Rabýta ile ilgili aldýðým bazý sorular ve onlara verdiðim yanýtlar þunlardýr:
‘Rabýtanýn hak olduðuna inanýyoruz. Ama rabýtadan zevk alamýyoruz. Bunun için ne yapmalýyýz?’ ‘Rabýtadan yeteri derecede yararlanmak nasýl olur?’ ‘Rabýtanýn yarar saðlamasý için ne yapmalýyýz?’ ‘Rabýtayý sevmek için neler yapmalýyýz? ‘Þeyhe muhabbeti nasýl duyabiliriz, artýrabiliriz?’
Bu sorular, benzer mahiyettedir. Yanýtlarý ayný caddeye çýkar.
Tasavvuf ve tarikat yolunun amacý nefsi fenaya (yokluða) ulaþtýrmaktýr. Nefsi yok kýlýp Allah’a vasýl olmaktýr. Fenafillâhýn bir þartý vardýr. Bu da önce fenafiþþeyhe ulaþmaktýr. Fenafiþþeyh, müridin nefsini þeyhinde yok kýlmasýdýr. Yani mürit kendisini o kadar yok kýlar ki, hayal dünyasýnda kendisini arasa ancak þeyhini bulur. Þeyhinin karþýsýnda erimiþtir. Nefsi ortadan kalkýp þeyhi var olmuþtur. Ýþte fenafiþþeyh makamý budur. Fenafiþþeyh makamýna insan durup durduðu yerde veya sanýldýðý gibi sadece zikirle ulaþamaz. Rabýta ile ancak fenafiþþeyh makamýna varýlabilir.
Rabýta karþýsýnda nefis önce isyan eder. Ben bu cümle ile rabýtayý kabul etmeyenleri kastetmedim. Hayýr, rabýtasýný düzenli olarak yapan kiþilerden söz ediyorum. Ýnsanoðlu iþte böyle garip bir yaratýktýr. Düþünce boyutunda rabýtanýn hak olduðunu bilir, rabýta ile ilgili pek çok keramete de tanýk olur, ayrýca düzenli olarak rabýtasýný da yapar ama nefsi rabýtaya karþý çýkar. Çünkü nefis özgürlüðüne çok tutkundur. Baþka birisinin boyunduruðuna girmek istemez. Hele baþka bir insan, bu bir veli için de olsa, yok olmayý hiç istemez. Þeytanla iþbirliðine de çok yatkýndýr. Rabýta ile günden güne özgürlüðünün elinden alýndýðýný, eridiðini bilir, þeyhin nurundan rahatsýz olur. Çünkü bu nurlar onun varlýðýný gün be gün yok etmektedir. Rabýta fenafiþþeyh yolunda müridi gün geçtikçe olgunlaþtýrmaktadýr. Bu yüzden nefis de ilkbaharýn yaklaþmasý ile yerlerdeki karlarýn yavaþ yavaþ erimesi gibi bir durum yaþamaktadýr. Bundan büyük bir hoþnutsuzluk duymaya baþlamaktadýr. Çünkü nefsin kar kadar Allah’a (c.c.) soðuk olan bir tabiatý bulunmaktadýr. Nefsin bu hoþnutsuzluðu ile insan rabýtadan zevk almamaya baþlar. Rabýta ona çok sýkýcý bir iþ olarak gözükür. Vesveseye girer. Kabz (depresyon) hali etkisi altýna alýr. Hatta rabýtada zamanýný boþa harcadýðý, kandýrýldýðý vehimlerini yaþamaya baþlar. Oysa sadatlarýn bildirdiði üzere rabýta tek baþýna insaný maksadýna (fenafillâha) ulaþtýrmaya yeter. Zikir ise böyle deðildir. Çünkü rabýta ile nefis katý yaðýn ýsýda erimesi misali bir hal yaþar. Zikir ise genellikle nefsi katýlaþtýrýr. Çünkü zikreden insan genellikle farkýna varmadan nefsanî bir kendini beðenmiþlik çukuruna ister istemez düþebilir. Bu da onun manevi terakkisini durdurur. Ama rabýtanýn nefsi hor hakir kýlan, yok eden özelliði ile bu kiþi böyle bir çukura düþmekten kurtulur. Elbette bu yolda zikir de gereklidir. Önemini küçümsemiyoruz. Rabýta yemekse, zikir su gibidir. Birbirinden ayrý düþünmek doðru deðildir. Ama tasavvuf ve tarikat yolunun olmazsa olmaz koþulu rabýtadýr. Rabýta olmadan fenafiþþeyh gerçekleþmez, fenafiþþeyh olmadan da fenafillâh olmaz. Bunlar birbirine baðlý çarklardýr. Bunlarýn iþlemesi rabýtanýn edebine ve usulüne uygun olarak yapýlmasýna baðlýdýr.
Rabýtadan azami derecede yararlanmak, zevk almak, rabýtayý sevmek istiyorsak rabýta sýrasýnda kendimizi daha doðrusu nefsimizi þeyhin karþýsýnda yok bilmek gerekir. Tabii bunu yapmak baþlangýçta biraz zor olabilir. Ama zamanla bu meleke geliþecektir. Þeyhin suretini canlandýrýrken veya þeyhin karþýsýnda var olduðumuzu düþünürken kendimizin anasýr-ý erbasýný (toprak, su, hava, ateþ) daðýtmalý; topraðýný topraða, suyunu suya, havasýný havaya, ateþini ateþe katýp tamamen yok etmeliyiz. Bunu yaparken nefsimizi küçük görmeli, onun þeyhin karþýsýnda bir varlýða sahip olmasýný bile düþünmemeliyiz. Peygamberimizin (s.a.s) þu hadis-i þerifini de daima tefekkür etmeliyiz: ‘Varlýðýn (nefsin) öyle büyük bir günah ki, onunla baþka bir günah mukayese bile edilemez.’ Rabýta sýrasýnda insan bu þekilde hareket ederse, yani nefsini hor ve hakir kýlarak yok farz ederse hemen rabýtadan yararlanmaya, þeyhin nurundan ve feyzinden istifade etmeye baþlar.
Rabýta sýrasýnda nefsi ezmek, hor hakir kýlmak, yok farz etmek yanýnda baþka bir þeye de dikkat etmek gerekir: Þeyhi gönüller sultaný olarak telakki etmek. Onu Allah dostu olduðu için yüceltmek. Bunun için onun görkemli bir tahta oturduðunu düþünmek ve kabul etmek güzel bir sonuç verir.
Siz bunlarý tatbik ettiðinizde nefis ve þeytanlarýn hemen bu oldubittiyi kabul edip teslim olacaklarýný mý sanýyorsunuz? Böylece rabýtada karþýlaþtýðýnýz problemler bu þekildeki bir uygulama ile son mu bulacaktýr? Ýnsanoðlu nefis ve þeytanlarý tanýmadýðý için böyle safça þeyler düþünebilir. Gerçekte nefis de þeytanlar da çok inatçýlardýr. Davalarýndan öyle kolay kolay pes etmezler. Aldýðýnýz bu kararlarý uygulama yolunda daima size sinsice yaklaþýrlar, çaktýrmadan çeþitli engelleme giriþimlerinde bulunurlar. Öyle ki bir bakmýþsýnýz birkaç ay sonra rabýta olgusu ‘eski tas, eski hamam’ deyiminde olduðu gibi bir hal almýþ olabilir. Aldýðýnýz kararlarý da unutmuþ olursunuz. Sanki içinizden silinmiþ gibi. Nefis kendisini yokluða (fenafiþþeyhe, fenafillâha) götüren bu rabýtanýn en azýlý düþmanýdýr. Ondan kurtulmak tamamen mümkün olmadýðý zaman ‘bari öylesine yapýlsýn’ diye bir politikaya baþvurur: Rabýta sýrasýnda benlik davasý ile þeyhi kafasýnda canlandýrýr veya þeyhin karþýsýnda durur. Tabii o zaman da rabýta feyizsiz, nursuz geçeceðinden bin çeþit vesveseye de kapý açacaktýr. Onun için rabýtada bir gevþeklik olduðu, rabýta verimli geçmediði zaman hemen onu masaya yatýrmalý, deðerlendirmeli; nefsin rabýta sýrasýndaki benliðini ezmeli, onu yok kýlma yoluna gidilmelidir. Nasýl okullarda derslerdeki konular belli bir periyotla sýnavlarla yoklanýyorsa biz de rabýtalarýmýzý ara sýra ölçüp deðerlendirmeli, onlarýn nefis ve þeytanlarýn etkileri ile yavaþ yavaþ nereye doðru kaydýrýldýklarýný görmeli, hemen gerekli önlemleri almalýyýz. Hatta bu ölçüp deðerlendirmeyi her rabýtadan sonra alýþkanlýk yapmak, nefse ve þeytanlara bu hususta göz açtýrmamak anlamýna gelecektir.
Rabýtada kendimizi þeyhin karþýnda yok farz edersek bu durum insana büyük bir zevk verir dedik ama nefis neden bu zevkten hoþlanmýyor? Kendimizi þeyhin karþýsýnda ezmek, küçük görmek, yok kýlmak sýrasýnda duyulan zevk ruhanidir. Nefsanî deðildir. Nefs bundan sýkýlýr. Ruh Allah’tan geldiði için bir Allah dostunun huzurunda bu þekilde oluþtan dolayý büyük bir zevk alýr. Bu zevk günden güne de artar. Ruh rabýtayý sever. Nefis ise günden güne bunalýmlara (kabz haline) girer. Kiþi, rabýtada biraz ilerleyince bu maceranýn söylediðimiz gibi olduðunu, geliþtiðini anlayabilir. Hem sýkýntýyý hem de hazzý algýlar. Sýkýntýnýn nefisten, hazzýn da ruhtan kaynaklandýðýný bilir.
Ýnsan rabýtada kendisini yok kýldýðý zaman boþ bir þiþenin suya konulduðunda içerisinin dolmasý gibi bir hal yaþamaktadýr. Nur ve feyz ile temasa geçtiðini hissetmektedir. Bu his zamanla da güçlenmektedir. Aynelyakin, hakkalyakin düzeye gelmektedir. Benliði ile rabýta yaptýðý zaman ise, hiçbir manevi hal yaþamamaktadýr. Rabýta ona çok sýkýcý gelmektedir. Hem nefsi hem ruhu rabýtadan zevk alamamaktadýr.
Rabýtanýn mahiyetini anlamayanlar genellikle ruh hakkýnda hiçbir þey bilmeyenlerdir. Ruhu haksýzca, cahilce bu evrenin kanunlarý ile sýký sýkýya baðlayanlardýr. Ruh için zaman, mekân gibi kayýtlarý kabul edenlerdir. Ruhun özellikleri, baðlý olduðu kanunlar, elbette bu evrenin ve içerisindekilerin kanunlarýndan farklý olacaktýr. Çünkü evren ve içerisindekiler, Allah’ýn (c.c.) ‘Ol!’ ilahi emriyle yoktan yaratýlmýþtýr. Ruhun kaynaðý yokluk deðil, yüce Allah’týr. Hâþâ ruh Allah’tan bir parça deðildir. Çünkü Allah (c.c.) bölünemez ve parçalanamaz. Kuran-ý Kerim’in ifadesiyle ruh insana Allah’tan (c.c.) gelmiþ bir ilahi soluktur (bk. Hicr suresi 29). Onun için ruh, hak olan rüyalarda kayýtlardan kurtulunca her yere gidebilmekte, önceden bilmediði yerleri ve kiþileri görebilmektedir. Rabýta sýrasýnda insan þeyhini hayal edince veya kendisini þeyhin karþýsýnda düþününce gerçekten ruhu þeyhini algýlamaktadýr. Ama bunu o kiþi bilmemektedir. Bunun farkýna varamamaktadýr. Bu algýlama ruhsal düzeyde (bilinçdýþýnda) gerçekleþmektedir. Þayet sofi edebine ve usulüne uygun olarak rabýtaya devam ederse þeyhin manevi hallerinden yararlanmaya baþlayacaktýr. Þeyh, ruhunun manevi organlarýný (letaiflerini) yüksek makamlara ulaþtýrmýþ birisidir. Kiþi rabýta sýrasýnda sanki iki kablonun birleþmesi gibi bir durum yaþamakta, þeyhinin yüksek hallerini kendi üzerine almaktadýr. Letaiflerini onun letaiflerine baðlamaktadýr. Ýþte rabýtanýn Allah’a (c.c.) ulaþtýrýcý yollardan en kýsa ve ne çabuk olmasýnýn sýrrý budur.
Ýleri hallere ulaþan kiþiler, rabýta sýrasýnda þeyhlerini görebiliyorlar mý ve onlarla konuþabiliyorlar mý?
Evet, bu da çokça karþýlaþtýðýmýz bir soru. Nedense cevaplamak da hoþuma gitmiyor. Çünkü bu sefer de insanlar rabýtada þeyhlerini görmeyi, onunla konuþmayý istemek gibi bir amaç güdüyorlar ve bunu takýntý yapýyorlar. Tabii o zaman da rabýtalarý verimsiz geçmektedir. Çünkü rabýtada nefsi yok kýlmadýkça, þeyhin karþýsýnda hiç olmadýkça istenilen derecede yararlanmak mümkün deðildir. Ýnsanlarýn meraklarýný gidermek için söylüyorum ki, bunlar doðrudur. Yani ileri hallerde nurlar görüldükten epey bir zaman sonra rabýta sýrasýnda þeyh ve onun maiyetindekiler (sadatlar) görülebildiði gibi onunla konuþmak da mümkündür. Ama þunu da belirteyim ki, bu maksatlarla rabýta yapýlýrsa rabýtadan da zerre kadar yararlanýlamaz. Yani sofi rabýtada þeyhini görmek, onunla konuþmak gibi bir amaç gütmemeli; nefsini ezmeye, yok kýlmaya çalýþmalýdýr. Üstüne vazife olmayan iþlere karýþmamalý, ‘Her þeyin bir vakti vardýr.’ diyerek iþine gücüne bakmalýdýr. Kaldý ki bu nimetler (yani þeyhi rabýtada görme ve onunla konuþma) bir ömürde bile insana nasip olamazsa da rabýtanýn amacý bunlar deðildir. Tasavvuf ve tarikat yolunun amacý ‘Allah rýzasýna’ ulaþmaktýr. Bu tür nimetlerin nasip olmasý, Allah rýzasýna iþaret deðildir. Allah’ýn mekrine (hilesine) akýllar sýrlar ermez. Kaldý ki Ýmam-ý Rabbani Hazretlerinin (k.s.) dediði gibi yüce Allah (c.c.) bizleri ahrette tasavvufi hal ve makamlarla deðil ilahi kurallara (þeriate) uyup uymamakla sorguya çekecektir. Onun için bu konularda vesveseye girmemek gerekir.
Rabýta sýrasýnda görülenler þeytanlar olamaz mý?
Zaten bu yoldaki kiþiler önce þeytanlarý görürler. Bu yolda iyice bir piþerler. Onlarýn her türlü marifetlerine de tanýk olurlar. Ondan çok sonra rabýta ile þeyhini ve sadatlarý görme þerefine nail olurlar.
Kaldý ki sofi her halini mutlaka mürþidine söylemelidir. Þeyhler daha önce bu yollardan yürüdükleri için tecrübelerinden hallerin, görülen þeylerin þeytani mi yoksa Rahmani mi olduklarýný hemen anlarlar. Ama bazen sofiler, nefsin ve þeytanlarýn etkisi ile hallerini ve gördükleri þeyleri þeyhlerinden gizlerler. Yalancý bir âlemde yaþayarak kendilerini kandýrýrlar. Þeytanlar kendilerini alaya alýp dalga geçtikleri halde yüksek halleri ve gördükleri ile (!) kendilerinin veli, kutup, mehdi vs. olduklarýný düþünürler, sanýrlar. Bundan ayýlýp kendilerine gelmeleri uzun sürebilir. Bazýlarý benlik davasýndan bu bataklýktan bir türlü kutulamazlar.
Ben bu soruyu, yani ‘Rabýta sýrasýnda görülen þeyler þeytanlar olamaz mý?’ sorusunu soran kiþiye dedim ki, sen babaný bir keçiyle karýþtýrýr mýsýn? Elbette hayýr. Ama uzaktan babaný baþka bir insanla karýþtýrabilirsin. Çünkü atalarýn da dediði gibi ‘Adam adama benzer’. Ama babasýný keçiyle karýþtýran olabilir mi? Olamaz, çünkü keçi ile adam ayrý varlýklardýr. Türleri farklý. Ýþte bunun gibi her ne kadar þeytanlar ayný formlarla, ayýrt edilemeyecek nitelikte insanlarýn kýlýðýna girseler de ilahi nurlar karþýsýnda dayanma güçlerine göre hemen kendilerini belli ederler ve keçi ile adamýn karýþmamasý gibi birbirlerinden ayrýlýrlar. Þeytanlar ayrý birer varlýktýr, þeyhin ve sadatlarýn ruhlarý ise bambaþkadýr. Nurlar þeyhin ve sadatlarýn bembeyaz sarýklarýna vurunca onlar ýþýldarlar, ama ayný nurlarýn ucuna bucaðýna þeytanlar yaklaþamaz bile. Þeytanlar ancak kalbin (ve ruhun) letaif nurlarýna zar zor dayanýrlar ve bu nurlar sayesinde insan suretinde görünürler. Medyumlar asla þeytanlarý bu halleri ile göremezler. Kalp gözüm açýk diyenleri bile ancak þeytanlarý insan görünümüne girmeye çalýþan bir duman, sis yýðýný olarak görebilirler. Tabii kendi vücutlarý üzerinde tesirlerini algýlarlar ve onlarla konuþabilirler.
Rabýta olmadan fenafillâha ulaþamaz mýyýz?
Rabýta olmadan fenafillâha ulaþmak mümkün deðildir. Sadece üveysiler buna nail olmuþlarsa da onlar da genellikle ölmüþ olan bir velinin ruhundan veya Hz. Hýzýr’dan (a.s.) yararlanmýþlardýr. Yine bunlardan yararlanma yollarý da onlara rabýtayla olmuþtur. Ölmüþ bir kiþiye -eðer sureti bilinmiyorsa- rabýta yapmak, bu rabýtanýn da verimli olmasý ise çok zordur.
Ölmüþ þeyhe rabýta fayda saðlar mý?
Þeyh öldüðü zaman ruhu kýnýndan çýkmýþ kýlýç gibidir. Yani þeyh yaþarken nefsi o kýlýca engeldi, bir kýndý. Öldüðü zaman daha bir ruhu güçlenmiþ olacaktýr. Bu ileriki zamanlarda daha yüksek derecelere varacaktýr. Çünkü veli öldüðü zaman manevi seyri durmamakta, devam etmektedir. Ölüm olayý bu manevi seyri kat be kat artýrmaktadýr. Çünkü velinin ayaðýna artýk nefis, dünya ve þeytanlar dolanmamaktadýr. Ama ölmüþ þeyh ancak olgun müride, yani rabýtada az çok feyzin, nurun varlýðýný hissedebilen sofiye yarar saðlar. Yeni müritlere canlý þeyh kadar iyi gelmez. Fayda saðlamaz. Bunun en baþlýca sebebi nefsin ölmüþ þeyhe fazla muhabbet duyamamasýdýr. Hâlbuki rabýtada nefsi ezmek, yok kýlmak yanýnda þeyhe muhabbet duymak da çok önemlidir. Çünkü nefis ölmüþ þeyh ile daima ölümü hatýrlar, ölüm de nefse hoþ gelmez. Bu yüzden ölmüþ bir þeyh ne kadar yüce bir makamda olsa da canlý þeyh kadar müride yararlý olmaz. Tabii bir de sofinin yaþadýðý hallerini anlatmasý ve sýkýntýlarýnda ona yardýmcý olmasý, yol göstermesi açýsýndan canlý bir þeyh mutlaka gereklidir.
Allah cümlemize gereði þekilde rabýta nimetinden yararlanmayý nasip eylesin. Âmin.
Muhsin Ýyi



Teþekkur:
Beðeni: 

Alýntý

Yer imleri