Vahdet-i Vücut (Vücudun Birliði), Vahdet-i Þuhut (Þahit Olunan Birlik), Fenafillâh
Maddeye, varlýk âlemine bakýþ açýsý çok önemlidir. Dünya görüþümüzü, dinimizi, itikadýmýzý maddeye, varlýk âlemine bakýþ açýmýz tayin etmektedir. Baþka bir söyleyiþle din ve itikadýmýz, dünya görüþümüz maddeye ve varlýk âlemine bakýþ açýmýzý þekillendirmektedir. Ýslam’ýn dünya görüþü tevhit temeline dayanýr. La-ilahe illallah (Allah’tan baþka ilah yoktur) Ýslam dininin temelini teþkil eder. Bu söz, çeþitli derecelerdeki tevhit makamlarýný da karþýlar. Bu sözle Ýslam dinine girilir, bu sözle iman tazelenir, bu sözle manevi makamlar kat edilir. Bu söz son nefeste nasip olduðunda Allahýn (c.c.) izni ile cennet kapýlarý o kimseye açýlýr. Onda pek çok anlam katmaný vardýr. Ýlk anlamý Allah dýþýndaki tüm ilahlarý yok saymaktýr. Her insanýn Allah’ýn kanunlarý karþýsýnda eþit olmasý baþka bir anlam katmanýdýr. En üstteki anlam katmanýnda ise Allah dýþýndaki bütün varlýklarýn aslýnda yok olduklarý, Allah karþýsýnda hiçbir varlýðýn bulunmadýðý ifade edilir. Bu katýþýksýz tevhittir. Bu üst anlam Ýslam’ýn tasavvuf ve tarikat öðretisine hitap etmektedir. Konumuzu teþkil eden vahdet-i vücudu da tanýmlamakta ve açýklamaktadýr. Vahdet-i vücut öz olarak Allah dýþýnda her þeyi yok bilmektir. Bu ayný zamanda tevhidin de en yüksek basamaðýdýr.
Tasavvuf ve tarikat, ince ve dar bir yoldur. Herkese hitap etmez. Ayrýca ayaklarýn kaydýðý bir alandýr. Kavramlarýn bazen yanlýþ tanýmlandýðý, þeytanlarýn ve nefsin itikadý bozmak için kol gezdiði bir sahadýr. Bu yolda esaslý mürþitlere ihtiyaç duyulduðu gibi yol gösterici kitaplara da büyük gereksinim vardýr. Bu açýdan hicri ikinci bin yýlýn müceddidi Ýmam-ý Rabbani Hazretleri (k.s.) eserleri ile hususiyle Mektubatý ile bu alanda büyük bir boþluðu doldurmuþtur. Onun rehberliði olmadan bir insanýn tasavvuf ve tarikat yolunda ayaðý kaymadan, þeytanlarýn ve nefsin oyuncaðý olmadan ilerlemesi mümkün deðildir. Hele bu asýrda imkânsýz gibidir. Onun için yüzyýllardýr Ýslam âlimleri, arifler Mektubatý Kuran-ý Kerim ve Hadis-i þerif kitaplarýndan sonra üçüncü kitap olarak görmüþler, itibar etmiþlerdir. Üç cilt olarak Türkçe’ye deðiþik yayýnevleri tarafýndan tercüme edilen Mektubatý bu günlerde üçüncü kez baþtan sona okumak ile þereflendim. (Tabii arada sýrada bazý sayfalarýna göz atmalar, bazý mektuplarý okumalar bunun haricindedir.) Bu yazý bu okumalarýn mahsulü olarak yazýlmak için adeta beni zorladý. Ama suyu kaynaðýndan içmek tabii daha faydalýdýr. Bir de tabii Ýmam-ý Rabbani Hazretlerinin (k.s.) büyüklüðünü idrak etmek ve böyle bir zatýn eserinin kýymeti karþýsýnda Allah’a (c.c.) þükretmek istedim. Allah ondan razý olsun. Âmin. Kim nefsin ve þeytanlarýn kýþkýrtmalarýyla ayaklarýnýn kaymasýndan korkuyorsa, tasavvuf ve tarikat yolunun aslýný öðrenmek, ayrýca bu yolda Allah rýzasýna ermek istiyorsa mutlaka Ýmam-ý Rabbani Hazretlerinin (k.s.) Mektubatýný yanýndan ayýrmamalý, sýk sýk okumalý, onu bir el kitabý gibi daima mütalaa etmelidir.
Konunun karmaþýklýðý, soyutluðu nedeniyle soru-cevap þeklinde bir yöntem uygun görülmüþtür.
Ýslam dininde Vahdet-i vücut anlayýþý nasýl bir probleme yol açýyor?
Bazý sofiler tasavvuf ve tarikat yoluna girince zikir, rabýta ve murakabelerin feyzi ve nuru ile bir sekr (ilahi sarhoþluk ve muhabbet) hali yaþarlar. Ýlgili materyalleri incelediðimizde, yani vahdet-i vücut hali ile sofilerin aðzýndan çýkan sözlere baktýðýmýzda, görünüþte onlarýn þöyle bir tablo çizdiklerini müþahede ederiz: Varlýk âlemi ile Allah’ý bir görürler. Vahdet-i vücut halini doðru anlamayanlarý, algýlamayanlarý, taklitçileri veya daha ziyade sekr hali yaþayanlarý Allah’ý varlýk âlemine sýzmýþ, hulul etmiþ (içine girmiþ), karýþmýþ, birleþmiþ olarak hissederler. Daha doðru ileri halleri yaþayanlarý ise, varlýk âlemini yok sayarak yada rüya, hayal mesabesinde görerek her þeyde Allah’ý görürler. Bunlar, yani genel olarak vahdet-i vücut halini yaþayanlar, genellikle ilahi isimleri varlýk âleminde veya kendi üzerlerinde tecelli etmiþ cinsinden sözleri dile getirirler. Onlarýn nazarýnda ilahi aþk ve muhabbetle kâfir ve Müslüman ayrýmý da kalkar. Bütün bunlar görünüþte Ýslam’ýn Allah ile varlýk âlemi arasýndaki iliþki anlayýþý ile çatýþýr.
Aslýnda vahdet-i vücut bir haldir. Düþünce deðildir. Çünkü bunun düþüncesi apaçýk olarak Ýslam’a aykýrýdýr. Zýndýklýktýr. Felsefede bu sapkýn düþünceye panteizm derler.
Ýslam’a göre Allah (c.c.) ile varlýk âlemi arasýndaki iliþki nasýldýr?
Ýslam’a göre, Allah ile varlýk âlemi arasýnda zati bir iliþki yoktur. Yani Allah ne zati (vücut, kýdem, beka, vahdaniyet, kýyam bi-nefsihi, muhalefetün havadis) ne de subuti sýfatlarý ile (hayat, ilim, irade, semi, basar, kelam, kudret, tekvin) varlýk âlemi ile karýþmamýþtýr. Allah (c.c.) ile varlýk âlemi arasýndaki iliþki ilmidir. Yani Allah ilim sýfatý ile varlýk âlemini tasarlayýp yoktan yaratmýþtýr. Ama varlýk âleminde Allah’ýn ilim sýfatý tamamýyla tecelli etmemiþtir.
Allah (c.c.) varlýk âleminde zatýyla tecelli etmemiþtir. Allah (c.c.), varlýk âlemini sonsuz ilmi ile yoktan yaratmýþtýr. Varlýk âlemi ezeli olmadýðý gibi ebedi de deðildir. Hadis-i þerife göre hiçbir þey yok iken yalnýzca Allah (c.c.) vardý. Allah ezeli ve sonsuz ilmi ile varlýk âlemini yoktan var kýldý. Varlýk âlemi Allah’ýn ‘Ol!’ emri ile maddesiz olarak sonradan meydana geldi. Meydana gelirken de Allah’tan herhangi bir parça, unsur varlýk âlemine karýþmadý. Allah (c.c.) varlýk âlemine ne dâhil oldu ne de ondan hariç kaldý. Çünkü yüce Allah varlýklarýn sýnýrlý bulunduðu þeylerden, hususiyle mekân ve zaman kayýtlarýndan uzaktýr.
Ýslam’a uygun olan tasavvuf düþüncesine göre Allah (c.c.) ile varlýk âlemi arasýndaki iliþki nasýldýr?
Allah (c.c.) yokluk aynalarý olan ayan-ý sabitelerde bazý güzel isimlerinin gölgeleri ile tecelli etti ve böylece varlýk âlemi meydana geldi. Ayan-ý sabiteler eþyanýn vücuda gelmeden önce Allah’ýn ilminde olan suretleridir. Bu tecelli sýrasýnda kendisinden herhangi bir þey varlýk âlemine geçmemiþtir. Bu tecelli olayý týpký gölge veya aynadaki suretler gibi gerçekleþmiþtir. Nasýl gölgede ve aynada asýl varlýða ait bir parça söz konusu deðilse ve bunlar arasýndaki iliþki birbirine birleþmeksizin, katýþmaksýzýn meydana gelmiþse ayan-ý sabitelerde de durum böyledir. Allah (c.c.) yokluktan yarattýðý ayan-ý sabitelerde güzel isimlerinin gölgelerini sadece ilmi boyutu ile buralarda tecelli ettirdi. Ayan-ý sabitelerden de bu varlýk âlemi meydana gelmiþtir. Bu bakýmdan ayan-ý sabiteler varlýk âleminin prototipleridir, asýllarýdýr.
Ýslam’a uygun tasavvuf düþüncesine göre, varlýk âlemi aslýnda yoktur. Bir gölgedir. Var olan yalnýzca Allah’týr. Varlýk âleminin duyu organlarýna hitap eden varlýðý hayal mesabesindedir. Varlýk âlemini tamamen inkâr etmek de doðru deðildir. Çünkü varlýk âlemi duyu organlarýnca algýlanmaktadýr. Onun için vardýrlar. Ama var oluþlarýnýn derecesi farklýdýr. Çünkü gerçek olarak var olan sadece Allah Celle Celaluhudur. Varlýk âlemi hayal, gölge seviyelerine benzer türde vardýrlar. Aslý yokluk olduðu ve Allah’ýn güzel isimlerinin gölgelerine ayna tuttuklarý için varlýk âlemini hayal ve gölge seviyesine benzettik.
Eþya ve varlýk âlemini ezeli ve ebedi kýlmak, Allah (c.c.) gibi ona gerçek bir varlýk görünümü vermek de doðru deðildir. Onun için varlýk âleminin aslýnýn yokluk olduðunu, gölge veya hayal mesabesinde olduðunu ifade ettik. Varlýk âlemi Allah’ýn güzel isimlerinin gölgelerine ayna olduklarý için var olarak gözükmektedirler. Allah kýyamet günü bütün varlýk âlemini yok edecektir. Maddenin en küçük yapý taþlarý olan atomlar elementlerine ayrýlacaktýr. ‘Ol!’ emri nasýl bir enerji dalgasý meydana getirip varlýk âlemini oluþturmuþsa kýyamet günü ‘Yok ol!’ emrinin tecelli ettiði Ýsrafil’in suru da bütün varlýk âlemini enerji dalgasý haline getirip ortadan kaldýracaktýr. Allah (c.c.) daha sonra bizleri hesaba çekmek için yeni bir yaratýlýþý ve tekrar diriliþi gerçekleþtirecektir.
Ýslam’a uygun olmayan tasavvuf düþüncesi vahdet-i vücut anlayýþýna nasýl bakar?
Ýslam’a uygun olmayan tasavvuf düþüncesinde vahdet-i vücut anlayýþýnda varlýk âlemi ile Allah bir, ayný görülür. Aslýnda buna modern çaðýn felsefesinde panteizm dendiðini yukarýda vurguladýk. Bu düþüncede olan birisi, varlýk âleminin Allah’tan bir parça olduðunu düþünür. Allah’ýn zati veya subuti sýfatlarý ile varlýk âleminde tecelli ettiðini varsayar. Her þeyden öte maddeye ezeli ve ebedi yakýþtýrmasý verdiði için düþüncesi din dýþýdýr. Bu anlayýþý nedeniyle Allah’ýn yoktan var edicilik sýfatýný da inkâr eder. Maddeye ebedilik vasfý verdiði için kýyamet gününü de onaylamamýþ olur. Bu düþüncede olan birisinin Ýslamiyet’le yakýndan ve uzaktan bir iliþkisi yoktur.
Vahdet-i vücut düþüncesi kim tarafýndan ortaya atýldý, ona Ýslami bir anlam ve sistem kazandýran kimdir?
Vahdet-i vücut bir hal olarak ortaya çýkmýþ, bu hali yaþayan kimi sofilerin aðzýndan çýkan sözlerle gündeme gelmiþtir. Onu tasavvuf literatüründe ilk defa kullanan Muhyiddin Ýbn-i Arabi (13.y.y.) olmuþtur. Ýmam-ý Rabbani (17.y.y.) ise, vahdet-i vücut halini bizzat yaþamýþ ve bu halin aslýnda seyr u sulukta uruc sýrasýnda (ruhun Allah’a yükseliþinde) yaþanan geçici bir aþama olduðunu bulgulamýþtýr. Ayrýca ruh seyr u sulukta tekrar varlýk âlemine döndüðünde, yani nüzul sýrasýnda, baþka bir ifadeyle veli olgunlaþtýðýnda bu sekr halini yitirmekte olduðunu ifade etmiþtir.
Ýslam tasavvufunda “vahdet-i vücut” kuramý pek çok yanlýþ anlamalara konu, itikadi istismarlara da neden olduðu için ikinci bin yýlýn müceddidi olan Ýmam-ý Rabbani Hazretleri (k.s.) bunu “vahdet-i þühud” kuramýyla karþýlamýþ ve Ýslam dinine ve tasavvufun ruhuna uygun olarak yeniden tanýmlamýþtýr: O’na göre Allah’ýn (c.c.) zatý ile varlýk âlemi arasýnda hiçbir bað yoktur. Varlýk âlemi O deðildir, O’ndan gelmiþtir. Allah (c.c.) ne maddedir, ne de madde cinsinden tasvir edilecek bir þekle sahiptir. Allah (c.c.) akla gelen her þeyden baþkadýr. O’nun zatýný düþünmek, O’na varlýklarda olduðu gibi zati nicelik ve nitelik yakýþtýrmak doðru deðildir. Varlýk âlemi O’nun güzel isimlerini gölgelerini tanýtmak için yaratýlmýþtýr. Yoktan yaratýldýðý için Allah (c.c.) karþýsýnda da bir varlýða sahip deðildir.
Vahdet-i vücut görüþünü savunanlar, düþüncelerinin özeti olan “Her þey O’dur.”, “Ene’l-Hakk (Ben Hakk’ým) sözleri ile farkýna varmadan bir itikadi yanlýþlýða ve istismara kapý açmýþlardýr. Ýmam-ý Rabbani Hazretleri (k.s.) bu sözlerin sahibi olan Þeyh Muhyiddin Ýbni Arabi’nin (k.s.), Hallac-ý Mansur’un (k.s) ve onlarý bu tür sözlerle takip edenlerin iyi niyetlerini dile getirmekte ve bu büyüklerin veliliklerini de tasdik etmektedir. Ama bu ve benzeri sözlerin tasavvufi bir halle ve manevi bir sarhoþluk ve muhabbet eseri olarak aðýzlarýndan çýktýðýný da belirtmektedir. Üzerlerinde böyle manevi bir hal ve sarhoþluk bulunmayanlarýn bu sözleri tasavvuf büyüklerini taklit etmek amacýyla görünen anlamlarýný kastederek söylemeleri küfre düþmelerine yol açabilir.
Ona göre Allah’ýn (c.c.) güzel isimlerinin gölgesi varlýk âlemine, daha doðrusu yokluða yansýmýþtýr. Bu sýrada nasýl aynadaki görüntü varlýðý ne kapsamýþ ne de içine almýþsa yani ayna ayna, varlýk da varlýk olarak kalmýþsa yüce Allah (c.c.) da güzel isimlerinin gölgesi ile yoklukta tecelli edince O ne varlýða dahil olmuþ ne de varlýk O’nu kuþatmýþtýr. Allah (c.c.) ne varlýk âleminin içindedir ne de dýþýndadýr. O’na herhangi bir mekân tahsis edilemez. O yüce ve aþkýndýr. Kendi’si Kuran-ý Kerim’de yüce Arþ’ýna deðer vermek için oraya istiva ettiðini belirtmiþtir. Yine bir hadis-i þerifte yere göðe sýðmayan yüce Allah’ýn (c.c.) mümin kulun kalbine sýðdýðýndan söz edilse de bu ancak yüce Arþ için olduðu gibi bir zuhurdan (ortaya çýkma) ve itibardan (deðer verme) ibarettir. Ýmam-ý Rabbani Hazretleri (k.s.) “Her þey O’dur.” sözü yerine “Her þey O’ndandýr.” sözünün tercih edilmesinin söz konusu yanlýþ anlamanýn önüne geçeceðini belirtmiþtir. Yine Ýmam-ý Rabbani Hazretleri (k.s.), Hallac-ý Mansur’un (k.s), (ve Seyyid Nesimi’nin) “Ene’l-Hakk (Ben Hakk’ým) sözü ile benliðini Hakk’ta fani (yok) eden kulun içerisinde bulunduðu manevi hal ve sarhoþlukla bu yoklukta Allah’ýn (c.c.) el-Hakk güzel isminin tecelli ettiðinin vurgulandýðýný söylemektedir. Yani ilgili sözle ulaþtýklarý manevi makam icabý benliklerini Allah’ta fani kýlýnca geriye Hak’tan baþka bir þey kalmadýðýný vurgulamýþlardýr. Bu söz bir düþüncenin mahsulü olarak deðil de ilahi bir sarhoþluðun ve muhabbetin hali olarak aðýzlarýndan çýktýðý için de ayrýca onlar bundan mesul deðillerdir. Kaldý ki ilgili sofiler bu sözleri ile ‘Ben Allah’ým’ diye iddiada bulunmamaktadýrlar. Sadece Allah’ýn El-Hakk güzel isminin üzerlerinde tecelli ettiðini söylemektedirler. Bu tecelli her birimizde de söz konusudur. Var (hak) olduðumuzu iddia ediyorsak demek ki bizler de bu tecelliden uzak deðiliz. Bu yüzden bu sofilerin ilgili sözlerinden ötürü öldürülmelerini gerçekten anlamak zordur.
Vahdet-i vücut ile vahdet-i þuhut ayný kavramý farklý yöntemlerle anlatýyor. Bunu birer örnekle somutlaþtýrýr mýsýnýz?
Evet, gerek vahdet-i vücut gerekse vahdet-i þuhut tasavvufta ayný halleri karþýlýyor. Her ikisi de Allah dýþýnda hiçbir varlýðýn gerçekte var olmadýðý halini ifade etmektedir. Ama vahdet-i vücut bu konuyu kötüye kullananlara kapý açmaktadýr. Vahdet-i þuhutta ise böyle bir tehlike yoktur. Her iki kavramýn sahiplerinin verdiði örnekler de bunu gösterir ve kanýtlar. Vahdet-i vücut görüþünü savunanlar denizle üzerindeki dalga örneðini çok kullanýrlar. Deniz, Allahýn varlýk âleminde tecelli eden güzel isimleridir. Yani onlara göre -hâþâ- Allah’týr. Dalga ise varlýk âlemidir. Varlýk âlemi ile deniz aslýnda aynýdýr. Dalga bazen görünür, bazen kaybolur. Ama altýndaki suyla karýþmak dýþýnda bir þey olmaz. Varlýk âlemi ile Allah denizle dalga misali birbirine karýþmýþtýr. Ayný þeylerdir. Ýmam-ý Rabbani Hazretleri (k.s.) ise vahdet-i þuhut kavramýnýn anlaþýlmasý için þu misali verir: Güneþli bir günde yýldýzlarý göremeyen bir kimse yýldýzlarýn varlýðýný inkâr edemez. Yýldýzlar vardýr fakat görünememektedirler. Çünkü güneþin güçlü ýþýklarý onlarýn görünmelerine mani olmaktadýr. Ama akþam olunca, güneþ kaybolunca yýldýzlar açýða çýkmaktadýr. Bunun gibi varlýk âlemi yokluktan yaratýlmýþtýr. Var gibi görünmektedirler. Ama aslýnda yokturlar. Varlýk âleminin var gibi görünmesini saðlayan þey Allah’ýn güzel isimlerinin gölgeleridir. Allah’ýn güzel isimlerinin gölgeleri yoklukta tecelli edince varlýk âlemi meydana geldi. Vahdet-i þuhut halini yaþayan sofi, varlýk âlemini týpký güneþ gibi görecektir. Onun varlýðýný kabul edecek, vahdet-i vücutçular gibi inkâr etmeyecektir. Ama sadece bakýþýný bu varlýk âlemine kaydýrmayacak, yýldýzlarýn da, yani Allah’ýn güzel isimlerinin gölgelerini de ondan ayrý olarak hesaba katacaktýr. Güneþin batýþý varlýk âleminin faniliðini simgelemektedir. Ama güneþ batsa da batmasa da her zaman yýldýzlarýn var olmasý varlýk âleminde tecelli eden Allah’ýn güzel isimlerinin ezeli ve ebedi oluþunu karþýlamaktadýr.
Vahdet-i vücutta her þey O’dur denirken vahdet-i þuhutta her þey Ondandýr denilmektedir. Vahdet-i vücutçular her þey odur anlayýþý ile fakýna varmadan maddeye ezeli ve ebedi yakýþtýrmasýný veren materyalistlerin ekmeðine yað sürerlerken vahdet-i þuhut görüþünde varlýk âlemi ile Allah þeriatýn çizgisinde birer anlam ve kýymet kazanmakta; varlýk âleminin faniliði, Allah’ýn ebedi ve ezeli oluþu farklý fenomenlerle ifade edilmektedir.
Vahdet-i vücut hali sofiler tasavvuf ve tarikat yoluna girince hemen mi meydana gelir?
Vahdet-i vücut üst düzeyde bir haldir. Bu hal veliliðe yakýn bir zamanda gerçekleþir. Yani fenafillâh (nefsini Allah’ta yok etme) olmadan biraz önce meydana gelir. Bunun için sofinin zülumattan ve nurlardan oluþan perdeleri aþmasý gerekir. Fenafillâh süresince hatta bekabillâh aþamasýnda da devam eder. Ta ki kiþi manevi seyrinde en üst basamaða erip tekrar irþat için aþaðý inip eþyanýn sýrlarý ile bilinçleninceye kadar sürer.
Ama yetenekli bir sofi tasavvuf ve tarikat yoluna girer girmez vahdet-i vücudun basit bir þeklini sekr hali olarak yaþar. Buna tevhid-i ef’al (fiillerin birliði) denir. Bu kutlu bir haldir. Sofi bu hal ile bütün insanlarý bir kukla olarak görür. Perde arkasýnda onlarý hareket ettirenin yüce Allah olduðunu düþünür. Onun için baþýna gelen bela ve musibetleri de Allah’tan bilir.
Hayýr ve þerrin Allah’tan geldiðine inanmak kadere imanýn en önemli rüknüdür. Dolayýsýyla tevhid-i ef’al halini yaþamak imanýn þartlarýndan birisidir. Sofi nasýl bu halle bir üstünlük kazanýyor?
Elbette kadere, hayýr ve þerrin Allah’tan geldiðine inanmak imanýn þartlarýndandýr. Ama insanlar baþlarýna bir bela ve musibet veya hayýrlý bir iþ geldiðinde genellikle sebeplere bakarlar ve takýlýrlar. Allah’ý (c.c.) pek düþünmezler. Oysa sofi gözlerini sadece Allah’a diker. Ýçerisinde bulunduðu ilahi sarhoþluðun ve muhabbetin etkisiyle sebepleri adeta yok sayar.
Hâlbuki þeriat orta yolu emreder. Her þeyi yaratan Allah’týr. Öyle ki insaný ve yaptýklarýný yaratan Allah’týr (bk. Saffat suresi, 96). Ama insan niyetiyle o filleri sahiplenmektedir. Dolayýsýyla bunlardan sorumlu tutulmaktadýr. Yani Allah (c.c.) mutlak yaratýcýdýr, fiilleri yaratandýr, insan ise yaptýðýný sandýðý þeylerden niyeti nedeniyle sorumludur. Allah yarattýðý fiillerin iyilerinden razýdýr, kötülerinden ise razý deðildir.
Gerek Vahdet-i vücut gerekse buna ulaþmaya zemin hazýrlayan ve ara basamak olarak nitelenen tevhid-i ef’al, tevhid-i sýfat, tevhid-i zat (vahdet-i vücut) sofiye ne kazandýrýr, daha doðrusu bunlarýn tasavvuf ve tarikat yolunda iþlevleri nelerdir?
Tasavvuf ve tarikat yolunun amacý kiþinin gönlünden masivayý çýkarmaktýr. Bunun yerine Allah sevgisini ve aþkýný yerleþtirmektir. Masiva Allah (c.c.) dýþýnda insanýn sevdiði her þeye denir: Para, eþ, çocuklar, mevki makam, þöhret, övülme sevgileri vb. Ýþte vahdet-i vücut ve ona ulaþmayý hedefleyen ara basamaklar insanýn ilahi bir sekr hali ve muhabbet ile bunlardan yüz çevirmesini, daha doðrusu masivayý gönülden tamamen çýkarmasýný saðlar. Allah sevgisi ve aþký masiva ile bir arada bulunamaz. Önce insanýn nefsinin masivadan tezkiye (temizlenmesi) edilmesi gerekir.
Masiva Allah’ýn yasak, haram saydýðý þeyler deðil, bilakis mubah, helal kabul ettikleridir. Bunlarýn ortak olan noktalarý nefse hitap etmeleridir. Yani masiva olan þeyler, her ne kadar çok olsa da, deðiþik türde bulunsa da hepsinin ortak noktasý nefse hitap etmeleridir. Haddizatýnda kötü olan þey bunlar deðildir. Bunlarýn kalpte yer almasýdýr. Allah (c.c.) tasavvuf ve tarikat yolunda önce nefsin bu arzularýný sofiden yok etmesini ister, bunlar yok olduktan yani fenafillâhtan sonra kuluna gerçekten baþkalarýnýn imreneceði dünyalýklarý verir de bu sefer bunlar hiçbir zaman o kiþinin kalbine girmeye yol bulamazlar. Çünkü kalp ilahi aþk dýþýnda baþka bir þeyi kabul etmemektedir.
Vahdet-i vücut hali ile eþyada, varlýk âleminde Allah’ý bulan sofi bunlara, yani eþyaya ve varlýk âlemine gönül vermekten vazgeçer. Allah’a yönelir. Bu sayede eþya ve varlýk âlemi onu oyalayamaz. Çünkü eþya ve varlýk âleminin aslýnýn yokluk olduðunu aynelyakin (gözü ile görürcesine) bilir. Bunlar Allah’a doðru olan seyrini engelleyemez. Þayet vahdet-i vücut hali olmazsa insanýn eþyadan ve varlýk âleminden ilgisini, baðýný koparmasý, Allah’a (c.c.) doðru manevi yükselmesini gerçekleþtirmesi mümkün deðildir. Çünkü eþya, varlýk âlemi nefsin gönlünü çelecek özelliklerde yaratýlmýþtýr. Onlarý put edinmemek adeta imkânsýzdýr. Bunlarýn cazibesinden ancak ilahi bir sarhoþlukla ve muhabbetle kurtulmak mümkündür. Ýnsanlar Müslüman, mümin olabilirler. Bunun için gönüllerinden masivayý çýkarmalarýna da gerek yoktur. Daha doðrusu Müslümanlar ve müminler imanlarýný koruyarak gönüllerinde belli bir oranda masivaya da yer verebilirler. Ama tasavvuf ve tarikat yolu öncelikle masivayý gönülden çýkarmayý þart koþar. Dünya olanca güzelliði, görkemi ve cazibesi ile insan nefsinin gözünden nasýl düþebilir ki? Bu, tabiat kanunlarýna terstir. Nefis dünya ile ayný unsurlardan meydana gelmiþtir: toprak, su, hava, ateþ. Nefsin kendi doðasýnýn üzerine çýkýp Allah’a karþý ilahi aþk ve muhabbet duymasý tabiat kanunlarý ile çatýþmaktadýr. Nefis hiç görmediði Allah (c.c.) yerine nasýl dünyadan vazgeçebilir ki? Bu soru tasavvuf ve tarikat yolunun ancak bir nasip meselesi olduðu sýrrý ile açýklanabilir. Allah (c.c.) kula verdiði bir cezbeyle, yani ilahi bir aþkla, bunun tabii sonucu oluþan ilahi bir sarhoþlukla ve muhabbetle kulun eþyadan ve varlýk âleminden vazgeçmesini saðlamaktadýr. Ýlahi aþk ve muhabbeti Allah’tan bir nefha (soluk) olan ruh duymaktadýr. Ama ruh, nefsin elinde esirdir. Vücut ülkesinde komuta yetkisi tamamen nefsin elindedir. Tabii ilahi sarhoþluk ve muhabbet de zikrin ve rabýtanýn tabii sonucu olarak ruhta oluþmaktadýr. Bunun kalpte doðmasýnda en etkili zikir ise lafza-i Celal’dir (Allah kelimesi). Ruh zikrin ve rabýtanýn nur ve feyzi ile zamanla güçlenerek nefsi etkilemeye ve kendisine benzetmeye baþlar. Nefis baþlangýçta ruhun bu eðilimlerine þiddetle karþý koyar. Çünkü ruh Allah’a inanýrken, ibadetler, özellikle zikir ve rabýta ona huzur verirken, nefis Allah’ý inkâr eder, ibadetlerden de olabildiðince sýkýlýr ve kaçar. Ama ruhun ibadetlerde yaþadýðý güzel ve zevkli haller zamanla nefsi etkileyip kendisine çeker. Nefis de ruhun zevk aldýðý ibadetlere yönelerek mutmain olur. Allah’ýn rýzasýna erer. Olgunlaþýr.
Sofi tasavvuf ve tarikat yoluna girdikten kýsa bir süre sonra baþýna gelen her türlü olayý, hayýr ve þerri Allah’tan bilip sebeplere önem vermemeye baþlar. Bu vahdet-i vücut halinin ilk basamaðý olan tevhid-i ef’aldir. Örneðin yolda yürürken birisi önüne çýkýp da onun yüzüne bir tokat atsa o bunun Allah’tan geldiðini bilir. Allah da sebepsiz yere bela ve musibet yazmadýðýna göre hemen tövbe ve istiðfara koyulur. O tokadý atana kýzmaz bile. Nefsine dönerek ‘Allah’ýn fazl u ikramýyla ucuz kurtuldun. Daha beteri baþýna gelmediði için haline þükret.’ der.
Sofinin kendisine zulmedenlere karþý böyle pasif kalmasý veya onlarý bu þekilde affetmesi þeriata aykýrý deðil midir?
Elbette sofinin kendisine zulmedenleri sebepsiz böyle affetmesi þeriata aykýrýdýr. Tabii dinimizde insanlarý affetmek büyük bir fazilettir. Ama bunun için önce ilgili suçu iþleyen kiþinin gerçekten piþman olmasý, tövbe yoluna girmesi, zararý da az çok tazmin etmesi gerekir. Oysa bizim tevhid-i ef’al sofisi yaþadýðý halin etkisiyle, yani baþýna gelen musibeti Allah’tan bildiði için hakkýný arama zahmetine bile girmez. Ýmam-ý Rabbani’ye göre, hal þeriata aykýrý olduðu zaman hale itibar edilmez, þeriata göre hareket edilir. Zira sevap kazanma ve Allah’ýn rýzasý, tasavvufi halde deðil þeriattadýr. Tasavvuf ve tarikat yolunun amacý da þeriattýr. Kiþi bu yol ayrýmýný iyi bilmeli. Ýçerisinde bulunduðu hal ile þeriat çatýþtýðýnda hale hiç itibar etmemeli, þeriata yönelmelidir. Þayet þeriat karþýsýnda hale deðer verilirse bu açýkça yoldan çýkmak, þeytanlarýn ve nefsin oyununa gelmek olur. Ama demin de dediðimiz gibi sofi bu kýymetli hali de kaybetmemelidir. Zira bu hal onu zamanla vahdet-i vücut haline, o da kiþiyi zamanla fenafillâha götürecektir. Tasavvuf ve tarikat yolu bu çarklarla birbirine baðlýdýr. Fenafillâh hali de kiþiyi Allah’tan razý olmaya, bu hal de Allah’ýn rýzasýna ulaþtýracaktýr. Nefis Allah’ýn rýzasýna ulaþtýðý zaman insan-ý kâmil makamýna yükselmiþ demektir. Yani bu halin de -tevhid-i ef’al- kýymeti çok büyüktür. Öyleyse sofi uyanýk olacak, içerisinde bulunduðu halin gerçekliðini ve önemini kavrayacak, nefsine gereken ithamlarda bulunup onu kýnayacak, bela ve musibetin nedeni olan gizli günahlarý için tövbe ve istiðfar edecek, ama Ýslam’a da gereken saygýyý göstererek hak ve hukukunu arayacaktýr. Çünkü zulme rýza göstermek de korkunç bir zulümdür. Bu zulüm kul haklarýna kadar uzanabilir. Zalim cüret bularak baþkalarýna da zulmedebilir. Vebali de buna daha önce rýza gösterene kadar uzanýr. Kaldý ki insanýn caný, namusu, þerefi, çoluk çocuðu, malý mülkü Allah’ýn insana verdiði birer emanetidir. Onlara da Allah’ýn istediði, razý olduðu þekilde, yani ilahi kanunlarla herkes sahip çýkmak ve onlarý korumak zorundadýr.
Böyle (tevhid-i ef’al) bir sofi mutlaka musibetten dersini çýkararak tövbe ve istiðfarýný bolca yapmalýdýr. Ýlhamla kendisine bildirilen gizli günahýn meyvesi olan ilgili musibeti bir ilahi ihtar olarak görüp hatasýný maddi ve manevi boyutlarý ile tamir etme yoluna girmelidir. Zira gerçek tövbe ve istiðfar da (tövbe-i nasuh) bunu gerektirir. Ama ilahi kanunlarý da çiðnemeyerek, onu baþ tacý edip yani üstün kýlarak hakkýný hukukunu da aramasý gerekecektir. Çünkü Ýmam-ý Rabbani’nin de belirttiði gibi tasavvufun da tarikatýn da, hakikat ve marifetin de amacý þeriattýr, ilahi kurallardýr. Buna dikkat etmeyen sofi nefsinin ve þeytanlarýn oyunlarýna düþer. Yaþadýðý hallerden Allah razý olmadýðý için hüsrana uðrayanlardan olur. Allah insanlarý ahret günü tasavvuf ve tarikat hallerinden deðil þeriat ahkâmlarýndan, yani ilahi kurallardan sorguya çekecektir, buna göre insanlar ebedi ödül ve ceza alacaklardýr.
Vahdet-i vücut hali sofiyi nasýl fenafillâha götürür?
Kiþi varlýk âlemini Allah’tan bir parça olarak görürse (panteizm) bu onu materyalizme (eskiler buna dehriyyun derlerdi) götürür. Çünkü farkýna varmadan maddeye ebedi ve ezeli bir anlam yükler. Onda boðulur. Küfre düþer. Varlýk âlemini Allah’a þirk koþar.
Ýslam’a uygun olan tasavvuf ve tarikat anlayýþýnda vahdet-i vücut halinde maddeye bir gölge, vehim, hayal anlamý yüklenir. Onun aslýnýn yokluk olduðu bilinir. Aslý yokluk olan madde Allah’ýn güzel isimlerinin gölgelerine ayna tutmakta, bu sayede varlýk âlemi meydana gelmektedir. Dolayýsýyla sofinin çektiði zikirle (la-ilahe illallah: Allah’tan baþka ilah yoktur) amaçlanan üst hedef gerçekleþmiþ olmaktadýr. Bu üst hedefte amaçlanan þey sofinin nefsi ile varlýk âlemini ilgili zikirle yok kýlmasýdýr. Sofi nefy ü isbat ve kelime-i tevhit zikrini çekerken ona bu anlamý yükler. Zira bunlar, yani nefis ve varlýk âlemi Allah’a ulaþmada birer engeldirler. Zülumat perdeleridir. Ýnsan nefsine enfüsi âlem, varlýk âlemine âfâk-i âlem denir. Tasavvuf ve tarikat yolunda, seyr ü sulukta bunlardan geçmek, bunlarýn üzerine çýkmak gerekir. Bunlarýn üstünde Allah’ýn isimlerinin gölgelerinin yer aldýðý nurlar âlemi vardýr. Nurlar âleminde kiþinin, isminin yer aldýðý Allah’ýn güzel isminin gölgesine ulaþarak fenaya ermesi gerekir. Tüm bunlarýn gerçekleþmesi ise nefse ve varlýk âlemine gölge, vehim, hayal gibi bir anlam yüklemekle ve onlarý zikir kýlýcý ile rabýta ve murakabelerin nur ve feyzi ile yok etmekle mümkündür.
Allah’ýn güzel isimlerini insan ve tabiat üzerinde yani varlýk âleminde düþünen bir kiþi tefekkür gibi güzel bir ibadeti yapýp bin yýllýk ibadet sevabýný kazanýrken sofinin ilahi bir sarhoþluk ve muhabbetle varlýk âleminden geçiþi, onu yok kýlýþý bir kayýp deðil midir?
Tefekkür, güzel ve büyük bir ibadettir. Akla hitap eder. Ýnsanýn kendisi ve varlýk âlemi üzerinde düþünüp Allah’ýn güzel isimlerini bulup anlamaya çalýþmasýdýr. Ýmaný akýl ve mantýk yolu ile güçlendirir. Büyük de sevap kazandýrýr. Ama tasavvuf ve tarikat yolunun amacý nefsi tezkiye (temizleme), kalbi tasfiye (saflaþtýrma) etmektir. Bu yolda tefekkürden ziyade zikir, rabýta, murakabe birer yöntem olarak kullanýlýr. Ayrýca tasavvuf ve tarikat yolunda sevap kazanma temel amaç deðildir. Önemli olan Allah’ýn rýzasýdýr. Ruhu nefsin esiri olmaktan kurtarýp asli vatanýna yükseltmek ve bu yolla nefsi terbiye etmek amaçlanýr. Tefekkür yolu ile ancak kalbi iman kazanýlýr. Ýmam-ý Rabbani’ye göre kalbi iman þeytanlarýn ve nefsin vesveselerinden etkilenebilir. Tasavvuf ve tarikat yolunda ise nefsi iman amaçlanýr. Ýmam-ý Rabbani’ye göre bu iman Allah’ýn izni ile sabittir. Deðiþmez. Þeytanýn vesveseleri ona tesir etmez. Nefis mutmaine makamýna ulaþtýðýnda Allah’ý görür gibi iman ve ibadet eder. Allah’ýn rýzasýna ulaþýr.
Allah’ýn güzel isimlerini insan ve tabiat üzerinde yani varlýk âleminde düþünen bir kiþi her ne kadar tefekkür gibi güzel bir ibadeti yapsa da sonuçta varlýk âlemi ile bu çeþit bir temas onun kalbini masiva ile de meþgul edecektir. Masiva arttýkça orada ilahi aþk ve muhabbet azalacaktýr. Þeytanlar kalpteki masivalar ile vesveselerini yoðunlaþtýracaktýr. Kiþinin günaha bile düþmesi söz konusu olacaktýr. Kýsacasý böyle bir kiþi tefekkür yapayým derken bu dünyaya da gönül verme gibi bir manevi hastalýða düþebilecektir. Onun için tasavvuf ve tarikat yolunda, özellikle Nakþibendiyye tarikatýnda Allah’ýn sýfatlarýna ve güzel isimlerine deðil Zatýna karþý ilahi aþk ve muhabbet duyulur. Çünkü bunlar da sofiyi amacýnda engelleyen etmenler olarak kabul edilir. Allah’ýn rýzasý O’nun Zatýna karþý duyulduðunda tecelli eder. Bu açýdan en güzel zikir ‘Allah’ kelimesidir. Çünkü O Allah’ýn bütün güzel isimlerini ve sýfatlarýný kendisinde topladýðý gibi Allah’ýn Zatýnýn da ismi olmaktadýr.
Tabii tasavvuf ve tarikat yolu dar ve zorlu bir yoldur. Müslüman ve müminlerin geneline pek hitap etmez. Tefekkür yolu ise, geniþ ve rahat bir yoldur. Herkes zorlanmadan ve zevk alarak onda yürüyebilir. Ayrýca tefekkür yolu herkese seslenir. Zira insanlar düþünerek anlamayý çok severler. Bu sayede düþünerek imani hakikatleri anlamak, ibadet hayatýný yaþamak ve zenginleþtirmek herkese hoþ görünür, herkesi memnun kýlar. Cemaatlerde okunan kitaplarýn ekseriyeti tefekkürü esas alarak iman hakikatlerini geliþtirmeyi hedeflerler. Yapýlan hizmetler ile baþkalarýnýn dualarýný almak da inþallah nefsin ve þeytanlarýn imaný çalmak için son nefesteki vesveselerin önüne geçecektir.
Allah, bizler için en uygun ve rýzasýnýn tecelli ettiði yollarý ihsan eylesin. Âmin.
Muhsin Ýyi



Teþekkur:
Beðeni:
Alýntý

Yer imleri