Hayat, Madde, Yeniden Diriliþ, Allahýn El-Hayyu, El-Kayyûmu, El-Muhyî Güzel Ýsimleri
Allah’ýn (c.c.) varlýðýnýn delillerinden biri de yeryüzünde yaþamýn olmasýdýr. El- Hayy Allah’ýn (c.c.) canlý olmasý anlamýna gelmektedir. Canlý varlýklar yadsýnmaz bir biçimde Allah’ýn (c.c.) da canlý oluþuna iþaret etmektedir.
Bilindiði üzere dünyada canlý varlýklar üç guruba ayrýlýr: Bitkiler, hayvanlar ve insanlar. Bunlar içerisinde sadece insanlar yüce yaratýcýyý bilinçli bir biçimde düþünebilmektedir. Bir baþka boyutta yaþayan cinler de bizler gibi ebedi ahiret yurdunda ceza ve ödül için sýnava tabi tutulmaktadýr.
Yeryüzünde hayatýn baþlamasý bilim adamlarýnýn merak ettiði bir konudur. Yeryüzünde insan yaþamý nasýl baþlamýþtýr? Materyalist felsefe bu soruyu evrim teorisiyle yanýtlamaya çalýþmaktadýr. Onlara göre yaþam önce tek hücreli bir canlýyla baþlamýþ, ondan da deðiþik türler ve varlýklar evrim yolu ile geliþmiþtir. Oysa evrime kanýt olacak ara varlýklar fosillerde bulunamamýþtýr. Fosil bilim her varlýk türünün müstakil olarak yaratýldýðýný ispat edecek sayýsýz kanýtlara sahiptir. Ayrýca baþlangýçta oluþtuðu iddia edilen tek hücreli varlýk, bakteri veya virüs ile cansýz madde arasýnda da hiçbir ilgi kurulamamýþtýr. Organik maddelerden hücre elde etme deneyleri baþarýsýzlýkla sonuçlanmýþtýr. Yaþam için cansýz maddelere deðil Allah’a (c.c.) borçluyuz.
Allah’ýn (c.c.) hayat sahibi oluþu bizim diriliðimize benzemez. Nasýl bizim görmemiz O’nun görmesine benzemiyorsa diri oluþu da böyledir. Ýnsanlar diri olmalarýna karþýn hastalanýrlar, uyurlar, yorgun ve halsiz düþerler. Bu sýrada hayatlarý deðiþir. Ölümle de hayatlarý sona erer. Ama Allah (c.c.) böyle þeylerden uzaktýr. O bizim mahiyetini anlayamayacaðýmýz biçimde mutlak diridir.
Hayatýn kaynaðý Allah (c.c.) olduðuna göre O’na inanmayanlar aslýnda ölüdürler. Her ne kadar diri olsalar da kalpleri hayat sahibi deðildir. Çünkü kalpler ancak O’nunla diridirler. Vücudun gýdasý bitki ve hayvanlardan gelir. Kalbin azýðý ise imanla ve ibadetle gelen nur, feyz ve rahmettir.
Yüce Allah (c.c.) el-Hayy güzel ismiyle varlýk âleminde tecelli etmiþ, canlý varlýklarý yaratmýþtýr. Yeryüzündeki canlý varlýklar bizzat canlý ve diri olmalarý ile yüce yaratýcýnýn varlýðýný; O’nun canlý ve diri özelliklere sahip olduðunu kanýtlamaktadýr.
El-Hayy (Allah [c.c.] diridir) güzel ismi ile üzerimize düþen görev, yaþamýmýzýn kaynaðýný Allah’tan (c.c.) bilerek O’na kul olmaktýr. Ýman ve ibadetle kalpleri diri tutmak ve beslemektir.
Kuran-ý Kerim’de Allah’ýn (c.c.) el-Kayyûm güzel ismi, el-Hayy güzel ismi ile birlikte geçer. Örneðin þu ayette olduðu gibi: “Allah O’ndan baþka ilah yoktur. Diridir (Hayy), Kayyûm’dur (Bakara suresi, ayet 255).”
Allah’ýn (c.c.) el-Kayyûm güzel isminin el- Hayy güzel ismi ile birlikte zikredilmesinin altýnda bir hikmet ve sýr bulunmaktadýr. El-Hayy Allah’ýn (c.c.) canlý varlýklar üzerindeki hâkimiyetini temsil etmektedir. Bu hâkimiyetin en zirve noktasýný teþkil etmektedir. Her canlý varlýðýn perçemi Allah’ýn (c.c.) elindedir. Allah (c.c.) diri oluþu ile canlý varlýklar üzerinde her an tecelli etmektedir. Ýnsan caný çýkýnca ölmekte, bedeni toprak olmaktadýr. Demek ki el-Hayy güzel ismi ile Allah (c.c.) her canlý varlýk üzerinde en birinci hakka sahip olduðu gibi canlý varlýklar da Allah’a (c.c.) karþý bu güzel isminin üzerindeki tecellisi ile hakký ödenmesinin olanaðý olmayan büyük bir borç altýna girmiþlerdir. Allah (c.c.) eceli gelenden bu güzel isminin tecellisini çekmekte ve böylece ölüm hemen gerçekleþmektedir. Ýþte el-Kayyûm da cansýz varlýklar için böyle hayati bir anlama sahiptir. Allah (c.c.) el-Kayyûm güzel ismi ile bütün evreni, maddeyi ayakta tutmaktadýr. Bu ismin tecellisi bir an bile evren ve madde üzerinde çekilse her þey o anda yokluða karýþýrdý. Yýldýzlar ve gezegenler birbiriyle çarpýþýr, madde elementlerine ayrýlýrdý. Onun için el-Kayyûm güzel ismi cansýz varlýklar üzerinde sürekli tecelli etmektedir. Bir an bile kesintisi söz konusu deðildir. Kýyamet bu güzel ismin evren ve madde üzerinden çekilmesi ile kopacaktýr. Yýldýzlar ve gezegenler birbirleri ile çarpýþacak, maddenin en küçük yapý taþý atomlar ise elementlerine ayrýlýp yokluða karýþacaklar.
Nasýl el-Hayy güzel ismi ile Allah (c.c.) her canlý varlýk üzerinde en birinci hakka sahipse ve canlý varlýklar da Allah’a (c.c.) karþý bu güzel isminin üzerlerindeki tecellisi ile hakkýnýn ödenmesinin olanaðý olmayan büyük bir borç altýna girmiþlerse Allah (c.c.) el-Kayyûm güzel ismi ile de cansýz varlýklar üzerinde en büyük hakka sahip olmakta ve cansýz varlýklar da Allah’a (c.c.) karþý bu güzel ismin üzerlerindeki tecellisi ile hakkýnýn ödenmesinin olanaðý olmayan büyük bir borç altýna girmiþlerdir. Ýþte bu büyük borçtan ötürü yýldýzlar ve gezegenler bildiðimiz dönme hareketleri ile sürekli zikir halindedirler. Madde de en küçük yapý taþý olan atomlarýndaki benzer kozmik yapýyla çekirdek ve elektronlarýyla bu zikre kendi iç bünyesinde devam etmektedir.
En büyük zikri madde âlemi yapmaktadýr. Ondan sonra irade olayý arttýkça bu zikir olgusu azalmaktadýr. Madde irade yönü ile tamamen Allah’a baðlýdýr. En büyük zikri bu yüzden o yapmaktadýr. Sonra canlýlardan sýrasýyla bitkiler, hayvanlar ve insanlar gelir. Ýnsan dýþýndaki canlý varlýklar da kendi lisanlarý ve halleri ile zikirlerini yapmaktadýrlar. Zaten bitkiler sürekli bir þekilde secde halinde iken hayvanlar genellikle rükû vaziyetindedirler. Fakat bunlarýn zikirleri duyu organlarýndan gizlenmiþtir.
El-Kayyûm (Allah [c.c.] varlýðýnýn devamý için kimseye muhtaç deðildir, her varlýk varlýðýnýn devamý için her an Allah’a [c.c.] muhtaçtýr) güzel ismi ile kula düþen görev, dünya ve içerisindeki her maddenin Allah’ýn (c.c.) gücü ve kudretiyle ayakta durduðunu, her þeyin Allah’a (c.c.) muhtaç olduðunu, Allah’ýn (c.c.) hiçbir þeye muhtaç olmadýðýný bilmesidir.
Allah varlýk âlemini, canlý ve cansýzlarý kendi güzel isim ve sýfatlarýna tercüman olmak, onlarý akýl sahibi varlýklara tanýtmak üzere yaratmýþtýr. Allah’ýn (c.c.) güzel isim ve sýfatlarýnýn varlýk âlemine yansýmasý ayan-ý sabiteler (mebde-i taayyün: belirginleþme baþlangýcý) yolu ile olmuþtur. Ayan-ý sabiteler yokluk ile varlýk arasýnda olan âlemdedir. Bunlar eþyanýn vücuda gelmeden önce Allah’ýn ilminde olan suretleridir. Allah (c.c.) bütün evreni ve içerisindeki canlý ve cansýz varlýklarý yokluktan meydana getirmiþtir. Yani onlarýn herhangi bir malzemesi yoktur. Allah (c.c.) güzel isim ve sýfatlarýný var kýlmak için yokluða yönelmiþ, bu arada Allah’ýn (c.c.) bu güzel isim ve sýfatlarý yokluk aynasýnda bizim âlem-i misal adýný verdiðimiz bir ara yerde rüyadaki þekiller cinsinde, yani bir çeþit model, prototip (ilk örnek) olarak meydana gelmiþ, oradan da bu evren ve içerisindeki canlý ve cansýz varlýklar þekillenmiþtir. Bu açýdan içerisinde yaþadýðýmýz evren, canlý ve cansýz varlýklar Allah’tan (c.c.) bir parça deðillerdir. Bazý mutasavvýflarýn savunduðu vahdet-i vücut (vücut birliði) anlayýþý Ýslam’a aykýrý bir yoruma da neden olmuþtur. Daha doðrusu aslýnda onlar, yani mutasavvýflar bununla madde âlemine bir ezelilik ve ebedilik vermedikleri gibi ilahi bir anlam da yüklememiþlerdir. Yaratýcý ile yaratýlan arasýndaki keskin çizgiye her zaman dikkat etmiþlerdir. Fakat geçmiþte ve özellikle çaðýmýzda art niyetli bazý kiþiler, vahdet-i vücut anlayýþýný sapkýn bir düþünce ile yorumlamýþlardýr. Onlar –hâþâ- bu anlayýþla varlýk âlemi ile Allah’ý bir görme düþüncesini savunmuþlardýr. Oysa yüce Allah Kuran-ý Kerim’in deðiþik yerlerinde her þeyi yoktan var kýldýðýný beyan buyurmaktadýr (Enam suresi, 101; Zariyat suresi 47). Evren ve içerisindeki canlý ve cansýz varlýklar ezeli olmadýðý gibi ebedi de deðillerdir. Kim bunlarýn ezeli ve ebedi olduðuna inanýrsa itikadi bir yanlýþlýða düþer, dinden çýkar. Ezeli ve ebedi olan Allah’týr. Allah güzel isim ve sýfatlarýndan bazýlarýný görünür kýlmak için yokluktan bu varlýk âlemini meydana getirmiþtir. Aslýnda var olan sadece Allah’týr. Yok olan da bütün varlýk âlemidir. Ama bizler duyu organlarýmýzla Allah’ý algýlayamamaktayýz, oysa duyu organlarý ile algýladýðýmýz bu âlemi var sanmaktayýz. Allah, El-Müteâl (aþkýn), El-Aliyy (yüce) olduðu için bu madde âleminde görülmemektedir. Hadislerden anlaþýlacaðý üzere müminler cennette bir ikram olarak Allah’ýn cemali ile müþerref olacaklardýr.
El-Hayy ve El-Kayyûm güzel isimleri bütün varlýk âlemini kapsadýðý için bu güzel isimlerin zikredilmesi de çok faziletlidir. Hatta bazý Ýslam büyükleri ve evliyalarý bu iki güzel ismin ism-i a’zam (en büyük isim, hürmetine dualarýn kabul edildiði isim) olduðunu bile iddia etmiþlerdir. Bu güzel isimlerin zikri her türlü bela ve musibete kalkan, her türlü hastalýða þifa verme gibi manevi hediyelere de sahiptirler. Esma (Allah’ýn güzel ismi ) ile yol alan tarikatlarda raziyye ve marziyye nefislerine ulaþanlara bu zikirler ders olarak verilir. Yani bu güzel isimler bir nefsi Allah’tan rýzaya ve Allah’ýn rýzasýna ulaþtýrýrlar. Bunlar ise çok büyük manevi makamlardýr. Kýsacasý bu güzel isimlerin hem dünyevi hem de uhrevi büyük hediyeleri olduðu gibi Allah rýzasýna ulaþtýrmalarý da söz konusudur. Onun için kitaplar bu güzel isimlerin zikredilmesinin faziletlerini saymakla bitiremezler. Çünkü tüm evren, canlý ve cansýz varlýlar her þeyleri ile yani yaratýlýþ sýrlarý ile bu güzel isimlerin gölgesi altýndadýrlar. Kýsacasý Allah’ýn her þeyi yaratmasýndaki sýr bu güzel isimlerde gizli olduðu için rýzasý da bu isimlerde aranmýþtýr.
Ýnsanýn tek baþýna, yalnýz havas bilgileri ile zikre yönelmesi beraberinde büyük itikadi yanlýþlýklar ve sapmalar da getirebilecektir. Zikir ehil birisinin, mürþid-i kâmilin rehberliðinde çekilmedikçe insana yarar kadar zarar da verebilir. Tabii bu sözünü ettiðimiz þey, laza-i Celal (Allah), kelime-i tevhit gibi zikirleri çokça çekme ile ilgilidir. Yoksa Esma-i Hüsna (Allah’ýn güzel isimleri) için geçerli deðildir. Ama yine de Esma-i Hüsnada da ihtiyatlý olmak lazýmdýr. En azýndan tasavvuf kültürünü hazmetmek gerekir. Tasavvuf kültürünün de temelini her an tövbe ve istiðfar halinde olma, nefsini her halükarda küçük görme, nefisle daima mücadele etme ve Allah rýzasýný amaç olarak görme oluþturur. Çünkü þeytanlar hiçbir fýrsatý kaçýrmaz. Kýlavuzsuz yola çýkanlarý çeþitli tehlikeler bekleyebilir. Örneðin yaptýðý zikirle dualarýnýn kabul edildiðini gören birisi istidraca düþebilir. Benliði güçlenip kendisinde olmayan çeþitli büyüklükler görebilir, kibire ve ucuba kapýlabilir. Çünkü zikrin neticesi birtakým haller yaþanmaya baþlayacaktýr. Bunlarýn bazýsý Rahmani bazýsý da þeytanidir. Bunlarý kiþinin yalnýz baþýna birbirinden ayýrmasý imkânsýzdýr. Birbirlerine çok benzerler. Þeytanlar insana hep suret-i haktan yaklaþýrlar. Kandýrmak onlarýn uzmanlýk alanýdýr. Kiþi farkýna varmadan þeytanýn oyuncaðý olabilir. Bunlar da insaný ebedi helake, piþmanlýða götürmeye yeter. Ayrýca vesveseye de düþebilir. Hele içinde bulunduðumuz çaðda insanlar gerekli dini ve itikadi bilgilerden bile yoksunken onlarýn ellerine verilecek böyle bir havas bilgisi Allah’ýn (c.c.) güzel isimlerinin gereði ve amacý dýþýnda zikredilmesine yol açacaktýr. Onun için zikir yoluna gireceklerin bir mürþid-i kâmilin himayesine girmesi en doðru yoldur. Nefis tezkiye olmadýkça zikir, özellikle Esma-i Hüsna zikri ona yarardan ziyade zarar verebilecektir. Çünkü böyle bir kiþi Allah’ýn güzel isimlerine hep nefis hesabýyla bakacaktýr. Bu da onu manevi olarak zarara sokacaktýr. Hâlbuki Esma-i Hüsna zikrini çekmenin temel amacý Allah’ý övüp yüceltme ve O’nun güzel ahlakýyla ahlaklanmadýr. O’nun rýzasý dýþýnda her þey nefis hesabýnadýr. Allah’ýn rýzasý dýþýnda kendisine bir hedef çizen ve bu konuda Esma-i Hüsnadan umut bekleyen kiþi ise yoldan çýkmýþtýr. Nefis ve þeytanlar onu aldatmýþtýr. Allah bu durumlara düþmekten bizleri korusun. Evet, þu ayet-i kerime bu kiþilere hitap etmektedir: “En güzel isimler Allah’ýndýr. O halde O’na en güzel isimlerle dua edin. O’nun isimleri hakkýnda eðri yola gidenleri býrakýn. Onlar yapmakta olduklarýnýn cezasýna çarptýrýlacaklardýr (Araf suresi,180).”
Allah’ýn (c.c.) güzel isimleri ile dua etmek, yani uygun düþen güzel isimlerle Allah’a (c.c.) tevessül etmek, duanýn kabul olmasýnda çok etkilidir. Tevessül etmek duada bu güzel isimleri vesile kýlmaktýr. Dualarda Allah’tan dünya ve ahrete dair bütün güzellikler istenebilir. Allah (c.c.) kulunun sadece dünyalýk istemesinden hoþnut olmaz: “Kim ahiret mahsulü isterse onun ürünlerini fazla fazla artýrýrýz. Kim de sýrf dünya menfaati isterse ona da ondan veririz, ama ahirette onun hiç nasibi olmaz. (Þûrâ suresi, 20).” Bu açýdan duada ahireti ihmal etmek büyük bir eksikliktir. Kuþkusuz bununla dünyalýk istemenin doðru bir þey olmadýðýný iddia etmiyoruz. Demek istediðimiz þey, istediðimiz dünyalýk ile ahirete dönük ve Allah’ýn (c.c.) razý olacaðý bir iþi ve kazancý düþünmeliyiz.
Allah’ýn güzel isimleri ile zikir yaparken sadece O’nun rýzasý amaçlanýr. Çünkü zikrin temeli ilahi aþka dayanýr. Ayný kelimenin arka arka söylenmesi bir aþk ifadesidir. Onun için zikirde amaç ve edep O’nun rýzasýný gerektirir. Zikir Allah rýzasý için çekildiði zaman Allah ilgili zikrin dünyaya bakan maddi ve menevi hediyelerini de kuldan esirgemez. Fazla fazla verir.
Kalp saniyede halden hale girer. Deðiþkendir. Onu bir noktada tutmak zordur. Hele zikir sýrasýnda bu daha çok olur. Nefis ve þeytan vesveseleri ile kalbi bulandýrýrlar, zikri dünyevi bir amaç haline dönüþtürebilirler. O yüzden Nakþibendîler, lafza-ý Celal zikrini her tespih devrediþinde (100 adetten sonra) ‘Ýlahi ente maksudi ve rýzake matlubi (Allah’ým Sen maksadýmsýn, isteðim de Senin rýzandýr.)’ demektedirler. Böylece sapmýþ, sapacak, dönek, renkten renge giren, girecek olan kalbe rotasýný gösterirler. Kalp bu rotadan saptý mý zikir yarar deðil insana zarar vermeye baþlar. Bu durum Esma-i Hüsna zikrinde daha çok kendisini gösterir. Yani kalp Esma-i Hüsna zikrinde rotasýný þaþýrmaya daha müsaittir. Esma-i Hüsna zikrini çekerken kalp O’nun rýzasý dýþýnda baþka yerlere takýlabilir. Onu uyarmak ve doðru yola sevk etmek gerekir. Onun için Esma-i Hüsna zikri çekerken ‘Ýlahi ente maksudi ve rýzake matlubi (Allah’ým Sen maksadýmsýn, isteðim de Senin rýzandýr.)’ sözünü en azýndan baþta ve sonda birer kere de olsa söylemek ve bu konuda kalbi uyarmak gerekir. Daha çok söylemek daha büyük yararlar saðlar.
Maddeye ezeli ve ebedi bir anlayýþ yüklediðimizde materyalist bir düþünceye sahip oluruz. Dinin en önemli umdesi ahret gerçeðidir. Bütün evren ve içerisindeki her þey kýyamet günü yýkýlacaktýr. Yok olacaktýr. Allah (c.c.) nasýl ilk olarak yaratma gücüne sahipse tekrar her þeyi yeniden yaratacaktýr. Bu ona zor deðildir. Ýlk olarak yaratan ikincisinde daha kolay yaratýr. Gerçi Allah için kolay ve zor diye bir þey yoktur. O yaratmak istediði zaman sadece ‘Ol!’ emrini verir. Her þey O’nun ‘Ol’ emri ile yokluktan varlýk sahnesine gelir (bk. Yasin suresi 82). Materyalist anlayýþ maddeye ezeli ve ebedi bir anlam verdiði için bu gerçeði kabul etmez. Oysa içerisinde yaþadýðýmýz âlem sürekli bir þekilde bu gerçeði, yani ölümden sonra diriliþ olgusunu ders olarak bizlere okutmaktadýr. Bu ders nefislerimize verilmektedir. Nefis ancak yaþantý yolu ile eðitilebilir. Ýnsanlarýn sohbetleri, kitaplar nefse pek tesir etmez. Nefsin entelektüel zekâ ile bir iliþkisi pek yoktur. Nefis týpký üç yaþýndaki bir çocuk gibi deneyimlerden bir þeyler kapar. Nefis hayatýn içerisinde yaþayarak derslerini alýr. Yüce Allah bunun için tekrar diriliþ olgusunu sadece ilahi kitaplarýna konu edinmemiþ, ayrýca evren kitabýnda da bu konu deðiþik þekillerde iþlenmiþtir. Þöyle ki: Yüce Allah nefsin doðasýna uykuyu ve uyanmayý koyarak ona her akþam ve sabah ölümü ve dirilmeyi anlatmaktadýr. Uyku adeta ölümün küçük kardeþi gibidir. Uyanma da tekrar dünyaya gelmek kadar anlamlýdýr. Doðamýzdaki bu uyku ve uyanma yanýnda dýþ dünyada gece ve gündüz de birer ayet olarak tekrar dirilme gününe iþaret etmektedir. Gece, uyku gibi bütün varlýk âleminin ölümü hükmünde iken gündüz her þey hayat bulmaktadýr. Nefis gece ve gündüz gerçekleri ile ahret gerçeðini hiç tereddüt etmeden kabullenir. Ýnkâr edemez. Fakat iþlediði günahlar yüzünden ahretin gelmesini arzulamaz. Bunun için ahret gerçeðine gözlerini yumup materyalist bir felsefeye baðlý kalmak ister. Mevsimler ise daha görsel olarak ve pek çok duyu organýna hitap ederek varlýk âleminde ölümün ve tekrar diriliþin bir þölenini sunarlar. Kýþýn ölen tabiat, ilkbaharda tüm canlýlarda bir diriliþi gerçekleþtirir, aðaçlar çiçek ve yapraklarýný açarlar, hayvanlar ve böcekler yavrularlar. Soðuk hava ýsýnýr. Her taraf tekrar diriliþin þöleni ile canlanýr.
Allah’ýn El-Muhyî (ölüleri dirilten) güzel ismi Kuran-ý Kerim’de sadece aþaðýdaki iki ayrý ayette olmak üzere “muhyi’l-mevtâ (ölüleri dirilten)” biçiminde geçmektedir.
“Ýþte bir bak, Allah’ýn rahmetinin eserlerine! Ölmüþ topraða nasýl da hayat veriyor? Ýþte Allah, muhakkak ölüleri de böyle diriltecek. Çünkü O her þeye kadirdir (Rûm suresi, 50).”, “O’nun ayetlerinden birisi de þudur: Sen yeri kupkuru görürsün. Fakat biz üzerine su indirince yer harekete geçip kabarýr. Ýþte bu yere kim hayat veriyorsa ölüleri de O diriltecektir. Çünkü O her þeye kadirdir (Fussýlet suresi, 39).”
Bitkiler âlemindeki her yýl baharda gözlenen diriliþ olayý yüce Allah’ýn (c.c.) her þeye gücünün yettiðine ve ölüleri de böyle dirilteceðine iþaret etmektedir. El-Muhyi yukarýdaki ayetlerden de anlaþýlacaðý üzere yüce Allah’ýn (c.c.) ölülere can vermesi anlamýna gelir.
Ýnsaný ilk defa yaratýp can veren yüce Allah (c.c.), elbette öldükten sonra tekrar yaratýp can verecektir. Çünkü bunun doðada görülen örnekleri vardýr. Örneðin vücudumuzda saniyede milyonlarca hücre ölmekte, milyonlarcasý da yeniden doðmaktadýr.
21 Martta bazý uluslar tarafýndan kutlanan Nevruz Bayramýnýn dinsel temelleri olabilir. Araþtýrýlmalýdýr. Yüce Allah (c.c.) Kuran-ý Kerim’de her kavme peygamber gönderdiðini belirtmektedir (Yunus suresi, 47, Fatýr suresi 24 v.b). Bir hadis-i þerifte 124.000 peygamber gönderildiðinden söz edilmektedir. Yani kavimlerin gelenekleri ve buluþlarý olarak görülen pek çok þeyin aslýnda peygamberlerin mucizeleri, hediyeleri, þeriatlarý olmasýndan kuþku duymak pek tabiidir. Bu sebeple eski kavimlerin durduk yerde bayram icat edemeyeceklerini, bayramlarýn genellikle eski hak dinlerin bir kalýntýsý olduðunu düþünmek son derece mantýklý ve bilimsel bir bakýþ açýsýdýr. Bütün hak dinlerin hepsi insanlarý ayný iman esaslarýna inanmaya çaðýrmýþlardýr. Tekrar diriliþ (ahret) hak dinlerin temelini teþkil eden iman esasýdýr. Pek tabii ki insanlarýn imanlarýnýn geliþmesi için bahar mevsiminde dini bir bayram anlayýþý ile diriliþ olgusunun tabiatta da seyredilip kutlanmasý akýl ve mantýða uygun düþmektedir.
Dini bayramlar Allah’ýn (c.c.) emri ile sabittir. Onda ekleme ve çýkarma olamaz. Ama geleneksel olarak kutlanan, insanlarýn, toplumlarýn, devletin de çeþitli açýlardan teþvik ettiði bu Nevruz Bayramýna dinsel açýdan yaklaþmak, o günü dinin ve inancýn istikametinde yorumlamak belki de bir ibadet kadar faziletli kýlacak, farklý boyutlarla zenginleþtirecek, onun daha anlamlý bir þekilde kutlanmasýný saðlayacaktýr.
El-Muhyî (ölüleri dirilten) güzel ismi ile kula düþen görev, doðada bitki âleminde her yýl gözlenen ölüm ve diriliþ olayýndan ders alarak Allah’ýn (c.c.) ölülere can vermesinde, çürüyüp yok olmuþ bedenlerin yeniden þekillenip ruhlarýn iade edilmesinde hiçbir kuþkuya kapýlmamasý ve buna göre güzel amellerle ahirete hazýrlýk yapmasýdýr.
Allah (c.c.) her birimizin imanýný yakinleþtirsin. Kýyamet gününe rýzasý istikametinde hazýrlanmayý nasip eylesin. Kýyamet günü bizleri yüzü gülenlerden kýlsýn. Âmin.
Muhsin Ýyi



Teþekkur:
Beðeni: 

Alýntý

Yer imleri