Lösev
Teþekkur Teþekkur:  0
Beðeni Beðeni:  0
4 sonuçtan 1 ile 4 arasý

Konu: Zikrin Ýþlevi, Zikir Ne Ýþe Yarar, Zikrin Fonksiyonu

  1. #1

    Kullanýcý Bilgi Menüsü

    Standart Zikrin Ýþlevi, Zikir Ne Ýþe Yarar, Zikrin Fonksiyonu

    Zikrin Ýþlevi, Zikir Ne Ýþe Yarar, Zikrin Fonksiyonu
    Bir insan bir þeyleri yaparken bunlarýn neye hizmet ettiðini iyi bilmelidir. Çarklar dönüyor ama niçin dönüyor ve neye hizmet ediyor? Bunlarý iyi bilmek lazým. Yoksa gözü kapalý kimse yol alamaz. Bir müddet böyle gitse bile pek verimli olmaz ve iþin sonunu da getiremez. Bu nedenle zikirde de bilinçli olmak gerekiyor. Tamam, zikir Allah (c.c.) rýzasý için çekilir. Bunun dýþýnda baþka bir fayda umulmaz. Bu iþin bir yönü. Ama nasýl meyvesiz bir aðaç pek makbul deðilse, yani insanlar aðaçlarý bahçelerine meyveleri için dikerlerse zikrin de nefse dönük bazý beklentileri vardýr. Zikir nefis aðacýný büyütür, yeþertir, meyvelendirir. Kendisine, topluma zararlý durumda olan insaný olgunlaþtýrýr. Nefsi emmareyi nefs-i kâmile düzeyine çýkartýr. Yoksa yüce Allah’ýn (c.c.) hiçbir ibadete ihtiyacý yoktur. Ýbadetler insanlara dünya ve ahret hayatlarý için yarar saðlarlar. Kýsacasý zikir Allah (c.c.) rýzasý için çekilir ama yüce Allah bu ibadeti yapanlarý da nefsin güzel karakterleri ile ödüllendirir.

    Zikir nefse nasýl tesir eder? Biliyoruz ki nefsin makamlarý vardýr: Emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiyye, mardiyye, kâmile.

    Bir gün elimde Erzurumlu Ýbrahim Hakký Hazretlerinin (k.s.) ‘Marifetnamesi’ vardý. Bir arkadaþým eline aldý. Þöyle bir ‘Ýçindekiler’ kýsmýna baktý. Dedi ki, ‘Veli olmak için bu nefis basamaklarýný aþmak mý gerekiyor?’ ‘ Evet,’ dedim. ‘O zaman bana kýsaca anlatýr mýsýn?’ dedi. Ben de birer cümle ile aþaðý yukarý þunlarý söyledim: Ýþte, emmare nefis her türlü kötülüðü iþleyebilecek bir türdedir. Ýslami ölçüleri olmayan kiþiler genellikle bu gruba girerler. Levvame nefsin en temel özelliði tövbe etmiþ olmasý, Allah’ýn emir ve yasaklar çizgisine riayet etmesi. Mülhimede nefis tövbe nimeti yanýnda züht, takva gibi zinetlere de sahiptir. Artýk Allah’tan (c.c.) ilham alacak olgunluða eriþmiþtir. Mutmainne olmuþ nefsin en görünen özelliði Allah’a tevekkül etmesidir. Radiyyede nefis Allah’tan razý olur. Marziyye ise Allah’ýn (c.c.) insandan razý olduðu bir makamdýr. Kamilede ise nefis Allah’ýn ahlaký ile ahlaklanmýþ, her türlü üstün ahlak ve faziletler kendisine huy olmuþ durumdadýr. Arkadaþým küçümser bir eda ile ‘Hepsi bu kadar mý? O zaman ben bir günde bütün bu nefis makamlarýný aþarým.’ dedi. Elbette, insan zihin jimnastiði ile veya hayal dünyasýnda birkaç dakikada uzayýn derinliklerine de gidip gelebilir. Ama gerçekte bu iþ o kadar kolay ve çabuk gerçekleþmez. Çünkü nefis kolay kolay deðiþmez. Düþüncelerle nefis makamlarý aþýlmaz. Nefis yaþantýyla deðiþebilir. Bu da çok uzun bir zamaný ve çalýþmayý alýr. Baksanýza insanlar bir suç iþlediklerinde onlara nasihat edilmemekte, nefislerinin anlayacaðý dille eðitilmektedirler. Bunun için belli bir süre bazý nimetlerden mahrum býrakýlarak cezaevlerine konulmakta, ýslahlarýna çalýþýlmaktadýr.

    Nefsi adam etmek kolay deðildir. Halvetiyye tarikatýnda pek zikre deðer verilmezdi. Adý üstünde onlar halvete (yalnýz baþýna kalmaya, býrakýlmaya) önem verirlerdi. Bunun için müritleri sýk sýk halvete alýrlardý. Kýrk günlük halvetlere çile (erbain) de denir. Bu halvetler genellikle oruçla, zikirle, murakabe ile geçirilirdi. Bu böyle seneleri alýrdý. Seneler sonra bazýlarý bir bakarlardý geriye, masallardaki söyleyiþteki gibi ‘bir arpa boyu yol almýþ’ olurlardý. Yani nefisleri pek deðiþmemiþ olurdu.

    Ýmam-ý Rabbaniye göre nefsin deðiþmesi demek, usul-i aþeredeki hususlarý nefse karakter olarak yerleþtirmek demektir. Nefis ancak bu yolla makam kazanabilir, yükselebilir. Usul-i aþeredeki hususlar ise þunlardýr: Tövbe, züht (Dünyadan gönlünü çekmek), uzlet (Allah’la baþ baþa kalmak), kanaat (Eldekiyle yetinmek, þükür), tevekkül (Elinden geldiðini yaptýktan sonra iþleri ve sonuçlarý Allah’a býrakmak, kaygýlanmamak), daimi zikir hali, Hakk’a teveccüh (Her hususta Allah’a yönelmek), sabýr, murakabe (Daima Allah’ýn kendisinin yanýnda olduðunu, kendisini gözetlediði varsaymak), rýza (Allah’tan razý olmak).

    Tabii bu usuli aþeredeki hususlar nefis makamlarýnda kendilerini gösterirler. Nefs-i emmarede bunlardan hiç birisi yoktur. Burada insan insanlýktan çýkmýþtýr. Genellikle bir hayvana benzer. Çünkü nefis iþlediði günahlarla veya kötü huylarla hayvanlaþmýþtýr. Bu makamdaki nefis sahibi yaþlandýkça o hayvana daha çok benzemeye baþlar. Bu hem sireten (huy, ahlak) hem sureten böyledir. Dikkatli bir göz bunu hemen yakalayabilir. Þayet bu durumda ölürse ahrette ilgili hayvana benzer bir surette haþr olacaðý hadis-i þeriflerde geçmektedir. Allah (c.c.) muhafaza buyursun bizleri. Âmin. Nefs-i levvamede tövbe belirgin bir ahlaki unsur olarak kendisini gösterir. Diðer hususlar ise biraz cýlýz olarak vardýr. Nefs-i mülhimede tövbenin yanýnda züht, kanaat, uzlet birer ahlaki karakter olarak belirginlik kazanmýþtýr. Diðer hususlar ise levvvame nefse göre biraz ileri derecede olsa da henüz tam kývama ulaþamamýþtýr. Nefs-i mutmainnede ise tövbe, züht, kanaat, uzlet, daimi zikir yanýnda tevekkül bir elbise gibi kiþinin ruhaniyetinde belirgin hale gelmiþlerdir. Diðer ahlaki vasýflar da yavaþ yavaþ güçlenmeye, kendisini göstermeye baþlamýþtýr. Raziyyede ise usuli aþere aþaðý yukarý tamamen kiþinin ruhaniyetinde bir hal olarak kendisini göstermiþtir. Marziyye ve kamilede bunlar tamamen yerleþmiþ, derinleþmiþ ve nefsin ayrýlmaz parçalarý, karakter unsurlarý haline gelmiþlerdir.

    Gerçekten bu usuli aþere nimetleri ruhani birer elbise gibidirler. Müslüman’ý güzelleþtirirler. Ona imrenecek bir suret ve siret katarlar. Bazýlarýnda biri ikisi belirgin olunca hemen bu ruhaniyet kendisini göstermeye baþlar. Sayýlarý arttýkça ve belirginlik kazandýkça bu manada daha bir açýklýkla okunurlar ve o kiþiyi daha bir güzelleþtirirler. Ýnsanlar böyle kiþilerden etkilenirler ama neden etkilendiðini pek bilmezler.

    Mücadele suresinin son ayetinde müminlerden velev ki yakýnlarý da olsa Allah’a (c.c.) ve peygamberine (s.a.s) düþmanlýk gösterenlerle dostluk kurmayanlarý yüce Allah (c.c.) övdükten sonra onlarý bir ruh ile destekleyeceðini buyuruyor. Ben buradaki ruh kelimesini kiþilerin nefislerini güzelleþtirirken üzerlerindeki ruhani elbise olarak anlamaktayým. Bu ruhani elbise de usuli aþeredeki nimetlerden bir kaçý olsa gerektir.

    Muhyiddin Ýbn-i Arabi iki yüzdenden fazla þeyhten istifade ettiðini belirtmektedir. Tevekkül bahsinde maruf olan bir þeyhten yararlanmak için birkaç yýl hizmetine girmiþtir. Oysa bize kalsa tevekkülü birkaç kitaptan öðrenme yolunu tutardýk.

    Peki, bir insan Nakþibendiyye tarikatýna mensupsa ne olacak? Zira Nakþibendiyye tarikatý Halvetiyye tarikatý gibi deðil. Onlar ne halvet yaparlar ne de pek öyle nafile oruçlara raðbet ederler. Nefsi pek sýkmazlar. Sadece zikir çekerler. Önce kalp zikri. Kalp harekete geçtiði zaman letaif zikrine geçerler. Letaifler zikirle harekete geçtiði zaman nefy ü ispat zikrine sýra gelir. Tamam da, bu zikirlerle nefsin ne ilgisi vardýr? Ýþte ben bu yazýyý bunun için yazdým. Yazýnýn baþýnda da bu noktayý ima eden sorular sormuþtum. Ama tabii buraya kadar bir giriþten sonra ancak baþa dönebildik. Zira konuya yabancý kiþilere bu konuda az çok bir malumat vermek gerekiyordu.

    Elbette zikir Allah rýzasý için çekilir ama zikrin nefse dönük yararlarý da olduðu kuþkusuzdur. Daha doðrusu nasýl aðaç meyve veriyorsa zikrin meyveleri de nefiste meydana getirdiði deðiþimdir. Bu deðiþimlere nefis makamlarý dendiðini, nefsin de bu deðiþimleri usuli aþerede belirtilen hususlarý, yani ahlaki karakterleri kazanarak elde ettiðini belittik. Evet, bir Nakþibendiyye tarikatýndaki mürit nasýl gizli zikirle bu deðiþimi nefsinde gerçekleþtirmektedir? Yani elindeki tespihi kalbinin veya letaif noktalarýnýn üzerimde tutup ‘Allah Allah’ diye zikrederken içinde, nefsinde nasýl bir deðiþim olmakta, süreç nasýl iþlemektedir? Kalp ve letaif noktalarý ile nefsin nasýl bir ilgisi vardýr? Dahasý zikrin nefis makamlarý üzerindeki tesiri nasýl gerçekleþmektedir?

    Kalp ve letaif noktalarý ruhun adeta duyu organlarý mesabesindedirler. Dahasý ruh bu noktalarda zikirle iþlemeye, çalýþmaya baþladýðýnda geliþmekte, bu sayede nefis de makam kazanmaktadýr. Yani kalp ve letaif noktalarý ile nefsin doðrudan bir ilgisi bulunmaktadýr. Kalp ve letaif noktalarý zikirle çalýþmaya, iþlemeye baþladýðýnda ortaya nur ve feyz çýkmaktadýr. Bunlar ruhu beslemektedirler. Ruh geliþtikçe ve olgunlaþtýkça önce nefsin ve þeytanlarýn boyunduruðundan kurtulmakta, sonra da nefsi kendisine benzetmeye baþlamaktadýr.

    Ýþte nefis makamlarý ve usuli aþere o zaman gündeme gelmektedir. Demek ki ruh zikirle yani feyz ve nurla geliþip olgunlaþýrken nefis de bu nefis makamlarýný, daha doðrusu usuli aþeredeki ahlaki umdeleri kazanmaktadýr. Adeta bedende ekmeðin, suyun enerjiye veya yaða dönüþmesi gibi bir durum yaþanmakta.

    Nur ve feyzde ilahi bir ikram olarak usuli aþereyi oluþturacak ahlaki veya karakter özelliklerinin tohumlarý mevcuttur. Çünkü bunlar zikirle ortaya çýkmaktadýrlar. Dolayýsýyla nur ve feyz yüce Allah’tan (c.c.) birer hediye olarak bu ahlaki karakter ve özelliklerle ruhu beslemektedirler. Sonra da bunlar ruhtan týpký aynadaki görüntü gibi nefse yansýmakta, orada boy göstermekte, yerleþmektedir. Tabii nefsin deðiþimi uzun bir zamaný aldýðý ve bu yansýmanýn nefse adam akýllý etkisi için yoðun çalýþma ve çok emek harcamak gerekmektedir. Ömrü zikirle yoðurmak icap etmektedir. Bu da ancak sabredenler için bir nasip meselesi olmaktadýr.

    Ben uzun senelerdir kalp ve letaif noktalarý üzerinde kendimi deneye tabi tuttum. Deneyimlerimi de burada paylaþmak istiyordum.

    Bilindiði üzere baþlýca letaif noktalarý þunlardýr: Kalp, ruh, sýr, hafi, ahfa. Ayrýca iki kaþ arasýnda bulunan nefis, kafanýn üst kýsmýnda bulunan letaif-i küll.

    Kalp sol memenin dört parmak kadar altýnda, ruh (Bu, terminolojide bildiðimiz ruhtan farklýdýr, sadece aralarýnda isim benzerliði vardýr. Ruhun manevi bir organýdýr. Kendisi deðildir.) sað memenin dört parmak kadar altýnda, sýr sol memenin iki parmak kadar üstünde, hafi sað memenin iki parmak kadar üstünde, ahfa boðazýn altýndaki çukurundan iki parmak kadar aþaðýda bulunur.

    Tespih ilgili letaif noktasýnda tutulup zikir çekildiðinde letaif noktasý birkaç ay içerisinde çalýþmaya baþlar. Tabii bu iþin yalnýz baþýna deðil de yolu bilen birisi ile, yani mürþid-i kamille yapýlmasý daha doðrudur. Zira nefis ve þeytanlar insanlarý hayýrlý iþlerde olmadýk yollara sokabilirler. Onlarý helak edebilirler.

    Kalp ilahi tecelligahýn ve huzurun merkezidir. Huzur derken bizdeki göz nasýl görürse bu kalp de öyle bir iþleve sahiptir. Yani iyi çalýþýrsa kiþi ibadetlerde ilahi huzuru bulabilir. Allah karþýsýnda ibadet ediyormuþçasýna bir meleke kazanabilir. Dinde buna ihsan hali, murakabe de denir. Uzun bir süre zikirde sadece kalp üzerinde durunca bu hali yaþadým ve anladým ki huzur hali zihinsel bir süreç deðil, ruhun kalp ayaðý ile sunulan bir nimettir. Bir de tabii bu letaifin dünyaya bakan ciheti vardýr. Gerçekten tek kelime ile ifade edersek, kalp zikri kelimenin tam anlamýyla insana bir ‘huzur’ bahþediyor. Ýnsan huzuru yaþýyor kalp letaifini çalýþtýrdýðý zaman.

    Ruh letaifi ilahi aþkýn ve sevginin merkezi. Uzun bir süre ruh letaifi üzerinde çalýþýnca garip bazý haller yaþamaya baþladým. Hani çocukken meyvelerin, çiçeklerin, kuþlarýn baþka baþka anlamlarý, daha doðrusu insaný yaþama, sevince, aþka boðan güzellikleri vardý. Birden dünyam deðiþti. Onlarý yeniden yaþamaya baþladým. Her þeyde bir sevgi, aþk anlamý görülmeye, sezilmeye baþladý. Ailemdeki fertler de bundan hisse aldýlar. O zaman anladým ki, ruhun sevgi ve aþk çaðlayaný bir gözlük gibi üzerimde bu ruh letaifinin çalýþmasý ile geçmiþ durumda. Allah Allah mutluluðun anahtarý burada, insanlar ilaçlara, uyuþturuculara, alkole koþuyorlar. Ama kime ne kadar anlatabilirim ve yararlý olabilirim?

    Sýr letaifi vahdaniyetin merkezi. Her þeyde Allah’ýn elini görme… Kuþku ve kaygýlardan uzaklaþma… Tevekkülü ve tefekkürü bir hal olarak yaþama… Nefsin mutmainne makamýna kavuþmada en çok yararlanýlan letaif merkezi.

    Hafi letaifi istiðrak makamý. Nasýl suya girdiðinizde kendinizi koyverirseniz ve sonra rahatlarsanýz, bu letaif noktasý da zikirle çalýþtýrýldýðý zaman öyle bir hal zuhur ediyor. Allah’tan razý olmak gibi bir duygu sizi bürüyor, sarýyor. Bir rahmet denizine gark oluyormuþ gibi bir duygu yaþýyorsunuz. Çok hoþ bir duygu. Rýza hali insaný çok rahatlatýyor. Varoluþ kaygýlarýnýzý yok ediyor.

    Ahfa ise izmihlal merkezi. Ýzmihlal yok olma hali. Fena hali, yani tasavvufta yaygýn kullanýlan tabiriyle. Kendimi uzun süre ahfaya kaptýrdým. Daha doðrusu niye bunun halini yaþayamadým diye bayaðý bu letaif üzerinde zikir çektim. Hâlbuki fena hallerini bayaðý derinden yaþadýðým halde kendimde olamadým. Daha doðrusu yaþadýðým hal ile bu letaif noktasý arasýnda bað kurmayý uzun süre unuttum. Sonra epey bir zaman geçince, yaklaþýk dört beþ ay kadar zaman sonra meseleyi kavradým. Anladým ki, bu letaif noktasý bir kopuþ yeri. Fena halinin baþlangýcý buradan baþlýyor. Gerçekten insan özel bir duygu ile kendisini dünyadan ve yaþamdan çekiyor. Ama bunun ayýrdýnda olamýyor veya bunu geç fark ediyor. Adeta kendisi gölge mesabesine geliyor. Bu sýrada bütün letaif noktalarý azami derecede çalýþýyor. Nur ve feyze gark oluyor. Bu da onu manevi olarak ilerletiyor. Çünkü yukarýda anlattýðýmýz süreç hýz kazanýyor. Ruh, nur ve feyze gark olunca güçleniyor. Vücut ülkesinde hâkim duruma geçmeye baþlýyor. Nefis ruha benzeyerek makamlar, yüksek karakterler kazanýyor. Çarklar böylece iþliyor.

    Bu arada þunlarý çok düþündüm: Türkiye’de üniversitelerde tasavvuf kürsüleri var. Ama tasavvufla alakalarý sadece tarih açýsýndan. Kalbin ve letaif noktalarýnýn bu anlamlarý tasavvuf kitaplarýnda kýsaca, adeta birer kelime ile yazýlýdýr. Benim gibi kiþiler bunlarý hemen tecrübe edebilirler. Yaþayabilirler de. O zaman ruh saðlýklarýnýn ne kadar ellerinin altýnda olduðunu da kavrayabilirler. Kalp ve letaif noktalarý ile ruh saðlýðý arasýndaki yakýn ilginin farkýna varabilirler. Ruh doktorlarý tasavvufun bu sýrlarla ve mucizelerle dolu kalp ve letaif noktalarýna ne zaman eðilecekler? Ruhun duyu organlarý mesabesindeki bu organlardan insanlar ne zaman tam anlamýyla þifa yoluna gidecekler? Bu konular bilim adamlarýnýn titiz çalýþmalarý ile ne zaman tatmin edilecek bir þekilde açýklýða kavuþacak? Bunlar þimdilik karanlýk bir caddede kalan sorular. Kimsenin de öyle kolay kolay cevaplandýramayacaðý aðýrlýða sahipler.

    Yýllardan beri uzun zaman miðren aðrýlarý çektim. Nedenini bilemediðim baþ aðrýlarý. Ýlaçla geçmeyen. Þimdi baþladý mý hemen kafa üzerinde ya abdestli olarak bir Kuran-ý Kerim bulunduruyorum, ya da kafanýn üzerinde tespihi tutarak hýzla içimden ‘Allah Allah’ diye zikre geçiyorum. Yarým saatte iþi bitiyor. Eskiden gün boyu, hatta günlerce adeta delirirdim bu aðrýlardan. Derdi veren Allah elbette þifayý da veriyor çok þükür…

    Allah (c.c.) zikriyle bizleri rýzasýna erdirsin. Âmin.
    Muhsin Ýyi

  2. #2

    Kullanýcý Bilgi Menüsü

    Standart

    Zikrin Ýþlevi, Zikir Ne Ýþe Yarar, Zikrin Fonksiyonu (2)
    Öncelikle manevi yolculukta yola çýkacak kiþilerin ‘hal’ ve ‘makam’ kavramlarýný iyi bilmesi gerekir. Nakþibendiyye tarikatýnýn temeli kalp ve letaif zikirlerine dayanýr. Bu zikirler sýrasýnda çeþitli ‘hal’ler yaþanýr. Cezbe ve vecd eksik olmaz. Cezbe ve vecdin yüzlerce farklý çeþidi vardýr. Onun için ben niçin baþkalarý gibi cezbe ve vecde gelemiyorum, diye kimse üzülmesin ve bunu kendisine dert edinmesin. Bu yola girmiþse bu konuda mutlaka bir hissesi vardýr. Fakat kendisi bunun bilincinde deðildir. Yaþadýðý cezbe ve vecd halleri baþkasýna benzemiyordur sadece. Cezbe ve vecdin ayýrýcý özelliði zikir ve rabýta sýrasýnda yaþanan duygusal ve coþkusal hallerdir. Bunlar makama iþaret etmezler. Sadece zikri ve rabýtayý kolay ve zevkle yapabilmek için sunulan manevi hediyelerdir. Hallerdir.

    Bir arkadaþým her gece aðladýðýný, kalbinin daima ilahi huzurda olduðunu anlatýyordu. Bununla üstün makamlar kazanýp kazanmadýðýný benden sordu. ‘Yani,’ dedim, ‘evliya olduðunu mu düþünüyorsun?’ Hâlbuki yaþadýðý þeyler, kalp letaifinin halleri idi. Daha letaif zikrine geçmediði gibi bunun ilerisinde daha pek çok deðiþik halleri yaþayacaðýný, bunlarýn da manevi makamlar karþýsýnda hiçbir mana ifade etmediðini bilmiyordu. Gerçekten insanlar bu konuda o kadar cahiller ki… Ýþin iç yüzünü bilmiyorlar. Tabii bir de þeytanlarýn onlara attýrdýðý taklalarýn farkýnda deðiller. Þeytanlar bakarlar ki, bir insan bütün günahlara samimi bir þekilde tövbe etmiþse, bu sefer ona baþka türde vesveseler veremeye baþlarlar. Çünkü bu tövbe iþine canlarý sýkýldýðý için kendilerine eðlence ararlar. Vesveseleri de genellikle þu konu etrafýnda toplanýr: Ýþte sen büyük makamlara kazandýn. Bu yolda veli oldun gibi. Tabii sofi bu tür vesveseler nefsi okþadýðý için buna kanar. Bunlara inanmaya baþlar. Kapýldýðý gurur ve ucub (kendini büyük görme, beðenme) duygusuyla baþkalarýný küçük görmeye ve kendisini övmeye baþlar. Þeytanlar sofiye atlattýklarý bu taklalarla kýçlarýyla gülüp eðlenirler. Yani manevi yola giren bir azýnlýkta deðil genellikle herkeste olan temel sorun budur.

    Manevi yolculuða koyulup bir iki hal yaþayýnca insanlar kendilerinde bir büyüklük görüyorlar, ermiþ olduklarý düþünüyorlar, daha da kötüsü nefislerini adam yaptýklarýný sanýyorlar. Hâlbuki zikri ve rabýtayý býraksalar bütün bunlarýn kýsa bir zamanda sabun köpüðü gibi söndüklerini göreceklerdir. Eskisinden de beter duruma düþeceklerdir.

    Birinci yazýmýzda þunu ifade ettik: Ýnsan ahfa letaifi üzerinde zikir çekince fena hallerini yaþamakta. Fakat bu bir haldir. Fenafillâh deðildir. Fenafillâh halini yaþamasý için nefsin mutmainne makamýnda olmasý gerekir.

    Nakþibendiyye tarikatýndaki bir kiþi seyr ü sülüðunu bitirse bile, daha somut konuþmak gerekirse kalp ve letaif noktalarýndaki nurlarý müþahede etse bile, nefsi daha henüz levvamededir. Yani daha yolun baþýndadýr. Ýþ asýl bu nurlarý müþahede ettikten sonra zikir, rabýta, murakabe ile bunu nefisle yoðurmaktadýr. Bu da seneleri almaktadýr. Her nefis makamýnda elli bin perde olduðu söylenmektedir. Bunlarý tek tek aþmak kolay deðildir.

    Bazý kiþiler övünerek ‘Biz kelime-i tevhit ve nefy ü ispat çekiyoruz.’ diyorlar. ‘Murakabe dersleri alýyoruz.’ diye þiþiyorlar. ‘Nurlarý müþahede ettiniz mi?’ diye soruyoruz. ‘Yok!’ diyorlar. Tamam, þeyhiniz sizlere himmet etmiþ, çok þeyi kendi üzerine almýþ, ama siz gerçekte letaif zikrindesiniz, bununla nurlarý kolay bir yolla müþahede etmeniz için size bir güzellik yapmýþ, ama sizden yeterli gayret olmayýnca bu himmet bir iþe yaramaz.’ diye nasihat ediyoruz ama onlar bu tür büyüklenmelerinden pek fedakârlýk yapmýyorlar. Nurlarý bazý kiþilerin müþahede etmeden de yüksek nefis makamlarýna geçebileceðini sanýyorlar. Hâlbuki Nakþibendiyye tarikatýnda nurlarý açýkça müþahede etmedikçe nefis makamlarýný aþmalarý mümkün deðildir.

    Nakþibendiyye tarikatý diðer tarikatlarýn sonda ulaþtýðý halleri baþta yaþatýr. Yani kalp ve letaif halleri, nurlarý diðer tarikatlarda sonda kendisini gösterir. Diðer tarikatlar tabiriyle kastettiðimiz tarikatlar, manevi yolculukta nefisle mücadeleyi temel alan Halvetiyye tarikatý ve onun gibilerdir. Nakþibendiyye tarikatýnda seyrü süluk neticesinde kalp ve letaif halleri yaþandýktan, nurlar görüldükten sonra elde edilen sonuçlarýn hepsi birer haldir. Zikir, rabýta, murakabe kesildiði anda müthiþ bir geriye dönme süreci hemen baþ gösterir. Kiþi nefs-i emmareye kadar düþebilir. Çünkü tövbe ile bir mürþid-i kâmilin elini tutan kiþi her ne kadar nefs-i levvamede kabul edilse de aslýnda nefs-i emmare ile nefs-i levvame arasýndadýr. Levvame nefsin mülk olmasý için bütün perdelerinin aþýlmasý gerekiyor. Ama nefis makamlarýný kat ederek yükselen diðer tarikatlarda bu durum görülmez. Yani nefis makamýndan aþaðý kolay kolay inilemez. Daha doðrusu en az mutmainneye ulaþan bir kiþide bu durum, yani geriye dönme pek gerçekleþmez. Çünkü haller her an deðiþebilir ama nefis makamlarý kolay kolay elden çýkmaz. Onun için bu manevi yolda önemli olan usuli aþereye dikkat ederek nefis makamlarýný aþmaktadýr. Hallere itibar etmemek, deðer vermemektir.

    Nefis sabrý belli bir derecede öðrendi diyelim. O derecesini olaylar karþýsýnda kullanmada kimse önüne geçemez. Engelleyemez de. Nefis sabrý hiçbir zaman da unutmaz. Kafamýzdaki sabýrla ilgili bilgiler yok olabilir ama nefis böyle deðildir. Onun için nefse sabýr talimini yapmak gerekiyor.

    Nakþibendiyye tarikatýnda nefy ü ispat zikrinin ve murakabelerin temel iþlevi kalp ve letaif hallerini diri ve canlý tutmak, buralarda ortaya çýkan nurlarý belirginleþtirmek ve söndürmemektir. Çünkü gerek nefy ü ispat gerekse murakabeler nefsin ve þeytanlarýn belini kýrarlar. Nurun ve feyzin önünü açarlar. Bu açýdan nefy ü ispat zikri arabanýn motoru gibi bir öneme sahiptir. Bu zikirde özellikle soluk kesmeler, nefsin letaifler üzerindeki engelleyici baskýsýný ortadan kaldýrdýðý gibi letaiflerin nurlarýnýn belirginleþmesini önlemeye çalýþan þeytanlarý da etkisiz hale getirirler. Bu açýdan bu zikre çok önem vermek gerekir. Özellikle vahdaniyet murakabesi de nefy ü ispat gibi bir iþleve sahiptir. Onu da daimi bir hal haline getirmek lazým gelir.

    Sofi nefy ü ispat ve murakabe dersleri de alsa günlük beþ bin kalp zikrini asla ihmal etmemeli, ayrýca bazý günlerde letaiflerini de diri tutmak ve geliþtirmek için sayýsýz zikirle tespihi onlarýn üzerinde gezdirmelidir. Þayet bu noktalarda þeytanlarýn açýkça engelleyici hücumlarýný þahit olursa tespihle zikir yapma sýrasýnda bu noktalarda küçük bir Kuran-ý Kerim de bulundurmasý büyük yararlar saðlayacaktýr.

    Elbette hiç kimse yerinde durmuyordur. Kiþi sofiyse, az da olsa zikri ve rabýtasý varsa, o yine ilerliyordur. Ama bu ilerleme nefis makamlarýnda deðil kalp ve letaif hallerindedir. Bu adam akýllý tamam olduktan sonra, ki bu da letaif noktalarýnda nurlarýn belli olup sofinin nurunun artmasýyla kesinleþir. Ondan sonra nefis makamlarýný aþmaya sýra gelir. Bu nurlarla nefis makamlarý tek tek aþýlýr. Çünkü bu nurlarda ilk makalemizde belirttiðimiz usuli aþerenin hammaddeleri vardýr. Bunlarla nefis yoðrulduktan sonra yavaþ yavaþ deðiþmeye baþlar. Kýsacasý Nakþibendiyye tarikatýnda kiþi kalp ve letaif noktalarýnda nurlarý görüp üzerindeki nuru artýrma sürecinde iken yaþadýðý bütün her þey haldir. Yani bunlar elinden her an kayýp gidebilir. Deðiþebilir. Ýlgili kiþi ise henüz nefs-i levvamededir.

    Elbette Halvetiyye tarikatýnda durum farklý olmakta. Onlar kalp ve letaif noktalarýna eðilmiyorlar. Nefsi direk deðiþtirmek için mücahede ve riyazat yoluna koyuluyorlar. Halvet, oruç, hizmet gibi yollarla nefsin makam kazanmasýna çalýþýyorlar. Elbette bu yol çok zordur. Çoðu insanýn bu nefis makamlarýný tamamlamaya ömürleri yetmez. Ama nefisleri mutmainneye geldiðinde ancak kalbin kýrmýzý nurunu görebiliyorlar. Tabii bu seviyeye gelmek de çok uzun yýllarý almaktadýr.

    Nefis makamlarý kazanýldýðýnda insana mülk olur. Haller ise gelip geçicidir. Buna göre bir Halveti sofisi nefsin mutmainne makamýna eriþip kýrmýzý nuru gördüðünde bu nimet kolay kolay elinden alýnmaz. Ama bir Nakþibendiyye sofisi bütün letaif noktalarýndaki nurlarý görse de þayet zikrinde ve rabýtasýnda bir gevþeklik söz konusu olursa çok büyük bir düþüþ yaþar. Þeytan musallatlarý genellikle bu noktada yaþanýr. Yani sofi daima ileri gidecek. Derslerini yaptýðý gibi boþ vakitlerinde de nafile ibadetlere önem verecek. Nurunu ve feyzini artýrmaya çalýþacak.

    ‘Kim Rahman olan Allah’ýn zikrinden yüz çevirirse biz ona bir þeytan musallat ederiz. Artýk o þeytan onun yakýn dostudur. (Zuhruf suresi, 36).’ ayetinde þeytan musallatlarýnýn umumi bir kanunu verilmiþtir. Yani kiþi zikir nimetine eriyor. Ýleri gideceðine nefsine uyuyor. Dersi býrakýyor. Þeytanlar ataða kalkýp sofiyi zikirden bezdirmek ve bu yolu engellemek için musallat oluyorlar. Týpký ülkesinin savunmasýnda ihmalkâr olan bir devlete düþmanlarýnýn savaþ açmasý gibi. Hâlbuki savunmaya büyük bir kaynak ve güç ayýran devletlere kimse kolay kolay savaþ açamaz.

    Bunu övünmek için anlatmýyoruz, baþkalarýna ibret olsun diye söylüyoruz: Þükürler olsun Allah’ýn lutf u ihsanýyla, sadatlarýn himmetiyle letaiflerdeki bütün nurlarý müþahede ettiðimiz bir zamanda (beþ altý yýl kadar önce) üzülerek söylemek gerekirse ayaklarýmýz yere pek basmýyordu. Gurur kibir, ucub içerisindeydik. Hiç unutmam üç arkadaþ bir iþ için gittiðimiz þehrin otel odasýnda uyurken ben yatakta benden neþ’et eden rengârenk nurlarý seyrederek ‘Vah zavallýlar, nefislerinin karanlýðýnda uyuyan bir þunlara bak, bir de bana sunulan þu nimete bak, vah nasipsizler…’ diye içimde bir büyüklenme hissettim. Tabii nefsi levvamede olan bir kiþiden baþka ne beklenebilir?.. Biraz gevþedik. Çünkü gurur, kibir, ucub ibadetteki ihlâsý, zevki alýr. Ýbadetin miktarýný da düþürür. Derken fýrsat kollayan þeytanlarýn hücumlarýna uðradýk. Aklýmýz baþýmýza geldi. Tabii toparlanmak kolay deðil. Nefis hem ahmaktýr hem de inatçýdýr. Hatasýný anlamak istemez. Þükür, o vartalarý atlattýk. Tabii bu da Allah’ýn (c.c.) dilemesi, lutf u ihsanýyla, sadatlarýn himmetiyle zikir, rabýta, murakabe ile kalp ve letaif noktalarýný daha iyi çalýþtýrýp nur ve feyzi artýrmakla oldu. Zaten bunun dýþýnda baþka bir yol yoktur.

    Nur ve feyz þeytanlara karþý silah gibidir. Bunun dýþýnda baþka bir yolla onlarla mücadele etmek mümkün deðildir. Pek çok sofi benim yaþadýðým duruma düþüyor. Þeyhinden medet bekliyor. Derslerinde ihmalkârlýðýný görmüyor. Vesveselerinde boðulup kalýyor. Bela ve musibet yüce Allah’tan gelir. Aslýnda bu þeytan musallatlarý da Allah’tan (c.c.) gelen büyük bir nimettir. Tabii anlayana. Çünkü nur ve feyzi artýrmada bir kamçýdýr þeytan musallatlarý. Öyle bir kamçý ki ancak yiyen bilir…. Ama nefis ona buna içerler, kýzar, öfkelenir. Ýster ki zahmetsizce, bir gayret sarf etmeden üzerinden bu yük kaldýrýlsýn. Hâlbuki yüce Allah (c.c.) insaný çok üstün olarak yaratmýþtýr. Onun için Hz. Âdem’i (a.s) yarattýktan sonra meleklere ve þeytana ona secde etmesini emretmiþtir. Þeytan hasedinden bu emri yerine getirmemiþtir. Ýnsanýn üstünlüðü ilahi nefhaya (ruha) sahip olmasýyladýr. Bakara suresinde bu konu ile ilgili ayet-i kerimeleri okursanýz konuya vakýf olursunuz (bk. Bakara suresi, 30-38). Yani kalp ve letaifler bu ilahi nefhanýn (ruhun) manevi organlarýdýr. Onlar çalýþýnca ortaya çýkan nur þeytanlarý kahrediyor. Hasetlerinden kudurtuyor. Çünkü manevi yolculuða çýkmýþ bir insana tahammülleri yok. Bu insan kalbini ve letaiflerini çalýþtýracak, sonra da ilerde nefis makamlarýný kazanacak, Allah’ýn ahlaký ile ahlaklanacak, bütün bunlardan sonra insanlarý Allah’ýn (c.c.) dinine davet edecek… Þeytanlar buna çýldýrýyorlar. Ama ne yapsýnlar? Sonuçta onlarý da yüce Allah (c.c.) yarattý. Ama asla insanlarý onlara oyuncak olsun diye yaratmadý. Hz. Âdem’in (a.s) kiþiliðinde sunulan secde nimeti insan-ý kâmilin makamýna da iþarettir. Ýnsan-ý kâmilin himmeti ile pek çok þeytan hidayete geliyor. Çünkü þeytanýn mensubu bulunduðu cinler de bizler gibi imtihandalar.

    Kýsacasý insanlardaki þeytan musallatýna dair fobiyi bir türlü anlayamýyorum. Bir de þeytan musallatýna maruz kalýp da zikri, rabýtayý azaltan veya terk eden sofilere ne diyeceðimi bilemiyorum. Bazýlarý aman bana þeytan musallat olmasýn diye az bir zikirle yetiniyorlar. Bu yüzden hiçbir zikri çekmeyen insanlarýn varlýðýndan da haberdarým. Ben gayr-i ihtiyari bunlarýn saflýklarýna gülüyorum. Yani þeytanlar musallat olsa ne olacak? Seni öldüremezler, buna güçleri yetmez. Ancak sinirleri sýkma teknikleri ile biraz oraný buraný hafiften rahatsýz ederler. Ama nur ve feyzini artýrma yolu ile onlarý gün be gün yenmeye, bu sýkýntýlarý ortadan kaldýrmaya doðru yürüyüþün zevki hiç bir þeye benzemez. Peygamberimiz (s.a.s) nefis ve þeytanlarla yapýlan bu savaþa ‘büyük cihat’ demiþtir. Bunun mükâfatý da ona göre büyüktür. Ayrýca zaferin zevkini tatmayan da bilemez. Yüce Allah (c.c.) insaný çok üstün yaratmýþtýr. Bunun kadrini bilmeyip de onlara yenik düþenlere, onlardan korkanlara yazýklar olsun!

    Konu gayr-i ihtiyari hiç hesapta olmayan bir noktaya kaydý. Ben de bu noktadan bir türlü çýkamadým. Yazýlanlarý nedense silmek istemedim. Þimdi konuyu mecrasýna koymak gerekiyor.

    Evet, bu kalp ve letaif nurlarýna ulaþamayan insanlar kendilerinde bir eksiklik mi hissetsinler? Onlara bir aþaðýlýk kompleksi mi sundum? Gerçekten tüm samimiyetimle söylüyorum. Bu kalp ve letaif halleri gibi bunlarýn nurlarý da bu manevi yolculukta nefis makamlarý karþýsýnda bir hiçtir. Ahrette de bunlardan hesaba çekilmeyeceðiz. Önemli olan usuli aþeredeki hususlara ulaþmaktýr. Bunlarla nefsi süslemektir. Çünkü ancak bunlar nefsi adam eder. Elbette düþünce egzersizleri ile kitaplar okuyarak usuli aþeredeki hususlarý nefse kazandýramayýz. Ama bu yolda bilgi edinmeyi de küçük görmemeliyiz. Her ne kadar nefsimiz bu bilgilerle deðiþmese de bu konuda bilinçli olmak insana çok þey kazandýrmaktadýr. Bilinçli insan ara sýra yaptýklarýný, ettiklerini muhasebe etme imkânýna sahip olur. Piþmanlýk ve tövbe halleri ile bunlarý sevaba çevirir. Bir dahaki sefere daha dikkatli olur. Ayný hataya düþmemek için nefsini biraz zorlar. Bunlar, bu konuda bilgisiz insanda olmayan nimetlerdir.

    Usuli aþeredeki sabra deðinerek konuyu örnekleyelim. Genel af dönemlerinde gazetelerde çok sýk okuruz. Suç iþleyen kiþiler böyle bir afla salýverilince hemen gene ayný suçlarý iþleyip tekrar hapse düþüyorlar. Þuna eminim ki, o kiþiler hapiste iken kendilerini muhasebe etmiþlerdir. Yani hapiste pek çok þeyden mahrum olduklarý için içlerinde bir piþmanlýk duyup bir daha o iþleri yapmama konusunda bir niyet þu veya bu ölçekte içlerinde doðmuþtur veya geçmiþtir. Lakin bu hal bir kýsmýna tövbe-i nasuh saðlarken bir kýsmýnda ise maalesef gerçek tövbeye ulaþamamýþtýr. Ama þu bir gerçek ki hapis hayatýnda sabýrdan hisse almayan kiþi olmamýþtýr. Þu veya bu oranda. Herkeste niceliði farklý da olsa hapse düþen bir insan mutlaka sabýr kavramýný nefsiyle yaþar. Ýþte böyle umumi aflardan anlaþýlýyor ki, yine de sabýr kavramýnda aldýklarý bu hisse bazý kiþileri nefislerinin alýþtýðý günahlara veya suçlara düþmelerini engelleyememektedir. Bunun gibi bizler de nefsin makamlarýný iyi bilip ayrýca nefsi adam yapan usuli aþeredeki hususlarda bilinçlenip elimizden geldiðince onun ýslahýna çalýþmalýyýz. Manevi yola giren bir kiþi de týpký hapiste yatan kiþi gibi az veya çok mutlaka usuli aþeredeki hususlardan bir hisse alýr. En az bunlarýn kokularý üzerine siner. O açýdan önemli olan þey manevi yolculuða girmektir. Karýnca karýnca yola düzülmektir.

    Peygamberimiz (s.a.s) ‘Oruç sabrýn yarýsýdýr.’ buyurmuþlardýr. Yani oruca devam edersek sabýr karakterinin yarýsýna talip oluruz, diye buyuruyor sevgili peygamberimiz. Þimdi bir Nakþibendiyye sofisi düþünün, bu kiþi yýllardan beri nafile oruçlarla beraber yýlýn en az yarýsýný oruçla geçiriyor. Elbette bu kiþi kalp ve letaif noktalarýndaki halleri yaþamasa ve nurlarý görmese de bu halleri yaþayan ve nurlarý gören kiþiden çok üstün bir nefis makamýnda bulunacaktýr. Sabrý nefsinde karakter olarak belirginleþtiren kiþi en az mülhimede yer alýr. Hâlbuki kalp ve letaif noktalarýnda nurlarý gören normal bir Nakþibendiyye sofisi ancak levvame nefistedir.

    Hâlbuki bu yola yeni giren bir sofi samimi olarak mürþid-i kâmile tövbe verince (bey’at alýnca) nefsi levvamede bulunur. Nurlarý müþahede edince de gene bu nefis makamýnda bulunmaktadýr. Yani nefsi yaþadýðý bütün hal, cezbe, vecd, nurlarý müþahede halleri ile deðiþmemiþ bulunmaktadýr. Ama bu durum makam itibariyledir. Yani nefsi görünüþ itibariyle deðiþmemiþtir. Ama içten içe büyük deðiþimler de dikkati çeker. Çünkü nefsi-i levvamenin binlerce perdesi vardýr. Bunlarýn pek çoðu aþýlmýþtýr. Bu itibarla her ne kadar yeni sofi ile eskisi ayný nefis makamýnda bulunsa da aralarýnda daðlar kadar fark vardýr. Yani ahlakta ikisi bir olmaz. Onun için yeni olanlar eskilerden çok istifade edebilirler. Eðer saygýlý olurlarsa.

    Bu noktada rabýtaya deðinmememiz büyük bir eksiklik olacaktýr. Rabýta nur ve feyz kaynaðý olan þeyhi düþünmektir. Tabii nurdan ve feyzden haberi olmayan kiþiler bunu çok saçma görüyorlar. Rabýta kesinlikle bir ibadet deðildir. Ýbadet Kuran-ý Kerim ve peygamberimizin (s.a.s) sünneti ile kaim olur. Rabýtaya kim ibadet gözüyle bakýyorsa baþtan yanýlýyordur. Rabýta sevgidir. Bizim sevgiyle bir Allah dostunu düþünmemiz, hayal etmemizdir. Bunu saða sola çekmeðe lüzum yok. Ýnsanlar zaten her anlarýný bir þeyleri düþünerek ve hayal ederek geçiriyorlar. Ýþte rabýta bu tabii durumu biraz yapay bir yolla ara sýra kanalize edip mürþid-i kâmili düþünmektir.

    Konu ile ilgili tasavvuf kitaplarýnda þunlar geçer: ‘Rabýta zikirden üstündür. Zikrin ziyasý ay ise rabýtanýnki güneþtir…’ Tabii önceleri ben de bu tür sözleri þaþkýnlýkla karþýlardým. Ýçimden bu tür ifadelere itiraz sesleri yükselirdi. Bayaðý bu vesveseler beni rabýtaya karþý engelledi de. Ama bu yolda ilerleyince, belli bir seviyeye gelince hakikatin böyle olduðunu bizzat anladýk.

    Rabýta ruhi bir olay. Yani insanlar ruhu tanýmýyorlar. Bilmediklerini de bilmeyince zýr cahil oluyorlar. Artýk böylelerine de nasihat kar etmiyor. Bozuk plak gibi ayný lakýrdýlarý ediyorlar. Kendilerini çok akýllý, dindar; bizleri de ahmak, Allah’a þirk koþan güruh olarak görüyorlar. Bundan da öte velileri, onlarýn bu tür sözlerini inkâr yoluna gidiyorlar. Bu tür inkâr insaný imanýn esaslarýnda, özellikle peygambere imanda da þüpheye götüreceði için çok tehlikelidir. Hâlbuki manevi yolun yolcusu temiz ve saðlam bir itikat yanýnda farzlarla, sünnetlerle, nafilerle, müstehaplarla gününün yarýsýndan çoðunu ibadetlere vermezse boþa kürek çeker. Bir þey elde edemez, hiçbir hal de yaþayamaz. Tabii nefis makamlarý þurada dursun.

    Rabýtayý inkâr edenler ruhi olan olgulara karþý çýkýyorlar. Ruhun kanunlarý aklýn ve maddi hayatýnkinden çok farklýdýr. Bunu anlamak istemiyorlar. Ruh için mekân, zaman diye bir problem yoktur. Bunu insan havsalasý kavrayamadýðý için rabýtayý anlayamýyor, kýymetini de bilemiyor. Böyle kiþilere soruyoruz. ‘Rüyayý kim görüyor?’ ‘Ruh!’ diyorlar. ‘Peki, hak rüyaya inanýyor musunuz?’ ‘Ýnanýyoruz.’ diyorlar. ‘Hak rüyada kiþi önceden bilmediði mekânlara gidiyor, bazý kiþileri görüyor. Zaman geliyor bunlar gerçekleþiyor. Bu nasýl oluyor?’ ‘Tabii ki ruhun baðlý olduðu kanunlarýn akýl ve maddenin baðlý olduðu kanunlardan farklý olmasý ile. Yani ruh için zaman ve mekân kaydý yoktur. Dünyanýn bir ucuna, hatta evrenin ötesinde bulunan levh-i mahfuza bir anda gidip gelebilir. Bir insan mürþid-i kâmili düþünüp hayal ettiðinde kalp ve letifleri ile mürþid-i kâmilin sahip olduðu nur ve feyzin gölgesine girer. Bu anýnda gerçekleþen bir olaydýr. Kiþi rabýtada hiçbir þey hissetmese de ruhu þeyhinin huzurundadýr. Bizim gibi bu konuda ilerlemiþ kiþilerin yaþadýðý hal budur. Biz bunu gözlerimizden daha iyi görüyoruz. Ayrýca hak rüyada nefis devre dýþý olduðu için bütün bunlar yaþanabiliyor. Manevi yola giren de nefsini bir miktar günah kirlerinden temizleyip devre dýþý býrakarak ruhsal olarak þeyhinden yararlanabiliyor, hatta bu yolda ilerleyen kiþiler þeyhlerini rabýtada görüp konuþma imkânlarýna da kavuþabiliyorlar. ’

    Gerçekten zikri çekerken yaþadýðýmýz haller, yani nurlarý müþahede ve feyz alma rabýta sýrasýnda daha bir artmaktadýr. Tabii bir de þu hadise rabýtayý zikirden üstün kýlmaktadýr: Zikir sýrasýnda nefsin hissesini gerek bu yazýmýzda gerekse daha önceki yazýmýzda yeterince açýkladýk sanýrým. Rabýta sýrasýnda ise adeta bir karakter transferi olmaktadýr. Yani mürþid-i kâmilde en ideal ölçüde bulunan usuli aþere unsurlarý yavaþ yavaþ rabýta yapan sofiye yansýmaktadýr. Tabii bu süreç çok yavaþtýr. Kolay fark edilmez. Ama zikre göre çok daha bereketlidir. Rabýtanýn doðrudan nefse bu tesiridir ki onu zikirden üstün kýlmaktadýr.

    Þunu hiçbir zaman unutmamak lazýmdýr. Tasavvuf dar bir keçi yoludur. Allah (c.c.) üzerimize farz kýlmamýþtýr. Bu yol, sadece meþrebi, tabiatý uygun bazý insanlara hastýr. Ýnsanlarý tasavvuf yolundan ziyade Ýslam’a çaðýrmak gerekir. Peygamberimiz (s.a.s) orta bir ümmet olmak üzere gönderilmiþtir (bk. Bakara suresi, 143). Peygamberimizin, sahabelerin de hayatý da buna tanýktýr. Elbette ehl-i suffe ve bazý sahabeler de amelde ileri giderek tasavvuf yolunun örnekleri olmuþlardýr. Bunu da görmezlikten gelmek doðru deðildir. Ama bu yolu da umumileþtirmek Ýslam’a zarar verir.

    Ýslam’ýn genele hitabý orta bir yol olmuþtur. Bu da haramlardan kaçýnmak, emirleri (farzlarý) yerine getirmektir. Bu cennete giden bir yoldur Allah’ýn izniyle. Bunun için nefs-i emmareden kurtulmak yeter. Zira nefs-i emmare sahibini mutlaka cehenneme götürür. Bu yolda çok az bir nefis cihadýna gerek vardýr. O da yasaklardan kaçýnmak ve farzlarý yerine getirmektir. Böyle birisi artýk nefs-i levvameye yükselmiþtir. Yüce Allah (c.c.) yukarýda anlattýðýmýz kalp ve letaif hallerini bize farz kýlmadýðý gibi nefis makamlarýný da sonuna kadar aþmayý bizden istememiþtir. Bu açýdan elimizden geldiðince Ýslam’ý yaþayýp bütün Müslümanlarýn kurtuluþu ve birliði için gönülden duada bulunup gayret gösterirsek dünyada ve ahrette saadete ereceðimizi düþünüyorum. Bakara suresinin son iki ayetini bu açýdan iyi mütalaa edip sýrtýmýza çok az bir yük vurulduðu için þükretmemiz gerekir.

    Pek çok kiþi elindeki tespihle yaptýðý zikri gözünde büyüterek dinin gayesinin ve ruhunun dýþýna çýkýyorlar. Ýnsanlara tasavvufu tek kurtuluþ yolu olarak gösteriyorlar. Tasavvufu Ýslam’ýn önünde ve üstünde tutarak dini insanlarýn gözünde zorlaþtýrýyorlar. Dini yaþanmaz ve sadece bazý kiþilerin yaþayabileceði bir þekle sokuyorlar. Bu düþüncede olan insanlarýn bu tasavvuf yolunun en büyük üstadý olan Ýmam-ý Rabbani’nin (k.s) Mektubat’ýný okumalarýný özellikle istirham ediyorum. Orada bu hususlara dair pek çok mektupta defalarca kez ifade ettiðimiz biçimde açýklamalar yapýlmýþtýr. Hâlbuki bu yapýlan tespihler yine Ýmam-ý Rabbaninin (k.s) ifadesiyle farz deðil, sünnet deðil, sadece müstahaptýrlar. Bunlarýn da temel amacýnýn yazýmýzýn baþýnda da belirttiðimiz üzere nefsi deðiþtirmek, nefis makamlarýný aþmak olduðunu da söyledik. Aslýnda iþ burada da bitmemektedir. Peki deðiþen bu nefisle ne amaçlanýyor? Yüce Allah’ýn (c.c.) dinini yaþamak ve yaþatmak. Baþka insanlara sunmak. Teblið etmek. Çünkü yüce Allah (c.c.), Kuran-ý Kerim’de ‘Þüphesiz Allah, müminlerin canlarýný ve mallarýný cennet karþýlýðýnda satýn almýþtýr (Tövbe suresi, 111)’ diye buyurmaktadýr. Onun için yüce Allah’ýn (c.c.) dinini yaþamak, yaþatmak her insanýn üzerine farzdýr. Gaye ila-yý kelimetullaha hizmettir.

    Geçmiþte cihat ülkeler arasýnda savaþla olmaktaydý, bugün pek çok deðiþik hizmetle bu iþ gerçekleþtirilmektedir. Bu konuda gafil olmak bir Müslüman’a her þeyden önce yakýþmaz. Onlardan birisinde çorbada tuz misali ufacýk bir katkýmýzýn bulunmasý, yüce Allah’ýn (c.c.) rýzasýnýn üzerimizde olmasýný saðlayacaktýr. Kýsacasý ilkyazýmýzýn baþýndaki ifadeleri tekrarlarsak, manevi yolculukta çarklar dönüyor ama niçin dönüyor, bunlar hangi çarklarý döndürüyor, neye hizmet ediyor, amaç ne, ona iyi bakmak gerekiyor. Yoksa þeytana ve nefse hizmet ederiz de farkýnda olmayýz.

    Pek çok kiþinin tasavvuf yoluna girme nedeni hal yaþamak, üstün vasýflara sahip olup insanlara hükmetmektir. Böyleleri baþtan yanlýþ bir yolda bulunmaktadýrlar. Nefis ve þeytanlar bu yolda onlarý çok derin çukurlara atarlar da çýkmalarý bile mümkün olmaz. Niyetimiz Allah (c.c.) rýzasý için Ýslam’ý yaþamak, örnek hayatýmýzla baþkalarýnýn da yaþamasýna vesile olmak, bütün dünyadaki Müslümanlarla birlik olup tüm dünya insanlýðýnýn bu dine girmesine çalýþmak olmalýdýr. Bu görünen en büyük çarktýr. Bu dönmüyorsa veya bunun dönmesi için bir niyetimiz, isteðimiz, çabamýz yoksa demek ki bu dinin dýþýnda baþka bir yoldayýz ve nefis ve þeytanlar bizi baþka dinlerle aldatýyorlar.

    Yüce Allah (c.c.) bizlere akýl ve þuur versin. Rýzasý istikametinde ayýrmasýn. Zikrini rýzasý yolunda kýlmayý nasip eylesin. Bizi gerçek Müslüman ve müminlerden eylesin. Âmin.
    Muhsin Ýyi

  3. #3

    Kullanýcý Bilgi Menüsü

    Standart

    Zikrin Ýþlevi, Zikir Ne Ýþe Yarar, Zikrin Fonksiyonu (2)

  4. #4

    Kullanýcý Bilgi Menüsü

    Standart

    Allah razi olsun...

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Þu an Bu Konuyu Gorunteleyen 1 Kullanýcý var. (0 Uye ve 1 Misafir)

Bu Konudaki Etiketler

Yer imleri

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajýnýzý Deðiþtirme Yetkiniz Yok
  •