Lösev
Teþekkur Teþekkur:  0
Beðeni Beðeni:  0
3 sonuçtan 1 ile 3 arasý

Konu: Vahdet-i Vücut (Vücudun Birliði), Vahdet-i Þuhut (Þahit Olunan Birlik), Fenafillâh

  1. #1

    Kullanýcý Bilgi Menüsü

    Standart Vahdet-i Vücut (Vücudun Birliði), Vahdet-i Þuhut (Þahit Olunan Birlik), Fenafillâh

    Vahdet-i Vücut (Vücudun Birliði), Vahdet-i Þuhut (Þahit Olunan Birlik), Fenafillâh
    Maddeye, varlýk âlemine bakýþ açýsý çok önemlidir. Dünya görüþümüzü, dinimizi, itikadýmýzý maddeye, varlýk âlemine bakýþ açýmýz tayin etmektedir. Baþka bir söyleyiþle din ve itikadýmýz, dünya görüþümüz maddeye ve varlýk âlemine bakýþ açýmýzý þekillendirmektedir. Ýslam’ýn dünya görüþü tevhit temeline dayanýr. La-ilahe illallah (Allah’tan baþka ilah yoktur) Ýslam dininin temelini teþkil eder. Bu söz, çeþitli derecelerdeki tevhit makamlarýný da karþýlar. Bu sözle Ýslam dinine girilir, bu sözle iman tazelenir, bu sözle manevi makamlar kat edilir. Bu söz son nefeste nasip olduðunda Allahýn (c.c.) izni ile cennet kapýlarý o kimseye açýlýr. Onda pek çok anlam katmaný vardýr. Ýlk anlamý Allah dýþýndaki tüm ilahlarý yok saymaktýr. Her insanýn Allah’ýn kanunlarý karþýsýnda eþit olmasý baþka bir anlam katmanýdýr. En üstteki anlam katmanýnda ise Allah dýþýndaki bütün varlýklarýn aslýnda yok olduklarý, Allah karþýsýnda hiçbir varlýðýn bulunmadýðý ifade edilir. Bu katýþýksýz tevhittir. Bu üst anlam Ýslam’ýn tasavvuf ve tarikat öðretisine hitap etmektedir. Konumuzu teþkil eden vahdet-i vücudu da tanýmlamakta ve açýklamaktadýr. Vahdet-i vücut öz olarak Allah dýþýnda her þeyi yok bilmektir. Bu ayný zamanda tevhidin de en yüksek basamaðýdýr.

    Tasavvuf ve tarikat, ince ve dar bir yoldur. Herkese hitap etmez. Ayrýca ayaklarýn kaydýðý bir alandýr. Kavramlarýn bazen yanlýþ tanýmlandýðý, þeytanlarýn ve nefsin itikadý bozmak için kol gezdiði bir sahadýr. Bu yolda esaslý mürþitlere ihtiyaç duyulduðu gibi yol gösterici kitaplara da büyük gereksinim vardýr. Bu açýdan hicri ikinci bin yýlýn müceddidi Ýmam-ý Rabbani Hazretleri (k.s.) eserleri ile hususiyle Mektubatý ile bu alanda büyük bir boþluðu doldurmuþtur. Onun rehberliði olmadan bir insanýn tasavvuf ve tarikat yolunda ayaðý kaymadan, þeytanlarýn ve nefsin oyuncaðý olmadan ilerlemesi mümkün deðildir. Hele bu asýrda imkânsýz gibidir. Onun için yüzyýllardýr Ýslam âlimleri, arifler Mektubatý Kuran-ý Kerim ve Hadis-i þerif kitaplarýndan sonra üçüncü kitap olarak görmüþler, itibar etmiþlerdir. Üç cilt olarak Türkçe’ye deðiþik yayýnevleri tarafýndan tercüme edilen Mektubatý bu günlerde üçüncü kez baþtan sona okumak ile þereflendim. (Tabii arada sýrada bazý sayfalarýna göz atmalar, bazý mektuplarý okumalar bunun haricindedir.) Bu yazý bu okumalarýn mahsulü olarak yazýlmak için adeta beni zorladý. Ama suyu kaynaðýndan içmek tabii daha faydalýdýr. Bir de tabii Ýmam-ý Rabbani Hazretlerinin (k.s.) büyüklüðünü idrak etmek ve böyle bir zatýn eserinin kýymeti karþýsýnda Allah’a (c.c.) þükretmek istedim. Allah ondan razý olsun. Âmin. Kim nefsin ve þeytanlarýn kýþkýrtmalarýyla ayaklarýnýn kaymasýndan korkuyorsa, tasavvuf ve tarikat yolunun aslýný öðrenmek, ayrýca bu yolda Allah rýzasýna ermek istiyorsa mutlaka Ýmam-ý Rabbani Hazretlerinin (k.s.) Mektubatýný yanýndan ayýrmamalý, sýk sýk okumalý, onu bir el kitabý gibi daima mütalaa etmelidir.

    Konunun karmaþýklýðý, soyutluðu nedeniyle soru-cevap þeklinde bir yöntem uygun görülmüþtür.

    Ýslam dininde Vahdet-i vücut anlayýþý nasýl bir probleme yol açýyor?
    Bazý sofiler tasavvuf ve tarikat yoluna girince zikir, rabýta ve murakabelerin feyzi ve nuru ile bir sekr (ilahi sarhoþluk ve muhabbet) hali yaþarlar. Ýlgili materyalleri incelediðimizde, yani vahdet-i vücut hali ile sofilerin aðzýndan çýkan sözlere baktýðýmýzda, görünüþte onlarýn þöyle bir tablo çizdiklerini müþahede ederiz: Varlýk âlemi ile Allah’ý bir görürler. Vahdet-i vücut halini doðru anlamayanlarý, algýlamayanlarý, taklitçileri veya daha ziyade sekr hali yaþayanlarý Allah’ý varlýk âlemine sýzmýþ, hulul etmiþ (içine girmiþ), karýþmýþ, birleþmiþ olarak hissederler. Daha doðru ileri halleri yaþayanlarý ise, varlýk âlemini yok sayarak yada rüya, hayal mesabesinde görerek her þeyde Allah’ý görürler. Bunlar, yani genel olarak vahdet-i vücut halini yaþayanlar, genellikle ilahi isimleri varlýk âleminde veya kendi üzerlerinde tecelli etmiþ cinsinden sözleri dile getirirler. Onlarýn nazarýnda ilahi aþk ve muhabbetle kâfir ve Müslüman ayrýmý da kalkar. Bütün bunlar görünüþte Ýslam’ýn Allah ile varlýk âlemi arasýndaki iliþki anlayýþý ile çatýþýr.

    Aslýnda vahdet-i vücut bir haldir. Düþünce deðildir. Çünkü bunun düþüncesi apaçýk olarak Ýslam’a aykýrýdýr. Zýndýklýktýr. Felsefede bu sapkýn düþünceye panteizm derler.

    Ýslam’a göre Allah (c.c.) ile varlýk âlemi arasýndaki iliþki nasýldýr?
    Ýslam’a göre, Allah ile varlýk âlemi arasýnda zati bir iliþki yoktur. Yani Allah ne zati (vücut, kýdem, beka, vahdaniyet, kýyam bi-nefsihi, muhalefetün havadis) ne de subuti sýfatlarý ile (hayat, ilim, irade, semi, basar, kelam, kudret, tekvin) varlýk âlemi ile karýþmamýþtýr. Allah (c.c.) ile varlýk âlemi arasýndaki iliþki ilmidir. Yani Allah ilim sýfatý ile varlýk âlemini tasarlayýp yoktan yaratmýþtýr. Ama varlýk âleminde Allah’ýn ilim sýfatý tamamýyla tecelli etmemiþtir.
    Allah (c.c.) varlýk âleminde zatýyla tecelli etmemiþtir. Allah (c.c.), varlýk âlemini sonsuz ilmi ile yoktan yaratmýþtýr. Varlýk âlemi ezeli olmadýðý gibi ebedi de deðildir. Hadis-i þerife göre hiçbir þey yok iken yalnýzca Allah (c.c.) vardý. Allah ezeli ve sonsuz ilmi ile varlýk âlemini yoktan var kýldý. Varlýk âlemi Allah’ýn ‘Ol!’ emri ile maddesiz olarak sonradan meydana geldi. Meydana gelirken de Allah’tan herhangi bir parça, unsur varlýk âlemine karýþmadý. Allah (c.c.) varlýk âlemine ne dâhil oldu ne de ondan hariç kaldý. Çünkü yüce Allah varlýklarýn sýnýrlý bulunduðu þeylerden, hususiyle mekân ve zaman kayýtlarýndan uzaktýr.

    Ýslam’a uygun olan tasavvuf düþüncesine göre Allah (c.c.) ile varlýk âlemi arasýndaki iliþki nasýldýr?
    Allah (c.c.) yokluk aynalarý olan ayan-ý sabitelerde bazý güzel isimlerinin gölgeleri ile tecelli etti ve böylece varlýk âlemi meydana geldi. Ayan-ý sabiteler eþyanýn vücuda gelmeden önce Allah’ýn ilminde olan suretleridir. Bu tecelli sýrasýnda kendisinden herhangi bir þey varlýk âlemine geçmemiþtir. Bu tecelli olayý týpký gölge veya aynadaki suretler gibi gerçekleþmiþtir. Nasýl gölgede ve aynada asýl varlýða ait bir parça söz konusu deðilse ve bunlar arasýndaki iliþki birbirine birleþmeksizin, katýþmaksýzýn meydana gelmiþse ayan-ý sabitelerde de durum böyledir. Allah (c.c.) yokluktan yarattýðý ayan-ý sabitelerde güzel isimlerinin gölgelerini sadece ilmi boyutu ile buralarda tecelli ettirdi. Ayan-ý sabitelerden de bu varlýk âlemi meydana gelmiþtir. Bu bakýmdan ayan-ý sabiteler varlýk âleminin prototipleridir, asýllarýdýr.
    Ýslam’a uygun tasavvuf düþüncesine göre, varlýk âlemi aslýnda yoktur. Bir gölgedir. Var olan yalnýzca Allah’týr. Varlýk âleminin duyu organlarýna hitap eden varlýðý hayal mesabesindedir. Varlýk âlemini tamamen inkâr etmek de doðru deðildir. Çünkü varlýk âlemi duyu organlarýnca algýlanmaktadýr. Onun için vardýrlar. Ama var oluþlarýnýn derecesi farklýdýr. Çünkü gerçek olarak var olan sadece Allah Celle Celaluhudur. Varlýk âlemi hayal, gölge seviyelerine benzer türde vardýrlar. Aslý yokluk olduðu ve Allah’ýn güzel isimlerinin gölgelerine ayna tuttuklarý için varlýk âlemini hayal ve gölge seviyesine benzettik.
    Eþya ve varlýk âlemini ezeli ve ebedi kýlmak, Allah (c.c.) gibi ona gerçek bir varlýk görünümü vermek de doðru deðildir. Onun için varlýk âleminin aslýnýn yokluk olduðunu, gölge veya hayal mesabesinde olduðunu ifade ettik. Varlýk âlemi Allah’ýn güzel isimlerinin gölgelerine ayna olduklarý için var olarak gözükmektedirler. Allah kýyamet günü bütün varlýk âlemini yok edecektir. Maddenin en küçük yapý taþlarý olan atomlar elementlerine ayrýlacaktýr. ‘Ol!’ emri nasýl bir enerji dalgasý meydana getirip varlýk âlemini oluþturmuþsa kýyamet günü ‘Yok ol!’ emrinin tecelli ettiði Ýsrafil’in suru da bütün varlýk âlemini enerji dalgasý haline getirip ortadan kaldýracaktýr. Allah (c.c.) daha sonra bizleri hesaba çekmek için yeni bir yaratýlýþý ve tekrar diriliþi gerçekleþtirecektir.

    Ýslam’a uygun olmayan tasavvuf düþüncesi vahdet-i vücut anlayýþýna nasýl bakar?
    Ýslam’a uygun olmayan tasavvuf düþüncesinde vahdet-i vücut anlayýþýnda varlýk âlemi ile Allah bir, ayný görülür. Aslýnda buna modern çaðýn felsefesinde panteizm dendiðini yukarýda vurguladýk. Bu düþüncede olan birisi, varlýk âleminin Allah’tan bir parça olduðunu düþünür. Allah’ýn zati veya subuti sýfatlarý ile varlýk âleminde tecelli ettiðini varsayar. Her þeyden öte maddeye ezeli ve ebedi yakýþtýrmasý verdiði için düþüncesi din dýþýdýr. Bu anlayýþý nedeniyle Allah’ýn yoktan var edicilik sýfatýný da inkâr eder. Maddeye ebedilik vasfý verdiði için kýyamet gününü de onaylamamýþ olur. Bu düþüncede olan birisinin Ýslamiyet’le yakýndan ve uzaktan bir iliþkisi yoktur.

    Vahdet-i vücut düþüncesi kim tarafýndan ortaya atýldý, ona Ýslami bir anlam ve sistem kazandýran kimdir?
    Vahdet-i vücut bir hal olarak ortaya çýkmýþ, bu hali yaþayan kimi sofilerin aðzýndan çýkan sözlerle gündeme gelmiþtir. Onu tasavvuf literatüründe ilk defa kullanan Muhyiddin Ýbn-i Arabi (13.y.y.) olmuþtur. Ýmam-ý Rabbani (17.y.y.) ise, vahdet-i vücut halini bizzat yaþamýþ ve bu halin aslýnda seyr u sulukta uruc sýrasýnda (ruhun Allah’a yükseliþinde) yaþanan geçici bir aþama olduðunu bulgulamýþtýr. Ayrýca ruh seyr u sulukta tekrar varlýk âlemine döndüðünde, yani nüzul sýrasýnda, baþka bir ifadeyle veli olgunlaþtýðýnda bu sekr halini yitirmekte olduðunu ifade etmiþtir.
    Ýslam tasavvufunda “vahdet-i vücut” kuramý pek çok yanlýþ anlamalara konu, itikadi istismarlara da neden olduðu için ikinci bin yýlýn müceddidi olan Ýmam-ý Rabbani Hazretleri (k.s.) bunu “vahdet-i þühud” kuramýyla karþýlamýþ ve Ýslam dinine ve tasavvufun ruhuna uygun olarak yeniden tanýmlamýþtýr: O’na göre Allah’ýn (c.c.) zatý ile varlýk âlemi arasýnda hiçbir bað yoktur. Varlýk âlemi O deðildir, O’ndan gelmiþtir. Allah (c.c.) ne maddedir, ne de madde cinsinden tasvir edilecek bir þekle sahiptir. Allah (c.c.) akla gelen her þeyden baþkadýr. O’nun zatýný düþünmek, O’na varlýklarda olduðu gibi zati nicelik ve nitelik yakýþtýrmak doðru deðildir. Varlýk âlemi O’nun güzel isimlerini gölgelerini tanýtmak için yaratýlmýþtýr. Yoktan yaratýldýðý için Allah (c.c.) karþýsýnda da bir varlýða sahip deðildir.
    Vahdet-i vücut görüþünü savunanlar, düþüncelerinin özeti olan “Her þey O’dur.”, “Ene’l-Hakk (Ben Hakk’ým) sözleri ile farkýna varmadan bir itikadi yanlýþlýða ve istismara kapý açmýþlardýr. Ýmam-ý Rabbani Hazretleri (k.s.) bu sözlerin sahibi olan Þeyh Muhyiddin Ýbni Arabi’nin (k.s.), Hallac-ý Mansur’un (k.s) ve onlarý bu tür sözlerle takip edenlerin iyi niyetlerini dile getirmekte ve bu büyüklerin veliliklerini de tasdik etmektedir. Ama bu ve benzeri sözlerin tasavvufi bir halle ve manevi bir sarhoþluk ve muhabbet eseri olarak aðýzlarýndan çýktýðýný da belirtmektedir. Üzerlerinde böyle manevi bir hal ve sarhoþluk bulunmayanlarýn bu sözleri tasavvuf büyüklerini taklit etmek amacýyla görünen anlamlarýný kastederek söylemeleri küfre düþmelerine yol açabilir.
    Ona göre Allah’ýn (c.c.) güzel isimlerinin gölgesi varlýk âlemine, daha doðrusu yokluða yansýmýþtýr. Bu sýrada nasýl aynadaki görüntü varlýðý ne kapsamýþ ne de içine almýþsa yani ayna ayna, varlýk da varlýk olarak kalmýþsa yüce Allah (c.c.) da güzel isimlerinin gölgesi ile yoklukta tecelli edince O ne varlýða dahil olmuþ ne de varlýk O’nu kuþatmýþtýr. Allah (c.c.) ne varlýk âleminin içindedir ne de dýþýndadýr. O’na herhangi bir mekân tahsis edilemez. O yüce ve aþkýndýr. Kendi’si Kuran-ý Kerim’de yüce Arþ’ýna deðer vermek için oraya istiva ettiðini belirtmiþtir. Yine bir hadis-i þerifte yere göðe sýðmayan yüce Allah’ýn (c.c.) mümin kulun kalbine sýðdýðýndan söz edilse de bu ancak yüce Arþ için olduðu gibi bir zuhurdan (ortaya çýkma) ve itibardan (deðer verme) ibarettir. Ýmam-ý Rabbani Hazretleri (k.s.) “Her þey O’dur.” sözü yerine “Her þey O’ndandýr.” sözünün tercih edilmesinin söz konusu yanlýþ anlamanýn önüne geçeceðini belirtmiþtir. Yine Ýmam-ý Rabbani Hazretleri (k.s.), Hallac-ý Mansur’un (k.s), (ve Seyyid Nesimi’nin) “Ene’l-Hakk (Ben Hakk’ým) sözü ile benliðini Hakk’ta fani (yok) eden kulun içerisinde bulunduðu manevi hal ve sarhoþlukla bu yoklukta Allah’ýn (c.c.) el-Hakk güzel isminin tecelli ettiðinin vurgulandýðýný söylemektedir. Yani ilgili sözle ulaþtýklarý manevi makam icabý benliklerini Allah’ta fani kýlýnca geriye Hak’tan baþka bir þey kalmadýðýný vurgulamýþlardýr. Bu söz bir düþüncenin mahsulü olarak deðil de ilahi bir sarhoþluðun ve muhabbetin hali olarak aðýzlarýndan çýktýðý için de ayrýca onlar bundan mesul deðillerdir. Kaldý ki ilgili sofiler bu sözleri ile ‘Ben Allah’ým’ diye iddiada bulunmamaktadýrlar. Sadece Allah’ýn El-Hakk güzel isminin üzerlerinde tecelli ettiðini söylemektedirler. Bu tecelli her birimizde de söz konusudur. Var (hak) olduðumuzu iddia ediyorsak demek ki bizler de bu tecelliden uzak deðiliz. Bu yüzden bu sofilerin ilgili sözlerinden ötürü öldürülmelerini gerçekten anlamak zordur.

    Vahdet-i vücut ile vahdet-i þuhut ayný kavramý farklý yöntemlerle anlatýyor. Bunu birer örnekle somutlaþtýrýr mýsýnýz?
    Evet, gerek vahdet-i vücut gerekse vahdet-i þuhut tasavvufta ayný halleri karþýlýyor. Her ikisi de Allah dýþýnda hiçbir varlýðýn gerçekte var olmadýðý halini ifade etmektedir. Ama vahdet-i vücut bu konuyu kötüye kullananlara kapý açmaktadýr. Vahdet-i þuhutta ise böyle bir tehlike yoktur. Her iki kavramýn sahiplerinin verdiði örnekler de bunu gösterir ve kanýtlar. Vahdet-i vücut görüþünü savunanlar denizle üzerindeki dalga örneðini çok kullanýrlar. Deniz, Allahýn varlýk âleminde tecelli eden güzel isimleridir. Yani onlara göre -hâþâ- Allah’týr. Dalga ise varlýk âlemidir. Varlýk âlemi ile deniz aslýnda aynýdýr. Dalga bazen görünür, bazen kaybolur. Ama altýndaki suyla karýþmak dýþýnda bir þey olmaz. Varlýk âlemi ile Allah denizle dalga misali birbirine karýþmýþtýr. Ayný þeylerdir. Ýmam-ý Rabbani Hazretleri (k.s.) ise vahdet-i þuhut kavramýnýn anlaþýlmasý için þu misali verir: Güneþli bir günde yýldýzlarý göremeyen bir kimse yýldýzlarýn varlýðýný inkâr edemez. Yýldýzlar vardýr fakat görünememektedirler. Çünkü güneþin güçlü ýþýklarý onlarýn görünmelerine mani olmaktadýr. Ama akþam olunca, güneþ kaybolunca yýldýzlar açýða çýkmaktadýr. Bunun gibi varlýk âlemi yokluktan yaratýlmýþtýr. Var gibi görünmektedirler. Ama aslýnda yokturlar. Varlýk âleminin var gibi görünmesini saðlayan þey Allah’ýn güzel isimlerinin gölgeleridir. Allah’ýn güzel isimlerinin gölgeleri yoklukta tecelli edince varlýk âlemi meydana geldi. Vahdet-i þuhut halini yaþayan sofi, varlýk âlemini týpký güneþ gibi görecektir. Onun varlýðýný kabul edecek, vahdet-i vücutçular gibi inkâr etmeyecektir. Ama sadece bakýþýný bu varlýk âlemine kaydýrmayacak, yýldýzlarýn da, yani Allah’ýn güzel isimlerinin gölgelerini de ondan ayrý olarak hesaba katacaktýr. Güneþin batýþý varlýk âleminin faniliðini simgelemektedir. Ama güneþ batsa da batmasa da her zaman yýldýzlarýn var olmasý varlýk âleminde tecelli eden Allah’ýn güzel isimlerinin ezeli ve ebedi oluþunu karþýlamaktadýr.
    Vahdet-i vücutta her þey O’dur denirken vahdet-i þuhutta her þey Ondandýr denilmektedir. Vahdet-i vücutçular her þey odur anlayýþý ile fakýna varmadan maddeye ezeli ve ebedi yakýþtýrmasýný veren materyalistlerin ekmeðine yað sürerlerken vahdet-i þuhut görüþünde varlýk âlemi ile Allah þeriatýn çizgisinde birer anlam ve kýymet kazanmakta; varlýk âleminin faniliði, Allah’ýn ebedi ve ezeli oluþu farklý fenomenlerle ifade edilmektedir.

    Vahdet-i vücut hali sofiler tasavvuf ve tarikat yoluna girince hemen mi meydana gelir?
    Vahdet-i vücut üst düzeyde bir haldir. Bu hal veliliðe yakýn bir zamanda gerçekleþir. Yani fenafillâh (nefsini Allah’ta yok etme) olmadan biraz önce meydana gelir. Bunun için sofinin zülumattan ve nurlardan oluþan perdeleri aþmasý gerekir. Fenafillâh süresince hatta bekabillâh aþamasýnda da devam eder. Ta ki kiþi manevi seyrinde en üst basamaða erip tekrar irþat için aþaðý inip eþyanýn sýrlarý ile bilinçleninceye kadar sürer.
    Ama yetenekli bir sofi tasavvuf ve tarikat yoluna girer girmez vahdet-i vücudun basit bir þeklini sekr hali olarak yaþar. Buna tevhid-i ef’al (fiillerin birliði) denir. Bu kutlu bir haldir. Sofi bu hal ile bütün insanlarý bir kukla olarak görür. Perde arkasýnda onlarý hareket ettirenin yüce Allah olduðunu düþünür. Onun için baþýna gelen bela ve musibetleri de Allah’tan bilir.

    Hayýr ve þerrin Allah’tan geldiðine inanmak kadere imanýn en önemli rüknüdür. Dolayýsýyla tevhid-i ef’al halini yaþamak imanýn þartlarýndan birisidir. Sofi nasýl bu halle bir üstünlük kazanýyor?
    Elbette kadere, hayýr ve þerrin Allah’tan geldiðine inanmak imanýn þartlarýndandýr. Ama insanlar baþlarýna bir bela ve musibet veya hayýrlý bir iþ geldiðinde genellikle sebeplere bakarlar ve takýlýrlar. Allah’ý (c.c.) pek düþünmezler. Oysa sofi gözlerini sadece Allah’a diker. Ýçerisinde bulunduðu ilahi sarhoþluðun ve muhabbetin etkisiyle sebepleri adeta yok sayar.
    Hâlbuki þeriat orta yolu emreder. Her þeyi yaratan Allah’týr. Öyle ki insaný ve yaptýklarýný yaratan Allah’týr (bk. Saffat suresi, 96). Ama insan niyetiyle o filleri sahiplenmektedir. Dolayýsýyla bunlardan sorumlu tutulmaktadýr. Yani Allah (c.c.) mutlak yaratýcýdýr, fiilleri yaratandýr, insan ise yaptýðýný sandýðý þeylerden niyeti nedeniyle sorumludur. Allah yarattýðý fiillerin iyilerinden razýdýr, kötülerinden ise razý deðildir.

    Gerek Vahdet-i vücut gerekse buna ulaþmaya zemin hazýrlayan ve ara basamak olarak nitelenen tevhid-i ef’al, tevhid-i sýfat, tevhid-i zat (vahdet-i vücut) sofiye ne kazandýrýr, daha doðrusu bunlarýn tasavvuf ve tarikat yolunda iþlevleri nelerdir?
    Tasavvuf ve tarikat yolunun amacý kiþinin gönlünden masivayý çýkarmaktýr. Bunun yerine Allah sevgisini ve aþkýný yerleþtirmektir. Masiva Allah (c.c.) dýþýnda insanýn sevdiði her þeye denir: Para, eþ, çocuklar, mevki makam, þöhret, övülme sevgileri vb. Ýþte vahdet-i vücut ve ona ulaþmayý hedefleyen ara basamaklar insanýn ilahi bir sekr hali ve muhabbet ile bunlardan yüz çevirmesini, daha doðrusu masivayý gönülden tamamen çýkarmasýný saðlar. Allah sevgisi ve aþký masiva ile bir arada bulunamaz. Önce insanýn nefsinin masivadan tezkiye (temizlenmesi) edilmesi gerekir.
    Masiva Allah’ýn yasak, haram saydýðý þeyler deðil, bilakis mubah, helal kabul ettikleridir. Bunlarýn ortak olan noktalarý nefse hitap etmeleridir. Yani masiva olan þeyler, her ne kadar çok olsa da, deðiþik türde bulunsa da hepsinin ortak noktasý nefse hitap etmeleridir. Haddizatýnda kötü olan þey bunlar deðildir. Bunlarýn kalpte yer almasýdýr. Allah (c.c.) tasavvuf ve tarikat yolunda önce nefsin bu arzularýný sofiden yok etmesini ister, bunlar yok olduktan yani fenafillâhtan sonra kuluna gerçekten baþkalarýnýn imreneceði dünyalýklarý verir de bu sefer bunlar hiçbir zaman o kiþinin kalbine girmeye yol bulamazlar. Çünkü kalp ilahi aþk dýþýnda baþka bir þeyi kabul etmemektedir.
    Vahdet-i vücut hali ile eþyada, varlýk âleminde Allah’ý bulan sofi bunlara, yani eþyaya ve varlýk âlemine gönül vermekten vazgeçer. Allah’a yönelir. Bu sayede eþya ve varlýk âlemi onu oyalayamaz. Çünkü eþya ve varlýk âleminin aslýnýn yokluk olduðunu aynelyakin (gözü ile görürcesine) bilir. Bunlar Allah’a doðru olan seyrini engelleyemez. Þayet vahdet-i vücut hali olmazsa insanýn eþyadan ve varlýk âleminden ilgisini, baðýný koparmasý, Allah’a (c.c.) doðru manevi yükselmesini gerçekleþtirmesi mümkün deðildir. Çünkü eþya, varlýk âlemi nefsin gönlünü çelecek özelliklerde yaratýlmýþtýr. Onlarý put edinmemek adeta imkânsýzdýr. Bunlarýn cazibesinden ancak ilahi bir sarhoþlukla ve muhabbetle kurtulmak mümkündür. Ýnsanlar Müslüman, mümin olabilirler. Bunun için gönüllerinden masivayý çýkarmalarýna da gerek yoktur. Daha doðrusu Müslümanlar ve müminler imanlarýný koruyarak gönüllerinde belli bir oranda masivaya da yer verebilirler. Ama tasavvuf ve tarikat yolu öncelikle masivayý gönülden çýkarmayý þart koþar. Dünya olanca güzelliði, görkemi ve cazibesi ile insan nefsinin gözünden nasýl düþebilir ki? Bu, tabiat kanunlarýna terstir. Nefis dünya ile ayný unsurlardan meydana gelmiþtir: toprak, su, hava, ateþ. Nefsin kendi doðasýnýn üzerine çýkýp Allah’a karþý ilahi aþk ve muhabbet duymasý tabiat kanunlarý ile çatýþmaktadýr. Nefis hiç görmediði Allah (c.c.) yerine nasýl dünyadan vazgeçebilir ki? Bu soru tasavvuf ve tarikat yolunun ancak bir nasip meselesi olduðu sýrrý ile açýklanabilir. Allah (c.c.) kula verdiði bir cezbeyle, yani ilahi bir aþkla, bunun tabii sonucu oluþan ilahi bir sarhoþlukla ve muhabbetle kulun eþyadan ve varlýk âleminden vazgeçmesini saðlamaktadýr. Ýlahi aþk ve muhabbeti Allah’tan bir nefha (soluk) olan ruh duymaktadýr. Ama ruh, nefsin elinde esirdir. Vücut ülkesinde komuta yetkisi tamamen nefsin elindedir. Tabii ilahi sarhoþluk ve muhabbet de zikrin ve rabýtanýn tabii sonucu olarak ruhta oluþmaktadýr. Bunun kalpte doðmasýnda en etkili zikir ise lafza-i Celal’dir (Allah kelimesi). Ruh zikrin ve rabýtanýn nur ve feyzi ile zamanla güçlenerek nefsi etkilemeye ve kendisine benzetmeye baþlar. Nefis baþlangýçta ruhun bu eðilimlerine þiddetle karþý koyar. Çünkü ruh Allah’a inanýrken, ibadetler, özellikle zikir ve rabýta ona huzur verirken, nefis Allah’ý inkâr eder, ibadetlerden de olabildiðince sýkýlýr ve kaçar. Ama ruhun ibadetlerde yaþadýðý güzel ve zevkli haller zamanla nefsi etkileyip kendisine çeker. Nefis de ruhun zevk aldýðý ibadetlere yönelerek mutmain olur. Allah’ýn rýzasýna erer. Olgunlaþýr.
    Sofi tasavvuf ve tarikat yoluna girdikten kýsa bir süre sonra baþýna gelen her türlü olayý, hayýr ve þerri Allah’tan bilip sebeplere önem vermemeye baþlar. Bu vahdet-i vücut halinin ilk basamaðý olan tevhid-i ef’aldir. Örneðin yolda yürürken birisi önüne çýkýp da onun yüzüne bir tokat atsa o bunun Allah’tan geldiðini bilir. Allah da sebepsiz yere bela ve musibet yazmadýðýna göre hemen tövbe ve istiðfara koyulur. O tokadý atana kýzmaz bile. Nefsine dönerek ‘Allah’ýn fazl u ikramýyla ucuz kurtuldun. Daha beteri baþýna gelmediði için haline þükret.’ der.

    Sofinin kendisine zulmedenlere karþý böyle pasif kalmasý veya onlarý bu þekilde affetmesi þeriata aykýrý deðil midir?
    Elbette sofinin kendisine zulmedenleri sebepsiz böyle affetmesi þeriata aykýrýdýr. Tabii dinimizde insanlarý affetmek büyük bir fazilettir. Ama bunun için önce ilgili suçu iþleyen kiþinin gerçekten piþman olmasý, tövbe yoluna girmesi, zararý da az çok tazmin etmesi gerekir. Oysa bizim tevhid-i ef’al sofisi yaþadýðý halin etkisiyle, yani baþýna gelen musibeti Allah’tan bildiði için hakkýný arama zahmetine bile girmez. Ýmam-ý Rabbani’ye göre, hal þeriata aykýrý olduðu zaman hale itibar edilmez, þeriata göre hareket edilir. Zira sevap kazanma ve Allah’ýn rýzasý, tasavvufi halde deðil þeriattadýr. Tasavvuf ve tarikat yolunun amacý da þeriattýr. Kiþi bu yol ayrýmýný iyi bilmeli. Ýçerisinde bulunduðu hal ile þeriat çatýþtýðýnda hale hiç itibar etmemeli, þeriata yönelmelidir. Þayet þeriat karþýsýnda hale deðer verilirse bu açýkça yoldan çýkmak, þeytanlarýn ve nefsin oyununa gelmek olur. Ama demin de dediðimiz gibi sofi bu kýymetli hali de kaybetmemelidir. Zira bu hal onu zamanla vahdet-i vücut haline, o da kiþiyi zamanla fenafillâha götürecektir. Tasavvuf ve tarikat yolu bu çarklarla birbirine baðlýdýr. Fenafillâh hali de kiþiyi Allah’tan razý olmaya, bu hal de Allah’ýn rýzasýna ulaþtýracaktýr. Nefis Allah’ýn rýzasýna ulaþtýðý zaman insan-ý kâmil makamýna yükselmiþ demektir. Yani bu halin de -tevhid-i ef’al- kýymeti çok büyüktür. Öyleyse sofi uyanýk olacak, içerisinde bulunduðu halin gerçekliðini ve önemini kavrayacak, nefsine gereken ithamlarda bulunup onu kýnayacak, bela ve musibetin nedeni olan gizli günahlarý için tövbe ve istiðfar edecek, ama Ýslam’a da gereken saygýyý göstererek hak ve hukukunu arayacaktýr. Çünkü zulme rýza göstermek de korkunç bir zulümdür. Bu zulüm kul haklarýna kadar uzanabilir. Zalim cüret bularak baþkalarýna da zulmedebilir. Vebali de buna daha önce rýza gösterene kadar uzanýr. Kaldý ki insanýn caný, namusu, þerefi, çoluk çocuðu, malý mülkü Allah’ýn insana verdiði birer emanetidir. Onlara da Allah’ýn istediði, razý olduðu þekilde, yani ilahi kanunlarla herkes sahip çýkmak ve onlarý korumak zorundadýr.
    Böyle (tevhid-i ef’al) bir sofi mutlaka musibetten dersini çýkararak tövbe ve istiðfarýný bolca yapmalýdýr. Ýlhamla kendisine bildirilen gizli günahýn meyvesi olan ilgili musibeti bir ilahi ihtar olarak görüp hatasýný maddi ve manevi boyutlarý ile tamir etme yoluna girmelidir. Zira gerçek tövbe ve istiðfar da (tövbe-i nasuh) bunu gerektirir. Ama ilahi kanunlarý da çiðnemeyerek, onu baþ tacý edip yani üstün kýlarak hakkýný hukukunu da aramasý gerekecektir. Çünkü Ýmam-ý Rabbani’nin de belirttiði gibi tasavvufun da tarikatýn da, hakikat ve marifetin de amacý þeriattýr, ilahi kurallardýr. Buna dikkat etmeyen sofi nefsinin ve þeytanlarýn oyunlarýna düþer. Yaþadýðý hallerden Allah razý olmadýðý için hüsrana uðrayanlardan olur. Allah insanlarý ahret günü tasavvuf ve tarikat hallerinden deðil þeriat ahkâmlarýndan, yani ilahi kurallardan sorguya çekecektir, buna göre insanlar ebedi ödül ve ceza alacaklardýr.

    Vahdet-i vücut hali sofiyi nasýl fenafillâha götürür?
    Kiþi varlýk âlemini Allah’tan bir parça olarak görürse (panteizm) bu onu materyalizme (eskiler buna dehriyyun derlerdi) götürür. Çünkü farkýna varmadan maddeye ebedi ve ezeli bir anlam yükler. Onda boðulur. Küfre düþer. Varlýk âlemini Allah’a þirk koþar.
    Ýslam’a uygun olan tasavvuf ve tarikat anlayýþýnda vahdet-i vücut halinde maddeye bir gölge, vehim, hayal anlamý yüklenir. Onun aslýnýn yokluk olduðu bilinir. Aslý yokluk olan madde Allah’ýn güzel isimlerinin gölgelerine ayna tutmakta, bu sayede varlýk âlemi meydana gelmektedir. Dolayýsýyla sofinin çektiði zikirle (la-ilahe illallah: Allah’tan baþka ilah yoktur) amaçlanan üst hedef gerçekleþmiþ olmaktadýr. Bu üst hedefte amaçlanan þey sofinin nefsi ile varlýk âlemini ilgili zikirle yok kýlmasýdýr. Sofi nefy ü isbat ve kelime-i tevhit zikrini çekerken ona bu anlamý yükler. Zira bunlar, yani nefis ve varlýk âlemi Allah’a ulaþmada birer engeldirler. Zülumat perdeleridir. Ýnsan nefsine enfüsi âlem, varlýk âlemine âfâk-i âlem denir. Tasavvuf ve tarikat yolunda, seyr ü sulukta bunlardan geçmek, bunlarýn üzerine çýkmak gerekir. Bunlarýn üstünde Allah’ýn isimlerinin gölgelerinin yer aldýðý nurlar âlemi vardýr. Nurlar âleminde kiþinin, isminin yer aldýðý Allah’ýn güzel isminin gölgesine ulaþarak fenaya ermesi gerekir. Tüm bunlarýn gerçekleþmesi ise nefse ve varlýk âlemine gölge, vehim, hayal gibi bir anlam yüklemekle ve onlarý zikir kýlýcý ile rabýta ve murakabelerin nur ve feyzi ile yok etmekle mümkündür.

    Allah’ýn güzel isimlerini insan ve tabiat üzerinde yani varlýk âleminde düþünen bir kiþi tefekkür gibi güzel bir ibadeti yapýp bin yýllýk ibadet sevabýný kazanýrken sofinin ilahi bir sarhoþluk ve muhabbetle varlýk âleminden geçiþi, onu yok kýlýþý bir kayýp deðil midir?
    Tefekkür, güzel ve büyük bir ibadettir. Akla hitap eder. Ýnsanýn kendisi ve varlýk âlemi üzerinde düþünüp Allah’ýn güzel isimlerini bulup anlamaya çalýþmasýdýr. Ýmaný akýl ve mantýk yolu ile güçlendirir. Büyük de sevap kazandýrýr. Ama tasavvuf ve tarikat yolunun amacý nefsi tezkiye (temizleme), kalbi tasfiye (saflaþtýrma) etmektir. Bu yolda tefekkürden ziyade zikir, rabýta, murakabe birer yöntem olarak kullanýlýr. Ayrýca tasavvuf ve tarikat yolunda sevap kazanma temel amaç deðildir. Önemli olan Allah’ýn rýzasýdýr. Ruhu nefsin esiri olmaktan kurtarýp asli vatanýna yükseltmek ve bu yolla nefsi terbiye etmek amaçlanýr. Tefekkür yolu ile ancak kalbi iman kazanýlýr. Ýmam-ý Rabbani’ye göre kalbi iman þeytanlarýn ve nefsin vesveselerinden etkilenebilir. Tasavvuf ve tarikat yolunda ise nefsi iman amaçlanýr. Ýmam-ý Rabbani’ye göre bu iman Allah’ýn izni ile sabittir. Deðiþmez. Þeytanýn vesveseleri ona tesir etmez. Nefis mutmaine makamýna ulaþtýðýnda Allah’ý görür gibi iman ve ibadet eder. Allah’ýn rýzasýna ulaþýr.
    Allah’ýn güzel isimlerini insan ve tabiat üzerinde yani varlýk âleminde düþünen bir kiþi her ne kadar tefekkür gibi güzel bir ibadeti yapsa da sonuçta varlýk âlemi ile bu çeþit bir temas onun kalbini masiva ile de meþgul edecektir. Masiva arttýkça orada ilahi aþk ve muhabbet azalacaktýr. Þeytanlar kalpteki masivalar ile vesveselerini yoðunlaþtýracaktýr. Kiþinin günaha bile düþmesi söz konusu olacaktýr. Kýsacasý böyle bir kiþi tefekkür yapayým derken bu dünyaya da gönül verme gibi bir manevi hastalýða düþebilecektir. Onun için tasavvuf ve tarikat yolunda, özellikle Nakþibendiyye tarikatýnda Allah’ýn sýfatlarýna ve güzel isimlerine deðil Zatýna karþý ilahi aþk ve muhabbet duyulur. Çünkü bunlar da sofiyi amacýnda engelleyen etmenler olarak kabul edilir. Allah’ýn rýzasý O’nun Zatýna karþý duyulduðunda tecelli eder. Bu açýdan en güzel zikir ‘Allah’ kelimesidir. Çünkü O Allah’ýn bütün güzel isimlerini ve sýfatlarýný kendisinde topladýðý gibi Allah’ýn Zatýnýn da ismi olmaktadýr.
    Tabii tasavvuf ve tarikat yolu dar ve zorlu bir yoldur. Müslüman ve müminlerin geneline pek hitap etmez. Tefekkür yolu ise, geniþ ve rahat bir yoldur. Herkes zorlanmadan ve zevk alarak onda yürüyebilir. Ayrýca tefekkür yolu herkese seslenir. Zira insanlar düþünerek anlamayý çok severler. Bu sayede düþünerek imani hakikatleri anlamak, ibadet hayatýný yaþamak ve zenginleþtirmek herkese hoþ görünür, herkesi memnun kýlar. Cemaatlerde okunan kitaplarýn ekseriyeti tefekkürü esas alarak iman hakikatlerini geliþtirmeyi hedeflerler. Yapýlan hizmetler ile baþkalarýnýn dualarýný almak da inþallah nefsin ve þeytanlarýn imaný çalmak için son nefesteki vesveselerin önüne geçecektir.
    Allah, bizler için en uygun ve rýzasýnýn tecelli ettiði yollarý ihsan eylesin. Âmin.
    Muhsin Ýyi
    Konu muhsin iyi tarafýndan (15-04-2012 Saat 20:32 ) deðiþtirilmiþtir.

  2. #2

    Kullanýcý Bilgi Menüsü

    Standart

    Vahdet-i Vücut (Vücut Birliði), Vahdet-i Þuhut (Þahit Olunan Birlik), Fenafillâh (2)

    Duygu ve coþkular sonuçta düþüncelere dayanýr. Ýlahi bir sarhoþluk ve muhabbet hali (duygusu, coþkusu) ile sofilerin aðzýndan çýkan çoðu görünüþte þeriata ters düþen ve onunla çatýþan sözler, böyle düþünsel bir temelden kaynaklanamaz mý?
    Duygu ve coþkular sabun köpüðü gibidir. Dýþarýdan bakan onun bir þekle ve cisme sahip olduðunu düþünür, ama onlar ele avuca girdi mi yok olurlar. Yani duygu ve coþkularý bir düþünce kalýbýna sokmaya çalýþtýðýmýzda onlar bir anda sönerler. Tabii duygu ve coþkular bir düþünsel temelden kaynaklanýr. Ama bu düþünsel temeli ararken duygu ve coþkulardan hareket etmek doðru deðildir. Bu insaný yanlýþ yargýlara götürebilir. Örneðin Hallac-ý Mansur’un ‘Enel-Hak (Ben Hakkým)’ sözü, bir tasavvufi coþkunlukla ve muhabbetle söylenmiþtir. Buradaki coþku ve duygu Allah’ýn el-Hak güzel isminin kendi üzerinde tecelli ettiðidir. Þimdi bizler onun bu duygu ve coþkusunu temel alýp onu böyle bir düþünce ve mantýk kalýbýna koyduðumuzda Hallac-ý Mansur’un ilahlýk davasýnda olduðunu düþünebiliriz. Onu haksýz yere mahkûm ederiz. Nitekim devrinde de mübareði bu sözüyle mahkûm edip ilgili sözü þeriata uygun bulmadýklarý için kanýna girmiþlerdir. Hâlbuki günde bin rekât nafile namaz kýlan, ilgili sözü nedeniyle hapsedildiðinde ayaðýndaki ve kollarýndaki zincirlerin tazyiki yüzünden ancak günde beþ yüz rekât nafile namaz kýlabilen Hallac-ý Mansur, böyle bir düþünceden, iddiadan uzaktýr. Ama dedik ki, duygu ve coþkular, bir düþünsel temelden kaynaklanýr. Öyle ise Hallac-ý Mansur’u bu sözü söyletmeye sevk eden düþünce temeli nedir? Evet, bu o kadar zor bir soru deðildir. Görünmesi, anlaþýlmasý güçlük arz eden karmaþýk bir konu da deðildir. Köpüðü ele avuca alamayýz ama onun su ve sabundan kaynaklandýðýný hemen biliriz. Sabunu bilmeyen bir çocuk köpüðe bakýp da onun su ve sabundan kaynaklandýðýný hiçbir zaman anlayamayacaktýr. Çünkü köpüðün ne suyla ne sabunla görünüþte bir ilgisi ve yakýnlýðý bulunmamaktadýr. Bizler sofilerin rabýtanýn ve zikrin, tabii en baþta ‘Allah’ ve ‘La- ilahe illallah’ kelimelerinin zikirlerinin etkisiyle tasavvufi haller, hususiyle vahdet-i vücut halini yaþamakta olduðunu biliyoruz. Eldeki sabunun suyla temasý neticesinde köpüðün oluþmasý kadar açýk, gözler önünde olan bir gerçektir bu. Çünkü bu yol tevhit akidesiyle baþlýyor, tevhit akidesinin derinleþtirilmesi ile de ilerliyor. Bu yolun içerisindeki, dýþýndaki herkes de bu gerçeði bilmektedirler.

    Bütün tasavvufi haller, hususiyle vahdet-i vücut hali temelini tevhit akidesinden alýr: ‘La ilahe illallah (Allah’tan baþka ilah yoktur).’ Sofi la ilahe (ilah yoktur) kazmasýyla nefsini, varlýk âlemini deþmeye, yok etmeye çalýþýr. Çünkü bunlar Allah’ýn ‘Ol!’ emri ile yokluktan yarattýðý varlýklardýr. Sofinin de Allah’a ulaþmasýný engelleyen masivalardýr. Sofi bu engelleri kaldýrdýkça Allah’ýn varlýðýný ispat etmiþ (illallah) olur. Öyle bir dereceye gelir ki, ilahi bir sarhoþluk ve muhabbet eseri aðzýndan bazý þeriata ters düþen sözler dökülmeye baþlayabilir. Ýþte örneðini verdiðimiz Hallac-ý Mansur’un ‘Enel-Hak (Ben Hakkým)’ sözü bu kabildendir. Bu sözle ilahlýk (benlik) davasý deðil, bilakis ilahi sarhoþluk ve muhabbetin eseri olarak benliðini Allah’ta (El-Hak) yok etmiþ bir kiþinin kendisinden (nefsinden) geriye bir þey kalmadýðý ve týpký kendisini ateþte yakan kelebekler misali eriyip kaybolduðu, yok olduðu ifade edilmektedir. Tabii her fedakârlýk bir dava için yapýlýr. Bir þeyi ispat içindir. Kendini (nefsini) Allah’ýn el-Hak güzel ismini ispat için yapýlan fedakârlýðýn ve davanýn temeli de apaçýktýr ki ‘La ilahe illallahtýr (Allah’tan baþka ilah yoktur).’ Çünkü davanýn amacý, davanýn bayraðýnda, temel taþlarýnda az çok iþaret edilir. Hallac-ý Mansur’un ilgili sözü tevhid-i zat (vahdet-i vücut) hali için klasik bir örnektir. Tevhid-i zat Allah’ýn zat veya güzel isimlerinin kulda tecelli ettiði duygu ve coþkusunun mahsulü olarak meydana gelir. Tasavvufta çok ileri bir hal olduðu için onu sýradan bir insan olarak anlayabilmemiz mümkün görünmemektedir. Ancak çok uzak ve biraz da ilgisiz bir örnek olarak þunu verebiliriz: Bir küçük çocuk, babasý yeni bir araba alýnca, ailenin tüm bireylerinin sevincini daha bir coþkun ve duygusal boyutta yaþayabilir. Kendi yaþýndaki arkadaþlarýna arabayý göstererek ‘Benim arabam!’ diyebilir. Bunu söylerken de egosu müthiþ bir haz duyacaktýr. Çünkü araba kavramýnýn yüklendiði sevinç coþku ve duygusu ile küçük çocuðumuz babasý ile kendisini özdeþtirmektedir. Bunun gibi, insan hangi makamda olursa olsun, Allah (c.c.) karþýsýnda asla kulluktan öteye geçemeyecektir. Ýnsan insandýr, Allah da Allah’týr. Aralarýndaki iliþki, yaratanla yaratýlandýr. Allah (c.c.) kullarýna hiçbir suretle muhtaç deðildir. Hele Allah’ýn insanlarýn ibadetlerine hiçbir ihtiyacý yoktur. Ama insan Allah’a (c.c.) muhtaçtýr. Ýbadetler hem dünyada hem ahrette huzur ve mutluluðumuz için muhtaç olduðumuz büyük nimetlerdir. Durum böyle iken, sofi tasavvuf ve tarikat yolunda çektiði zikirlerle ve yaptýðý rabýtalarla yavaþ yavaþ nefsinden ve masivadan yüz çevirir. Öyle hale gelir ki tevhid-i ef’al, tevhid-i sýfat hallerinden sonra vahdet-i vücut hallerini yaþamaya baþlayabilir. Allah’ýn Zatýna olan iþtiyaký, ilahi sarhoþluðu ve muhabbeti ile üzerinde tecelli eden Allah’ýn güzel isimlerini sahiplenme halini hissedebilir. Daha doðrusu nefsini ve bütün varlýk âlemini yok bilerek týpký küçük çocuðun babasýnýn arabasýna ‘Benim arabam’ demesi gibi sofi de Allah’ýn zat ve güzel isimlerinin üzerinde tecelli ettiðini vurgulayan cümleler söyleyebilir. Bu sözler görünüþteki anlamalarý ile þeriata da ters düþebilir.

    Vahdet-i vücut halinin tesiri ile iman ile küfrü bir, ayný gören birisi de böyledir. Kuþkusuz iman ve küfür ayrý þeylerdir. Allah (c.c.) küfürden razý deðildir. Küfürle vasýflanan kiþiyi ebedi cehennemle cezalandýracaktýr. Ýmandan ise razýdýr. Onu er geç cennetle mükâfatlandýracaktýr. Bu, düþünsel temelde sofinin de bildiði ve onayladýðý bir yargýdýr. Çünkü þeriat bunu kalýn çizgilerle belirlemiþtir. Bunu inkâr, bu çizgileri aþmak, çiðnemek küfür demektir. Vahdet-i vücut hali ile aðzýndan ilahi muhabbetin ve sarhoþluðun etkisi ile iman ve küfrü bir, ayný gördüðünü söyleyen bir sofi bununla tevhid-i sýfat halini yaþadýðýný vurgulamaktadýr. Bunu düþünsel boyutuyla kabul ettiðini iddia etmesi imkânsýzdýr. Kabul ederse dinden çýkmýþ olur. Zýndýktýr.

    Tevhid-i ef’al gibi tevhid-i sýfat, tevhid-i zata (vahdet-i vücut) ulaþtýran ara basamaklardýr. Tevhid-i sýfat nasýl bir karakter arz etmektedir?
    Sofi tasavvuf ve tarikat yoluna girer girmez tevhid-i ef’al ahlini yaþamaya baþlayabilir. Birinci yazýmýzda buna kýsmen de olsa deðindik: Yüzüne sebepsiz yere tokat yiyen bir sofinin halini anlattýk. Bu halle þeriata aykýrý düþtüðünde sofinin hale deðil þeriata dikkat etmesi, ama elden geldiðince de tevhid-i ef’al halini muhafaza etme yolunda gayret sarf etmesi gerektiðini belirttik. Fiilleri yaratan Allah’týr; ama Allah (c.c.) iyi fiillerden razýdýr, kötülerinden razý deðildir. Oysa bizim sofi, fiilleri Allah (c.c.) yarattýðý için, tabii bir de baþa gelen bela ve musibetin kulun yaptýðý günahlar yüzünden olmasý ilahi kanunu ile (daha doðrusu baþka nedenler de var ama kul manevi terakkisi için meseleyi böyle bilmelidir) sebepsiz olarak kendisine tokat atan kiþiden davacý olmak þurada dursun, ucuz kurtulduðu için haline þükrediyordu. Bu çok kutlu ve kýymetli haldir. Bu halin seyr u sulukta terakki için muhafaza edilmesi gerekiyordu. Ama beri yandan da hale itibar edilmeyip hak hukukun da aranmasý gerekiyordu. Ýmam-ý Rabbani Hazretlerine (k.s.) göre insanlar ahrette tasavvuf ve tarikat yolundaki hallerine göre deðil þeriata göre hesaba çekilmektedir. Halle, þeriat ahkâmlarý çatýþtýðýnda hale itibar edilmeyip þeriata yönelmek gerekiyordu.

    Bu tevhid-i ef’al halinin (tevhid-i sýfat ve tevhid-i zat) en temel sebebi sofinin çektiði zikirle ve yaptýðý rabýtalarla Allah’a doðru bir seyr u sulukta olmasýdýr. Yani sofimiz manevi olarak yükselmektedir. Bu yükselme ruhen meydana gelmektedir. Elbette bu sýrada kiþinin ruhu ayný zamanda bedeninde de yer almaktadýr. Ama ruh bizim gibi maddi kanunlara baðlý deðildir. Onun baðlý olduðu kanunlar bambaþkadýr. Allah’tan ilahi bir soluk olduðu için onun kanunlarýna akýllar ermez. Onun için insanlar peygamberimize (s.a.s) ruhtan sorduklarý vakit, ‘Size bu ilimden pek az bir þey verilmiþtir.’ diye, Rabb’imiz Kuran-ý Kerim’de açýklama yapmaktadýr (bk. Ýsra suresi, 85). Ruh, bedende yer alýrken manevi olarak da ya yukarýya ya da aþaðýya doðru bir yolculuk halindedir. Cennet de cehennem de yaratýlmýþ durumdadýrlar. Bizleri beklemektedir. Peygamberimiz (s.a.s) miraçta her iki yeri de bizzat hem bedenleri hem de ruhlarý ile ziyaret buyurdular. Kim bunu inkâr ederse ehl-i sünnet çizgisinden dýþarý çýkar. Bizler de bu dünyada ruhen bu iki yerden birisine, yani cennet veya cehenneme doðru bir manevi seyir halindeyiz. Ýnsanlar þöyle bir kendilerine ve etrafýndaki insanlara derin bir nazarla bakarlarsa onlarýn veya kendilerinin nereye doðru koþtuklarýný, hatta yükseldiklerini veya düþtüklerini göreceklerdir. Zira cennet de cehennem de bin çeþit halleri ile çok uzaklardan bile varlýklarýný hissettirmektedirler. Günahlar ruhu aþaðý doðru çekerler. Hele küfür, kendisini baðlayan halatlarý kopmuþ bir asansör gibi içerisindekileri sonsuz bir hýzla cehennem doðru düþürür. O insanlarýn halleri de derin bir nazarla bakýldýðýnda bunu gözler önüne getirir. Sonsuz bir hýzla düþen insanlar olduklarý her hallerinden bellidir. Cennet kendisine doðru yaklaþan insanlarýn ruhlarýna huzurla, yüzlerine nurla esintiler serper. Ýnsanlarýn uykuda iken aþaðý doðru hýzla düþmeleri de manevi hallerine bir iþaret olabilir. (Tabii bunu pek vesvese yapmamak lazým. Rüyada düþme sadece bu anlama gelmez. Baþka anlamlarý da var.) Tasavvuf ve tarikat yoluna giren sofi rabýta ve özellikle zikir sýrasýnda ruhsal olarak yükseliþe geçer. Rüyalarýnda uçmasý, denizlerde yürümesi de buna iþaret eder. Ýþte bu durum ilahi sarhoþluðun ve muhabbetin neticesidir. Vahdet-i vücudun (tevhid-i zat) alt basamaklarý olan tevhid-i ef’al ile tevhid-i sýfatý doðurabilir.

    Tevhid-i sýfat, yine ilahi bir sarhoþluk ve muhabbetle Allah’ýn (c.c.) insanda ve varlýk âleminde genellikle birbirine zýt olarak tecelli eden güzel isimlerinin sofi tarafýndan ayrým gözetilmeksizin eþit olarak sevilmesidir. Örneðin insanlarýn bir kýsmý kâfirdir, bir kýsmý mümindir. Biz müminleri severiz, kâfirlerden nefret ederiz. Çünkü Allah (c.c.) kâfirlerden razý deðildir, müminlerden ise razýdýr. Allah (c.c.) Kuran-ý Kerim’de bunu emrettiði gibi peygamberimizin (s.a.s) sözleri ve hayatý da bunu doðrulamaktadýr. Ama sofi bu nazarla olaya bakmaz. Ýçerisinde bulunduðu manevi sarhoþluk ve muhabbetle kâfirleri de müminleri de Allah (c.c.) yarattýðý için bir ve ayný görmektedir. O Allah’ýn her þeyine ilahi bir aþk duymakta, hayranlýkla kendinden geçmektedir. Týpký mecazi (kadýn erkek) aþklarda âþýklarýn gözlerinin kör olmasý, âþýk olduklarý insanlarýn kötü ve zayýf yanlarýný görmemesi gibi sofi de vahdet-i vücut halinde sadece Allah’ý düþündüðü, bütün varlýk âlemini yok hükmünde bildiði için O’nun yarattýðý her þeyi de sevmekte ve hayran olmaktadýr. Varlýk âlemindeki zýtlýklarý ayýrmaya ve onlara karþý þeriatýn emrettiði zýt duygular duymaya güç ve takat bulamamaktadýr. Ýlahi aþký ve sevgisi buna mani olmaktadýr. Çünkü varlýk âlemini, insanlarý, kendisini hayal, gölge mesabesinde görmekte, onlara gerçek birer varlýk hüviyeti verememekte, Allah’a olan aþký ve sevgisi nedeniyle zýtlarý da ayný oranda sevmektedir. Bu hal týpký içki içip sarhoþ olan bir kiþinin aklý muhakemesini yitirmesi sonucu içerisinde bulunduðu sevinç hali nedeniyle herkese sarýlmasý ve herkesi öpmek istemesi gibi bir durumdur. Çünkü sarhoþ herkesi kendisi gibi sevinçli görmekte, içerisinde bulunduðu sevinç duygu ve coþkusunu herkese ayrým gözetmeksizin yaymakta, yansýtmakta, onlarýn da kendisi gibi sevinçli bir duygu ve coþku seli içerisinde olduðunu varsaymaktadýr. Ýmam-ý Rabbani Hazretlerine (k.s.) göre, bu bir hal olduðu ve düþünce olmadýðý için hal sahibi sofi bundan sorumlu tutulmamaktadýr. Allah indinde de mazurdur. Ama bunun hal sahibi olmayan kiþiler tarafýndan söze dökülmesi ve bir düþünce olarak savunulmasý din dýþý bir durumdur, zýndýklýktýr. Allah göstermesin insaný dinden çýkarýr. Küfre götürür. Ýmam-ý Rabbani Hazretlerine (k.s.) göre hal sahiplerini bu sözlerle taklit edenler de küfre düþerler. Bunlar sofi olduklarý halde böyle bir hali gerçekte yaþamamaktadýrlar. Ama hal sahibi sofinin Allah indinde bundan mazur olduðunu demin belirttik.

    Sofi her zaman halinin kýymetini bilmeli, muhafaza etmelidir. Çünkü manevi seyrinde bu ilahi sarhoþluk ve muhabbet bir sermayedir, ama buna þeriat karþýsýnda zerre kadar kýymet vermemeli, bunun düþüncesinin de küfür olduðunu, insaný ebedi olarak cehenneme götüreceðini bilmelidir. Elinden geldiðice de bu hali söze dökmemeli, bundan sakýnmalýdýr. Allah (c.c.) indinde önemli olan þeriattýr. Ýmam-ý Rabbani Hazretlerine (k.s.) göre, tarikatýn da, hakikatin de, marifetin de amacý þeriattýr. Bahaeddin Nakþibendiyye Hazretlerine (k.s.) göre, tarikat ve tasavvuf yolunun amacý þeriatýn özet ve öz olarak söylediði þeyleri ayrýntýlý bir þekilde açýklamak, hükümlerini de keþfi bilgi ile doðrulamaktýr. Baþka bir þey deðildir. Allah (c.c.) bu tür tasavvufi hallerden asla razý olmaz. Allah sadece ilahi emirlerinin yerine getirilmesinden razýdýr. Kullarýnýn onlarý yerine getirmesini ister. Temeli tevhide dayanan tasavvuf ve tarikatýn da böyle düþüncelerle, yani küfrün ve imanýn bir ve eþit olduðu türünden düþüncelerle, uzaktan yakýndan bir ilgisi yoktur. Bu tevhid-i ef’al, tevhid-i sýfat, kýsacasý vahdet-i vücut hallerinin amacýnýn da sofiyi fenafillâha, bekabillaha götürmek olduðunu, amaç deðil araç olduklarýný ilk yazýmýzda belirtmiþtik.

    Rüyada bir kiþinin oðlu ile cima etmesi iyi bir anlama gelir. Ona ilmini, gücünü, ahlakýný vermesine, ayrýca evlatlarý içerisinde kendisine en çok benzeyecek olanýna iþaret eder. Her baba da zaten bunu ister. Çünkü evlat sahibi olmakta en birinci etken olan düþünce, insanýn kendisini her yönü ile temsil eden varislere ve temsilcilere sahip olmak ve onlarý çoðaltmaktýr. Ama gerçek hayatta bir babanýn oðlu ile cima etmesi en çirkin ahlaktýr ve en korkunç suçtur. Böyle bir babanýn yeryüzünde varlýðý bile insaný dehþete düþürür, iðrendirir. Ayrýca böyle bir baba, bu sapýklýðý ile oðlunu da manevi olarak öldürmüþ demektir. Yani rüyada babanýn yaptýðý cima oðluna ruh ve can verirken gerçek hayatta yaptýðý cima oðlunun maneviyatýný katletmektedir. Bunun gibi, haller de rüyalara benzer. Haller, rüyalar gibi birtakým anlamlara sahiptirler. Ama gerçek hayatla hiç bir ilgileri yoktur, olmamalýdýr. Gerçek hayatta geçerliði olan þeyler, ilahi kanunlardýr. Bunlar da Allah’ýn kelamý olan Kuran-ý Kerim ile peygamberimizin (s.a.s) sünnetidir. Hallere ilahi kanunlar karþýsýnda deðer veren birisi, Allah göstermesin, rüyada örneðini verdiðimiz durumu gerçek hayatta gerçekleþtirmek gibi çok korkunç ve iðrenç bir duruma düþebilir. Ýþte tevhid-i sýfat hali gereði mümin ile kâfiri bir, ayný görüp de bunu dile getiren sofi de rüyadaki durumu gerçek hayatta iþleyen kiþi gibidir. Çok korkunç ve vahim durumlara yol açabilir. Hele onu bu hal nedeniyle taklit edenleri ise doðruca sapýklýða ve azgýnlýða sevk eder. Dünya ve ahretlerini karartýr. Onun için arifler, bu yolun büyükleri, tasavvuf ve tarikat yoluna girip de mürþidi olmayanýn mürþidinin þeytan olacaðýný söylemiþlerdir. Þayet esaslý bir yol gösterici, yani bir mürþid-i kamil olmazsa yaþanan haller insanlarý nefsin ve þeytanlarýn kýþkýrtmalarý ile mutlaka yoldan çýkaracaktýr. Onlarýn vahdet-i vücut gibi temeli tevhide dayanan bir kavrama yanlýþ ve sapkýn çeþitli anlamlar yüklemelerine, Ýslam’ýn özü olan tasavvufu þirkle, küfürle baðdaþtýrmalarýna neden olabilecektir. Maalesef tasavvuf ve tarikat kavramlarýnýn kötü anlamlara çekilmesinde en çok bu durum etmen olarak rol oynamaktadýr.

    Vahdet-i vücut halini sadece sofiler mi duyar? Vahdet-i vücut halini tasavvuf ve tarikat yoluna girmeden de yaþamak mümkün deðil midir? Bazý tasavvuf ve tarikatla uzaktan yakýndan ilgisi olmayan sanatçýlarýn roman, hikâye, þiir gibi eserlerinde tevhid-i sýfat (örneðin imanla küfrü bir görme) ve vahdet-i vücut (örneðin kiþiye veya bütün varlýða ilahi bir anlam yükleme) hallerine iliþkin ifadelerini nasýl deðerlendiriyorsunuz?
    Tevhid-i sýfat, vahdet-i vücut gibi üst düzey manevi halleri sýradan insanlarýn, sanatçýlarýn yaþamalarý imkânsýzdýr. Onlar sadece düþünsel ve felsefi temelden bu halleri yalan yanlýþ algýlarlar. Nefs-i emmare düzeyinde de yaþarlar. Kaldý ki tasavvuf ve tarikat yoluna giren sofilerin de belki on binde birisine ancak bu halleri yaþamak nasip olur. Gerçi tevhid-i ef’al hali öyle deðildir. Kadere imanýn da bir rüknünü kapsadýðý için -hayýr ve þer Allah’tandýr- tasavvuf ve tarikat yoluna girer girmez tevhid-i ef’al hali sofiyi etkisi altýna alýr. Ama tevhid-i sýfat ve vahdet-i vücut halleri enfüsi ve afaki âlemleri geçtikten, letaifler açýlýp deðiþik renkteki nurlarý görüp nurlar âlemine vasýl olduktan epey sonra gerçekleþir. Yani Nakþibendiyye tarikatýnda durum böyledir. Bunlar da mutmaine nefse ulaþmadan önce meydana gelir. O zaman sofi þeytanlarýn hücumlarýndan ve zulümlerinden de kurtulduðu için Allah’a karþý olan þevki ve aþký artar. Murakabe-yi akrabiyyet ve murakabe-yi muhabbetlerin tesirleri ile ilahi bir aþk ve sarhoþluk hali yaþamak söz konusu olur. Ýþte hakkýnda gürültüler koparýlan, tartýþýlan, eleþtirilen, pek çok insan tarafýndan nefs-i emmare boyutuyla benimsenen bir konu olan tevhid-i sýfat ve vahdet-i vücut halleri o zaman yaþanýlmaya baþlanýr. O da, bu haller, üst düzeydeki bazý sofileri etkisi altýna bile alamaz. Yani bu tür bir hal ancak evliyalýk yolunda olanlarýn pek azýna nasip olur. Sofi þeriatý ölçü olarak elinde bulundurduðu sürece olumsuz bir etkiye de yol açmaz. Onlar da bunlarý gizlemek zorundadýrlar. Bu tür halleri söylerlerse vebal altýna girerler. Bunu da genellikle bilirler. Ayrýca þeriat karþýsýnda bu tür hallerine de zerre kadar deðer vermezler. Verirlerse o halden bir üst hale yükselemezler, gayelerine de varamazlar. Mürþid-i kâmiller her zaman bu konuda sofilere uyarý yaparlar.

    Vahdet-i vücut ve onun ara basamaklarý sadece birer haldir. Bunlarýn söze dökülmesi, hele hele bir düþünce olarak ele alýnmasý son derce yanlýþtýr. Ýnsaný dinden çýkarýr. Sofileri bu yönüyle taklit etmek, onlarýn bu tür sözlerine benzer sözleri eserlerinde bir düþünce ve felsefi görüþ olarak yer vermek doðru deðildir. Bunlar, Allah göstermesin, insaný küfre götürür. Ýmam-ý Rabbani Hazretleri (k.s) bu tür sözlerle sofileri taklit edenlerin küfre düþeceklerini Mektubat’ýnda mükerreren belirtmiþtir. Sofiler yaþadýklarý bu hali, yani tevhid-i sýfat, vahdet-i vücut gibi halleri þeriat karþýsýnda deðer verip dillendirirlerse, etrafa yayarlarsa þeriatla çatýþtýklarý için zarar görürler. Halleri nedeniyle Allah indinde mazurdurlar ama böyle yaparlarsa daha yukarý makamlara çýkamazlar, ileri halleri yaþayamazlar. Maksada ulaþamazlar, maksattan mahrum kalýrlar. Tasavvuf ve tarikat yolunun amacý Allah rýzasýdýr. Onlar için tek ölçü ilahi kanunlar olmalýdýr. Çünkü Allah (c.c.) ancak ilahi kanunlardan razýdýr. Yoksa istidraca da düþebilirler. Yani o haller þeriata dikkat edilmediðinde bir takým þeytani halleri de davet edebilir. Allah (c.c.) o kiþiye ilahi bir mekir (hile, oyun) kapýsý açabilir.

    Ýnsan daima içerisinde bulunduðu hali savunur. Tasavvuf ve tarikat yoluna intisap etmemiþ insanlar genellikle nefs-i emmare seviyesindedir. Nefs-i emmare kötülükleri ve haramlarý iþlemeðe can atan ve onlarý iþlemek için her þeyi yapabilen nefis makamýdýr. Bundan dolayý nefs-i emmare sahipleri vahdet-i vücut kuramýna dört elle sarýlýr. Zira nefs-i emmare sahipleri tasavvufun Ýslam’ýn özü olduðunu bilir. Haramlarý vicdani bir rahatsýzlýk duymadan iþlemek için tasavvufi kavramlarý kendi hayat ve mantýk sistemlerine göre düzenlerler, onlara yeni anlamlar yüklerler. Tasavvufi kavramlar da buna çok müsaittirler. Çünkü çoðu akýlla ve mantýkla kavranamaz. Yaþantýyla ve halle anlaþýlabilir. Panteizm bu þekilde doðmuþtur. Bunlara göre, varlýk âlemi ile Allah birdir. Dolayýsýyla her þey Allah’tan bir parçadýr. Dinler arasýnda da ayrým söz konusu olmamalýdýr. Hele þeriatýn haram helal daireleri son derece saçmadýr. Kalpler kýrýlmadýktan sonra her þey mubahtýr. Ýçki içmek, zina etmek baþkalarýný rahatsýz etmedikten sonra günah deðildirler. Kâfir ve mümin ayrýmý da abestir. Dünyada sadece farklý kültürler vardýr. Bunlar da Allah’tan birer parçadýrlar. Ýþte nefs-i emmarenin günahlarý ve haramlarý rahatlýkla ve kolayca iþlemek için tevhid-i sýfata ve vahdet-i vücuda verdiði anlamlar budur. Bu nefis türü de baþkasýnda deðil her birimizde vardýr. Çünkü nefis emmare düzeyinde iken ilahi kanunlarla baðlanmak istemez. Özgürlüðe ve baðýmsýzlýða tutkundur. Onun için de her þeyi arzu ve isteklerine göre yorumlar ve anlamlandýrýr.

    Maalesef pek çok sanatçý da roman, hikâye, þiir vb. eserlerinde tasavvuf ve tarikat kültürü, hususiyle vahdet-i vücut diye nefs-i emmarenin istek ve arzularýný konuþturur. Varlýk âlemine panteist bir yaklaþýmý, nefs-i emmarenin arzu ve isteklerini güya tasavvuf ve tarikat kültürü ile en çok da bu vahdet-i vücut anlayýþý içerisinde ortaya sererler, savunurlar. Örneðin söz konusu eserlerde evlilik dýþý bir iliþki, yani þeriatýn zina olarak adlandýrdýðý büyük günah olan bir iliþki, içki içme tasavvufi kavramlarla, hususiyle vahdet-i vücut düþüncesi ile ilahi aþka bir köprü (Klasik esrelerimizi, hususiyle Leyla ve Mecnun’u kast etmiyorum, o eserler þeriata saygý sýnýrý içerisinde yazýlmýþlardýr.) ve kývýlcým gibi gösterilir, yüceltilir. Ne yazýk ki ülkemizde, hem de en çok okunan eserler, tasavvufu, hususiyle vahdet-i vücudu böyle yozlaþtýrmýþlar, insanlarýn kafasýnda yanlýþ bir inanç ve bozulmuþ bir tasavvuf ve tarikat kültürü meydana getirmiþlerdir. Ýlahi dinlerin bozulmasý gibi tasavvuf ve tarikat kavramlarý da maalesef nefsin ve þeytanlarýn oyuncaðý haline getirilmiþtir.

    Elbette tasavvuf ve tarikat yolu herkese hitap etmez. Ýslam dini tasavvuf ve tarikat yolundan ibaret deðildir. Ama tasavvuf ve tarikat yolunun da doðru bir þekilde anlatýlmasý ve anlaþýlmasý gerekir. Liselerde edebiyat derslerinde tasavvuf ve tarikat konusunda verilen yalan yanlýþ ve eksik bilgiler, bu tür roman, hikâye ve þiirlerin de olumsuz etkileriyle insanlarýn zihinlerinde tasavvuf ve tarikat kavramlarýný tamamen yozlaþtýrmakta, tanýnmaz bir hale getirmektedirler.

    Allah (c.c.), hak dinini dosdoðru anlamayý, yaþamayý ve rýzasýný kazanacak yollarý nasip eylesin. Âmin.
    Muhsin Ýyi

  3. #3

    Kullanýcý Bilgi Menüsü

    Standart

    Vahdet-i Vücut (Vücut Birliði), Vahdet-i Þuhut (Þahit Olunan Birlik), Fenafillâh (2)

    Duygu ve coþkular sonuçta düþüncelere dayanýr. Ýlahi bir sarhoþluk ve muhabbet hali (duygusu, coþkusu) ile sofilerin aðzýndan çýkan çoðu görünüþte þeriata ters düþen ve onunla çatýþan sözler, böyle düþünsel bir temelden kaynaklanamaz mý?
    Duygu ve coþkular sabun köpüðü gibidir. Dýþarýdan bakan onun bir þekle ve cisme sahip olduðunu düþünür, ama onlar ele avuca girdi mi yok olurlar. Yani duygu ve coþkularý bir düþünce kalýbýna sokmaya çalýþtýðýmýzda onlar bir anda sönerler. Tabii duygu ve coþkular bir düþünsel temelden kaynaklanýr. Ama bu düþünsel temeli ararken duygu ve coþkulardan hareket etmek doðru deðildir. Bu insaný yanlýþ yargýlara götürebilir. Örneðin Hallac-ý Mansur’un ‘Enel-Hak (Ben Hakkým)’ sözü, bir tasavvufi coþkunlukla ve muhabbetle söylenmiþtir. Buradaki coþku ve duygu Allah’ýn el-Hak güzel isminin kendi üzerinde tecelli ettiðidir. Þimdi bizler onun bu duygu ve coþkusunu temel alýp onu böyle bir düþünce ve mantýk kalýbýna koyduðumuzda Hallac-ý Mansur’un ilahlýk davasýnda olduðunu düþünebiliriz. Onu haksýz yere mahkûm ederiz. Nitekim devrinde de mübareði bu sözüyle mahkûm edip ilgili sözü þeriata uygun bulmadýklarý için kanýna girmiþlerdir. Hâlbuki günde bin rekât nafile namaz kýlan, ilgili sözü nedeniyle hapsedildiðinde ayaðýndaki ve kollarýndaki zincirlerin tazyiki yüzünden ancak günde beþ yüz rekât nafile namaz kýlabilen Hallac-ý Mansur, böyle bir düþünceden, iddiadan uzaktýr. Ama dedik ki, duygu ve coþkular, bir düþünsel temelden kaynaklanýr. Öyle ise Hallac-ý Mansur’u bu sözü söyletmeye sevk eden düþünce temeli nedir? Evet, bu o kadar zor bir soru deðildir. Görünmesi, anlaþýlmasý güçlük arz eden karmaþýk bir konu da deðildir. Köpüðü ele avuca alamayýz ama onun su ve sabundan kaynaklandýðýný hemen biliriz. Sabunu bilmeyen bir çocuk köpüðe bakýp da onun su ve sabundan kaynaklandýðýný hiçbir zaman anlayamayacaktýr. Çünkü köpüðün ne suyla ne sabunla görünüþte bir ilgisi ve yakýnlýðý bulunmamaktadýr. Bizler sofilerin rabýtanýn ve zikrin, tabii en baþta ‘Allah’ ve ‘La- ilahe illallah’ kelimelerinin zikirlerinin etkisiyle tasavvufi haller, hususiyle vahdet-i vücut halini yaþamakta olduðunu biliyoruz. Eldeki sabunun suyla temasý neticesinde köpüðün oluþmasý kadar açýk, gözler önünde olan bir gerçektir bu. Çünkü bu yol tevhit akidesiyle baþlýyor, tevhit akidesinin derinleþtirilmesi ile de ilerliyor. Bu yolun içerisindeki, dýþýndaki herkes de bu gerçeði bilmektedirler.

    Bütün tasavvufi haller, hususiyle vahdet-i vücut hali temelini tevhit akidesinden alýr: ‘La ilahe illallah (Allah’tan baþka ilah yoktur).’ Sofi la ilahe (ilah yoktur) kazmasýyla nefsini, varlýk âlemini deþmeye, yok etmeye çalýþýr. Çünkü bunlar Allah’ýn ‘Ol!’ emri ile yokluktan yarattýðý varlýklardýr. Sofinin de Allah’a ulaþmasýný engelleyen masivalardýr. Sofi bu engelleri kaldýrdýkça Allah’ýn varlýðýný ispat etmiþ (illallah) olur. Öyle bir dereceye gelir ki, ilahi bir sarhoþluk ve muhabbet eseri aðzýndan bazý þeriata ters düþen sözler dökülmeye baþlayabilir. Ýþte örneðini verdiðimiz Hallac-ý Mansur’un ‘Enel-Hak (Ben Hakkým)’ sözü bu kabildendir. Bu sözle ilahlýk (benlik) davasý deðil, bilakis ilahi sarhoþluk ve muhabbetin eseri olarak benliðini Allah’ta (El-Hak) yok etmiþ bir kiþinin kendisinden (nefsinden) geriye bir þey kalmadýðý ve týpký kendisini ateþte yakan kelebekler misali eriyip kaybolduðu, yok olduðu ifade edilmektedir. Tabii her fedakârlýk bir dava için yapýlýr. Bir þeyi ispat içindir. Kendini (nefsini) Allah’ýn el-Hak güzel ismini ispat için yapýlan fedakârlýðýn ve davanýn temeli de apaçýktýr ki ‘La ilahe illallahtýr (Allah’tan baþka ilah yoktur).’ Çünkü davanýn amacý, davanýn bayraðýnda, temel taþlarýnda az çok iþaret edilir. Hallac-ý Mansur’un ilgili sözü tevhid-i zat (vahdet-i vücut) hali için klasik bir örnektir. Tevhid-i zat Allah’ýn zat veya güzel isimlerinin kulda tecelli ettiði duygu ve coþkusunun mahsulü olarak meydana gelir. Tasavvufta çok ileri bir hal olduðu için onu sýradan bir insan olarak anlayabilmemiz mümkün görünmemektedir. Ancak çok uzak ve biraz da ilgisiz bir örnek olarak þunu verebiliriz: Bir küçük çocuk, babasý yeni bir araba alýnca, ailenin tüm bireylerinin sevincini daha bir coþkun ve duygusal boyutta yaþayabilir. Kendi yaþýndaki arkadaþlarýna arabayý göstererek ‘Benim arabam!’ diyebilir. Bunu söylerken de egosu müthiþ bir haz duyacaktýr. Çünkü araba kavramýnýn yüklendiði sevinç coþku ve duygusu ile küçük çocuðumuz babasý ile kendisini özdeþtirmektedir. Bunun gibi, insan hangi makamda olursa olsun, Allah (c.c.) karþýsýnda asla kulluktan öteye geçemeyecektir. Ýnsan insandýr, Allah da Allah’týr. Aralarýndaki iliþki, yaratanla yaratýlandýr. Allah (c.c.) kullarýna hiçbir suretle muhtaç deðildir. Hele Allah’ýn insanlarýn ibadetlerine hiçbir ihtiyacý yoktur. Ama insan Allah’a (c.c.) muhtaçtýr. Ýbadetler hem dünyada hem ahrette huzur ve mutluluðumuz için muhtaç olduðumuz büyük nimetlerdir. Durum böyle iken, sofi tasavvuf ve tarikat yolunda çektiði zikirlerle ve yaptýðý rabýtalarla yavaþ yavaþ nefsinden ve masivadan yüz çevirir. Öyle hale gelir ki tevhid-i ef’al, tevhid-i sýfat hallerinden sonra vahdet-i vücut hallerini yaþamaya baþlayabilir. Allah’ýn Zatýna olan iþtiyaký, ilahi sarhoþluðu ve muhabbeti ile üzerinde tecelli eden Allah’ýn güzel isimlerini sahiplenme halini hissedebilir. Daha doðrusu nefsini ve bütün varlýk âlemini yok bilerek týpký küçük çocuðun babasýnýn arabasýna ‘Benim arabam’ demesi gibi sofi de Allah’ýn zat ve güzel isimlerinin üzerinde tecelli ettiðini vurgulayan cümleler söyleyebilir. Bu sözler görünüþteki anlamalarý ile þeriata da ters düþebilir.

    Vahdet-i vücut halinin tesiri ile iman ile küfrü bir, ayný gören birisi de böyledir. Kuþkusuz iman ve küfür ayrý þeylerdir. Allah (c.c.) küfürden razý deðildir. Küfürle vasýflanan kiþiyi ebedi cehennemle cezalandýracaktýr. Ýmandan ise razýdýr. Onu er geç cennetle mükâfatlandýracaktýr. Bu, düþünsel temelde sofinin de bildiði ve onayladýðý bir yargýdýr. Çünkü þeriat bunu kalýn çizgilerle belirlemiþtir. Bunu inkâr, bu çizgileri aþmak, çiðnemek küfür demektir. Vahdet-i vücut hali ile aðzýndan ilahi muhabbetin ve sarhoþluðun etkisi ile iman ve küfrü bir, ayný gördüðünü söyleyen bir sofi bununla tevhid-i sýfat halini yaþadýðýný vurgulamaktadýr. Bunu düþünsel boyutuyla kabul ettiðini iddia etmesi imkânsýzdýr. Kabul ederse dinden çýkmýþ olur. Zýndýktýr.

    Tevhid-i ef’al gibi tevhid-i sýfat, tevhid-i zata (vahdet-i vücut) ulaþtýran ara basamaklardýr. Tevhid-i sýfat nasýl bir karakter arz etmektedir?
    Sofi tasavvuf ve tarikat yoluna girer girmez tevhid-i ef’al ahlini yaþamaya baþlayabilir. Birinci yazýmýzda buna kýsmen de olsa deðindik: Yüzüne sebepsiz yere tokat yiyen bir sofinin halini anlattýk. Bu halle þeriata aykýrý düþtüðünde sofinin hale deðil þeriata dikkat etmesi, ama elden geldiðince de tevhid-i ef’al halini muhafaza etme yolunda gayret sarf etmesi gerektiðini belirttik. Fiilleri yaratan Allah’týr; ama Allah (c.c.) iyi fiillerden razýdýr, kötülerinden razý deðildir. Oysa bizim sofi, fiilleri Allah (c.c.) yarattýðý için, tabii bir de baþa gelen bela ve musibetin kulun yaptýðý günahlar yüzünden olmasý ilahi kanunu ile (daha doðrusu baþka nedenler de var ama kul manevi terakkisi için meseleyi böyle bilmelidir) sebepsiz olarak kendisine tokat atan kiþiden davacý olmak þurada dursun, ucuz kurtulduðu için haline þükrediyordu. Bu çok kutlu ve kýymetli haldir. Bu halin seyr u sulukta terakki için muhafaza edilmesi gerekiyordu. Ama beri yandan da hale itibar edilmeyip hak hukukun da aranmasý gerekiyordu. Ýmam-ý Rabbani Hazretlerine (k.s.) göre insanlar ahrette tasavvuf ve tarikat yolundaki hallerine göre deðil þeriata göre hesaba çekilmektedir. Halle, þeriat ahkâmlarý çatýþtýðýnda hale itibar edilmeyip þeriata yönelmek gerekiyordu.

    Bu tevhid-i ef’al halinin (tevhid-i sýfat ve tevhid-i zat) en temel sebebi sofinin çektiði zikirle ve yaptýðý rabýtalarla Allah’a doðru bir seyr u sulukta olmasýdýr. Yani sofimiz manevi olarak yükselmektedir. Bu yükselme ruhen meydana gelmektedir. Elbette bu sýrada kiþinin ruhu ayný zamanda bedeninde de yer almaktadýr. Ama ruh bizim gibi maddi kanunlara baðlý deðildir. Onun baðlý olduðu kanunlar bambaþkadýr. Allah’tan ilahi bir soluk olduðu için onun kanunlarýna akýllar ermez. Onun için insanlar peygamberimize (s.a.s) ruhtan sorduklarý vakit, ‘Size bu ilimden pek az bir þey verilmiþtir.’ diye, Rabb’imiz Kuran-ý Kerim’de açýklama yapmaktadýr (bk. Ýsra suresi, 85). Ruh, bedende yer alýrken manevi olarak da ya yukarýya ya da aþaðýya doðru bir yolculuk halindedir. Cennet de cehennem de yaratýlmýþ durumdadýrlar. Bizleri beklemektedir. Peygamberimiz (s.a.s) miraçta her iki yeri de bizzat hem bedenleri hem de ruhlarý ile ziyaret buyurdular. Kim bunu inkâr ederse ehl-i sünnet çizgisinden dýþarý çýkar. Bizler de bu dünyada ruhen bu iki yerden birisine, yani cennet veya cehenneme doðru bir manevi seyir halindeyiz. Ýnsanlar þöyle bir kendilerine ve etrafýndaki insanlara derin bir nazarla bakarlarsa onlarýn veya kendilerinin nereye doðru koþtuklarýný, hatta yükseldiklerini veya düþtüklerini göreceklerdir. Zira cennet de cehennem de bin çeþit halleri ile çok uzaklardan bile varlýklarýný hissettirmektedirler. Günahlar ruhu aþaðý doðru çekerler. Hele küfür, kendisini baðlayan halatlarý kopmuþ bir asansör gibi içerisindekileri sonsuz bir hýzla cehennem doðru düþürür. O insanlarýn halleri de derin bir nazarla bakýldýðýnda bunu gözler önüne getirir. Sonsuz bir hýzla düþen insanlar olduklarý her hallerinden bellidir. Cennet kendisine doðru yaklaþan insanlarýn ruhlarýna huzurla, yüzlerine nurla esintiler serper. Ýnsanlarýn uykuda iken aþaðý doðru hýzla düþmeleri de manevi hallerine bir iþaret olabilir. (Tabii bunu pek vesvese yapmamak lazým. Rüyada düþme sadece bu anlama gelmez. Baþka anlamlarý da var.) Tasavvuf ve tarikat yoluna giren sofi rabýta ve özellikle zikir sýrasýnda ruhsal olarak yükseliþe geçer. Rüyalarýnda uçmasý, denizlerde yürümesi de buna iþaret eder. Ýþte bu durum ilahi sarhoþluðun ve muhabbetin neticesidir. Vahdet-i vücudun (tevhid-i zat) alt basamaklarý olan tevhid-i ef’al ile tevhid-i sýfatý doðurabilir.

    Tevhid-i sýfat, yine ilahi bir sarhoþluk ve muhabbetle Allah’ýn (c.c.) insanda ve varlýk âleminde genellikle birbirine zýt olarak tecelli eden güzel isimlerinin sofi tarafýndan ayrým gözetilmeksizin eþit olarak sevilmesidir. Örneðin insanlarýn bir kýsmý kâfirdir, bir kýsmý mümindir. Biz müminleri severiz, kâfirlerden nefret ederiz. Çünkü Allah (c.c.) kâfirlerden razý deðildir, müminlerden ise razýdýr. Allah (c.c.) Kuran-ý Kerim’de bunu emrettiði gibi peygamberimizin (s.a.s) sözleri ve hayatý da bunu doðrulamaktadýr. Ama sofi bu nazarla olaya bakmaz. Ýçerisinde bulunduðu manevi sarhoþluk ve muhabbetle kâfirleri de müminleri de Allah (c.c.) yarattýðý için bir ve ayný görmektedir. O Allah’ýn her þeyine ilahi bir aþk duymakta, hayranlýkla kendinden geçmektedir. Týpký mecazi (kadýn erkek) aþklarda âþýklarýn gözlerinin kör olmasý, âþýk olduklarý insanlarýn kötü ve zayýf yanlarýný görmemesi gibi sofi de vahdet-i vücut halinde sadece Allah’ý düþündüðü, bütün varlýk âlemini yok hükmünde bildiði için O’nun yarattýðý her þeyi de sevmekte ve hayran olmaktadýr. Varlýk âlemindeki zýtlýklarý ayýrmaya ve onlara karþý þeriatýn emrettiði zýt duygular duymaya güç ve takat bulamamaktadýr. Ýlahi aþký ve sevgisi buna mani olmaktadýr. Çünkü varlýk âlemini, insanlarý, kendisini hayal, gölge mesabesinde görmekte, onlara gerçek birer varlýk hüviyeti verememekte, Allah’a olan aþký ve sevgisi nedeniyle zýtlarý da ayný oranda sevmektedir. Bu hal týpký içki içip sarhoþ olan bir kiþinin aklý muhakemesini yitirmesi sonucu içerisinde bulunduðu sevinç hali nedeniyle herkese sarýlmasý ve herkesi öpmek istemesi gibi bir durumdur. Çünkü sarhoþ herkesi kendisi gibi sevinçli görmekte, içerisinde bulunduðu sevinç duygu ve coþkusunu herkese ayrým gözetmeksizin yaymakta, yansýtmakta, onlarýn da kendisi gibi sevinçli bir duygu ve coþku seli içerisinde olduðunu varsaymaktadýr. Ýmam-ý Rabbani Hazretlerine (k.s.) göre, bu bir hal olduðu ve düþünce olmadýðý için hal sahibi sofi bundan sorumlu tutulmamaktadýr. Allah indinde de mazurdur. Ama bunun hal sahibi olmayan kiþiler tarafýndan söze dökülmesi ve bir düþünce olarak savunulmasý din dýþý bir durumdur, zýndýklýktýr. Allah göstermesin insaný dinden çýkarýr. Küfre götürür. Ýmam-ý Rabbani Hazretlerine (k.s.) göre hal sahiplerini bu sözlerle taklit edenler de küfre düþerler. Bunlar sofi olduklarý halde böyle bir hali gerçekte yaþamamaktadýrlar. Ama hal sahibi sofinin Allah indinde bundan mazur olduðunu demin belirttik.

    Sofi her zaman halinin kýymetini bilmeli, muhafaza etmelidir. Çünkü manevi seyrinde bu ilahi sarhoþluk ve muhabbet bir sermayedir, ama buna þeriat karþýsýnda zerre kadar kýymet vermemeli, bunun düþüncesinin de küfür olduðunu, insaný ebedi olarak cehenneme götüreceðini bilmelidir. Elinden geldiðice de bu hali söze dökmemeli, bundan sakýnmalýdýr. Allah (c.c.) indinde önemli olan þeriattýr. Ýmam-ý Rabbani Hazretlerine (k.s.) göre, tarikatýn da, hakikatin de, marifetin de amacý þeriattýr. Bahaeddin Nakþibendiyye Hazretlerine (k.s.) göre, tarikat ve tasavvuf yolunun amacý þeriatýn özet ve öz olarak söylediði þeyleri ayrýntýlý bir þekilde açýklamak, hükümlerini de keþfi bilgi ile doðrulamaktýr. Baþka bir þey deðildir. Allah (c.c.) bu tür tasavvufi hallerden asla razý olmaz. Allah sadece ilahi emirlerinin yerine getirilmesinden razýdýr. Kullarýnýn onlarý yerine getirmesini ister. Temeli tevhide dayanan tasavvuf ve tarikatýn da böyle düþüncelerle, yani küfrün ve imanýn bir ve eþit olduðu türünden düþüncelerle, uzaktan yakýndan bir ilgisi yoktur. Bu tevhid-i ef’al, tevhid-i sýfat, kýsacasý vahdet-i vücut hallerinin amacýnýn da sofiyi fenafillâha, bekabillaha götürmek olduðunu, amaç deðil araç olduklarýný ilk yazýmýzda belirtmiþtik.

    Rüyada bir kiþinin oðlu ile cima etmesi iyi bir anlama gelir. Ona ilmini, gücünü, ahlakýný vermesine, ayrýca evlatlarý içerisinde kendisine en çok benzeyecek olanýna iþaret eder. Her baba da zaten bunu ister. Çünkü evlat sahibi olmakta en birinci etken olan düþünce, insanýn kendisini her yönü ile temsil eden varislere ve temsilcilere sahip olmak ve onlarý çoðaltmaktýr. Ama gerçek hayatta bir babanýn oðlu ile cima etmesi en çirkin ahlaktýr ve en korkunç suçtur. Böyle bir babanýn yeryüzünde varlýðý bile insaný dehþete düþürür, iðrendirir. Ayrýca böyle bir baba, bu sapýklýðý ile oðlunu da manevi olarak öldürmüþ demektir. Yani rüyada babanýn yaptýðý cima oðluna ruh ve can verirken gerçek hayatta yaptýðý cima oðlunun maneviyatýný katletmektedir. Bunun gibi, haller de rüyalara benzer. Haller, rüyalar gibi birtakým anlamlara sahiptirler. Ama gerçek hayatla hiç bir ilgileri yoktur, olmamalýdýr. Gerçek hayatta geçerliði olan þeyler, ilahi kanunlardýr. Bunlar da Allah’ýn kelamý olan Kuran-ý Kerim ile peygamberimizin (s.a.s) sünnetidir. Hallere ilahi kanunlar karþýsýnda deðer veren birisi, Allah göstermesin, rüyada örneðini verdiðimiz durumu gerçek hayatta gerçekleþtirmek gibi çok korkunç ve iðrenç bir duruma düþebilir. Ýþte tevhid-i sýfat hali gereði mümin ile kâfiri bir, ayný görüp de bunu dile getiren sofi de rüyadaki durumu gerçek hayatta iþleyen kiþi gibidir. Çok korkunç ve vahim durumlara yol açabilir. Hele onu bu hal nedeniyle taklit edenleri ise doðruca sapýklýða ve azgýnlýða sevk eder. Dünya ve ahretlerini karartýr. Onun için arifler, bu yolun büyükleri, tasavvuf ve tarikat yoluna girip de mürþidi olmayanýn mürþidinin þeytan olacaðýný söylemiþlerdir. Þayet esaslý bir yol gösterici, yani bir mürþid-i kamil olmazsa yaþanan haller insanlarý nefsin ve þeytanlarýn kýþkýrtmalarý ile mutlaka yoldan çýkaracaktýr. Onlarýn vahdet-i vücut gibi temeli tevhide dayanan bir kavrama yanlýþ ve sapkýn çeþitli anlamlar yüklemelerine, Ýslam’ýn özü olan tasavvufu þirkle, küfürle baðdaþtýrmalarýna neden olabilecektir. Maalesef tasavvuf ve tarikat kavramlarýnýn kötü anlamlara çekilmesinde en çok bu durum etmen olarak rol oynamaktadýr.

    Vahdet-i vücut halini sadece sofiler mi duyar? Vahdet-i vücut halini tasavvuf ve tarikat yoluna girmeden de yaþamak mümkün deðil midir? Bazý tasavvuf ve tarikatla uzaktan yakýndan ilgisi olmayan sanatçýlarýn roman, hikâye, þiir gibi eserlerinde tevhid-i sýfat (örneðin imanla küfrü bir görme) ve vahdet-i vücut (örneðin kiþiye veya bütün varlýða ilahi bir anlam yükleme) hallerine iliþkin ifadelerini nasýl deðerlendiriyorsunuz?
    Tevhid-i sýfat, vahdet-i vücut gibi üst düzey manevi halleri sýradan insanlarýn, sanatçýlarýn yaþamalarý imkânsýzdýr. Onlar sadece düþünsel ve felsefi temelden bu halleri yalan yanlýþ algýlarlar. Nefs-i emmare düzeyinde de yaþarlar. Kaldý ki tasavvuf ve tarikat yoluna giren sofilerin de belki on binde birisine ancak bu halleri yaþamak nasip olur. Gerçi tevhid-i ef’al hali öyle deðildir. Kadere imanýn da bir rüknünü kapsadýðý için -hayýr ve þer Allah’tandýr- tasavvuf ve tarikat yoluna girer girmez tevhid-i ef’al hali sofiyi etkisi altýna alýr. Ama tevhid-i sýfat ve vahdet-i vücut halleri enfüsi ve afaki âlemleri geçtikten, letaifler açýlýp deðiþik renkteki nurlarý görüp nurlar âlemine vasýl olduktan epey sonra gerçekleþir. Yani Nakþibendiyye tarikatýnda durum böyledir. Bunlar da mutmaine nefse ulaþmadan önce meydana gelir. O zaman sofi þeytanlarýn hücumlarýndan ve zulümlerinden de kurtulduðu için Allah’a karþý olan þevki ve aþký artar. Murakabe-yi akrabiyyet ve murakabe-yi muhabbetlerin tesirleri ile ilahi bir aþk ve sarhoþluk hali yaþamak söz konusu olur. Ýþte hakkýnda gürültüler koparýlan, tartýþýlan, eleþtirilen, pek çok insan tarafýndan nefs-i emmare boyutuyla benimsenen bir konu olan tevhid-i sýfat ve vahdet-i vücut halleri o zaman yaþanýlmaya baþlanýr. O da, bu haller, üst düzeydeki bazý sofileri etkisi altýna bile alamaz. Yani bu tür bir hal ancak evliyalýk yolunda olanlarýn pek azýna nasip olur. Sofi þeriatý ölçü olarak elinde bulundurduðu sürece olumsuz bir etkiye de yol açmaz. Onlar da bunlarý gizlemek zorundadýrlar. Bu tür halleri söylerlerse vebal altýna girerler. Bunu da genellikle bilirler. Ayrýca þeriat karþýsýnda bu tür hallerine de zerre kadar deðer vermezler. Verirlerse o halden bir üst hale yükselemezler, gayelerine de varamazlar. Mürþid-i kâmiller her zaman bu konuda sofilere uyarý yaparlar.

    Vahdet-i vücut ve onun ara basamaklarý sadece birer haldir. Bunlarýn söze dökülmesi, hele hele bir düþünce olarak ele alýnmasý son derce yanlýþtýr. Ýnsaný dinden çýkarýr. Sofileri bu yönüyle taklit etmek, onlarýn bu tür sözlerine benzer sözleri eserlerinde bir düþünce ve felsefi görüþ olarak yer vermek doðru deðildir. Bunlar, Allah göstermesin, insaný küfre götürür. Ýmam-ý Rabbani Hazretleri (k.s) bu tür sözlerle sofileri taklit edenlerin küfre düþeceklerini Mektubat’ýnda mükerreren belirtmiþtir. Sofiler yaþadýklarý bu hali, yani tevhid-i sýfat, vahdet-i vücut gibi halleri þeriat karþýsýnda deðer verip dillendirirlerse, etrafa yayarlarsa þeriatla çatýþtýklarý için zarar görürler. Halleri nedeniyle Allah indinde mazurdurlar ama böyle yaparlarsa daha yukarý makamlara çýkamazlar, ileri halleri yaþayamazlar. Maksada ulaþamazlar, maksattan mahrum kalýrlar. Tasavvuf ve tarikat yolunun amacý Allah rýzasýdýr. Onlar için tek ölçü ilahi kanunlar olmalýdýr. Çünkü Allah (c.c.) ancak ilahi kanunlardan razýdýr. Yoksa istidraca da düþebilirler. Yani o haller þeriata dikkat edilmediðinde bir takým þeytani halleri de davet edebilir. Allah (c.c.) o kiþiye ilahi bir mekir (hile, oyun) kapýsý açabilir.

    Ýnsan daima içerisinde bulunduðu hali savunur. Tasavvuf ve tarikat yoluna intisap etmemiþ insanlar genellikle nefs-i emmare seviyesindedir. Nefs-i emmare kötülükleri ve haramlarý iþlemeðe can atan ve onlarý iþlemek için her þeyi yapabilen nefis makamýdýr. Bundan dolayý nefs-i emmare sahipleri vahdet-i vücut kuramýna dört elle sarýlýr. Zira nefs-i emmare sahipleri tasavvufun Ýslam’ýn özü olduðunu bilir. Haramlarý vicdani bir rahatsýzlýk duymadan iþlemek için tasavvufi kavramlarý kendi hayat ve mantýk sistemlerine göre düzenlerler, onlara yeni anlamlar yüklerler. Tasavvufi kavramlar da buna çok müsaittirler. Çünkü çoðu akýlla ve mantýkla kavranamaz. Yaþantýyla ve halle anlaþýlabilir. Panteizm bu þekilde doðmuþtur. Bunlara göre, varlýk âlemi ile Allah birdir. Dolayýsýyla her þey Allah’tan bir parçadýr. Dinler arasýnda da ayrým söz konusu olmamalýdýr. Hele þeriatýn haram helal daireleri son derece saçmadýr. Kalpler kýrýlmadýktan sonra her þey mubahtýr. Ýçki içmek, zina etmek baþkalarýný rahatsýz etmedikten sonra günah deðildirler. Kâfir ve mümin ayrýmý da abestir. Dünyada sadece farklý kültürler vardýr. Bunlar da Allah’tan birer parçadýrlar. Ýþte nefs-i emmarenin günahlarý ve haramlarý rahatlýkla ve kolayca iþlemek için tevhid-i sýfata ve vahdet-i vücuda verdiði anlamlar budur. Bu nefis türü de baþkasýnda deðil her birimizde vardýr. Çünkü nefis emmare düzeyinde iken ilahi kanunlarla baðlanmak istemez. Özgürlüðe ve baðýmsýzlýða tutkundur. Onun için de her þeyi arzu ve isteklerine göre yorumlar ve anlamlandýrýr.

    Maalesef pek çok sanatçý da roman, hikâye, þiir vb. eserlerinde tasavvuf ve tarikat kültürü, hususiyle vahdet-i vücut diye nefs-i emmarenin istek ve arzularýný konuþturur. Varlýk âlemine panteist bir yaklaþýmý, nefs-i emmarenin arzu ve isteklerini güya tasavvuf ve tarikat kültürü ile en çok da bu vahdet-i vücut anlayýþý içerisinde ortaya sererler, savunurlar. Örneðin söz konusu eserlerde evlilik dýþý bir iliþki, yani þeriatýn zina olarak adlandýrdýðý büyük günah olan bir iliþki, içki içme tasavvufi kavramlarla, hususiyle vahdet-i vücut düþüncesi ile ilahi aþka bir köprü (Klasik esrelerimizi, hususiyle Leyla ve Mecnun’u kast etmiyorum, o eserler þeriata saygý sýnýrý içerisinde yazýlmýþlardýr.) ve kývýlcým gibi gösterilir, yüceltilir. Ne yazýk ki ülkemizde, hem de en çok okunan eserler, tasavvufu, hususiyle vahdet-i vücudu böyle yozlaþtýrmýþlar, insanlarýn kafasýnda yanlýþ bir inanç ve bozulmuþ bir tasavvuf ve tarikat kültürü meydana getirmiþlerdir. Ýlahi dinlerin bozulmasý gibi tasavvuf ve tarikat kavramlarý da maalesef nefsin ve þeytanlarýn oyuncaðý haline getirilmiþtir.

    Elbette tasavvuf ve tarikat yolu herkese hitap etmez. Ýslam dini tasavvuf ve tarikat yolundan ibaret deðildir. Ama tasavvuf ve tarikat yolunun da doðru bir þekilde anlatýlmasý ve anlaþýlmasý gerekir. Liselerde edebiyat derslerinde tasavvuf ve tarikat konusunda verilen yalan yanlýþ ve eksik bilgiler, bu tür roman, hikâye ve þiirlerin de olumsuz etkileriyle insanlarýn zihinlerinde tasavvuf ve tarikat kavramlarýný tamamen yozlaþtýrmakta, tanýnmaz bir hale getirmektedirler.

    Allah (c.c.), hak dinini dosdoðru anlamayý, yaþamayý ve rýzasýný kazanacak yollarý nasip eylesin. Âmin.
    Muhsin Ýyi

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Þu an Bu Konuyu Gorunteleyen 1 Kullanýcý var. (0 Uye ve 1 Misafir)

Bu Konudaki Etiketler

Yer imleri

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajýnýzý Deðiþtirme Yetkiniz Yok
  •