilir. Ama Allah (c.c.) için böyle bir þey söz konusu olamaz. Allah’ýn (c.c.) güzel isimlerinde söz konusu olan anlam ile biz Allah’ý (c.c.) daha yakýndan tanýmak olanaðýna eriþiriz.
Allah’ýn (c.c.) zatýný düþünmek doðru deðildir. Nitekim bu bir hadis-i þerifle de yasaklanmýþtýr. Ama O’nun varlýk, olay ve olgular üzerinde görülen sýfatlarý ve güzel isimleri üzerinde düþünebiliriz. Tabii burada “Allah’ýn (c.c.) zatýný düþünmek” ile kastedilen anlam, O’na insana özgü nitelik ve nicelik yakýþtýrmaktýr. Yoksa insanýn kendisini Allah’ýn (c.c.) zatý karþýsýnda olduðunu hissetmesi, düþünmesi murakabe adý verilen büyük bir ibadettir.
Bütün evren, yeryüzü, canlý ve cansýz varlýklar, Allah’ýn (c.c.) sýfatlarýna ve güzel isimlerine tercümanlýk yapmaktadýrlar. Allah’ý (c.c.) bizlere anlatmak için yaratýlmýþlardýr. Hadisi-i þerifte yetmiþ yýllýk ibadete denk olarak gösterilen tefekkürün zirvesi de yaratýlmýþ olan þeylerde Allah’ýn (c.c.) sýfat ve güzel isimlerini görüp üzerinde düþünmektir.
Ýnsan yeryüzünde Allah’ýn (c.c.) halifesi olmak üzere yaratýlmýþtýr. Allah’ýn (c.c.) halifesi olmak demek, Allah’ý (c.c.) yeryüzünde esma-ül hüsnasý ile temsil etmektir. Nitekim Kuran-ý Kerim’de (Bakara Suresi, 30-38) Allah (c.c.) ilk insan olan Hz. Adem Aleyhisselâmla ilgili olarak bu konu üzerinde durup yeryüzünde bir halife yaratacaðýný belirtmiþtir. Ama melekler insanýn yaratýlýþ hikmetini kavrayamayarak Allah’ýn (c.c.) bu kararýna itirazda bulunmuþlardýr.
Melekler Allah’ýn (c.c.) bütün güzel isimlerini temsil edemiyorlardý. Bu yüzden Allah’ý (c.c.) gereði þekilde tanýmýyorlardý. Örneðin onlar Allah’ýn et-Tevvâb (Tövbeleri kabul eden) güzel ismini bilmiyorlardý. Çünkü günah iþleyemiyorlardý. Dolayýsý ile el-Gafûr (Günahlarý baðýþlayan), el-Gaffâr (Günahlarý çokca baðýþlayan), el-Afüvv (Günahlarý tamamen affeden) gibi günahlarý baðýþlamayý, günahlardan temizlemeyi karþýlayan Allah’ýn (c.c.) güzel isimlerinden de habersizdiler. Yine yeme içme nedir bilmeyen bu varlýklar er-Rezzâk (Rýzýk veren) güzel isminden de habersizdiler. Ayrýca Allah’ýn (c.c.) hastalarý iyileþtirdiði eþ-Þâfi (Hastalara þifa veren) güzel isminin de hastalanmadýklarý için ne anlama geldiðini bilmiyorlardý. Allah (c.c.) âlemleri sýfatlarýný ve güzel isimlerini tecelli etmek için yaratmýþtý. Melekler istemese de bu gerçekleþecek, meleklerin haksýzlýðý kendilerine ispat edilecekti. Nitekim Allah (c.c.) Hz.Adem’i (a.s.) yaratýp eþyalarýn isimlerini kendisine öðretince bunlarýn isimlerini meleklerine de sordu. Ama onlar bu konuda cahildiler. Bir þey bilmiyorlardý. Hatalarýný anlayýp Allah’tan (c.c.) af dilediler (bk. Bakara suresi, ayet 30-39).
Allah’ý (c.c.) gözler göremez. Ama kalpler Allah’a (c.c.) yönelebilir.
Güzel isimlerle (esma-ül hüsna) kalbi Allah’a (c.c.) yöneltmek üç þekilde mümkündür: Ya O’nun güzel isimlerini zikretmekle ya dualarda kullanmakla ya da yaratýlmýþlar üzerinde O’nun güzel isimlerini düþünmekle olur.
Þayet virt dersi verecek ehil birisi, mürþid-i kamil bulunmadýðýnda bir vakit namazýnýn bitiminin arkasýnda bu isimleri bize baðýþlayan ve sayýlmasýný isteyen peygamberimizin (s.a.s.) ruhuna bir fatiha hediye ettikten sonra Allah’ýn (c.c.) güzel isimleri aþaðýdaki esma-ül hüsna tablosundaki sýrasýyla çekilebilir. Ayrýca onun içerisinden seçilen bir veya birkaç güzel isim anlamý dosdoðru bilindikten sonra sayýya vurmadan veya ebced sayýsýna göre her gün gece ve gündüz bir çeþit aþkla zikredilerek yüceltilebilir. Bu zikir sýrasýnda insan isimleri ile Allah’ýn (c.c.) güzel isimlerinin karýþmamasý, daha doðrusu Allah’ýn (c.c.) güzel isimlerinin insan isimlerini çaðrýþým yapmamasý için zikrini çektiðimiz güzel ismin baþýna “yâ-” veya “el-“ takýlarýný koymamýz gerekir. Örneðin yâ-Metînü, el-Kâdiru gibi. Bir de bu güzel isimlerle birlikte takdis cümlelerini zikretmek bu açýdan çok yararlýdýr. En azýndan baþta ve sonda birer kere de olsa takdis cümlelerini söylemek zikrimize bir aðýrlýk ve içtenlik katacaktýr: el-Metînü celle celâluhu, yâ-Kâdiru celle þânuhu gibi. Bu iki takdis cümlesinden her biri bütün güzel isimler için kullanýlabilir.
Ýnsanýn tek baþýna yalnýz havas bilgileri ile zikre yönelmesi beraberinde büyük itikadi yanlýþlýklar ve sapmalar da getirebilecektir. Zikir ehil birisinin, mürþid-i kamilin rehberliðinde çekilmedikçe insana yarar kadar zarar da verebilir. Tabii bu sözünü ettiðimiz þey, laza-i Celal (Allah), kelime-i tevhit gibi zikirleri çokça çekme ile ilgilidir. Yoksa esma-i Hüsna için geçerli deðildir. Ama yine de esma-i hüsnada da ihtiyatlý olmak lazýmdýr. En azýndan tasavvuf kültürünü hazmetmek gerekir. Tasavvuf kültürünün de temelini her an tövbe ve istiðfar halinde olma, nefisle mücadele etme ve Allah rýzasýný amaç olarak görme oluþturur. Çünkü þeytan hiçbir fýrsatý kaçýrmaz. Kýlavuzsuz yola çýkanlarý çeþitli tehlikeler bekleyebilir. Örneðin yaptýðý zikirle dualarýnýn kabul edildiðini gören birisi istidraca düþebilir. Hem benliði güçlenip kendisinde olmayan çeþitli büyüklükler görebilir, kibire ve ucuba kapýlabilir. Çünkü zikrin neticesi birtakým haller yaþamaya baþlayacaktýr. Bunlarýn bazýsý Rahmani bazýsý da þeytanidir. Bunlarý birbirinden ayýrmasý imkânsýzdýr. Birbirlerine çok benzerler. Farkýna varmadan þeytanýn oyuncaðý olabilir. Bunlar da insaný ebedi helake, piþmanlýða götürmeye yeter. Ayrýca vesveseye de düþebilir. Hele içinde bulunduðumuz çaðda insanlar gerekli dini ve itikadi bilgilerden bile yoksunken onlarýn ellerine verilecek böyle bir havas bilgisi Allah’ýn (c.c.) güzel isimlerinin gereði ve amacý dýþýnda zikredilmesine yol açacaktýr. Onun için zikir yoluna gireceklerin bir mürþid-i kamilin himayesine girmesi en doðru yoldur. Nefis tezkiye olmadýkça zikir, özellikle esma-i hüsna zikri ona yarardan ziyade zarar verecektir. Çünkü böyle bir kiþi Allah’ýn güzel isimlerine hep nefis hesabýyla bakacaktýr. Bu da onu manevi olarak zarara sokacaktýr. Hâlbuki esma-i hüsna zikrini çekmenin temel amacý Allah’ý övüp yüceltme ve O’nun güzel ahlakýyla ahlaklanmadýr. O’nun rýzasý dýþýnda her þey nefis hesabýnadýr. Allah’ýn rýzasý dýþýnda kendisine bir hedef çizen ve bu konuda esma-i hünsadan umut bekleyen kiþi ise yoldan çýkmýþtýr. Nefis ve þeytan onu aldatmýþtýr. Allah bu durumlara düþmekten bizleri korusun. Evet þu ayet-i kerime bu kiþilere hitap etmektedir: “En güzel isimler Allah’ýndýr. O halde O’na en güzel isimlerle dua edin. O’nun isimleri hakkýnda eðri yola gidenleri býrakýn. Onlar yapmakta olduklarýnýn cezasýna çarptýrýlacaklardýr (Araf suresi, ayet 180).”
Kalp saniyede halden hale girer. Deðiþkendir. Onu bir noktada tutmak zordur. Hele zikir sýrasýnda bu daha çok olur. Nefis ve þeytan vesveseleri ile kalbi bulandýrýrlar, zikri dünyevi bir amaç haline dönüþtürebilirler. O yüzden Nakþibendiler, lafza- Celal zikrini her tespih devrediþinde (100 adetten sonra) ‘Ýlahi ente maksudi ve rýzake matlubi (Allahým Sen maksadýmsýn, isteðim de Senin rýzandýr.)’ demektedirler. Böylece sapmýþ, sapacak, dönek, renkten renge giren, girecek olan kalbe rotasýný gösterirler. Kalp bu rotadan saptý mý zikir yarar deðil insana zarar vermeye baþlar. Bu durum esma-i hüsna zikrinde daha çok kendisini gösterir. Yani kalp esma-i hüsna zikrinde rotasýný þaþýrmaya daha müsaittir. Esma-i hüsna zikrini çekerken kalp O’nun rýzasý dýþýnda baþka yerlere takýlabilir. Onu uyarmak ve doðru yola sevk etmek gerekir. Onun için esma-i hüsna zikri çekerken ‘Ýlahi ente maksudi ve rýzake matlubi (Allahým Sen maksadýmsýn, isteðim de Senin rýzandýr.)’ sözünü en azýndan baþta ve sonda birer kere de olsa söylemek ve bu konuda kalbi uyarmak gerekir. Daha çok söylemek daha büyük yararlar saðlar.
Bilindiði üzere Ýslam dinine Kelime-i þahadetle girilir. O da Allah’tan (c.c.) baþka ilah olmadýðýna, Muhammed’in (s.a.s.) Allah’ýn (c.c.) kulu ve peygamberi olduðuna kalp ile inanýp onu dil ile tasdik etmektir. Buna göre Ýslam’ýn bir yarýsýný Allah’a (c.c.) iman, diðer yarýsýný da peygambere iman oluþturmaktadýr. Allah’a (c.c.) iman etmeden önce de O’nu sýfat ve güzel isimleri ile tanýmak gerekir. Allah’a (c.c.), peygamberlere iman dýþýnda imanýn diðer rükünleri olan meleklere, kitaplara, ahiret gününe, kadere iman Allah’ýn (c.c.) sýfatlarýnýn ve güzel isimlerinin bir uzantýsý olarak düþünülebilir. Yani bir Müslüman Allah’ý (c.c.) sýfat ve güzel isimleri ile tanýmadýðý zaman imani ve itikadi bazý zayýflýklar ve eksiklikler içerisinde bulunabilir. Bu açýdan Allah’ý (c.c.) sýfat ve güzel isimleri ile tanýmak, bilmek her Müslüman için en baþta gelen görev ve iþtir.
Allah’ýn (c.c.) güzel isimleri, Ebu Hüreyre’nin (r.a) peygamberimizden (s.a.s) bir müjde ile birlikte rivayet ettiði bir hadis-i þerifte geçmektedir: “Allah’ýn doksan dokuz ismi vardýr. Kim bunlarý sayarsa cennete girer.”
Kuran-ý Kerim’de ve hadis-i þeriflerde söz konusu doksan dokuz isim dýþýnda Allah’ýn (c.c.) daha pek çok güzel ismi geçmektedir.
Bu hadisteki “sayma (ahsâhâ)” sözcüðü nedense konuyla ilgili kitaplarda çeþitli açýklamalara neden olmuþtur. Ýhsâ etme (sayma) ile sadece Allah’ýn (c.c.) doksan dokuz güzel ismini arka arkaya sýralamanýn kastedilmediði, bunlarý ezberlemek, bunlarýn anlamlarýný bilmek ve üzerinde düþünmek gerektiði de söylenmektedir. Ben bu görüþe bir noktada itiraz ediyorum. Eðer böyle anlamlar gözetilmiþ olsaydý sadece “sayma” denilmez, bunlarý ezberlemek, bunlarýn anlamlarýný bilmek ve üzerinde düþünmek gerektiði de açýkça belirtilirdi. Hoþ bu isimleri sayma külfetine katlanan bir kiþi için bunlarý ezberleme, bunlarýn anlamlarýný öðrenmek ve üzerinde düþünmek de zevkli bir iþ olacaktýr. Sayma yanýnda bunlarý ezberleme, bunlarýn anlamlarýný öðrenmek ve üzerinde düþünmek çok daha kolay ve kendiliðinden geliþen bir süreçtir.
Aslýnda ben “ihsâ etme” kavramý ile bu çeþit anlamlarýn kastedilmediðini iddia etmiyorum. Sadece hadis-i þerifte bu anlamlarýn belirtilmemesine dikkat çekmek istiyorum. Hatta ben bu söylenenleri tastik etmekle kalmýyor, eksik bile kabul ediyorum ve “ihsâ etme” kavramýnýn çok daha geniþ bir anlamda kullanýldýðýný düþünmekteyim. Allah’ýn (c.c.) her bir güzel ismi O’nun bir sýfatýna ýþýk tutmaktadýr. Mümine yakýþan þey Allah’ý (c.c.) dosdoðru tanýyýp yüceltmek ve O’nun ahlakýyla ahlaklanmaktýr. Bu da Allah’ýn (c.c.) bu güzel isimlerinden nasiplenmekle olur. Gerçi “ihsâ etme” kavramý üzerine savunduðum bu düþüncede ben yalnýz deðilim. Þah-ý Nakþibendî Hazretleri (k.s.) de Allah’ýn (c.c.) 99 güzel ismi ile ilgili bu hadis-i þerifteki “ihsâ etme” kavramý ile Allah’ýn (c.c.) ahlakýyla ahlaklanmanýn kastedildiðini belirtmektedir. Allah’ýn (c.c.) 99 güzel isminden birkaçýný buna örnek olarak zikredeyim: Allah (c.c.) el-Kerîm (Çok cömert) ise kulu da cömert olmalý. Allah’ýn (c.c.) el-Halîm (Sabreden, cezadan vazgeçen) güzel ismi kulda aðýrbaþlýlýðý gerektirir. Es-Sabûr (Çok sabýrlý) güzel ismi kulun öfkesine hakim olmasýný ister. El-Hamîd (Kendisine þükür ve hamd edilen, övülen) güzel ismi kulun daima Rabb’ini övmesini ve O’na þükürde bulunmasýný icap ettirir vb. Ýþte ilgili hadiste cennet gibi büyük bir nimet söz konusu ise bu kula ancak Allah’ýn (c.c.) 99 güzel isminin gereklerinin yerine getirilmesi ile nasip olabilir.
Burada þu hususa özellikle dikkati çekmek isterim: Allah’ýn (c.c.) ahlakýyla ahlaklanmak O’na yakýþýr bir kul olmak demektir. Kendinde bir benlik, üstünlük görmek deðildir. Güzel isimlerden kula gerekli olan dersi çýkarýp bunu yaþamýna uygulamaktýr. Bir kul ne kadar Allah’ýn (c.c.) ahlakýyla ahlaklansa da bu hiçbir zaman Allah’a (c.c.) benzemek olarak düþünülmemelidir. Zira Allah’ta (c.c.) her türlü kemal mutlak ve sonsuzdur. Ýnsanda ise her kemal mutlaka kusurlu ve sýnýrlýdýr. Tabii Allah’ýn (c.c.) her güzel isminden farklý bir ders çýkarýlýr. Kiminde kul için ideal bir ahlak kuralý söz konusudur. Bunlar kulu terbiye etme özelliðine sahiptirler. O’nun rububiyyetine ait güzel isimlerdir. Örneðin Allah (c.c.) günahlarýn üzerini örten ve baðýþlayan (el-Gafûr) olduðuna göre O’nun kulu da insanlarla olan iliþkilerinde kusurlarý gizleme ve affetme yolunu tutmalýdýr. Yine Allah (c.c.) karþýlýksýz iyilik yapan (el-Berru) olduðuna göre kula yakýþan þey de Allah (c.c.) rýzasý için insanlara iyilik etmektir. Ama bazý güzel isimlerde kulun alacaðý dersin mahiyeti deðiþir. Çünkü ilgili güzel isimler ortaklýk kabul etmez. Teslimiyet, övgü ve yüceltme isterler. Bunlar O’nun uluhiyyetine ait güzel isimlerdir. Örneðin el-Celîl güzel ismi Allah’ýn (c.c.) emir ve yasak koyma yetkisini tanýmayý gerektirir. El-Hakem güzel ismi her konuda O’nu hüküm sahibi kabul etmeyi gerekli kýlar. Biz bu tür güzel isimleri de dosdoðru anlayýp sürekli zikirle yücelterek kulluk makamýna ulaþabiliriz.
Allah’ýn (c.c.) ahlakýyla ahlaklanmak tasavvufta bekabillah (Allah’ta [c.c.] baki olmak) makamýna iþarettir. Bunun için de önce fenafillaha (Allah’ta [c.c.] fani olmak) ulaþmak gerekir. Fenafillah, kulun tövbe ile Allah’ýn (c.c.) yasaklarýndan kaçýnmasýnýn ve emirlerine uymasýnýn ardýndan dünyayý gönülden çýkarmasý, tevekkül, kanaat, uzlet, devamlý zikir, hakka tam anlamýyla yönelmek, sabýr, murakabe gibi þartlarý yerine getirmesinden sonra Allah’ýn (c.c.) rýzasýna ulaþmasýyla meydana gelen bir haldir. Nefsin arýnmasý ile meydana gelir. Buna göre Allah’ýn (c.c.) ahlakýyla ahlaklanmak çok sýký bir nefis tezkiyesinden ve kalp tavsiyesinden sonra ancak mümkün olmaktadýr. Bu da ancak bir mürþid-i kamilin rehberliðinde gerçekleþebilir. Yalnýz baþýna mümkün deðildir.
Kim bilir, belki de Allah (c.c.), bu güzel isimleri her gün sayan (ihsa eden) kiþiye Allah’ý (c.c.) dosdoðru tanýyýp yüceltme ve O’nun ahlakýyla ahlaklanma nimetlerini de hediye ediyor ve bundan dolayý da ilgili hadis-i þerif sadece Allah’ýn (c.c.) 99 güzel ismini sayma iþlemine iþaret etmekle yetinmiþ olabilir. Çünkü Allah (c.c.) cömerttir. O’nun cömertliðini sýnýrlandýrmak, kurallara baðlamak doðru deðildir. Tarikatlar yolu ile onca emek ve zaman zarfýnda elde edilen marifete Allah (c.c.) dilerse bir insaný bir anda da ulaþtýrabilir. Allah (c.c.), vesileler olmadan da baðýþta bulunabilir. Bu açýdan Allah’ýn (c.c.) 99 güzel ismini sayma iþini küçümsemek, ihmal etmek doðru deðildir. Bunda büyük bir sýr, büyük bir hikmet, hadis-i þerifin iþaret ettiði cennet nimeti gizlenmiþ olabilir. Kimse Allah’ýn (c.c.) rýzasýnýn nerede saklý olduðunu bilemez. Bize düþen görev, eleþtirmekten ziyade Allah (c.c.) hakkýnda peygamberin söylediði her sözün gereðini yerine getirerek uymaktýr.
Aslýnda zor olan bu güzel isimleri ezberlemek deðil her gün saymaktýr. Ýlgili hadis-i þerifi yorumlamadan anlaþýlan temel anlam da “güzel isimleri saymak”týr. Bu kaðýda bakýp okumakla da gerçekleþen bir iþlemdir. Yalnýz kaðýdýn ve yazýnýn yaygýn olmadýðý peygamberimiz (s.a.s) döneminde “sayma” ile “ezberden okuma”nýn kastedildiði tartýþma gerektirmeyecek oranda açýktýr. Bu açýdan ilgili hadis-i þerifin ruhuna uygun olan yöntem, bunlarý ezberleyerek saymaktýr.
Allah’ýn (c.c.) 99 güzel isminden bazýlarýný yalnýz baþýna söylemek doðru deðildir. Görünüþte bunlarda olumsuz bir anlam söz konusudur. Yalnýz Allah’a (c.c.) hiçbir þekilde olumsuz bir sýfat ve güzel isim verilemez. Olumsuzluklar kulun nefsinden kaynaklanýr. Allah (c.c.), kul þerri istediði için yaratýr. Ama bundan razý olmaz. Kul günaha girdiðinde çoðu kez hemen cezalandýrmaz. Bunda genellikle sabýrlý, anlayýþlý davranýr. Ona süre tanýr. Çoðu kez affeder. Tövbe ettiðinde geçmiþ günahlarýný baðýþladýðý gibi bunlarý sevaba da dönüþtürür. Ama bazen de kulun kendisini düzeltmesi ve toparlamasý için ona bela ve musibet verir. Kýsacasý O’nun rahmeti gazabýný geçmiþtir. Ýnsanlarýn hidayeti ve irþadý için peygamberler göndermiþ, kitaplar indirmiþtir. Bütün varlýk âlemi O’nun sýfat ve güzel isimlerine tercümanlýk yapmaktadýr. Tüm bunlara raðmen bir insan da Allah’a (c.c.) ve peygamberine karþý geliyorsa, hak dine karþý düþmanlýk gösteriyorsa artýk ölümden sonra baþýna gelecek azabý kendisi hazýrlýyor demektir. Bunda Allah’ý (c.c.) suçlayacak hiçbir hakký yoktur. Bu açýdan ilgili güzel isimleri olumlu anlama sahip karþýtlarýyla hem birarada zikretmek hem de birarada deðerlendirmek ve anlamak gerekir: el-Kâbidu/el-Bâsitu (Sýkan, bunaltan-Geniþlik veren), el-Hâfidu/er-Râfi’u(Manevi olarak aþaðý indiren-Yukarý çýkaran), el-Mu’izzu/el-Müzillü(Ýzzet þeref veren-Zillet ve alçaklýk veren), el-Mu’tî/el-Mâni’u(Veren, ihsan den-Engel olan), ed-Dârru/en-Nâfi’u(Zarar veren-Ýyilik veren).
Allah’ýn (c.c.) 99 güzel ismini arka arkaya sayma, bunlarýn üzerinde düþünme sýrasýnda bir þey hemen dikkati çeker: Bunlarýn sýrlamasýnda bir geliþigüzellik yoktur, derin bir hikmet yatmaktadýr. Sadece anlam bakýmýndan zýt olanlar birbiri ardý sýra gelmemiþtir. Anlam bakýmýndan birbirini bütünleyen, aralarýnda anlam ayýrtýsý olan, biri diðerinin anlamýný açýklamaya yardým eden güzel isim veya güzel isimler ya biri diðerinin önünde veya arakasýnda ya da yakýnýnda yer almýþtýr.
Allah’ýn (c.c.) güzel isimleri ile dua etmek, yani uygun düþen güzel isimlerle Allah’a (c.c.) tevessül etmek, duanýn kabul olmasýnda çok etkilidir. Tevessül etmek duada bu isimleri vesile kýlmaktýr.
Allah’a (c.c.) güzel isimlerle tevessül etmek, Allah’a (c.c.) hamd u senâ edip peygamberine ve âl u ashâbýna salât ve selâm getirdikten sonra dua konumuza uygun olan güzel isim yada güzel isimleri seçmekle ve duamýzda zikrederek bunun yada bunlarýn hakký, fazileti, bereketi üzerine Allah’tan (c.c.) istemekle olur. Örneðin, “Hamd âlemlerin Rabb’i Allah’a (c.c.) mahsustur. Salât ve selâm Hz. Muhammed’in ve âl u ashâbýnýn üzerine olsun. Ey Kerîm olan Allah’ým, kazancýmýza bereketini, cömertliðini kat!”, “Allah’a (c.c.) hamd, habibine salât ve selâm olsun. Ey Allah’ým el-Ganiyy, el-Muðnî olan ism-i þeriflerinle hiçbir kula muhtaç olunmayan, bizi azdýrmayacak, senin dinine hizmet edebileceðimiz zenginliði diliyoruz!”, “Allah’a (c.c.) kelimeleri adedince hamd u senâlar olsun. Habibi Muhammed Musatafa’ya, âl u ashâbýna ve ehl-i beytine de gökteki yýldýzlar adedince salât ve selâm ederim. Ey es-Selâm, el-Mü’min ve el-Müheymin olan Allah’ým, yolculuðumuzun kazasýz belasýz geçmesini nasip eyle...”, “Allah’a (c.c.) binlerce kez hamd, resûlüne binlerce kez salât ve selâm olsun. Allah’ým beni baðýþla. Çünkü Sen Gafûr ve Rahîm’sin.” gibi.
Allah’ýn (c.c.) güzel isimleri dolayýsýyla tartýþýlan bir konu da hangi güzel ismin ism-i a’zam (en büyük isim) olduðudur. Peygamberimiz (s.a.s) çeþitli hadis-i þeriflerde ism-i a’zamýn bulunduðuna, bununla dua edenin duasýnýn kabul edildiðine iþaret etmiþken bunun hangi güzel isim olduðunu belirtmemiþtir. Bunu öðrenmek isteyenlere de net bir yanýt vermemiþtir. Ýslam bilginleri ve ârifleri de ism-i a’zamla ilgili farklý iddialarda bulunmuþlar, ortak bir güzel isimde anlaþamamýþlardýr. Örneðin Hz. Ali (r.a) el-Ferd (Tek), el-Hayy (Diri), el-Kayyûm(Her þeyi ayakta tutan), el-Hakem (Yargýlama ve hükmetme yetkisine sahip olan), el-Adl (Mutlak adalet sahibi), el-Kuddûs (Eksik ve kusurdan münezzeh) olmak üzere bu altý güzel ismi ism-i a’zam olarak kabul etmiþtir. Ýmam-ý Azam Ebu Hanife’ye (rah.a.) göre el-Hakem ve el-Adl güzel isimleri ism-i a’zamdýr. Abdülkadir Geylani Hazretlerinin (k.s.) ism-i a’zamý, el-Hayy güzel ismi idi. Ýmam-ý Rabbani Hazretleri (k.s.) ise el-Kayyûm güzel ismini ism-i a’zam olarak görmüþtü. Ýsm-i a’zamýn ism-i Celâl (Allah adý) olduðunu söyleyenler daha inandýrýcý bir görüþ sunmaktadýrlar. Bunlara göre “Allah (c.c.)” dýþýndaki güzel isimler Allah’ýn (c.c.) bir sýfatýna dayanýrken sadece “Allah (c.c.)” O’nun zatýna dayanmakta ve özel isim olmak dýþýnda da kullanýlmamaktadýr. Dolayýsýyla ism-i a’zam olmaya en layýk olaný budur. Ýsm-i a’zamý Allah (c.c.) ismi olarak gören bazýlarýna göre bu ismin ism-i a’zam olmasý, zikredenin suda boðulmak üzere olan insanýn yardým istemesi gibi olan samimiyetiyle mümkündür. Bu konuda benimsenen bir yaygýn kanaat de þudur: Ýsm-i a’zam dua konusuna göre deðiþmektedir. Bunlara göre Allah’ýn (c.c.) her güzel ismi yerine göre ism-i a’zam olabilir. Bunu da belirleyen þey dua konumuza uygun olan güzel isim yada güzel isimlerin seçimidir. Bence bu sonuncu görüþ daha isabetlidir. Nasýl diþimiz aðrýdýðýnda ilgili doktora gidiyorsak, musluðumuz bozulduðunda da tesisatçýyý çaðýrýyorsak Allah’ýn (c.c.) her bir güzel ismi de duruma göre yararlý olur. Hale uygun güzel isim veya güzel isimler iþi ehline teslim etmek gibi güzel bir sonuç doðurabilir. Bu durumda ilgili güzel isim veya güzel isimler o durumun ism-i a’zamý olabilir. Tabii ism-i a’zam için daha baþka güzel isimleri de kabul edenler bulunmaktadýr.
Kuran-ý Kerim’de Allah (c.c.) güzel isimleri ile dua edilmesi (tevessül edilmesi) üzerinde de durmuþtur: “En güzel isimler Allah’ýndýr. O halde O’na en güzel isimlerle dua edin. O’nun isimleri hakkýnda eðri yola gidenleri býrakýn. Onlar yapmakta olduklarýnýn cezasýna çarptýrýlacaklardýr (Araf suresi, ayet 180).” Bu ayette dikkati çeken nokta, bazý insanlarýn Allah’ýn (c.c.) bu güzel isimleri ile razý olmayacaðý dualarda bulunmasýdýr. Allah (c.c.) kulunun sadece dünyalýk istemesinden hoþnut olmaz: “Kim ahiret mahsulü isterse onun ürünlerini fazla fazla artýrýrýz. Kim de sýrf dünya menfaati isterse ona da ondan veririz, ama ahirette onun hiç nasibi olmaz. (Þûrâ suresi, ayet 20).” Bu açýdan duada ahireti ihmal etmek büyük bir eksikliktir. Kuþkusuz bununla dünyalýk istemenin doðru bir þey olmadýðýný iddia etmiyoruz. Demek istediðimiz þey, istediðimiz dünyalýk ile ahirete dönük ve Allah’ýn (c.c.) razý olacaðý bir iþi ve kazancý düþünmeliyiz.
Allah’ýn (c.c.) güzel isimleri ile dünyalýk istemenin yanýnda baþkalarýnýn kötülüðünü, örneðin sevmediðimiz birinin ölümünü temenni etmek çok tehlikelidir. Belki böyle bir beddua kabul olunabilir, ama kiþi bununla büyük bir bedel ödeyebilir. Örneðin baþkalarýnýn da onun aleyhinde yapacaðý ufacýk bir beddua hemen yerini bulabilir. Ýnsanlara karþý merhametli olmak, onlarýn kusurlarýný baðýþlamak, iþleri Allah’a (c.c.) havale etmek bize baþkalarýnýn beddualarýnda bir kalkan gibi vazife görecektir. Kýsacasý baþkalarýna reva gördüðümüz muameleyi Allah (c.c.) bizim kaderimiz kýlabilir. Aslýnda baþýmýza gelen kötü þeyler her ne kadar insanlar eliyle de gerçekleþse Allah’ýn (c.c.) izni ve yaratmasýyla meydana gelmektedir. Bunun da genellikle nedeni günahlarýmýzdýr. Baþkalarýna beddua etmeden, öfkelenmeden ve zarar vermeden önce ilgili bela ve musibetin nedenini kendimizde aramalýyýz. Bu Allah’ýn (c.c.) bir kanunudur. Þu ayet-i kerimeler buna iþaret etmektedirler: “Baþýnýza gelen her musibet, iþlediðiniz günahlar nedeniyledir. Hatta Allah günahlarýnýzýn çoðunu da affeder (Þûrâ suresi, ayet 30).”, “Sana gelen her iyilik Allah’tandýr. Baþýna gelen her kötülük ise nefsinden dolayýdýr (Nisâ suresi, ayet 79).”
Allah’ýn (c.c.) bazý güzel isimleri insanlara ad olarak da verilmektedir: Metin, Kadir, Samet, Reþit, Nur, Mecit, Celil, Aziz, Halil gibi. Bunda dini bir sakýnca olmamakla birlikte bu güzel isimlerin kul anlamýna gelen “Abd” sözcüðü ile birleþik isim olarak kullanýlmasý daha uygundur: Abdulkadir, Abdussamed, Abdürreþid, Abdulhamid gibi. Yalnýz Allah’ýn (c.c.) bazý güzel isimlerinin bizzat peygamber tarafýndan insanlara ad olarak verilmesi yasaklanmýþtýr: Baþta Allah (c.c.) özel ismi olmak üzere, Rahmân, Rabb, Hakem, Ahad gibi.
Allah’ý (c.c.) güzel isimleri ile tanýyan ve O’na güzel isimleri ile inanan birisinin Teist yada Deist olmasý olanaksýzdýr.
Allah’ýn (c.c.) zikrinde gözetilecek asýl amaç, O’nun rýzasýdýr. O’nun güzel isimleri ile dünyalýk isterken utanmamýz gerekir. Zira Allah’ýn (c.c.) indinde bu dünyanýn hiçbir deðeri yoktur. Bu konuya peygamberimiz (s.a.s) bir hadis-i þeriflerinde þöyle iþaret etmiþlerdir: “Eðer Allah’ýn yanýnda dünyanýn bir sivrisinek kanadý kadar deðeri olsaydý kafirler ondan bir yudum su içemezlerdi.” Baþka bir hadis-i þeriflerinde de “Dünya lanetlidir, dünyada olan her þey lanetlidir; yalnýz Allah için olan bunun dýþýndadýr.” buyurmuþlardýr. Allah (c.c.) ahirette inanan kullarý için akla gelemeyecek, hayal edilemeyecek nice nimetler yaratmýþtýr. Kuþkusuz cehennemden sýðýnmak, cenneti istemek de güzel þeylerdir. Ama Allah’ýn (c.c.) rýzasý bunlardan daha öte, daha güzel olan bir amaçtýr. O’nun rýzasý kazanýldýðý zaman elbette cehennem bizden uzak, cennet de bizim mekanýmýz olacaktýr. Allah’a (c.c.) geçek anlamýyla iman eden âþýklar ve ârifler O’nun cemalini görmek için cennete de deðer vermemiþlerdir.
Allah’ýn (c.c.) Doksan Dokuz Ýsmi:
1.Allah (Hüve’l-lahi’llezi lâ-ilâhe illâ Hu)
2. er- Rahmân
3. er-Rahîm
4. el-Melikü
5. el-Kuddûsü
6. es-Selâmü
7. el-Mü’minü
8. el-Müheyminü
9. el-Azîzü
10. el-Cebbâru
11. el-Mütekebbiru
12. el- Hâlýku
13. el-Bâri’u
14. el-Musavviru
15. el- Gaffâru
16. el-Kahhâru
17. el-Vehhâbu
18. er-Rezzâku
19. el-Fettâhu
20. el-Alîmu
21. el-Kâbidu
22. el-Bâsitu
23. el-Hâfidu
24. er-Rafî’u
25. el-Mu’izzu 26. el-Müzillü
27. es-Semî’u
28. el-Basîru
29.el-Hakemü
30. el-Adlu
31. el-Latîfu
32. el-Habîru
33. el-Halîmu
34. el-Azîmu
35. el-Gafûru
36. eþ-Þekûru
37. el-Aliyyu
38. el-Kebîru
39. el-Hafîzu
40. el-Mukîtu
41. el-Hasîbu
42. el-Celîlü
43. el-Kerîmü
44.er-Rakîbu
45. el-Mucîbu
46. el-Vâsi’u
47.el-Hakîmu
48.el-Vedûdu
49. el-Mecîdü
50. el-Bâ’isu
51. eþ-Þehîdü
52. el-Hakku
53. el-Vekîlü
54. el-Kaviyyu
55. el-Metînü
56. el-Veliyyü
57. el-Hamîdu
58. el- Muhsî
59. el-Mübdi’ü
60. el-Mü’îdü
61. el-Muhyî
62. el-Mümîtü
63. el-Hayyu
64. el-Kayyûmu
65. el-Vâcidu
66. el-Mâcidu
67. el-Vâhidu
68. el-Ahadu
69. es-Samedu
70. el-Kâdiru
71. el-Muktediru
72. el-Mukaddimu
73. el-Muahhiru
74. el-Evvelü
75. el-Âhiru
76. ez-Zâhiru
77. el-Bâtýnu 78. el-Vâlî
79. el-Müteâlî
80. el-Berru
81. et-Tevvâbu
82. el-Muntekimu
83. el-Afüvvu
84. er-Raûfu
85. a.Mâlik-ül
Mülki
b.Zü’l- Celâli
ve’l-Ýkrâmi
c.el- Muksitu
86. el-Câmi’u
87. el-Ganiyyu
88. el-Muðnî
89. el-Mu’tî
90. el-Mâni’u
91. ed-Dârru
92. en-Nâfi’u
93. en-Nûru
94. el-Hâdî
95. el-Bedî’u
96. el-Bâkî
97. el-Vârisu
98. er-Reþîdu
99. es-Sabûru
99. es-Sabûru
1. Allah (Allah’ýn [Celle Celâluhu] özel ismi):
Diðer bütün isimler, Allah (c.c.) isminin adeta sýfatý durumundadýrlar. Allah (c.c.) lafzý, bütün güzel isimlerin anlamýný kendisinde toplamýþtýr. Bir insan Allah (c.c.) demeye baþladýðýnda ayrýca Allah’ýn (c.c.) bütün güzel isimlerini de zikrediyor sayýlýr. Bundan dolayý tarikatlarýn hemen hepsi zikirde Allah (c.c.) kelimesini temel almýþlardýr. Bu nedenle zikirlerin en güzeli “Allah” ile yapýlýr.
Allah (c.c.) bizden Kendi’sini her sýfat ve güzel ismi ile tanýmamýzý, lafza-i celâlini (yani Allah kelimesini) daima zikretmemizi istemektedir.
2. er-Rahmân (acýyan, merhamet eden):
Allah’ýn (c.c.) merhameti (Er-Rahmân güzel ismi) bu dünyada bütün varlýklarý kuþatmaktadýr. Çünkü er-Rahmân güzel ismi kafir, münafýk ve Müslüman olan bütün insanlarý içerisine alan bir anlam geniþliðine sahiptir. Ama bu güzel isim ahrette tecelli etmeyecektir.
3. er-Rahîm (esirgeyen):
Allah (c.c.) ahirette müminleri koruyup kollayacaktýr. Mahþer gününün sýkýntýsý çok büyük olacaktýr. O uzun günlerde müminler cennetle müjdelenmenin ***fini süreceklerdir. Bu güzel isim dünyada ve ahrette sadece müminlere tecelli etmektedir.
4. el-Melikü (gerçek hükümdar):
Nasýl bir hükümdarda devletin bütün erkleri (yasama, yürütme, yargý) toplanýrsa Allah (c.c.) da gerçek bir hükümdar, hükümdarlar hükümdarý olarak bu güçleri mutlak ve sýnýrsýz anlamda kendisinde bulundurmaktadýr. Çünkü O her þeyin yaratýcýsý ve gerçek sahibi olarak böyle bir hakka doðal olarak sahiptir. Fakat imtihan sýrrý gereði bunun tecellisi dünyada biraz perdeli ve gizemli bir biçimde gerçekleþmektedir. Ahirette Allah’ýn gerçek hükümdar oluþu apaçýk tecelli edecektir.
5. el-Kuddûsü (eksiklik ve kusurdan uzak olan, her türlü kemal sýfata sahip olan):
Eksiklik ve kusur yoktan oluþur. Ýnsan topraktan yaratýlmýþtýr. Toprak da Allah’ýn (c.c.) emri ile yoktan meydana gelmiþtir. Bu nedenle insan yaratýlýþ itibari ile eksiklik ve kusurdan uzak deðildir. Ama Allah (c.c.) her türlü eksiklik ve kusurdan uzaktýr.
6. es-Selâmü (varlýklara esenlik ve afiyet veren):
Müslümanlar karþýlaþtýklarýnda Allah’ýn (c.c.) bu güzel ismi ile birbirlerine dua ederler. Bilinçsiz de olsa bu güzel ismin yüzü suyu hürmetine her biri diðerine Allah’ýn (c.c.) esenlik ve afiyet vermesi için güzel dileklerde bulunur. Baþa gelecek kaza ve belalar böylelikle engellenebilir. Ýnsanlarla selamlaþmamýz bizim için can ve mal güvenliðinde bir emniyet kuþaðý rolü oynayabilir. Çünkü duanýn baþa gelecek kaza ve belayý önlemede rol oynadýðý hadislerde geçmektedir. Ayrýca Peygamber Salallahu Aleyhi Vessellem, müminin mümine yaptýðý duanýn kabul olduðunu belirtmiþtir.
7. el-Mü’minü (Müslümanlara müminlik vasfýný veren, onlarý gazabýndan emniyete çýkaran):
Bir kiþi Kelime-i þahadet (Eþhedü en lâ ilâhe illallah ve eþhedü enne Muhammedün rasûlullah) ile Ýslam dinine girer. Müslüman olur. Allah’ýn (c.c.) emir ve yasaklarýna gösterdiði itina ile müminlik vasfýna yükselir. Ama içerisinde her zaman son nefeste iman sahibi olup olmamak konusunda bir kaygý yaþar. Bir türlü sonundan emin olamaz. Bu da aslýnda imanda aranan bir özelliktir. Bir Müslüman’ýn mümin olup olmadýðýný en iyi Allah (c.c.) bilir. Bu yüzden olacak Ýmam Þafii Hazretleri (rah.a.) “Ýnþaallah müminim.” demiþtir. Tabii bu son nefeste imanýn insana nasip olup olmamasý ile ilgili bir kaygýnýn anlatýmýdýr. Yoksa insanýn yaþarken imanýnda bir kuþkusunun olmamasý gerekir.
8. el-Müheyminü (gözetleyen, yapýlan amelleri tasdik eden, güvenilir, koruyan):
Allah (c.c.) insanlarýn bütün hallerini gözetlemektedir. Kalplerine vakýf olduðu gibi bütün sözlerine, hal ve hareketlerine de tam anlamýyla hakimdir. Allah (c.c.) kulun ne yapacaðýný ezeli ilmiyle bilmesine ve bunlarý Levh-i Mahfuz’a yazmasýna karþýn yine de amellerini þahit tuttuðu meleklerle kayýt altýna aldýrýr. Levh-i Mahfuz’a yazdýðý þeylerle meleklerin yazdýðý amel defterleri arasýnda kýl kadar bir farklýlýk bulunmaz. Böylelikle amelleri meleklerin tanýklýðý ile ahirette kimsenin itiraz edemeyeceði bir gerçeklik ve doðrulukla ortaya serer.
Allah (c.c.) Kendi’sine, dinine sýðýnanlarý hem dünyada hem ahirette iyi amellerini de zayi etmeden korur. Ayrýca Allah bu güzel ismi ile velilerini de korumakta ve kollamaktadýr.
9. el-Azîzü (þeref yüceliði, galip gelme):
Allah (c.c.) her türlü yüceliðe en layýk olandýr, her þeye galip gelendir.
El-Azîz güzel ismi Kuran-ý Kerim’de tek baþýna deðil de Allah’ýn (c.c.) diðer güzel isimleri ile birlikte kullanýlmýþtýr. En çok el-Hakîm güzel ismi ile birlikte kullanýlmasý dikkati çekmektedir. Bununla dünyanýn bir imtihan yurdu, insanlarýn birbirlerine karþý üstünlüklerinin de geçici bir durum olduðu düþündürülmek istenmektedir. Allah (c.c.) dilediði kuluna bu dünyada þeref verir, ahirette vermez. Bazý kullarýna dünyada da ahirette de þeref verir. Bazý kullarý sadece ahirette þerefe nail olurlar. Asýl önemlisi de insanýn ahirette, ebedi mülk ve hayatta þeref sahibi olmasýdýr. Çünkü gerçek ve ebedi þeref oradadýr.
10. el-Cebbâru (dilediði þeyi yapan, yaptýran, dilediði þeye zorlayan):
Her iradenin üstünde Allah’ýn (c.c.) iradesi vardýr. O’nun dediði olur. Allah (c.c.) izin vermeseydi insanlar bir an bile olsa isyan edemezlerdi. Allah (c.c.) kimi kuluna (ya ana baba duasý ya duasý Allah [c.c.] indinde makbul olan insanlarla ya da kalbindeki güzel duygularý ve niyetleriyle…) et-Tevvâb güzel ismiyle isyanýndan dönüþ (tövbe etme) nimeti nasip eyler, el-Hâdî güzel ismiyle Ýslam dininin yoluna koyar, kimisini de (hiçbir biçimde tövbenin ve hidayetin nasip olmayacaðýný bildiðinden) el-Cebbar güzel ismiyle dünyada isyanýyla baþbaþa býrakýp ahirette büyük bir zarara ve azaba zorlar.
11. el-Mütekebbiru (büyüklük ve üstünlük gösteren ):
Allah (c.c.) yaratýcý olarak bazý haklara sahiptir. Bunlar O’nun yaratýlmýþlarla paylaþmak istemediði tabii haklarýdýr. Son iki güzel isim bunlardandýr. Yani el-Cebbâr, el-Metekebbir sadece Allah’a (c.c.) özgüdürler, kullar bu güzel isimlerin sýfatlarýna sahip olduklarýnda kendilerine zulmetmiþ olurlar. O zaman ancak birer zorba ve kendini beðenen birisi durumuna düþerler. Nitekim Kuran-ý Kerim’de bu kelimeler insanlar için söz konusu ettiðimiz olumsuz anlamýyla da kullanýlmaktadýrlar. Oysa bu güzel isimler el-Azîz olan yüce Allah’ýn (c.c.) þeref yüceliðine ve mutlak galip gelmesine açýklýk getirmektedirler. Allah (c.c.) mutlak adaleti, pek çok hikmeti, sýnýrsýz merhameti ile hiçbir varlýða zulmetmeden onlarý istediði þekilde zorlayan ve onlara büyüklüðünü gösterendir. O’nun el-Cebbâr, el-Mütekebbir oluþu el-Azîz güzel ismine uygun düþmektedir.
12. el- Hâlýku (yoktan yaratan):
Allah (c.c.) bütün evreni, içerisindeki tüm canlý ve cansýz varlýklarý yoktan yaratmýþtýr. Duyu organlarý yolu ile algýlanabilen ve algýlanamayan bütün varlýklar O’nun “Ol!” hitabýyla yoktan yaratýlmýþlardýr. O bu yaratmada hiçbir yorgunluk duymamýþtýr. Kendi’sinden de hiç bir þey eksilmemiþtir. Ýnsanýn yaratýcý olarak Allah’ýn (c.c.) varlýðýný kabul edip de O’nun ahirette ilgili mekanlarý, mahþer meydanýný, cennet ve cehennemi yaratamayacaðýna inanmasý çok sýð bir düþüncedir. Bu düþünce, bir sanatçýnýn bir tablosuna bakýp hayranlýk duyduktan sonra onun bir daha baþka güzel bir tablo çizemeyeceðine hükmetmek kadar gerçeðe aykýrýdýr. Elbette sanatçý tablo yapmak gibi bir beceriye sahipse buna olanak bulduðunda sanatýný yapmaya devam edecektir.
13. el-Bâri’u(varlýk türlerini uygun ve ölçülü yaratan):
Ýnsan, organlarýna þöyle bir baktýðýnda Allah’ýn (c.c.) onlarý belli bir ölçüde ve uygunlukta yarattýðýný görür. Organlardaki bu ölçü ve uyum, Allah’ýn (c.c.) varlýðýna ve birliðine bir iþarettir. Ýnsanýn ellerine, gözlerine, kulaklarýna, diline, yüzüne bakýp da tüm bunlarýn tesadüfen yaratýldýðýna inanmasý olanaksýzdýr. Bunu hiçbir vicdan kabul edemez. Tüm bu organlarýn biçimi, ölçüsü, bunlarý tasarlayýp yaratan bir Allah’ý (c.c.) gerekli kýlmaktadýr. Ayný biçim ve ölçü tüm diðer canlý varlýklarda olduðu gibi evrende yýldýz ve gezegenler arasýnda da vardýr. Dünyamýzýn büyüklüðü, güneþe uzaklýðý, eðimi bizim yaþamýmýza uygun olmak üzere çok ince hesaplarla belirlenmiþtir.
14. el-Musavviru (varlýk türünün her bir bireyini belli özellik, nitelik ve nicelikte yaratan, onlara betimleyebileceðimiz biçimleri veren):
Allah (c.c.) el-Bâri’ güzel ismi ile her varlýk türünü uygun ve ölçülü bir biçimde yaratýrken el-Musavvir güzel ismi ile de her bir türün bireylerini birbirinden ayrýlan özellik ve niteliklerle farklý kýlmýþtýr. Bu yüzden týpký aynýsý olan bir aðaç yapraðýna dünyada rastlanýlamaz. Tabii bunun en güzel tecellisi insan yüzlerinde kendisini göstermiþtir. Ýkizler de dahil olmak üzere dünyada her bir insanýn yüzünde ayýrýcý özellikler, nitelikler bulunur. Hatta dünya tarihi boyunca ölmüþ olanlar için de ayný durum söz konusudur. Allah (c.c.) her insaný farklý bir biçimde tasarlayarak yaratmýþtýr. Bu da büyük bir nimettir. Zira insanlar birbirinin aynýsý olarak yaratýlmýþ olsaydý hukuk meydana gelemezdi. Herkes birbiriyle karýþtýrýlýrdý. Bir hýrsýz için kesin delil asla bulunamazdý, evli eþler birbirlerini baþkalarýndan ayýramazlardý.
15. el- Gaffâru (günahlarý çok baðýþlayýcý olan):
Allah (c.c.) kendisine yönelen ve tövbe eden kullarýnýn günahlarýný baðýþlar. Þeytan, insanlarý genellikle Allah’ýn (c.c.) çok baðýþlayýcý sýfatýyla kandýrýr. Allah (c.c.) nasýl olsa günahlarý baðýþlar, diyerek insanlara günahý sevimli gösterir: “Ey insanlar, Allah’ýn vadi gerçektir. Öyle ise sakýn dünya hayatý sizi aldatmasýn. O çok hilekar þeytan da Allah’ýn merhamet ve affýný ileri sürerek sizi kandýrmasýn! (Fâtýr suresi, ayet 5)”
16. el-Kahhâru (öfkesi ve cezasý þiddetli olan; her varlýða hakim olan ve üstün gelen):
Allah’ýn (c.c.) dini peygamberimizin (s.a.s) hayatýyla, sözleriyle, yani sünnetiyle ve Kuran-ý Kerim’le ortadadýr. Buna inanmayýp karþý gelenleri Allah (c.c.) el-Kahhâr güzel ismiyle kabir hayatýnda ve ahirette cehennem ateþiyle yakýlmak suretiyle cezalandýracaktýr. Müslümanlar tövbe edemedikleri günahlarý için önce azap görüp sonra kurtulacaklardýr.
17. el-Vehhâbu (her þeyi karþýlýksýz baðýþlayan, veren):
Bir insanýn diðer bir insana yaptýðý iyiliðin, iyiliklerin mutlaka bir karþýlýðý vardýr. Ýnsan çýkarsýz hareket etmez. Tabii Allah (c.c.) rýzasý için yapýlan iyilikler bundan müstesnadýr. Oysa Allah (c.c.) kullarýna karþýlýksýz verir. O’nun asýl büyük lütfu ahirette müminler için cennette tecelli edecektir. Orada insanýn hayal bile edemeyeceði nice nimetler müminleri beklemektedir. Uykunun, ölümün, çirkinliklerin ve kusurlarýn olmadýðý o ebedi hayatta Allah (c.c.) müminlere öyle büyük nimetlerle ihsanda bulunacak ki bunlarý burada saymanýn bile imkaný yoktur.
18. er-Rezzâku (rýzýk veren):
Her canlý varlýðýn rýzký Allah’a (c.c.) aittir. Doðada rýzýk taksiminde tuhaf bir yasayla karþýlaþýrýz: Çok hýrslý ve güçlü varlýklar rýzýklarýný zorlukla; tevekküllü ve zayýf varlýklar kolaylýkla elde etmektedirler. Örneðin aðaçlar bulunduklarý yerden ayrýlmadan ve hiç zahmet çekmeden ilahi bir kudretle beslenmektedirler. Oysa bir arslanýn beslenmesi için çok emek harcamasý ve çeþitli tehlikeleri göze almasý gerekmektedir. Yine bir bebek doðar doðmaz annesinin memesinden kolaylýkla ve zahmet çekmeden beslenirken yetiþkin bir insanýn çalýþma ve emek yolu ile doðal ihtiyaçlarýný karþýlamasý söz konusudur. Bu durum rýzkýn ezelde belirlendiðine, insanýn hýrs ve çalýþmasý ile artmayacaðýna delildir.
19. el-Fettâhu (kapalý þeyleri açan; sýkýntýlarý ortadan kaldýran ve sorunlarý çözen; hakla batýlýn arasýný açan):
El-Fettâh güzel ismin kökü olan feth, “açmak” anlamýna gelir. Bu maddi ve manevi olabilir. Ýnsanýn yaþamýnda sýnýfýný geçmesi, bir sýnavý kazanmasý; kalfanýn usta olmasý, bir iþ yeri açmasý, ev satýn almasý birer maddi fetih olduðu gibi namaza baþlamasý, namazdan zevk almasý, namazla ilgili bazý sýrlarý yaþamasý da birer manevi fetih olarak zikredilebilir. Bu açýdan her ne kadar bu fetihler kulun çalýþmasý ve gayreti ile elde ediliyorsa da bunlarýn her biri Allah’ýn (c.c.) izniyle ve el-Fettâh güzel isminin tecelli etmesiyle meydana gelmektedir. Bunun için bir insan, týpký rýzýk hususunda nasýl çalýþma ve gayret ile fiili duada bulunuyorsa ve bunun sonucu olarak er-Rezzâk olan Allah’ýn (c.c.) nimetlerine eriyorsa hayatýndaki sýkýntýlarý ortadan kaldýrmak, sorunlarý çözmek, bazý nimetlere ermek için gösterdiði ve birer fiili dua hükmünde olan çalýþma ve gayretlerle de Allah’ýn (c.c.) el-Fettâh güzel isminin tecellisine vesile olabilir.
Tabii feth deyince aklýmýza hemen büyük bir ibadet olan cihat gelir.
20. el-Alîmu (her þeyi bilen):
Allah (c.c.) bu güzel ismi ile insanda onu diðer varlýklarýn en þereflisi kýlacak bir biçimde tecelli etmiþtir. Ýnsaný bilgi sahibi olacak donanýmlarla yaratmýþtýr. Ýnsan akýl ve duyu organlarý yolu ile bilgiye ulaþmaktadýr. Bilgilerini sýnýflandýrmakta, karþýlaþtýrmakta, bu yolla yeni bilgilere de sahip olmaktadýr.
Allah’ýn (c.c.) bilmesi için ne duyu organlarýna ne de akla ihtiyacý yoktur.
Allah (c.c.) her þeyi ayný anda bilir. O’nun bilmesine bir sýnýr çizilemez. O mutlak bilir. Hiçbir þey O’nun ilminin dýþýnda deðildir.
21. el-Kâbidu (sýkan, daraltan):
22. el-Bâsitu (geniþlik ve ferahlýk veren):
Dünya sýnavý gereði Allah (c.c.) bazý kullarýný maddi ve manevi çeþitli sýkýntýlara uðratýr. O’ndan gelen her bela ve musibet aslýnda büyük bir ikramdýr. Güzel sabýr gösterirsek günahlarýmýza kefarettir. Güzel sabýr (sabr-ý cemil), ilgili sýkýntýdan dolayý kimseye dert yanmamakla, sýkýntýyý Allah’tan (c.c.) bilip haline þükretmekle gerçekleþir.
Her sýkýntýdan sonra bir kolaylýðýn olduðu bir doða yasasýdýr, yani bir sünnetullahtýr. Týpký her yokuþtan sonra bir iniþin olmasý gibi. Bu durum her iþte de böyledir. Ýnsan bir iþte önce büyük sýkýntý yaþar, bunalýr, türlü sorunlarla boðuþur, bir gün gelir iþin tadýný almaya, meyvesini yemeye baþlar. Zor iþ artýk kolaylaþýr. Sýradan bir iþ haline gelir. Yüce Allah (c.c.) belki de insanlarýn bu ilahi kuralý anlamakta þaþkýnlýk yaþayacaðýný bildiði için tekit maksadýyla þu ayetlerle iki kere yinelemiþtir: “Demek ki, güçlükle beraber kolaylýk vardýr. Evet, güçlükle beraber kolaylýk vardýr (Ýnþirâh suresi, ayet 5, 6).”
23. el-Hâfidu (aþaðý indiren, dereceleri düþüren):
24. er-Rafi’u (yukarý yükselten, dereceleri artýran):
Her insanýn nasýl toplumda bir konumu ve rolü varsa Allah (c.c.) katýnda da bir derecesi vardýr.
Ýnsanlar toplumdaki konumlarýný iþlerindeki baþkalarýna olan yarar ve zararlarýyla, insanlarla olan iliþkilerindeki iyi ve kötü halleriyle elde ederler. Bunlarýn da Allah (c.c.) katýnda derecelerin belirlenmesinde önemli bir yeri vardýr. Ama asýl insanýn Allah’ýn (c.c.) emir ve yasaklarý karþýsýndaki tavrý onun Allah (c.c.) katýndaki derecesini belirler. O’nun emir ve yasaklarýna uyan kulluk makamýna erer, Allah (c.c.) öylelerini ahirette cennetle ve yüksek derecelerle ödüllendirir. Allah’ýn (c.c.) emir ve yasaklarýnýn gereðini yerine getirmeyen ve onlara karþý gelen ahirette cehennem ateþiyle cezalandýrýlýr.
25. el-Mu’izzu (þeref, haysiyet ve namus yüceliði veren):
26. el-Müzillü (kulun yaptýðý günahlar sonucu toplumdaki þeref, haysiyet ve namus gibi deðerlerini lekelemesine izin veren, elinden alan):
Þeref, haysiyet ve namus gibi manevi kavramlar para ile satýn alýnamazlar. Bunlar Allah’ýn (c.c.) Müslümanlara dünyada verdiði manevi armaðanlardýr. Bir Müslüman’ýn manevi kiþiliði bu kavramlardan oluþtuðu için o muhteremdir. Her türlü saygýya deðerdir. Hiçbir biçimde incitilmemelidir.
27. es-Semî’u (her þeyi iþiten):
28. el-Basîru (her þeyi gören):
Allah’ýn (c.c.) iþitmesi ve görmesi yaratýlmýþ varlýklarýn iþitmesi ve görmesi gibi deðildir. Ýnsanlar ancak dikkatlerini yönelttikleri varlýklarýn seslerini iþitebilirler, kendilerini görebilirler. Ama böyle anlarda bile bazen algý yanýlmalarý ve yetersizlikleri yaþayabilirler. Allah (c.c.) yarattýðý her þeyi her an sýnýrsýz bir dikkatle görür ve iþitir. Bunda da bir zayýflýk ve kusur olmaz. Ýnsanlarýn iþitmeleri ve görmeleri için kulak ve göz duyu organlarýna ihtiyaçlarý vardýr. Allah’ýn (c.c.) iþitmesi ve görmesi için herhangi bir organa gereksinimi yoktur. Ýnsan belli bir frekans arasýndaki sesleri iþitir. Görmesi için de nesnenin gözler önünde bulunmasý ve havada belli bir derecede ýþýðýn olmasý gerekir. Allah (c.c.) her frekanstaki sesi iþitir ve zifiri karanlýktaki görüntüyü bile görür. Dolayýsýyla insanda iþitme ve görme yetisi sýnýrlý ve belirli bir ölçüde iken Allah’ta (c.c.) bu özellikler sýnýrsýz olgunlukta ve tüm yaratýklarý her yönüyle kuþatacak boyuttadýr.
29. el-Hakemü (Allah [c.c.] Kuran-ý Kerim’le hükmeder):
Kuran-ý Kerim Allah (c.c.) tarafýndan insanlarýn dünyada ve ahirette saadete ermeleri için indirilmiþtir. Allah (c.c.) ve peygamber (s.a.s) bir konuda hüküm vermiþse Müslümanlarýn buna itaat etme dýþýnda baþka bir seçenekleri yoktur. Bu durumu Allah (c.c.) Kuran-ý Kerim’de açýk olarak þöyle iþlemiþtir: “Allah ve resûlü herhangi bir meselede hüküm bildirdikten sonra hiçbir erkek yada kadýn müminin o konuda baþka bir tercihte bulunma haklarý yoktur. Kim Allah’a ve resûlüne isyan ederse apaçýk bir sapýklýða düþmüþtür (Ahzâb suresi, ayet 36).”
30. el-Adlu (eksiksiz, mutlak adalet sahibi):
Allah (c.c.) kaza ve kaderinde eksiksiz, mutlak adalet sahibidir. Dünyada görünüþte pek çok adaletsizlikler göze çarpar. Örneðin bir insanýn Ýslam diyarýnda doðmasý ile küfür diyarýnda dünyaya gelmesi Ýslam dinine girmede ve onunla þereflenmede bir adaletsiz durum olarak göze çarpar. Yine bir insanýn doðuþtan kör yada baþka bir organýnýn engelli olmasý da böyle deðerlendirilebilir. Ýnsanýn kadýn yada erkek cinsiyetine sahip olarak doðmasý, zengin yada yoksul bir ailede dünyaya gelmesi, zeki yada geri zekalý olmasý, güzel yada çirkin yaratýlmasý elinde olmadan, kaza ve kaderle gerçekleþen þeylerdir. Tüm bunlar ve benzerleri görünüþte Allah’ý (c.c.) adaletsizlikle suçlayabileceðimiz konulardýr.
31. el-Latîfu (lütfu bol olan; ince, derin anlamlarý bilen; latif varlýklara hükmeden):
Bu ismin gerçek anlamýný kavrayabilmek için insanýn þükreden bir kul makamýna ulaþmasý gerekir. Þükür, Allah’a (c.c.) sonsuz bir minnettarlýk duygusu duyarak elindeki nimetleri baþkalarý ile paylaþmakla gerçekleþir. “Allah kullarýna büyük lütuf sahibidir (Latîf’dir). Dilediðini rýzýklandýrýr (Þûrâ suresi, ayet 19).” Allah (c.c.) her kuluna sýnýrsýz nimetlerle lütfetmektedir: Öyle ki Allah’ýn (c.c.) üzerimizdeki nimetlerini saymaya kalksak bunda aciz kalýrýz. Bu nimetlere karþý Allah’ýn (c.c.) bizden istediði kulluk görevleri de aslýnda en büyük lütuflarýdýr. Öyle ki bunlar, dünya nimetleriyle kýyaslanmayacak bir deðere sahiptirler. Allah’a (c.c.) bütün bu lütuflarýna karþý içten bir þükür de büyük bir nimettir. Ýnsan asýl bu þükür nimetinin karþýlýðýný nasýl ödeyeceði konusunda büyük bir þaþkýnlýk yaþar.
Allah’ýn (c.c.) el-Latîf güzel ismi bir baþka anlam daha taþýr: “Gözler O’nu göremez. O bütün gözleri görür. O Latîf’dir, Habîr’dir (En’am suresi, ayet 103).” Allah (c.c.) her þeyin künhünü bilir; en katý maddelerin, yeryüzünün bilinmeyen derinliklerin iç yüzüne vakýftýr. Hiçbir þey O’na kapalý deðildir. Her þey latif (þeffaf) bir cisim gibi O’nun önündedir. Gözlerin algýlamaktan uzak olduðu þeyler O’nun için apaçýk bir özelliðe sahiptir. Ayrýca her fiil onun iradesi ile meydana gelir. Baþýmýza gelen kötü iþlerde bazen bizim algýlayamadýðýmýz nice hayýrlý incelikler olabilir. Bunlar Allah’a (c.c.) aydýndýr.
32. el-Habîru (her þeyden haberi olan):
Ýnsanlar duyu organlarý, akýllarý ile varlýk, olay ve olgulardan haberdar olurlar. Bu da çoðu zaman yanlýþ ve yalan bilgilerle karýþýr. Allah (c.c.) her þeyden bir organa ve alete ihtiyaç duymadan haberdar olur. Haddizatýnda her varlýk O’nun gözü önündedir. Hiçbir þey O’ndan gizli kalmaz. Her olay O’nun izni ve yaratmasý ile meydana gelir. Ayrýca Allah (c.c.) her varlýða kaza ve kaderle hükmeder. Onun için Allah (c.c.) her þeyden mutlak anlamda haberdardýr.
33. el-Halîmu (kulun yaptýðý kötü þeylere yumuþak davranan, anlayýþlý olan):
Bir insan çaresizlikten, zayýflýktan, yoksulluktan dolayý insanlara yumuþak huylu görünebilir. Ama ayný insan diþ geçireceði birisini buldu mu arslan kesilebilir. Ýþinde üstlerinin karþýsýnda elleri böðründe nice kiþi evlerinde çoluk çocuðuna zulmedebilir. Asýl aðýr baþlýlýk ve anlayýþlý olma, elinde bir güç ve olanak olduðu halde ve her türlü iktidar imkanýna kavuþtuktan sonra da çevredeki tüm insanlara yumuþaklýk göstermektir. Allah her türlü güç ve iktidara sahipken insana yumuþak davranýr.
34. el-Azîmu (ululuk, yücelik sahibi):
Allah’ýn (c.c.) yüceliðini, ululuðunu kavramak olanaksýzdýr. Bunu ancak zýddýyla veya çeþitli karþýlaþtýrmalarla anlayabiliriz. Ulu, yüce kavramlarýnýn zýddý küçük ve basittir. Evren o kadar geniþtir ki içerisinde dünya yaratýlalý beri henüz ýþýðý bize ulaþamamýþ yýldýzlar bulunmaktadýr. Evrenin bu geniþliði ile insanýn sýnýrlý kavrayýþý karþýlaþtýrýldýðýnda Allah’a (c.c.) izafe edilen yücelik, ululuk kavramlarý az çok anlaþýlabilir. Oysa Allah (c.c.) henüz dünya yaratýlalý beri bize yýldýzlarýnýn ýþýðý ulaþamamýþ bu evrenin deðil mahiyetlerini bilemeyeceðimiz sýnýrsýz sayýdaki evrenlerin yaratýcýsýdýr. Bu durumda O’nun yüceliðini, ululuðunu (el-Azîm oluþunu) evrenlerle bile karþýlaþtýrmak, sýnýrlandýrmak büyük bir günahtýr.
35. el-Gafûru (günahlarý baðýþlayan):
Ýnsanýn (c.c.) günahlardan kurtulmasý tövbe etmesiyle mümkündür. Tövbe etmeden günahlarýnýn baðýþlanacaðýný düþünmek þeytanýn bir vesvesesi (propagandasý) ve nefsin bir oyunudur. Nitekim Hýristiyanlar bu istenmeyen duruma düþmüþler, Hz Ýsa’nýn (a.s.) bu dünyada feci bir þekilde öldürülmesinin (oysa Hz. Ýsa [a.s.] öldürülmemiþtir, göðe kaldýrýlmýþtýr) ve günahlarýný itiraf ettiði papazlarýn kendilerini kurtaracaklarýný sanmýþlardýr. Gerçi Allah’ýn (c.c.) baðýþlamasýný ve rahmetini tövbe etme ile sýnýrlamak da doðru deðildir. Maalesef Mutezile mezhebinde olanlar (Kaderiyeciler), bu yanlýþa düþmüþler, yani tövbe etmeden Allah’ýn (c.c.) kullarýnýn günahlarýný baðýþlamayacaðýný iddia etmiþlerdir. Ehl-i sünnete göre, Allah (c.c.) Kuran-ý Kerim’de þirk dýþýnda kalan günahlarý affedebileceðini bildirmiþtir (Nisa suresi, ayet 48). Ama kula düþen görev, günahlarý için tövbe etmektir.
36.eþ-Þekûru (asýl kendisine teþekkür edilecek yüce varlýk):
Peygamberimiz (s.a.s) bir hadis-i þeriflerinde þöyle buyurmuþlardýr: “Ýnsanlara teþekkür etmeyen, Allah’a þükretmez.” Teþekkür etmek, baþkasýna duyulan içten bir minnettarlýk duygusudur. Bunu dil ile söylemekte bir sakýnca yoktur. Ama fazla bir abartýya kaçmak ve gerçek nimet sahibi olan Allah’ý (c.c.) akýldan ve hatýrdan çýkarmak da doðru deðildir. Bununla birlikte her þeyi Allah’a (c.c.) baðlayarak insanlara teþekkürden kaçýnmak da, demin zikredilen hadis-i þerif uyarýnca, sakýncalý bir durumdur. Demek ki teþekkür ederken bir edep sýnýrýmýz bulunmakta, belli bir ölçüye ve kurala uygun bir yol takip etmemiz gerekmektedir. Bu da çok doðal bir ses tonuyla, ifadede aþýrýya ve abartmaya kaçmadan gerçek nimet verenin Allah (c.c.) olduðunun bilincinde olarak insanlara teþekkür etmektir.
37. el-Aliyyu (varlýklarýn nitelik ve niceliði ile karþýlaþtýrýlmasý doðru olamayan Allah’ýn [c.c.] kudretinin ve zatýnýn yüksekliði):
Allah’ýn (c.c.) kudretinin yüksekliðini kavramak olanaksýzdýr. Bunu ancak zýddýyla veya çeþitli karþýlaþtýrmalarla anlayabiliriz. Yüksek kavramýnýn zýddý alçaktýr (süfli). Allah’ýn (c.c.) dýþýnda her þey bununla vasýflanabilir. En alçak þeyler onun günah saydýðý fiillerdir. Sonra sýrasýyla mubahlar, helaller gelir. Kul Allah’a (c.c.) yöneldiði zaman yücelir, yükselir. Çünkü O el-Aliyy’dir. Kul, dünyaya ilgi göstermeye baþladýðýnda alçalýr, düþer. Zaten dünya da deni (alçak) sözcüðünden türemiþtir. Harama bulaþtýðýnda ise pis bir bataklýða saplanmýþtýr. Tabii el-Aliyy ile dile getirilen kavram, varlýklarýn nitelik ve niceliði ile bir ilgisi olmayan Allah’ýn (c.c.) zatýnýn, dolayýsýyla þan ve þerefinin yüksekliðidir.
38. el-Kebîru (varlýklarýn nitelik ve niceliði ile karþýlaþtýrýlmasý doðru olamayan Allah’ýn [c.c.] kudretinin ve zatýnýn büyüklüðü):
Allah’ýn (c.c.) kudretinin büyüklüðünü kavramak olanaksýzdýr. Bunu ancak zýddýyla veya çeþitli karþýlaþtýrmalarla anlamaya çalýþabiliriz. Tabii burada büyüklük kavramý ile varlýklarýn nitelik ve niceliði ile bir ilgisi olmayan Allah’ýn (c.c.) kudretinin büyüklüðü kastedilmektedir. Dünyadaki en büyük þeyle evrenin büyüklüðünü karþýlaþtýrmak Allah’ýn (c.c.) kudretinin büyüklüðü hakkýnda bizlere az çok fikir verebilir herhalde. Kudreti sonsuz büyüklükte olan Allah’ýn (c.c.) karþýsýnda biz insanlar ne kadar zayýf bir durumdayýz.
Kudreti sonsuz olan Allah’ýn (c.c.) zati büyüklüðünü maddi anlamda düþünmemek gerekir. Çünkü maddi büyüklük yaratýlmýþlar için söz konusudur. Allah’ýn (c.c.) vücudu madde olmadýðý için büyüklük, küçüklük gibi sýfatlardan uzaktýr. O’nun zati büyüklüðünü bir ülke yöneticinin sahip olduðu konumla herkesin saygýsýný kazanmasýna, herkeste hayranlýk, çekinmek, korku ve haþyet uyandýrma gibi karizmatik özelliklerine benzetebiliriz. Kuþkusuz bu konularda Allah’ýn (c.c.) büyüklüðü ile bir devlet baþkanýnýn büyüklüðünü karþýlaþtýrmak bile bir küstahlýktýr.
39. el-Hafîzu (koruyan, saklayan):
Allah’ýn (c.c.) bu güzel isminin tecellilerini doðada ve insan üzerinde her zaman görebiliriz. Bir bitki tohumunu elimize alýp incelediðimizde onu olumsuz dýþ koþullara karþý koruyan bir kabukla çevrili olduðunu görürüz. Hayvanlar dünyasýnda yeni doðan yavrularýn uzun bir süre annelerinin þefkatli himayeleri altýnda olduklarýný biliriz. Bir tavuk gücüne bakmayarak yavrularýný korumak için gerektiðinde bir köpekle savaþýr. Halbuki o tavuk anne olmadan önce bir köpek gördüðünde kaçacak bir delik arardý. El-Hafîz güzel isminin insan üzerindeki tecellisi bizleri daha derin düþüncelere sevk etmektedir. Daha bebek doðmadan önce anne karnýnda güvenli bir þekilde korunur. Doðar doðmaz annenin memelerinde oluþan sütle yaþamý için gerekli tüm gýdalar ve su miktarý en mükemmel þekilde ve en ideal bir kývamda ona sunulur. Anne ve babanýn kalplerine yerleþtirilen þefkat ve merhamet duygularý ile en itinalý bir biçimde büyütülür. Dünyaya güçsüz ve çaresiz olarak gelen bu bebek, güvenlik duvarlarý ile etrafý çevrilen bir devlet adamýndan daha güzel korunur.
Allah (c.c.) sadece nesli korumakla kalmaz. Varlýklarýn tüm ihtiyaçlarýný doðada var ederek yaþamý da güvence altýna alýr. Bu koruma dünyayý, güneþi, evreni de içine alýr. Dünyanýn eðimi, izlediði yörünge, güneþe uzaklýðý canlý varlýklarýn yaþamlarýný devam ettirmesine olanak saðlayan ve onlarý koruyan bir hesaba, ölçü ve uyuma göre tespit edilmiþtir.
Bela ve musibet ancak Allah’ýn (c.c.) izni ve yaratmasý ile insana ulaþýr. Sadece deprem, yangýn, sel gibi doðal afetler deðil, insanlardan da gelebilecek her türlü zarar ziyan, þer de ancak Allah’ýn (c.c.) izni ve yaratmasý ile meydana gelir. Allah (c.c.) bela ve musibet konusunda kendisine el açýp sýðýnan kullarýný korur. Hadis-i þeriflerde geçtiði üzere baþa gelebilecek bela ve musibetler dua ile üzerimizden kalkabilir; ayrýca sadaka da bela ve musibeti def edebilir. Allah’ýn (c.c.) bu güzel ismi ile Allah’a (c.c.) sýðýnma adeta can ve mal sigortasý yaptýrmak gibidir. Kuþkusuz hiçbir insan Allah’ýn (c.c.) kaderini yargýlama ve eleþtirme hakkýna sahip deðildir. Ýnanan bir insan için O’ndan gelen þer de olsa mutlaka içinde bir hayýr gizlidir. Bu açýdan nasýl bir malý sigorta yaptýrdýðýmýzda o mala zarar gelmesini önleyemediðimiz halde bu zararý karþýlayacak bir kurum buluyorsak Allah’a (c.c.) bu güzel ismin yüzü suyu hürmetine sýðýndýðýmýzda baþýmýza gelen bela ve musibetlerde ancak kendimizin bir sýr olarak algýlayabileceði bir ilahi yardýmý aldýðýmýza da þahit olabiliriz. Çünkü Allah (c.c.) kimsenin duasýný boþ çevirmez.
40. el-Mukîtu (herkese hak ettiði karþýlýðý veren; rýzýklarý taksim eden, varlýklara günlük gýdalarýný veren):
Kuran-ý Kerim’de Allah’ýn (c.c.) el-Mukît güzel ismi genel bir anlama gelecek biçimde þöyle bir ayette de geçmektedir: “Kim iyi bir iþe vesile olursa bu iyilikten onun da bir nasibi vardýr. Kim bir kötülüðe aracý olursa bu kötülüðün vebalinden mutlaka ona da bir pay vardýr. Allah her þeyin karþýlýðýný vericidir (el-Mukît) (Nisâ suresi, ayet 85).” Burada el-Mukît vesile veya aracý olduðumuz bütün iyiliklerin ve kötülüklerin sonucu elde ettiðimiz kazancýn karþýlýðýný veren olarak çok geniþ bir anlama gelecek biçimde kullanýlmýþtýr. Sözcüðün kökü “kût”tur (besin, gýda). Bundan dolayý el-Mukît, rýzýklarý taksim eden, varlýklara günlük gýdalarýný veren anlamýyla yaygýn olarak tanýnmýþtýr.
Allah (c.c.) her kulun her türlü ihtiyacýný bilen ve karþýlayandýr. Çaresiz bir bebeðin günlük gýdasýný anne sütüne koymuþ, böylelikle onu saðlýklý ve dengeli büyümesinde ilk altý ay için gerekli hiçbir gýda maddesinden yoksun býrakmamýþtýr.
41. el-Hasîbu (kullarýnýn hesabýný bilen, gören):
Yaþamýmýzýn sonunda ölüm olduðu gibi günümüzün sonunda da ölümü andýran bir uyku bulunmaktadýr. Uyku sýrasýnda bilincimiz etkisiz kalmakta, aciz bir biçimde kendimizden geçmekteyiz. Bir hýrsýz veya düþman bize bu sýrada rahatlýkla zarar verebilir. Böyle birisi bu durumda bizi öldürmeye kalksa kýlýmýz bile kýpýrdamaz. Aslýnda ölüm ve uyku yaþamýmýzýn her anýna sinmiþtir. Bilincimiz çoðu zaman böyle uykulu bir sersemlikle hareket etmektedir. Allah’a (c.c.) inandýðýmýz halde hesabýný veremeyeceðimiz sözler söylemekte ve iþler yapmaktayýz. Allah’ýn (c.c.) el-Hasîbu güzel ismini unutmakta ve bizi bu dünya yaþamýndan ötürü hesaba çekecek olan yüce Allah’a (c.c.) çoðu zaman isyan etmekteyiz. Allah’ýn (c.c.) el-Hasîbu güzel ismi insaný hesap gününe hazýrlamada sorumluluk sahibi kýlmaktadýr.
42. el-Celîlü (azamet, yücelik, ululuk, izzet sahibi olmak, heybetinden korku ve kaygý uyandýrmak, emir ve yasaklar koymak, varlýklara özgü sýfatlardan uzak olmak):
Allah (c.c.) öyle yücedir ki tüm insanlar, hükümdarlar ve yasalar üstünde bir güce sahiptir. Emir ve yasak koyma yetkisi Allah’a (c.c.) aittir. Bu güzel isimde ifade edilen ululuk ve yücelik, Allah’ýn (c.c.) emir ve yasak koyma yetkisiyle bütün varlýklarýn üzerinde bir konumda bulunmasýdýr.
Evrenin ve doðanýn yasalarý karþýsýnda tüm varlýklar boyun eðmiþ durumdadýrlar. Allah (c.c.) koyduðu yasalarla evreni ve doðayý yönetmekte, her varlýða da doðaya ve evrene baðlý yönüyle hükmetmektedir.
Allah (c.c.) ululuðun ve yüceliðin hakký için ilahi kitaplarla ve peygamberlerle ilettiði emir ve yasaklara kullarýnýn uymasýný istemekte, ahirette bunlardan insanlarý sorumlu tutmaktadýr. Dünya imtihaný gereði O’nun emir ve yasaklarýna uymayanlar yaþamlarýnda hesaba çekilip cezalandýrýlmasa da öldükten sonra her insaný ebedi ödül ve ceza için büyük bir hesap günü beklemektedir.
O’nun her emrinin ve yasaðýnýn altýnda sayýsýz hikmetler yattýðý halde kula düþen görev, sadece O’nun emri ve yasaðý olduðu için baþ eðmektir. Emrin ve yasaðýn altýndaki hikmete eremesek de Allah (c.c.) için gereðini yapmak gerekir. Çünkü melekler Allah’ýn (c.c.) korkusundan titrerler. Allah’ýn (c.c.) veli kullarý da hep sonlarýndan endiþe ederler. Allah’ýn (c.c.) her emri ve yasaðý O’nun ezeli bilgisi ile damgalý olduðu için deðiþmez ve mutlak doðrudur.
43. el-Kerîmü (cömert olan):
Asýl cömertlik insanlara karþýlýk beklemeden, Allah (c.c.) rýzasý için bir þeyler ikram etmektir. Allah kullarýna karþý sonsuz nimetlerle cömertlik yapmaktadýr.
Kuþkusuz her amelde nefsin de payý vardýr. Cömertlikte de bu pay biraz bulunabilir. Ama niyeti halis tutmakla hedefe ulaþýlabilir. Onun için bazý insanlarýn desinler diye yaptýðý ikramlar inþaallah bu cömertlik sýnýfýna girer. Gerçi ibadete zerre kadar riya girse onu bozar. Ama cömertlikte nefsin etkisini, dolayýsý ile riyayý tamamýyla ortadan kaldýrmak mümkün görünmemektedir. Onun için kendimizi cömertliðe teþvik ederken nefsin ve þeytanýn vesvese vereceði bu damarý ortadan kaldýrmak için cömertlikte her zaman belli bir derecede riyanýn da bulunabileceðini ama Allah’a (c.c.) yapýlacak istiðfarla bunun ortadan kalkacaðýný düþünmeliyiz.
44. er-Rakîbu (gözetleyen):
Allah (c.c.) canlý ve cansýz varlýklarý yarattýktan sonra bir kenara çekilmemiþtir. O her yarattýðý varlýðý kendisine özgü olan sonsuz güç ve kudretiyle gözetlemektedir. Ýnsanýn sýnýrsýz ihtiyaçlarý için çeþitli çare yollarýný yaratan O’dur. Ta doðumundan itibaren insaný annesinden ve babasýndan daha sýký bir biçimde gözetlemiþtir. Bu nedenle anne ve babasýný kendisine bakmasý için gerekli içgüdüsel donanýmla O yaratmýþtýr. Yeryüzü canlý ve cansýz varlýklarý ile onun yaþamsal ihtiyaçlarý için gerekli bütün þeyleri karþýlamakta yada bir hizmetçi gibi iþ görmektedir.
45. Mucîbu (dualarý kabul eden):
Dua, Allah’a (c.c.) sunulan bir dilekçedir. Yöntemine ve kurallarýna uygun olarak yapýlýrsa kabul edilir. Kul Allah’a (c.c.) dua yolu ile müracaat ettiðinde Allah (c.c.) onun duasýný iþitir ve ona karþýlýk verir. Sýkýntýsýný ve ihtiyaçlarýný giderir.Ýnsanýn Allah’a (c.c.) dua etmeden önce aczini, zayýflýðýný göstermesi gerekir, ki bu da en güzel biçimde namazda bulunmaktadýr. Namazda rüku ve secde gibi rükünler, insanýn Allah (c.c.) karþýsýnda aczini ve zayýflýðýný gösteren en ideal hareketlerdir. Kulluk makamý en güzel biçimde namazda yaþanýr. Evrenleri yoktan yaratan Allah’ýn (c.c.) huzuruna çýkýp dua etmeden önce bir kulluk merasimi gereklidir. Ýþte namaz bize bu yolu hazýrlamaktadýr.
46. el-Vâsi’u (Allah [c.c.] her yönüyle varlýklarý kapsayýcýdýr, O’nun dini ve nimetleri geniþtir):
Allah (c.c.) bilgisi, gücü ve iradesiyle bütün varlýklarý kuþatmýþtýr. Uçsuz bucaksýz evren bütün yönleri ile Allah’ýn (c.c.) bilgisi, gücü ve iradesi altýndadýr.
El-Vâsi’ güzel ismi ile Allah’ýn (c.c.) bilgisi, gücü ve iradesi ile bütün varlýk âlemini kuþatmasý anlamý yanýnda bir de nimetlerinin geniþliði üzerinde düþündürülmek istenmektedir. Allah (c.c.) sadece bir meyve çeþidi yaratýp kullarýný onu yemeye zorlamamýþtýr. Herkesin damaðýnýn zevk alacaðý sayýsýz meyve çeþidi dünya sofrasýnda önümüze sürülmüþtür. Allah’ýn (c.c.) kullarýna verdiði geniþlik nimeti aile kurumunda en güzel biçimde tecelli etmektedir: Verilen göz ve kalp nimetleri ile insanlar eþlerini beðenerek seçiyorlar, ayrýca geçimlerinde çok büyük bir sýkýntý yaþadýklarýnda din pek hoþ karþýlamasa da boþanma seçeneði bir nimet olarak onlara veriliyor. Anne ve babanýn büyüyünceye kadar evlatlarýnýn maddi ve manevi her türlü sýkýntýsýný omuzlarýna almalarý da evlatlarý lehine bu nimet geniþliðinin bir baþka boyutudur.
47. el-Hakîmu (her iþe önce Allah [c.c.] kaza ve kaderle hükmeder, Allah [c.c.] her iþi bir hikmete göre yapar):
Kaza ve kader Allah’ýn (c.c.) hakkýdýr. Çünkü O kullarýna dilediði gibi hükmetme hakkýna sahiptir. Ýsterse herkese zulüm yapabilir. Kullarýnýn buna hiçbir suretle itirazlarý olamaz. Nitekim insan et ihtiyacý için hayvanlarý kesmekte ve yemektedir. Aklý baþýnda olan hiç kimse hayvanlarýn yaþam haklarýnýn olduðunu, bunun için canlý bir varlýk olarak kesilmemeleri gerektiðini savunamaz. Çünkü insanýn kýsmi irade sahibi bir varlýk olarak canlý varlýklarýn hayatý üzerinde hakký bulunmaktadýr. Bunun gibi Allah (c.c.) da mutlak irade sahibi yaratýcý olarak kullarý üzerinde mutlak bir tasarruf ve hükmetme hakkýna sahiptir. O’nun yaptýðý þeyler üzerinde hiç kimsenin itirazda bulunmaya hakký yoktur. Ama Allah (c.c.) böyle zorba biri gibi deðil de kaza ve kadere en güzel ve insanýn hoþuna giden, hayranlýk duyduðu sýfat ve güzel isimlerle egemendir. Zira Allah (c.c.) ezeli ilmi (el-Alîm), pek çok hikmeti (el-Hakîm), mutlak adaleti (el-Adl), sýnýrsýz merhameti (er-Rahmân) ile kaza ve kadere hükmeder. Her insanýn kaderi Levh-i Mahfuz’da bir hüküm olarak yazýlmýþtýr. Zamaný geldiðinde bunlarýn meydana gelmesine kaza denir. Ýnsanýn Allah’ýn (c.c.) kaza ve kaderi üzerinde rýza göstermesi Allah’ý (c.c.) el-Alîm, el-Adl, er-Rahmân el-Hakîm güzel isimleri ile tazim etmesi (yüceltmesi) anlamýna gelir.
48. el-Vedûdu (Allah [c.c.] müminleri sever; Allah [c.c.] sevilecek asýl varlýktýr):
Allah (c.c.) neslin devamýný kadýn ile erkek arasýnda koyduðu aþk ve sevgiye baðlamýþtýr. El-Vedûd güzel ismin en büyük ve dikkati çeken tecellisi burada görülür. Bu sayede eþler ailenin onca sýkýntýsýna göðüs gerer. Asýl sevilecek olan Allah’týr. Çünkü Allah da müminleri sever. O’nun dýþýndaki sevgiler mecazidir, gerçek deðildir. Yok olucudur.
49. el-Mecîdü (ihsaný, bereketi ve rahmeti ile þaný, þerefi pek yüce ve büyük olan):
“O arþýn sahibidir, pek þereflidir (el-Mecîd) (Bürûc suresi, ayet 15).”, “Bilakis o pek þerefli (mecîd) Kur’an’dýr (Bürûc suresi, ayet 21).” Bu her iki ayette de dikkati çeken þey el-Mecîd güzel ismin anlaþýlmasý için Allah’ýn (c.c.) Kuran-ý Kerim ile arþý söz konusu etmesidir. Kuran-ý Kerim Allah’ýn (c.c.) sözüdür. Arþ, mekandan münezzeh olan Allah’ýn (c.c.) bulunduðu yerdir. Bunlar yüceliðini, büyüklüðünü, þerefini Allah’tan (c.c.) almaktadýrlar. Þu ayet-i kerimede el-Mecîd güzel ismine farklý bir anlamla yaklaþýlacak bir durum söz konusudur: “Ey ev halký, Allah’ýn rahmet ve bereketi üzerinizedir! Muhakkak O Hamîd’dir, Mecîd’dir (Hud suresi, ayet 73).” Mecd kelimesi Arap dilinde “kemal vasýflarýn ve iyilik yapma fiillerinin bol olmasý” anlamýna gelmektedir. Buna göre bu ayet-i kerimede el-Mecîd güzel ismi Allah’ýn (c.c.) ihsanýný, rahmet ve bereketini temsil etmektedir. Arþ da Kuran-ý Kerim de þanýný, þerefini, yüceliðini ve büyüklüðünü Allah’ýn (c.c.) ihsaný, rahmet ve bereketinden almaktadýr. Nitekim Allah (c.c.) Kuran-ý Kerim’de arþýný el-Kerîm (Mü’minûn suresi, ayet 116) ve el-Azîm (Tövbe suresi, ayet 129) güzel isimleri ile de nitelemiþtir. Bilindiði üzere Kuran’a da en yaygýn sýfat olarak “kerim” uygun görülmüþtür. Buna göre El-Mecîd güzel ismi adeta el-Kerîm (çok cömert) ile el-Azîm (yüce, ulu) güzel isimlerinin anlamlarýný kendisinde toplamaktadýr.
50. el-Bâ’isu (ölüleri dirilten, peygamberleri gönderen):
Ölüm ile hayat görünüþte sona ermektedir. Ama ölen kiþi için böyle bir son bulunmamaktadýr. Ölünce de yaþamý kabir hayatýnda, berzah âleminde devam etmektedir. Kýyamet günü de Allah (c.c.) onun cesedini yeniden þekillendirip diriltecektir. Bundan dolayý peygamberimiz (s.a.s) þöyle buyurmuþlardýr: “Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarýndan bir çukurdur.” Aslýnda ölen kiþi için yaþam adeta daha bir bilinçli hale gelmektedir. Bundan dolayý peygamberimiz (s.a.s) konuyla ilgili þöyle demiþtir: “Ýnsanlar uykudadýr. Ölünce uyanýrlar.”
Ayrýca bu güzel isim peygamberleri gönderme anlamýna da gelmektedir.
51. eþ-Þehîdü (kullarýnýn her iþine þahit olan, kendi varlýðý ve birliði delillerine kullarýnýn þahit olmasýný saðlayan):
Allah (c.c.) insanýn her yaptýðý iþe þahittir. O’nun þahitliðinden kimse kurtulamaz. Tek kiþinin olduðu yerde ikincisi, iki kiþinin olduðu yerde üçüncüsü O’dur. Ayrýca Allah (c.c.) kimsenin ahirette yapýp ettiklerine ve söylediði sözlere itiraz etmemesi için insana görevlendirdiði melekleri ve onlarýn yazdýklarýný da þahit tutar.
Er-Rakîb güzel ismi ile eþ-Þehîd güzel ismi anlam bakýmýndan birbirlerine çok yakýndýr. Er-Rakîb güzel isminde dünya yaþamýnda kulu gözetleme, kontrol altýna alma anlamý söz konusu iken eþ-Þehîd güzel ismi ile ahirette kulun hesabý görülürken aleyhinde ve lehinde delil için tanýk olma anlamý kendisini hissettirmektedir.
52. el-Hakku (Allah gerçeði ortaya serer, yalaný, yanlýþý geçersiz kýlar):
Allah (c.c.) haktan yanadýr. Her zaman haklý kazanýr. Bazen haksýz olan kazanýyor görünse de mutlaka sonuçta haklý olan galip gelir. Yalnýz hakkýn ahirete býrakýldýðý durumlar da vardýr. Ýlahi adalet hep haktan yana ilerler. Batýlýn bazen galip gelmesi bir imtihan sýrrýdýr. Allah’ýn (c.c.) gerçek inanan kullarý ile kalbinde kuþku bulunanlarý birbirinden ayýrdýðý bir süreçtir. Böyle bir durumda iken mümin haktan hiç kuþku duymaz, onun bir gün tecelli edeceðini bilir. Çünkü hak Allah’ýn (c.c.) sözüdür, deðiþmez.
53. el-Vekîlü (Allah [c.c.] zulme uðrayanlarýn ve her iþte kendisine güvenenlerin vekilidir, avukatýdýr):
Dünyalýk iþlerimizi yaptýrmak için bazen vekil ararýz. Vekil bizim adýmýza iþlerimizi saðlýklý bir þekilde yürütür. Hele hukuk gibi ciddi bir alanda bir avukata danýþmadan ve vekalet vermeden bir davaya giriþmeyiz. Hastaneye giden kiþi saðlýðýný doktora emanet eder. Devleti de seçimlerde bizi temsil eden vekillere emanet ederiz. Din iþleri de dünya iþlerini andýrýr. Her iþte Allah’ý (c.c.) vekil olarak kabul etmek imanýn, teslimiyetin ve kulluðun bir gereðidir. Allah’ý (c.c.) vekil olarak kabul etmek, O’na tevekkül etmektir. Tevekkül etmek ise, önce elimizden geleni yapýp sonra iþin sonucunu Allah’a (c.c.) býrakýp güvenmektir. Müslüman’ýn Allah’a (c.c.) güvenmek adýna daima aðzýnda düþürmediði cümle þudur: Hasbünallahu ve ni’mel-Vekîl (Allah bize yeter, O ne güzel vekildir).
54. el-Kaviyyu (Allah [c.c.] sýnýrsýz güç ve kudret sahibidir):
Ýnsanlar eski çaðlarda olduðu gibi günümüzde putlara tapmýyorlar. Taþtan, tahtadan yapýlma putlarla Allah’a (c.c.) þirk (ortak) koþmuyorlar. Ama þirk yine de çaðýmýzda devam etmektedir. Ýnsanlar günümüzde artýk para, makam, þöhret, nüfuz sahibi olma gibi bazý varlýk ve olgularý Allah’a (c.c.) ortak koþuyorlar. Bunlarý en büyük güç ve kudret kaynaðý olarak algýlayýp Allah’a (c.c.) dayanýp güvenmemektedirler. Bunlar uðruna ibadetlerini ihmal etmekte ve haramlara bulaþmaktadýrlar. Kuþkusuz bu varlýk ve olgular da birer nimettir. Ama ne zaman ki bu nimetler yaþamda amaç haline gelirse o zaman Allah da (c.c.), O’nun dini de bir tarafa atýlýr. Ne mutlu o Müslüman’a ki bu nimetleri araç bilerek Rabb’ine bunlarla yaklaþmayý vesile olarak görmüþtür.
55. el-Metînü (Allah [c.c.] gücü azalmayandýr):
Allah (c.c.) mutlak güç, kudret sahibidir. O’nun gücü ve kudreti ne azalýr ne de çoðalýr. Güçte, kudrette azalýp çoðalma bizler gibi fani varlýklar için söz konusudur. El-Kaviyy güzel isminde Allah’ýn (c.c.) sýnýrsýz bir güç ve kudrete sahip olduðu ifade edilirken el-Metîn güzel ismi ile O’nun güç ve kudretinin hiçbir þekilde azalmamasý vurgulanmaktadýr. Canlý varlýklar hayatlarýnýn çeþitli dönemlerinde güç ve kudretlerinde deðiþme yaþarlar. Çaresiz ve güçsüz bir biçimde dünyaya gelen bir bebek, gençlik döneminde güç ve kudretinin zirvesine ulaþýrken yaþlýlýk döneminde bu yönden gerilemeye baþlar. Allah (c.c.) ezeli ve ebedi olan güç ve kudretiyle böyle evrelerden uzaktýr.
56. el-Veliyyü (Allah [c.c.] müminlerin dostudur, seçtiði kullarý Kendi’sine dost edinir):
Allah’ý (c.c.) duyu organlarý ile algýlayamýyoruz. Çünkü O yüce ve uludur. Ama O yarattýðý varlýklardan, dolayýsýyla insanlardan uzak deðildir. Bazý zengin insanlar vardýr. Varlýklarý onlarý toplumdan ve insanlardan uzaklaþtýrýr. Kendi bencil dünyalarýnda onlarý yalnýz kýlar. Allah (c.c.) böyle deðildir. O sonsuz zenginliði, gücü ve kudretiyle insanlardan uzaklaþmýyor. Bazý insanlarý kendisine yakýn kýlýyor.
57. el-Hamîdu (övgüye layýk olan):
Hamd Allah’a (c.c.) teþekkür etmekten öte bir þeydir. Hamd nimete þükür yanýnda Allah’ý (c.c.) öven bir anlam taþýmaktadýr. Bu nedenle insanlara teþekkür edilir, ama hamd yalnýz Allah’a (c.c.) yapýlýr. Çünkü gerçekte tek övgüye layýk olan Allah’týr. Ýnsanlara karþýlýðýnda teþekkür ettiðimiz iyilikleri yaratan da Allah’týr. Öyle ki sebepler zincirine baktýðýmýzda asýl iyiliði yapanýn Allah (c.c.) olduðunu görürüz. O kiþi sadece bir vesiledir. Bu nedenle kula teþekkür ettikten sonra bütün bu sebepler zincirini yoktan var eden Allah’a (c.c.) da hamd etmemiz gerekir. Örneðin elimize kadar ulaþan ekmek için bakkala, fýrýncýya, uncuya, çiftçiye ve emeði geçen diðer insanlara bir bir teþekkür edebiliriz. Bunu hak etmiþlerdir. Ama buðdayý ve topraðý yoktan var eden, tarlaya ekilen buðdaya suyla hayat veren, O’nu çoðaltan Rabb’imize þükretmenin yanýnda O’nu övme ihtiyacý da duyarýz. Bu hamddir. Ayrýca ekmeðin elimize kadar ulaþmasýnda emeði geçen bakkal, fýrýncý, uncu, çiftçi ve baþka insanlar Allah (c.c.) tarafýndan yaratýldýklarý gibi bu insanlarýn her birisinin bu iþ için harcadýklarý güç ve kudret de Allah’a (c.c.) aittir. O’nun için kula teþekkürü hak eden her nimet Allah’a (c.c.) da hamdi gerektirir.
58. el- Muhsî (Allah [c.c.] varlýklarý ve onlarýn sayýlarýný bilendir):
Bir insanýn dünyadaki bütün kum tanelerinin sayýsýný bilmesine imkan var mýdýr? Tüm insanlar biraraya gelip de iþlerini güçlerini býrakýp bu iþle ilgilenseler bile yine de bunun üstesinden gelemezler. Peki her bir kum tanesinin aðýrlýðý, hacmi, rengi, maddesel ve yapýsal özellikleri hakkýnda rapor yazýlabilir mi? Dünya yaratýlalý beri yaþayan tüm insanlar bu iþe ömürlerini vermiþ olsalardý bile bunu baþarmalarýna olanak yoktur. Ýþte insan hatta tüm insanlar için olanaksýz olan bu iþler el-Muhsî olan Allah (c.c.) için son derece kolaydýr. O her þeyin sayýsýný bildiði gibi her varlýðý tüm özellikleri ile de tanýr. Her þey O’nun bilgisi dahilindedir.
59. el-Mübdi’ü (Allah [c.c.] ilk kez, örneksiz yaratandýr):
60. el-Mü’îdü (Allah [c.c.] öldükten sonra hesap için ikinci kez yaratandýr):
“Varlýklarý ilkin yoktan yaratan, ölümden sonra da dirilten O’dur. Gökte ve yerde en yüce sýfatlar O’nundur. Gerçekten O Azîz ve Hakîm’dir (Rum suresi, ayet 27).” Allah (c.c.) bütün varlýklarý örneksiz yaratmýþtýr. Halbuki bir ressam ancak varlýklarý taklit yolu ile sanatýný gerçekleþtirir. Yoktan bir þey yaratamaz. Modern resimde bile bu çeþit bir taklit yine söz konusudur. Baþka varlýklara ait öðeler deðiþik bir kompozisyonda bir araya toplanmýþtýr. Allah (c.c.) ise yaratýrken bir modele ihtiyaç duymamýþtýr. Mutlak iradesiyle kendisi yoktan tasarlayýp yaratmýþtýr. Yaratýrken modern ressamlar gibi hareket etmemiþ, baþka varlýklarýn parçalarýna da bir gereksinim duymamýþtýr. Allah (c.c.) hiçbir þeyi de boþuna yaratmamýþ, varlýkta kendi sýfatlarýný ve güzel isimlerini iþlemiþtir.
Allah (c.c.) yoktan inþa ettiði varlýklarýn vücutlarýný ölümle yok etmektedir. Bitkiler çürüyüp topraða karýþmakta, hayvan ve insan cesetleri de ölümle bozulup daðýlmaya yüz tutmaktadýrlar. Allah ölen canlýlarý tekrar diriltecektir. Kýyamette insanlarý diriltip hesaba çekecek, cezalandýracak ve ödüllendirecektir.
61. el-Muhyî (ölüleri dirilten):
El-Muhyî güzel ismi Kuran-ý Kerim’de sadece aþaðýdaki iki ayrý ayette olmak üzere “muhyi’l-mevtâ (ölüleri dirilten)” biçiminde geçmektedir. “Ýþte bir bak, Allah’ýn rahmetinin eserlerine! Ölmüþ topraða nasýl da hayat veriyor? Ýþte Allah, muhakkak ölüleri de böyle diriltecek. Çünkü O her þeye kadirdir (Rûm suresi, ayet 50).”, “O’nun ayetlerinden birisi de þudur: Sen yeri kupkuru görürsün. Fakat biz üzerine su indirince yer harekete geçip kabarýr. Ýþte bu yere kim hayat veriyorsa ölüleri de O diriltecektir. Çünkü O her þeye kadirdir (Fussýlet suresi, ayet 39).”
Bitkiler âlemindeki her yýl baharda gözlenen diriliþ olayý Allah’ýn (c.c.) her þeye gücünün yettiðine ve ölüleri de böyle dirilteceðine iþaret etmektedir. El-Muhyi yukarýdaki ayetlerden de anlaþýlacaðý üzere Allah’ýn (c.c.) ölülere can vermesi anlamýna gelir. Ýnsaný ilk defa yaratýp can veren Allah (c.c.), elbette öldükten sonra tekrar yaratýp can verecektir. Çünkü bunun doðada görülen örnekleri vardýr. Örneðin vücudumuzda saniyede milyonlarca hücre ölmekte, milyonlarcasý da yeniden doðmaktadýr.
62. el-Mümîtü (hayatý alan, öldüren):
Dünyadaki bütün canlýlar, belirli bir ömre sahiptir. Mikroptan file, ottan elma aðacýna kadar her canlý varlýk, ömrünü tamamlayýnca mutlaka ölmektedir. Oysa insanýn içerisinde bir ebediyet özlemi bulunmaktadýr. Bu nedenle ölüm insanda büyük bir kaygýya neden olmaktadýr. Ölüm düþüncesini hiçbir insan kolay kolay kabullenememektedir. Bunun bir nedeni de insanýn ebedi yaþam için yaratýlmýþ olmasýdýr. Gerçekten ölüm olayý ile insan yaþamý görünüþte ortadan kalkýyorsa da aslýnda baþka bir boyutta bu yaþam sürmektedir. Kabir ve berzah âlemi, kýyamette diriliþ yeri, mahþer, cennet ve cehennem bu ebedi yaþamýn devam eden yada edecek olan geçici yada daimi mekanlarý olmaktadýr.
63. el-Hayyu (Allah [c.c.] diridir):
Allah’ýn (c.c.) varlýðýnýn delillerinden biri de yeryüzünde yaþamýn olmasýdýr. El- Hayy Allah’ýn (c.c.) canlý olmasý anlamýna gelmektedir. Canlý varlýklar yadsýnmaz bir biçimde Allah’ýn (c.c.) da canlý oluþuna iþaret etmektedir. Bilindiði üzere dünyada canlý varlýklar üç guruba ayrýlýr: Bitkiler, hayvanlar ve insanlar. Bunlar içerisinde sadece insanlar yüce yaratýcýyý bilinçli bir biçimde düþünebilmektedir. Bir baþka boyutta yaþayan cinler de bizler gibi ebedi ahiret yurdunda ceza ve ödül için sýnava tabi tutulmaktadýr.
64. el-Kayyûmu (Allah [c.c.] varlýðýnýn devamý için kimseye muhtaç deðildir, her varlýk varlýðýnýn devamý için her an Allah’a [c.c.] muhtaçtýr):
Kuran-ý Kerim’de Allah’ýn (c.c.) bu güzel ismi, el-Hayy güzel ismi ile birlikte geçer. Örneðin þu ayette olduðu gibi: “Allah O’ndan baþka ilah yoktur. Diridir (Hayy), Kayyûm’dur (Bakara suresi, ayet 255).” Allah’ýn (c.c.) el-Kayyûm güzel isminin el- Hayy güzel ismi ile birlikte zikredilmesinin altýnda bir hikmet ve sýr bulunmaktadýr. El-Hayy Allah’ýn (c.c.) canlý varlýklar üzerindeki hakimiyetini temsil etmektedir. Bu hakimiyetin en zirve noktasýný teþkil etmektedir. Her canlý varlýðýn perçemi Allah’ýn (c.c.) elindedir. Allah (c.c.) diri oluþu ile canlý varlýklar üzerinde her an tecelli etmektedir. Ýnsan caný çýkýnca ölmekte, bedeni toprak olmaktadýr. Demek ki el-Hayy güzel ismi ile Allah (c.c.) her canlý varlýk üzerinde en birinci hakka sahip olduðu gibi canlý varlýklar da Allah’a (c.c.) karþý bu güzel isminin üzerindeki tecellisi ile hakký ödenmesinin olanaðý olmayan büyük bir borç altýna girmiþlerdir. Allah (c.c.) eceli gelenden bu güzel isminin tecellisini çekmekte ve böylece ölüm hemen gerçekleþmektedir. Ýþte el-Kayyûm da cansýz varlýklar için böyle hayati bir anlama sahiptir. Allah (c.c.) el-Kayyûm güzel ismi ile bütün evreni, maddeyi ayakta tutmaktadýr. Bu ismin tecellisi bir an bile evren ve madde üzerinde çekilse her þey o anda yokluða karýþýrdý. Yýldýzlar ve gezegenler birbiriyle çarpýþýr, madde elementlerine ayrýlýrdý. Onun için el-Kayyûm güzel ismi cansýz varlýklar üzerinde sürekli tecelli etmektedir. Bir an bile kesintisi söz konusu deðildir. Kýyamet bu güzel ismin evren ve madde üzerinden çekilmesi ile kopacaktýr.
65. el-Vâcidu (istediðini bulan, meydana getiren):
Ýnsan çeþitli hayaller kurar. Ýnsanýn gerçekleþtirmek istediði düþlemleri vardýr. Kimse hayat karþýsýnda umutsuz olmaz. Her insan bir þeylerin peþindedir. Bunlarý arzulamakla kalmaz, bizzat çalýþma ile bunlarýn gerçeðe dönüþmesi için de elinden geleni yapar. Ama her insan ideallerine ulaþamaz. Gerçeklerle hayaller çoðu kez birbiriyle çatýþýrlar. Umutlarýmýz bazen yýkýlýr. Allah (c.c.) ise istediðini bulan, meydana getirendir. Neyi isterse o gerçekleþir. Bunun için “Ol!” demesi yeterlidir. Bu sýrada Kendi’sinden bir þey eksilmez, Kendi’si yorgunluk da duymaz. Allah’ýn (c.c.) isteði önünde baþka bir istek bulunamaz. Allah (c.c.) dilediði þeyi yaratandýr.
66. el-Mâcidu (Allah [c.c.] þanýna, þerefine, yüceliðine ve büyüklüðüne uygun olarak ihsan, rahmet ve bereket sahibidir; Allah [c.c.] ihsaný, rahmet ve bereketiyle dilediði kiþinin þanýný, þerefini, kadrini yükseltir):
El-Mâcid, daha önce gördüðümüz el-Mecîd güzel ismi ile ayný kökten gelmektedir. El-Mecîd, Allah’ýn (c.c.) ihsanýný, rahmetini ve bereketini þanýna, þerefine, yüceliðine ve büyüklüðüne uygun olarak öven bir anlama sahipti. El-Mâcid güzel ismi ise ism-i fail biçiminde olduðu için el-Mecîd güzel ismi ile belirtilen niteliðe sahip olan anlamýna gelmektedir. Tabii el-Mâcid, dolaylý olarak Allah’ýn (c.c.) ihsaný, rahmet ve bereketiyle dilediði kiþinin þanýný, þerefini, kadrini yükseltmesi anlamýný da düþündürmektedir. “Onlar (Münafýklar), müminleri býrakarak kafirleri dost ediniyorlar. Ýzzeti ve desteði onlarýn yanýnda arýyorlar. Muhakkak ki bütün izzet ve destek Allah’ýndýr (Nisa suresi, ayet 139).” “Halbuki izzet, Allah’ýn, peygamberinin ve müminlerindir. Fakat münafýklar bilmezler (Münâfikûn suresi, ayet 8).” Bu ayetlerde dikkati çeken nokta, münafýklarýn ihsan, rahmet ve bereketin; izzet, þeref ve itibarýn kaynaðýný algýlayamamýþ olmalarý, baþka yerlerde aramalarýdýr. Bu belki de münafýklýðýn en önemli belirtisidir. Aslýnda münafýklýk kalbi bir hastalýktýr. Her Müslüman’ýn þu veya bu oranda tutulacaðý manevi bir rahatsýzlýk halidir. Kimse münafýklýðýn nefsinden uzak olduðunu sanmasýn. Nefis kafir ve münafýklara ait bütün vasýflarý taþýr. Onun için her Müslüman’ýn uyanýk olmasý ve her zaman tövbe ile amellerini gözden geçirmesi gerekir.
67. el-Vâhidu (Allah [c.c.] sýfatlarýnda ve güzel isimlerinde birdir, O’nun sýfatlarýnda ve güzel isimlerinde bir ortaðý yoktur):
El-Vâhid ile kastedilen anlam, Allah’ýn (c.c.) sayý olarak bir olmasý deðildir. El- Vâhid, Allah (c.c.) bölünemeyen ve parçalanamayan birdir, anlamýna gelir. Yani sýfatlarýnda ve güzel isimlerinde bir ortaðý yoktur. Ýlahlýk O’na mahsustur. O’nun dýþýnda hiçbir varlýk ilahlýk mertebesine ulaþamaz. Allah (c.c.) el Vâhid oluþunu her varlýk üzerinde kalýcý ayetlerle iþlemiþtir. Bütün canlý ve cansýz varlýklar O’nun bu el-Vâhid mührünü taþýrlar. Örneðin dünyadaki bütün aðaç yapraklarý birbirine benzer. Demek ki bunlarý yaratan ayný ilahtýr. Tüm insanlarýn bedenleri de ayný organlardan meydana gelir. Bu da insanlarý yaratanýn tek ilah olduðunu gösterir. Eðer birden fazla ilah olsaydý evrenin ve dünyanýn kanunlarýnda bir uyum ve bütünlük olmazdý. Bu ilahlar birbirleri ile rekabete girer, bu da varlýk dünyasýnda bir kargaþaya neden olurdu.
68. el-Ahad (Allah [c.c.] zatýnda eþsiz ve benzersizdir):
El-Ahad ile kastedilen anlam, Allah’ýn (c.c.) sayý olarak bir olmasý deðildir. Sayý olarak bir anlamýný karþýlayan Allah’ýn (c.c.) güzel ismi el-Vitr’dir. El- Ahad, Allah (c.c.) eþi ve benzeri olmayan birdir, anlamýna gelir. Yani yaratýlmýþ hiçbir varlýk Allah’a (c.c.) benzemez. Allah (c.c.) el-Ahad oluþunu her varlýk üzerinde kalýcý ayetlerle iþlemiþtir. Bütün canlý ve cansýz varlýklar O’nun bu el-Ahad mührünü taþýrlar. Örneðin dünyadaki bütün aðaç yapraklarý birbirine benzer, ama ayný deðildir. Her yaprak diðer yapraktan kendisini farklý kýlan özelliklere sahiptir. Demek ki bunlarý yaratan ilah hiçbir þeye benzemez. Tüm insanlarýn bedenleri de ayný organlardan meydana gelir, ama ayný yüze sahip iki insaný göstermek olanaksýzdýr. Ýkizlerde bile benzerlik noktalarý kadar farklýlýklar söz konusudur. Bu da insanlarý yaratan tek ilahýn eþsiz ve benzersiz olduðunu gösteren baþka bir ayettir.
69. es-Samedu (hiçbir ihtiyacý olmayan, kimseye muhtaç olmayan; izni olmadan hiçbir iþin hükme baðlanmadýðý ve ihtiyaçlar konusunda kendisine baþvurulan lider):
Allah (c.c.) doðurmamýþtýr. Doðrulmamýþtýr. Bütün varlýk âlemi O’nun “Ol!” emriyle yoktan yaratýlmýþtýr. Nedenler zinciri ile varlýklar birbirlerine muhtaçtýrlar. Canlý varlýklar yaþamak için birbirlerini yemek zorundadýrlar. Biri diðerinin besin kaynaðýný oluþturur. Ayrýca her canlý varlýk ölümlü olmasýna karþýn nesiller yolu ile varlýðýný devam ettirir. Ama Allah (c.c.) varlýk dünyasýna baðlý deðildir. O’nun yemeye, içmeye, çoðalmaya ihtiyacý yoktur. O ezeli ve ebedidir. Zamanla kayýtlý deðildir. Varlýk dünyasýnýn kanunlarý O’nu baðlamaz. Bundan dolayý O’nun varlýðý ve varlýðýnýn devamý yaratýlmýþ þeylere baðlý deðildir. O hiçbir þeye muhtaç deðildir.
70. el-Kâdiru (her þeyi yapabilen, edebilen):
71. el-Muktediru (her þeye gücü, kudreti yeten):
Her varlýk gücünü, kudretini Allah’tan (c.c.) alýr. Aslýnda güç, kudret Allah’a (c.c.) mahsustur. Ýnsanýn zere kadar gücü, kudreti yoktur. Güç, kudret imtihan için Allah (c.c.) tarafýndan insana eðreti olarak verilmektedir. Ýnsanýn gücü, kudreti kendinden bilmesi, Allah’a (c.c.) þirk koþmaktýr. Ýnsanýn eylemlerini de yaratan Allah’týr. Ama insan bunlardan sorumludur. Çünkü iradesiyle tercih etme hakkýna sahiptir. Ýnsanýn bir iþte muktedir veya baþarýlý olmasý da þükür konusunda bir imtihandýr. Yine insanýn bir iþte aciz kalmasý, zayýf ve baþarýsýz olmasý da sabýr konusunda bir imtihandýr.
Allah (c.c.) her þeyi “Ol!” emri ile yoktan yaratmýþtýr. Bu sýrada Kendi’sinden bir þey eksilmediði gibi, Kendi’si herhangi bir yorgunluk da duymamýþtýr. Allah (c.c.) sadece þu yýldýzlarýnýn çoðunun ýþýðý henüz bize ulaþmamýþ evrenin deðil mahiyetlerini bilemeyeceðimiz sýnýrsýz evrenlerin de yaratýcýsýdýr. O’nun gücüne, kudretine bir sýnýr koyamayacaðýmýz gibi yaratmasýný da sýnýrlandýrmamýz büyük bir küstahlýktýr. Nice güç, kudret sahibi insan bazen muktedir olamaz. Her iþin altýndan kalkamaz. Egemenliði altýndaki olaylara, kiþilere, varlýklara güç, kudret yetiremez. Bazý iþlerin halledilmesinde acze düþer. Oysa Allah (c.c.) hem sýnýrsýz güç, kudret sahibidir (el-Kaviyy), hem her þeyi yapabilendir, edebilendir (el-Kâdir), hem de buna gücü, kudreti yetendir (el-Muktedir). Ayrýca gücü, kudreti azalmayandýr da (el-Metîn).
72. el-Mukaddimu (çeþitli konularda hikmeti gereði dilediðini öne geçiren):
73. el-Muahhiru (çeþitli konularda hikmeti gereði dilediðini geriye býrakan):
Bu dünya ceza ve ödül yurdu deðildir. Bir imtihan yeridir. Her þey Allah’ýn (c.c.) ezeli bilgisi, pek çok hikmeti, sonsuz merhameti ve mutlak adaleti ile belirlenmiþtir. Örneðin bir insanýn özürlü olarak dünyaya gelmesi, yoksul bir ailenin ferdi olmasý, þu veya bu cinsiyette bulunmasý, mensup olduðu ýrký, ulusu hep ilahi kaderle tespit edilmiþtir. Kiþiye düþen, kaderine rýza gösterip teslim olmasý, bunun altýnda yatan hikmeti ve hayrý düþünmesidir. Allah’a (c.c.) bunun için þükürde bulunmasýdýr. Kadere rýza göstermemek ve kaderi eleþtirmek Allah’a (c.c.) isyan etmektir. Kýsacasý Allah’ýn (c.c.) insanlarý bazý konularda ileri kýlmasý, bazý konularda geri býrakmasý hikmeti bu dünyada anlaþýlamayacak önemli bir kader sýrrýdýr. Ýnsana düþen görev, bu konudaki nimetlere þükretmek, sýkýntýlara sabretmektir. Takvada öne geçmeye çalýþmaktýr.
74. el-Evvelü (Öncesi olmayan ilk):
75. el-Âhiru (Sonrasý olmayan son):
Aslýnda Allah’ýn (c.c.) el-Evvel ve el-Âhir oluþu, biz zamanla kayýtlý insanlara göredir. Allah (c.c.) zaman kavramýyla kayýtlý olmadýðýna göre O her zaman vardýr. O’na bir baþlangýç ve son düþünülemez. Zaman da evren gibi yaratýlmýþtýr. Ýnsanýn belli bir zamanda doðmasý, büyümesi, olgunlaþmasý, ölmesi zaman kavramýný bir doða olgusu haline getirmiþtir. Ama Allah (c.c.) doðmamýþtýr, deðiþmemiþtir ve ölmeyecek diridir. O’nun katýnda geçmiþ zaman, þimdiki zaman, gelecek zaman birdir. Zaman kavramý ezeli deðildir. Evrenle birlikte yaratýlmýþtýr. Ayrýca zaman kavramý ebedi de deðildir. Kýyametin kopmasý ile son bulacaktýr. Ahiret için daimi bir mekanla (cennet ve cehennem) ebediyet yaratýlmýþtýr.
76. ez-Zâhiru (Allah [c.c.] evrendeki ayetleri ile sýfat ve güzel isimlerini ortaya sermiþtir, Kendi’sini belli etmiþtir):
Görünüþte Allah (c.c.) Kendi’sini duyu organlarýndan gizlemiþtir. Ama her þey O’nun sýfatlarýný ve güzel isimlerini iþlemektedir. Bu nedenle varlýk âlemi O’nu adeta görünür kýlmýþtýr. Allah (c.c.) varlýk âleminden yüce, aþkýn (el-Aliyy, el-Müteâlî) olduðu için duyu organlarýyla algýlanmamaktadýr. O’nu ancak kalpler hissedebilir.
77. el-Bâtýnu (Allah [c.c.] zatýný duyu organlarýnýn algýlamasýndan gizlemiþtir, Allah’a [c.c.] gönül yolu ile yaklaþýlabilinir):
Allah (c.c.) gerçektir (el-Hakk, ez-Zâhir). O’nun gerçekliði doðrudan beþ duyu organýyla kavranamaz. O duyu organlarýndan gizlenmiþtir. Çünkü O yücedir, aþkýndýr (el-Aliyy, el-Müteâlî). Kendi varlýðýný, birliðini, sýfatlarýný ve güzel isimlerini varlýk âlemiyle bizlere tanýtma yolunu seçmiþtir.
78. el-Vâlî (yöneticilerin yöneticisi, mülkünde istediði gibi tasarruf eden):
Allah (c.c.) bütün evreni, doðayý koyduðu yasalarla yönetir. Bu yasalarda istediði þekilde tasarruf etme hakkýna sahipken genellikle bunlarda kýl kadar bir sapma bile olmaz. Bunun gibi Allah’ýn toplumlarý yönettiði toplumsal yasalarý da bulunmaktadýr.
79. el-Müteâlî (aþkýn, bütün yaratýlmýþlardan farklý olan):
Allah (c.c.) dünyadaki hiçbir varlýða benzemez. Allah’ý (c.c.) hakkýyla bilmemize de imkan yoktur. Allah’ýn (c.c.) her ne kadar pek çok sýfatý ve güzel ismi varlýk âleminde tecelli etse de O bunlarýn dýþýndadýr ve bunlardan aþkýndýr. Yücedir. O’nu en iyi ancak Kendi zatý bilir.
80. el-Berru (iyilik eden, iyiliði çok olan):
Kuþkusuz insan da iyilik yapar. Ama insaný iyiliðe teþvik eden þey çoðu kez çýkarlarýdýr. Bu anlamda kiþinin kendisinin ve çoluk çocuðunun nafakasý için çalýþmasý da bir iyiliktir. Ýnsanlarla iliþkilerimizi düzeltmek, toplumdaki saygý ve sevgiyi ayakta tutmak ve yeþertmek için selam vermek de bir iyiliktir. Kiþi bu iyiliklerinin karþýlýðýný mutlaka dünyada iken görür. Ýbadetlerini eksiksiz bir biçimde yaptýktan sonra bunlar da birer ibadet hükmü kazanabilir. Allah karþýlýksýz iyilik yapar. Ýbadetlerle görünüþte bir karþýlýk beklense de aslýnda ibadetler de baþlý baþýna bir iyiliktir. Kulun yararýnadýr. Allah’ýn ibadete ihtiyacý yoktur.
81. et-Tevvâbu (kula günahlardan tövbe etme nimeti veren, kulun tövbesini kabul eden):
Tövbe, imandan sonra bir insana ihsan edilen en büyük nimettir. Tövbe kelime anlamýyla “dönüþ” demektir. Terim anlamý, kulun günahlarýna piþman olup onlarý terk etmesi ve Allah’ýn (c.c.) emir ve yasaklarýna yönelmesidir. Tövbe, Allah (c.c.) ile kiþi arasýnda yapýlan içten bir antlaþmadýr. Dolayýsýyla tövbe eden birisi deðiþimi içten bir duyguyla onaylamaktadýr.
82. el-Muntekimu (suçlularý cezalandýran, mazlumun hakkýný alan):
Allah (c.c.) suçlularý mutlak adaletiyle cezalandýrýr. Aslýnda bu dünya, bir ceza ve ödül yurdu deðildir; hikmet ve sýnav yeridir. Gerçek anlamda ödül ve ceza ancak ahirette hesaplarýn görülmesinden sonra tecelli edecektir. Bu açýdan bu dünyada baþa gelen bela ve musibetleri sadece Allah (c.c.) tarafýndan kula taktir edilen ceza olarak düþünmek doðru deðildir. Çünkü bu tür sýkýntýlarýn altýndaki hikmeti ve imtihan sýrrýný kimse bilemez. Allah (c.c.) kulun ahiretteki derecesini yükseltmek için de bela ve musibet verebilir. Ama tövbe etmeye vesile olmasý dolayýsý ile baþa gelen bela ve musibetlerin günahlarýmýz yüzünden olduðunu düþünmenin kiþi için büyük bir yararý vardýr. Yalnýz bu deðerlendirmeyi sadece kendi nefsimiz için yapmalýyýz, baþkalarý için düþünmek bir terbiyesizlik ve haddini bilmezliktir. Her ne kadar bu dünya bir ceza ve ödül yeri olmasa da Allah (c.c.) bazý günahlarýn cezasýný bu dünyada da vermektedir. Kuran-ý Kerim’in çeþitli ayetlerinde baþýmýza gelen bela ve musibetlerin günahlarýmýz yüzünden olduðu belirtilir. Ayrýca Kuran-ý Kerim’de bazý kavimlerin toplu olarak imha edilmesinde onlarýn çeþitli günahlarý korkusuzca iþlemeleri; peygamberlere uymamalarý ve karþý gelmeleri gerekçe olarak gösterilir. Her ne kadar bu toplu imha ile ilgili ilahi yasa (sünnetullah), peygamberimizin (s.a.s) ümmeti için kaldýrýlmýþsa da insanlarýn toplu olarak zarar gördüðü âfetlerde de her insanýn çýkarmasý ve almasý gereken ibret dersleri vardýr.
83. el-Afüvvu(günahlarý affeden, silen):
Günahlarý baðýþlama anlamýna gelen Allah’ýn (c.c.) baþka güzel isimleri de bulunmaktadýr. Bunlardan bazýlarýný daha önce gördük: el-Gafûr, el-Gaffâr. Her iki güzel isim de Arapça’da ayný kökten, “örtmek” anlamýna gelen bir fiilden türemiþlerdir. Allah (c.c.) bu güzel isimlerinde “günahlarý örten” anlamýna gelen bir tecelliyle kullarýna yönelmektedir. El-Afüvvu güzel isminde ise “günahlarý silen” anlamý bulunmaktadýr. Dolayýsýyla el-Afüvvu güzel ismi, diðerlerine göre, daha geniþ bir anlama gelmekte, günahlar karþýsýnda daha köklü bir temizlemeyi karþýlamaktadýr. Tabii el-Gafûr, el-Gaffâr güzel isimlerinde de bir “günahlarý baðýþlama” anlamý bulunmaktadýr. “Günahlarý örtmek” demekle onlarý gözlerden saklayýp baðýþlamamak anlaþýlmamalýdýr. Bu güzel isimlerle vurgulanan anlam günahlarýn baðýþlandýðý ama hesap defterinde, mahþer gününde kulun hafýzasýnda vs. sabit kaldýðýdýr. El-Afüvvu güzel isminde bu baðýþlanma, daha genel bir anlama sahiptir; günahlarýn Kiramen Katibin Melekleri’nin hafýza ve defterlerinden, Levh-i Mahfuz’dan, kýsacasý ona tanýklýk eden Allah (c.c.) dýþýndaki herkesin bilgisinden, hatta o kulun bilincinden de silinmesi demektir.
84. er-Raûfu(pek þefkatli):
“Allah sizin imanýnýzý zayi edecek deðildir. Kuþkusuz Allah Raûf’tur, Rahîm’dir (Bakara suresi, ayet 143).”
Kuran-ý Kerim’de er-Raûf güzel ismi yukarýdaki ayette olduðu gibi genellikle er-Rahîm (esirgeyen) güzel ismi ile birlikte geçer. Her iki güzel isim arasýnda bir anlam yakýnlýðý bulunmakla birlikte tabii ki bir anlam ayýrtýsý da söz konusudur. Er-Rahîm güzel ismi ile er-Raûf güzel ismi arasýndaki anlam ayýrtýsýný þu örneklerde rahat bir þekilde görebiliriz: Allah (c.c.) cehennem azabýndan kurtulmamýz için nefse çok aðýr gelen oruç ibadetini farz kýlmýþtýr. Görünüþte oruç yeme, içme, cinsel birleþme gibi doðal ihtiyaçlarý belli bir zaman aralýðýnda yasaklamakla nefse bir sýkýntýdýr. Ama ahirette mümin için cehennemden kurtulmada bir rahmet kapýsý olacaktýr. Bu yönüyle bu ibadetin temelinde Allah’ýn er-Rahîm (esirgeyen) güzel isminin gizli olduðunu görürüz. Bunun yanýnda tuttuðumuz oruçta bazý kolaylýklar da yaþarýz. Bu kiþiden kiþiye farklýlýk gösterir: Saðlýðýmýz uygundur; hava, sýcaklýk-soðukluk durumu bize zarar vermeyecek özelliktedir; rahat bir iþimiz vardýr… Daha bunlar gibi pek çok etkenle bize þefkat edildiði, yaratýcýmýzýn bizi orucun sýkýntýlarýndan koruduðu özel ihsanlar, kolaylýklar göze çarpar. Ýþte bu noktalarýn her birisinde Allah’ýn (c.c.) er-Raûf (pek þefkatli) güzel ismi tecelli etmektedir.
85. a.Mâlik-ül Mülki b.Zü’l- Celâli ve’l- Ýkrâmi c.el- Muksitu:
Hadis kitaplarýndaki riyavet farklýlýðýndan dolayý meydana gelen artma ve eksilmeye karþýn ilgili hadiste ýsrarla belirtilen 99 sayýsýný korumak ve bu yüzden güzel isimlerden hiçbirisini yitirmemek düþüncesiyle burada üç güzel isim toplanmýþtýr.
Bu üç güzel isim incelendiðinde birbiriyle olan anlam yakýnlýklarý, anlam bakýmýndan birbirlerini bütünlemeleri hemen dikkati çeker. Þöyle ki: Allah (c.c.) mülkün gerçek sahibi olan yüce hükümdardýr: Mâlik-ül Mülki. Mülkünde bir hükümdar gibi istediðini cezalandýrmakta ve ödüllendirmekte, istediðine ululuðunu ve cömertliðini göstermekte özgürdür. Bundan dolayý kimse O’nu yargýlayamaz: Zü’l-Celâli ve’l- Ýkrâmi. Tabii tüm bunlarý bir dengeyle, ölçüyle, mutlak adaletiyle yapar. Çünkü herkes onun kuludur. Kullarý arasýnda ancak emir ve yasaklarýna uyanlardan razýdýr. Uymayanlara bu dünyada mühlet verir, ahirette onlarý cezalandýrýr. Uyanlarý bu dünyada bazý sýkýntýlarla imtihan etse de ahirette ödüllendirecektir. Mutlak adaleti, gereði þekilde ancak ahirette anlaþýlacaktýr: el-Muksitu.
86. el-Câmi’u (daðýnýk þeyleri biraraya toplayan; parçalarý, gönülleri birleþtiren):
Allahýn daðýlan her þeyi birleþtirmeye gücü yeter. Bu ona çok kolaydýr. Zira bir þey irade ettiði zaman ‘ol!’ demesi yeterlidir. Bu ilk yaratmada böyle olduðu gibi daðýlan þeyleri bir araya getirmede de böyledir.
87. el-Ganiyyu (Allah [c.c.] kimseye muhtaç olamayan zengindir):
Allah (c.c.) evreni, içerisindekileri yoktan yaratmýþtýr. Bunlarý yaratýrken de Kendi’sinden bir þey eksilmemiþtir. O’nun yaratmasý sadece “Ol!” emriyledir. Tüm zenginlikleri bu þekilde O yarattýðý gibi daha nicelerini de yaratmaya güç ve kudret sahibidir. Bundan dolayý O mutlak zengindir.
88. el-Muðnî (Allah [c.c.] dilediðini zengin eder):
Zenginlik, yoksulluk gibi bir imtihan konusudur. Aslýnda bu dünya bir ceza ve ödül yurdu deðildir. Zenginlik de yoksulluk da bir hikmete göre taktir edilmiþtir. Bu bakýmdan zengin olan kimselerin varlýklarý ile Allah (c.c.) tarafýndan ödüllendirilmediðini, ebedi ahiret yurdu için imtihan edildiklerini düþünmeleri gerekir. Tabii ayný þeyi yoksulluk için de düþünmeli, kiþinin yoksullukla Allah (c.c.) tarafýndan cezalandýrýldýðýný varsaymaktan ziyade imtihan edildiðini düþünmek daha doðrudur. Ýnsan kendisi için zenginliðin mi yoksa yoksulluðun mu daha hayýrlý olduðunu bilemez. Allah (c.c.) kullarý için en hayýrlý olaný ezelde tespit etmiþ, bu konudaki kýsmetimizi kaderimizle belirlemiþtir. Ýnsanýn kendisiyle barýþýk olmasý, öncelikle toplumsal konumunu, ekonomik durumunu kabullenip haline þükretmesiyle olur. Tabii Allah’ýn (c.c.) fazlýný ve rahmetini aramak, meþru yollarla varlýklý olmaya çalýþmak da yanlýþ þeyler deðildir. Ýnsan dünya ve ahiret dengesini kurduktan sonra zenginlik de güzel bir þeydir.
89. el-Mu’tî (Allah [c.c.] hikmeti gereði dilediðine ihsanda bulunur):
90. el-Mâni’u (Allah [c.c.] hikmeti gereði hayrý, þerri engeller):
Bütün hayýrlarýn, ihsanlarýn kaynaðý Allah’týr. Bazen insan bu büyük gerçeði unutur, vesilelere takýlýp kalýr. Bütün gönlüyle onlara teþekkür eder, yaratýcýsýna þükretmek, þükür secdesi yapmak hatýrýna gelmez. El-Mu’tî güzel ismi ile kula düþen görev þudur: Bu dünya bir ödül ve ceza yurdu olmadýðý için bütün hayýrlarýn, ihsanlarýn bir imtihan konusu olduðunu da unutmamak gerekir. Bir devasýz hastalýk ölüm döþeðindeki insan için bütün günahlarýna kefaret olarak ihsan edilmiþ büyük bir nimet olabilir. Bir zenginlik de kulun azgýnlaþýp ebedi cehennemlik olmasýna neden olabilir. Allah’ýn (c.c.) hayrýnýn, ihsanýnýn nerede gizli olduðunu bilmemize imkan yoktur. Onun için Allah’tan (c.c.) gelen her þeye temkinli yaklaþýp duygularýmýzla, nefsimizle hareket etmemeliyiz. Onlardaki hikmeti düþünmeliyiz. Güzel þeyleri þükürle, þerleri sabýrla karþýlamalýyýz. Kader karþýsýnda imtihanda olan bir kul olduðumuzu hiçbir zaman hatýrdan çýkarmamamýz gerekir. el-Mâni’ güzel isminin pek çok tecellisini hayatýmýzda, çevremizde gözlemleyebiliriz. Örneðin insanýn vücudunda bulunan akyuvarlar mikroplara karþý korurlar. Mikropla Allah (c.c.) ed-Dârr (þer, zarar Allah’tan [c.c.] gelir) güzel ismini tecelli ettirirken akyuvarlarla el-Mâni’ güzel ismini kalkan gibi onun önüne koymaktadýr.
91. ed-Dârru (Þer, zarar hikmeti gereði Allah’tan [c.c.] gelir):
92. en-Nâfi’u (hayýr, iyilik hikmeti gereði Allah’tan [c.c.] gelir):
Kadere iman bilindiði üzere imanýn altý rüknünden birisidir. Kader içerisinde en önemli konu ise hayýr ve þerrin Allah’tan (c.c.) geldiði hususudur. Ýnsanlar hayýr ve þerrin Allah’tan (c.c.) geldiðini unutup sebeplere bakarlar. Þer karþýsýnda öfkelenip deliye dönerler, dinden imandan çýkýp katil bile olurlar; hayýrda da Allah’a (c.c.) þükretmeyi unutup vesilelere takýlýp kalýrlar.
Allah (c.c.) kullarýna karþý her zaman lütufkardýr. Onlarý kaldýramayacaklarý yüklerle imtihan etmez. “Þu kesindir ki, Allah kullarýna zerre kadar bile zulmetmez (Nisa suresi, ayet 40).” Allah’ýn (c.c.) ed-Dârr güzel ismi insanýn zararýna deðil hayrýnadýr. Þöyle ki: Dünyada baþýmýza gelen kötü þeyler bir hikmete dayanýr. Dünya hayatý geçicidir, asýl olan ahiret yurdudur. Bu dünyada kötü olarak görülen þeylerin altýnda insanlarýn ahiret hayatlarýnda kurtuluþa, ebedi mutluluða vesile olan pek çok hayýrlar bulunabilir. Bu açýdan asýl þer, zarar bu baþa gelen kötü þeylerden gereði þekilde yararlanmamaktýr. Bu durumda baþýmýza gelen kötü þeyler, her ne kadar Allah’ýn (c.c.) izni ve yaratmasý ile meydana geliyorsa da bu durumun sünnetullaha, ilahi bir kurala dayanan bir nedeni bulunmaktadýr. Allah (c.c.) bela ve musibetleri yaptýðýmýz kötü þeylere karþý vermektedir: “Baþýnýza gelen her musibet, iþlediðiniz günahlar nedeniyledir. Hatta Allah günahlarýnýzýn çoðunu da affeder (Þûrâ suresi, ayet 30).”, “Sana gelen her iyilik Allah’tandýr. Baþýna gelen her kötülük ise nefsinden dolayýdýr (Nisa suresi, ayet 79).”
93. en-Nûru (nurlandýran, nur kaynaðý):
Nur, iki biçimde tanýmlanabilir. Birisi maddi olanýdýr. Biz bu nurla (ýþýkla) görürüz. En baþlýca kaynaðý güneþtir. Ayrýca evimizi, sokaðýmýzý aydýnlatan ýþýk da bu nurdandýr. Bu nur olmasaydý dünyamýz kapkaranlýk kalacaktý. Allah’ýn (c.c.) pek çok ayeti, güzel ismi göz duyu organýna hitap etmektedir. Demek ki bu nur olmasaydý çok cahil kalacaktýk. Diðer nur manevidir. Bu da maddi nur kadar önemlidir. Hatta maddi nurdan daha önemlidir. Zira bununla da gönül dünyamýz aydýnlanýr. Ýmanýmýz gerçekleþir, güçlenir. Nasýl görme engelli insanlar bir þey göremezlerse iç dünyalarý kör olanlar da imanýn esaslarýný kavrayamazlar, inkar ederler. Bir insanýn bu dünyada gözlerinin görmemesi bir ömürde gerçekleþir, son bulur, ama manevi körlük ebedi hayata mal olabilir.
94. el-Hâdî (kalplere hidayet yolunu gösteren, insanlara hidayet veren):
Allah (c.c.) insan ve cin sýnýfý dýþýndaki tüm canlý varlýklara uyulmasý zorunlu olan bir yaþam tarzý vermiþtir. Bunu onlarýn iç dünyalarýna bir program olarak yerleþtirmiþtir. Her canlý varlýk buna göre yaþar, beslenir, ürer ve ölür. Göçmen kuþlar bununla nereye göç edeceklerini bilirler. Balýklar uzun yolculuklarýna bu sayede çýkarlar. Örümcek aðýný yapar, arý peteðini kurar, ayý ininde kýþ uykusuna yatar. Tavuk bununla yumurtlar, kuluçkaya girer, yavrularýný herkese karþý korur. Bu el-Hâdî güzel isminin evrensel çaptaki tecellisidir. Bundan insan da payýný alýr. Analýk iç güdüsü de bir yaþam sigortasý gibi yeni doðan yavru için yapýlmasý gerekli olan iþleri tetikler. Ýnsan diðer varlýklardan ayrý olarak irade sahibidir. Ona yaþam tarzýný belirleme ve seçme sorumluðu yüklenmiþtir. Bu konuda yüce Allah (c.c.) þöyle buyurmaktadýr: “Ona hayýr ve þerri, her iki yolu da gösterdik (Beled suresi, ayet 10).”, “Biz ona hidayet yolunu gösterdik. Ýster þükredici olsun, ister nankör (Ýnsan suresi, ayet 3).”
95. el-Bedî’u (Allah [c.c.] eþsizdir, benzersizdir; örneksiz yaratandýr):
Allah (c.c.) modelsiz ve örneksiz olarak bu evreni ve içerisindeki her þeyi yoktan yaratmýþtýr. O’nun yaratmasýna bir sýnýr koyamayýz. Yarattýðý þeylerin pek azýndan haberimiz bulunmaktadýr. Cennet ve cehennem yaratýldýklarý halde gözlerimizin önünde deðildir ve bunlar bizlerin ölümümüzü, kýymetin kopmasýný ve hesap olayýný beklemektedirler. Ayrýca cinler ve melekler gibi duyu organlarýmýzdan gizlenen baþka varlýklarýn âlemleri de bulunmaktadýr. Allah’ýn (c.c.) yaratma gücünü ve varlýklarýný dünya yaratýlalý beri yýldýzlarýnýn çoðunun ýþýðý bize ulaþamamýþ bu uçsuz bucaksýz evrenle sýnýrlandýramayýz. Allah (c.c.) mahiyetlerini bilemeyeceðimiz nice evrenlerin de sahibidir. Allah’ýn (c.c.) mülküne ve yaratmasýna bir son düþünülemez. Çünkü “O, her an yaratma halindedir (Rahmân suresi, ayet 29). Her yarattýðý varlýk da yüce Allah (c.c.) gibi eþsiz ve benzersiz bir özellik taþýmaktadýr.
96. el-Bâkî (var oluþunun sonu olmamak):
Allah (c.c.) yaþamamýz için iç dünyamýzda bir açlýk içgüdüsü yaratmýþtýr. Bu içgüdü olmasaydý pek çok insan yemek yemeyi ihmal eder, saðlýðýný bozardý. Allah (c.c.) sadece iç dünyamýzda el-Hayy güzel ismiyle açlýk içgüdüsünü yaratmamýþ dýþ dünyada da er-Rezzâk güzel ismiyle bunun için yeryüzü büyüklüðünde bir sofra kurmuþtur. Bitkilerin, hayvanlarýn çoðu iþtahýmýza ve midemize hizmet etmektedirler. Ýnsanýn iç dünyasýnda bir de ebedi yaþam arzusu vardýr. Ýnsan fani olmayý kendisine, sevdiklerine hiç yakýþtýrmamaktadýr. Ölüm sanki hiç baþýna gelmeyecek bir þeymiþ gibi yaþamaktadýr. Bunun nedeni insanýn ebedi yaþama olan tutkusudur. Allah (c.c.) nasýl açlýk içgüdüsünü tatmin için yeryüzünü bir sofra gibi hazýrlamýþsa, elbette insanýn bu ebedi yaþama arzusunu görmezden gelmeyecek, ahireti de yaratacaktýr.
97. el-Vârisu (her þeyin tek varisi, hakiki sahibi):
Varis, ölen kiþinin malýný mülkünü mirasla veya vasiyetle býraktýðý kiþiye denir. Bu anlamda Allah (c.c.) mutlak varistir. Çünkü her insan ölümü tadacak, dünya ve içerisindeki her þey en sonunda Allah’a (c.c.) kalacak, Allah (c.c.) da yaratýlmýþ olan hiçbir þeye ihtiyacý olmadýðý için kýyamet günü bütün bunlarý yok edecektir. Ýnsanýn varisinin veya varislerinin olmasý güzel bir þeydir. Hele malýný mülkünü býrakacaðý kendi öz evladýnýn veya evlatlarýnýn bulunmasý insaný daha da huzurlu kýlar. Canýmýzdan aziz bildiðimiz mal ve mülkümüz hakkýnda kaygý duymamamýza, gönül rahatlýðý ile bu dünyaya gözlerimizi kapamamýza vesile olur. Ama evladý da olsa birisinin ‘Ben senin malýn mülküne varisim, malýn mülkün bana kalacak’ diye kendini tanýtmasý veya bu durumu sürekli hatýrlatmasý can sýkýcý bir þeydir. Ýnsanýn nefsine aðýr gelir. Çünkü bu söz bize ölümlü oluþumuzu bir tokat gibi yüzümüze çarpar. Gerçi ayný kiþi veya kiþiler bir gün öleceðimizden söz etseler belki bu kadar içerlemeyiz ama iþ mal mülkle dava edilince nefsimiz týpký aðzýndaki kemiði baþkalarýyla paylaþmak istemeyen bir köpek gibi hýrlamaya, huysuzluk çýkarmaya baþlayacaktýr. Durum böyle ise yüce Allah (c.c.) hangi hikmete binaen bize bu gerçeði hatýrlatmakta, el-Vâris güzel ismi ile her þeyin tek varisi, hakiki sahibi olduðunu bildirmektedir? Öyle anlaþýlýyor ki Allah (c.c.) bu güzel ismi ile nefsimizi terbiye etmekte, mal ve mülke karþý aþýrý baðlýlýðýmýzý gözden geçirmemizi istemektedir.
98. er-Reþîdu (doðru yola ulaþtýran, irþat eden):
Er-Reþîd güzel ismi El-Hâdî güzel ismi ile büyük bir benzerlik göstermesine karþýn aralarýnda elbette bir anlam ayýrtýsý bulunmaktadýr. El-Hâdî güzel ismi Ýslam dini ile tanýþmamýþ yada küfrün, günahýn içerisinde bulunan birisinin hidayete gelmesi, Allah’ýn (c.c.) emir ve yasaklarýna uymasýdýr. Er- Reþîd güzel ismi ise Ýslam’ýn emir ve yasaklarýný yerine getiren bir Müslüman’ýn Allah’a (c.c.) daha yakýn olma arzusu ile bir Allah (c.c.) dostuna (mürþid-i kamil) nefsini teslim edip terbiye ve irþat olmasýdýr. Kuran-ý Kerim’de Vâký’a suresinde Allah (c.c.) mahþer günü insanlarý üç sýnýfta deðerlendireceðini belirtmektedir: Kitabý saðdan verilen (ashâbu’l-meymene), kitabý soldan verilen (ashâbu’l-meþ’eme), imanda ve fazilette öncüler (es-sâbikûn) olmak üzere. Buna göre kitabý sað taraftan verilenler Allah’ýn (c.c.) el- Hâdî güzel ismi ile hidayete ulaþmýþ, Ýslam dininin emir ve yasaklarýna uyarak takva ehli olmuþ kimselerdir. Bunlar cennetliktirler. Kitabý sol taraftan verilecek olanlar küfür üzere veya günahkar Müslümanlarýn içerisinde tövbe edemeden ölen insanlardan oluþur. Günahkar Müslümanlar cehennemde cezalarýný çektikten sonra kurtulacaklardýr, küfür üzere ölenler için ise ebedi kalmak üzere cehennem vardýr. Ýþte konumuzu teþkil eden üçüncü sýnýf insanlar, hidayetlerinden sonra Allah’ýn (c.c.) er-Reþîd güzel ismi ile bir Allah dostu (mürþid-i kamil) vesilesi ile irþat olmuþlardýr. Tabii sâbikûnlar gerek amelde gerekse Allah’a (c.c.) karþý duyulan ilahi aþkta ashâbu’l-meymeneyi geçmiþlerdir. Ahirette bunlara verilecek ödüller de buna göre çok daha büyük olacaktýr. Ýlgili surede bunlarýn çoðunun önceki ümmetlerden azýnýn da Hz. Muhammed’in (s.a.s) ümmetinden olacaðý belirtilmektedir.
99. es-Sabûru (cezalarý erteleyen, çok sabýrlý):
Allah (c.c.) kullarýnýn günahlarýna karþý çok sabýrlýdýr. Hemen cezalandýrmaz. Onlarýn yola gelmeleri için süre tanýr. Bu zaman zarfýnda onlarý anlayacaðý dillerle uyarýr.
Yüce Allah (c.c.) Kuran-ý Kerim’de kullarýný hemen cezalandýrmamasýnýn nedenini þöyle açýklamaktadýr: “Eðer Allah insanlarý iþledikleri günahlar yüzünden cezalandýracak olsaydý dünyada tek bir insan bile býrakmazdý. Ama Allah onlarýn cezasýný belirlenmiþ bir vadeye kadar erteler. O vadeleri geldiði vakit hükmünü yerine getirip onlarý cezalandýrýr. Çünkü Allah kullarýný tamamen görmektedir (Fâtýr suresi, ayet 45).” Es-Sabûr güzel ismi, el-Halîm güzel ismine anlam olarak çok benzer. Ama aralarýnda bir anlam ayýrtýsý da bulunmaktadýr. El-Halîm güzel isminde kullarýn günahlarýný hemen cezalandýrmamanýn yanýnda bunlardan vazgeçme, baðýþlama gibi bir anlam inceliði söz konusudur. Çünkü el-Halîm güzel ismi Kuran-ý Kerim’de genellikle (altý ayrý ayette) el-Gafûr güzel ismi ile birlikte kullanýlmaktadýr. Oysa es-Sabûr güzel isminde sadece kullarýnýn günahlarýný hemen cezalandýrmama, sonraya býrakma anlamý bulunmaktadýr.
Muhsin Ýyi



Teþekkur:
Beðeni:
Alýntý

Yer imleri