Zikrin Ýþlevi, Zikir Ne Ýþe Yarar, Zikrin Fonksiyonu(3)
Zikrin iþlevi ile ilgili çeþitli tarihlerde yazdýðýmýz iki yazýda belirgin bir eksiklik olarak zikrin ruha tesirinden gereði þekilde söz etmediðimiz ilgili yazýlarý bilahare okuyunca meydana çýktý.
Hâlbuki zikir önce ruha etki eder. Ruhu tasfiye (saflaþtýrma) ettikten sonra nefsi tezkiye (temizleme) eder. Çünkü zikir karþýsýnda önce ruh harekete geçer. Ruh arýndýktan, yani belli bir oranda saflaþtýktan sonra sýra nefsin makamlarýný kat etmesi için tezkiyesine gelir. Yukarýdaki makalelerimde bunun ne þekilde olduðunu yeterince açtýðýmýz, açýkladýðýmýz için burada ruhun zikir karþýsýnda aldýðý vaziyete odaklanacaðýz.
Ruh ibadet olmadan ölü gibidir. Varlýðýný pek göstermez. Nefis ile ruh ayný hali alýr. Onun için psikoloji, psikanaliz, psikoterapi… gibi bilimler, disiplinler ruhu tanýyamadýklarý, ayýrt edemedikleri için nefsi incelemiþler, nefsi ruh diye ele almýþlardýr. Dolayýsýyla bunlarýn vardýklarý kanýlar da hep nefisle ilgili olmuþtur. Asla da bir insana þifa kaynaðý olamamýþlardýr.
Ruh hiçbir zaman hastalanmaz. Psikolojik rahatsýzlýklar nefisten kaynaklanýr. Çünkü ruh Allah’tan ilahi bir nefhadýr. Ýnsan nefsinin bu dünyaya aþýrý þekilde ve yanlýþ yollarla baðlý olmasýndan dolayý psikolojik sýkýntýlar, rahatsýzlýklar ve hastalýklar yaþar. Ýnsan günahlara tövbe ettiðinde ve ibadetlerle yaratýlýþ amacýna yöneldiðinde ruh hýzla manevi âlemlere doðru yükselir, nefis bu sayede dünyaya aþýrý ve yanlýþ yollardan baðlý bulunduðu psikolojik rahatsýzlýklardan, sýkýntýlardan, hastalýklardan kurtulmaya baþlar. Yoksa nefsi temel alan ve ruhu görmezden gelen modern bilimlerin ve disiplinlerin insana hiçbir þekilde belirgin bir þifa vereceðine kesinlikle inanmýyorum.
Bu dünyada gurbette olan ruhun ilahi âlemlere karþý olan iþtiyaký ve özlemi ancak günahlara tövbe etme ve ibadetlere yapýþmakla giderilir.
Ruh yükseliþle kendisini belli eder. Duraðan olduðu zaman nefsin egemenliði altýna girip tanýnmaz olur. Ruh ibadetlerle Allah’a (c.c.) doðru, asýl vatanýna yolculuða çýktýðý zaman varlýðý sezilir. O zaman bir insanda ruhtan söz edilebilir.
Yoksa nefsinin esiri olup da çeþitli günahlarýn pençesindeki insanlarýn ruhi bir hayatý olmadýðý gibi böyle bir insanýn ruhunun soluklarýný duymasý bile imkânsýzdýr. Günahkâr insanýn hayatýnda ruhun varlýðý silinmiþ, adeta buhar olmuþtur.
Kiþi ne zaman günahlara gözyaþý ile nasuh tövbesi yaparsa ve ibadetlere baþlarsa ruh adeta hayat bulup kendisini gösterir. Böyle bir kiþinin ruhu yükselmeye baþlamýþtýr.
Ruh yükselmezse varlýðýný göstermez. Nefsin elinde yok olup gider, adeta erir.
Ýlahi aþk ruhun yükselmesi ile baþlar. Ruhu yükselmeyen kimse dünya bataklýðýna saplanýp kalýr. Materyalist olur. Allah’ý ve diðer inanmasý gereken þeyleri yavaþ yavaþ inkâr etmeye baþlar. Ýnsanýn inanmasý için bu dünyayý aþmasý, ruhunun ilahi âlemlere yükselmesi gerekir. Manevi yolculukta iman esaslarý gittikçe güçlenir. Ruh ileri manevi âlemlere yükseldikçe insanýn gözünde madde düþmektedir. Onu hayal, rüya gibi bir þey olarak algýlamaya baþlamaktadýr. Bu sayede büyük bela ve musibetleri de fazla sarsýlmadan aþabilmektedir. Ýnsan kalbinden bu dünyayý çýkardýðý oranda Allah’a karþý bir ilahi aþk duymaktadýr.
Ruhun yükselmesi adeta bir el fenerinin ýþýklarý gibidir. Yani ruh el fenerinin elde olmasý gibi vücut ülkesindedir. Iþýk nasýl saniyede 300.000 km hýzla harekete geçerse ruh da bundan daha hýzlý bir þekilde letaifleri ile arþ-ý alaya doðru yükselmeye baþlar.
Ýmam-ý Rabbani Hazretlerinin (k.s) Mektubat’ýnda ruhun yükselmesine dair yazýlarý okuyunca bunun ne þekilde olduðunu çok merak ettim. Bu yolda bir makam sahibi olmadýðýmýz halde yüce Allah (c.c.) sadat-ý kiramýn himmetiyle defalarca kez yakaza halinde gösterdi ki ruh (letaifler) çok yüksek bir hýzla göðe doðru yükselmektedir. O kadar yüksek bir hýz ki belki ýþýk hýzý yanýnda solda sýfýr kalýr. Önceleri bu hýzlara tahammül edemeyip yüce Allah’tan (c.c.) bu isteðimden vaz geçip tövbe ettim. Çünkü insan o sýrada aklýný kaybedeceði vehmine kapýlmaktadýr. Hâlbuki bizim yaþadýðýmýz hýz, Allah’tan (c.c.) bir rahmet olarak bizim tahammül gösterebileceðimiz þekilde ayarlanmýþtý. Gerçeðini insanýn kaldýrmasý zaten mümkün deðildir.
Ýstisnasýz her Müslüman günahlardan el çektiðinde (üzerindeki kul haklarýný da ödemeye çalýþma kaydýyla), farz ibadetleri yerine getirdiðinde bu ruhi yükseliþini gerçekleþtirmektedir. Tabii bunun farkýnda olmamaktadýr. Bu insanlara gösterilmemektedir. Ama tabii ehl-i tasavvufa göre sýradan bir Müslüman’ýn letaiflerinin göðe yükselme hýzý biraz düþük olabilir, varacaðý yer de yani makamý da biraz aþaðýda kalabilir. Ama Allah’ýn (c.c.) izni ile ölümden sonra sonu cennette biten bu ruhi yükseliþ maksada varýncaya kadar devam eder. Hadis-i þeriflerde belirtildiði üzere bir kiþi ölmeden önce gideceði yeri görmeden ruhunu teslim etmez. Yani sadece Müslümanlarýn ruhlarý cennete doðru uçmuyor, inançsýz veya günahkâr insanlarýn ruhlarý da cehenneme doðru düþmektedir. Týpký halatlarý kopmuþ bir asansör gibi. Rüyalarda bazen görülen düþme durumlarý buna iþaret olabilir. Tabii bunu tövbeye vesile olmasý ve ihtiyat için söylüyoruz. Yoksa rüyalardaki düþmenin baþka nedenleri de olabilir. Bunlarý þimdilik bilemiyoruz. Tövbe ettikten ve günahlardan uzak durduktan sonra bunu vesvese yapmamak da gerekiyor. Þunu itiraf ediyorum ki, bu tasavvuf yoluna girdiðimden beri bir kere olsun düþme rüyasý görmedim. Allah’a sonsuz þükürler olsun. Bundan önce yani namazýnda niyazýnda bir Müslümanken bu düþme rüyalarýný çok görürdüm. O zamanlar her ne kadar haramlardan uzak dursak da çoðu kez elimizde olamadan veya nefsimize biraz uyarak bilerek veya bilmeyerek bazen harama veya þüpheli þeylere bulaþýyor, nefsimizde de çoðu kez harama karþý büyük bir meyil ve iþtiyak duyuyorduk. Tasavvuf nefsi tezkiye ettiði için þimdi günahlardan gerçek manada uzak durmaya çalýþýyoruz. Allah’ýn izni ve sadatlarýn himmetiyle çok þükür günahlara karþý nefsimizde pek bir iþtah da duymuyoruz. Tabii peygamberimizin (s.a.s) dualarýnda buyurduðu gibi yüce Allah bizi bir göz kýrpma aný kadar da olsa nefsimizle baþ baþa býrakmasýn. Âmin. Yoksa nefsimiz son nefese kadar adam olmaz. Þeytanýn telkinlerine her zaman her makamda açýk olarak yaratýlmýþtýr. Tamamen ýslahý mümkün deðildir. Nefsimize bir an güvensek bile imtihaný kaybedenlerden olabiliriz. Son nefeste imansýz gidebiliriz. Allah korusun.
Uçma kaçma hikâyelerine de pek bel baðlamamak gerekmektedir. Sonuçta bunlar birer haldir. Nefis makamlarýna iþaret etmezler. Tasavvuf yolunda amaç nefsi tezkiye etmektir. Nefis güzel ahlaklarla süslenirse meyve veren bir aðaca dönüþmüþ olur. Böyle birisinin nefsinden herkes istifade eder. Böyle bir insan gerçek manada Ýslam’a da büyük hizmetler verir. Ama böyle uçma kaçma hikâyelerine bel baðlayýp da bu yola girenleri þeytanlar oynatýp dururlar. Onlarýn tek derdi aslýnda nefislerine hizmettir. Kendisine hayrý olmayanýn baþkasýna ne menfaati olabilir? Nefisleri onlarý acýnacak vaziyetlere düþürür. Maalesef pek çok kiþi tasavvuf yoluna nefsine hizmet için giriyor. Bazý üstün vasýflara erip keþif ve kerametlerle insanlara þov yapmak, meþhur olmak, üstünlük kurmak için yanýp tutuþuyorlar. Bir de bunun bir türlü farkýna varamýyorlar. Tabii böyleleri Ýslam’a da çok büyük zararlar veriyorlar. Din ve tasavvuf yolunu istismar aracý olarak kullandýklarý için yemedikleri nane de kalmýyor.
Yüce Allah (c.c.) hallerden asla razý olmaz. Bununla insanlara imtihan kapýsý açabilir. Çünkü hallerin hiç kimseye bir faydasý yoktur. Uçup kaçmýþsýn, cezbe ve vecd içinde zevkten dört köþe olmuþsun, keþif ve kerametle gaybý bilip suda yürümüþsün bunlarýn kime ne hayrý olabilir?.. Allah (c.c.) bu tür halleri þeytanlarda da gösterebilir. Belli formüllerle nefislerine çile çektiren çeþitli dinlerdeki insanlara da verebilir. Ama tasavvuf yolu Ýslam’ýn özüdür. Amacý Kuran-ý Kerim’in ve peygamberimizin (s.a.s) ahlakýný elde edip insanlara hizmet etmektir. Yani tasavvuf yolunda ölçü kitap ve sünnet olmalýdýr. Bunu yaþamak önemlidir. Bu olursa o zaman gerçek manada din ve tasavvuf söz konusu olur. Yoksa çeþitli hallerle yüce Allah (c.c.) bize öyle bir mekir (ilahi hile) kapýsý açar ki cehennemde soluðu alýrýz da bundan oraya varýncaya kadar haberimiz bile olmaz.
Yüce Allah (c.c.) engin rahmetiyle ruhumuzun nefsin egemenliði altýna girip hastalanmamasý için ilahi kitaplar indirmiþ, peygamberler göndermiþtir. Ýlahi kanunlarla ve ibadetlerle ruhumuzu harekete geçirmiþtir. Ruhun harekete geçmesi demek, manevi âlemlere doðru yükselmesidir. Ýbadetlerin ruha dönük temel iþlevi, bu uçuþu gerçekleþtirme, bir nevi bu manevi uçuþta enerji kaynaðý görevi yapmaktadýr. Namaz peygamberimizin (s.a.s) tarifi ile müminin miracýdýr. Yani bu tarifte bir benzetme yapýlmamýþtýr. Bir gerçek dile getirilmiþtir. Müminin ruhu namaz sýrasýnda manevi âlemlere doðru sonsuz bir hýzla yükselmektedir. Oruç içgüdülerimizle baðlý olduðumuz masivadan (dünyadan) nefsin baðlarýný çözmektir. O da ruhun manevi yolculuðunda ayak baðý olan nefsi belli bir zamanda belli bir derecede devre dýþý býrakmaktadýr. Zekât nefsimizin dünyaya en sýký bir þekilde baðlandýðý paranýn esaretinden bir derece kurtulmasýdýr. Bu bir derece kurtulma ruhun manevi yolculuðunda büyük bir ivme kazandýrmaktadýr. Onun için üzerine zekât düþmeyen kiþilerin sadakayý asla ihmal etmemesi gerekir. Hac ise hem görünüþte gerçek bir yolculuktur hem de ruhun manevi bir yolculuðudur. Turistik bir gezi deðildir. Hacdan gelenler ruhlarýnýn tattýðý manevi yolculuktan ötürü imanlarý daha bir güçlenmiþ olarak dönerler. Gördükleri þeylerin ötesinde ruhlarýnýn manevi yolculuðu sýrasýnda yaþadýklarýný kelimelere dökemezler. Onun için çok büyük bir ibadeti yapmýþ olurlar. Peygamberimiz (s.a.s) kabul edilmiþ bir haccýn karþýlýðýnýn cennet olduðunu bildirmiþtir.
Kýsacasý haramlardan kaçýnma ve ibadetleri yapma ruha bir anlam verir. Onu nefsin egemenliði altýnda kurtarýr. Asli vatanýna doðru bir manevi yolculuða çýkartýr. Tabii bu noktada ruhun yükseliþi zikir ehline göre yavaþtýr. Kiþinin bunun farkýna varmasý adeta imkânsýzdýr. Ama bu yol kiþiyi eninde sonunda Allah’ýn rýzasýna ve cennete ulaþtýrýr Allah’ýn izniyle.
Kiþinin haramlara tövbe etmeden, Ýslam’ýn þartlarýna yapýþmadan cennete gireceðini düþünmesi boþ bir hayaldir, þeytanýn insaný Allah’ýn (c.c.) rahmeti ile kandýrmasýdýr. Ýsterse bu kiþiler her gün rüyalarýnda uçup kaçsýnlar, cezbe ve vecd, keþf ve keramet ehli olsunlar. Kitap ve sünnet ölçü olmadan kiþinin nefsini tezkiye etmesi, Allah’ýn rýzasýna ermesi mümkün deðildir.
Ruhun yükselmesi gerçek anlamýyla zikirle olur. Onun için zikrin en temel iþlevi; ruhu, yani onun manevi organlarý olan letaifleri manevi âlemlere doðru yükseltmesidir. Ruh yükseldiði zaman kiþide cezbe ve vecd halleri görülür. Cezbe ve vecd halleri ruhun yükselmesi ile buna karþý koyan nefsin etkileþimi sonucu meydana gelir. Yani iki zýt gücün, itme ve çekim güçlerinin etkisi altýnda kalan ruhun hallerine cezbe ve vecd denmektedir. Tabii ruhun, nefsin özellikleri birbirinden farklý olduðu için cezbe ve vecd halleri de birbirinden farklý olmakta, bunlarýn yüzlerce çeþidi bulunmaktadýr. Cezbe ve vecdin ayýrýcý ve ortak özelliði zikir sýrasýnda duyulan aþýrý duygusal ve coþkusal hallerdir. Her ne kadar bu hallere pek fazla kafayý takmamayý, bunlara takýlmamayý önersek de, bunlar aslýnda büyük sermayelerdir. Zira cezbe ve vecd ruhun sonsuz bir hýzla manevi yolculuðunda olduðunun iþaretidir. Haller nefis makamlarý karþýsýnda o kadar önemli olmasa da sonuçta nefis makamlarý bu hallerle aþýlmaktadýr. Hele Nakþibendiyye tarikatýnda cezbe ve vecd olmadýðý zaman iþler daha bir zorlaþmaktadýr.
Nakþibendiyye tarikatýnda nefse yüklenilmemektedir. Halvet olmadýðý gibi nafile oruçlar konusunda da müritler pek teþvik edilmez. Dolayýsýyla Nakþibendiyye tarikatýnda rabýta ve zikir ile sofiler manevi yolculukta gýdalarýný alýrlar. Zikir ise cezbe ve vecd olamadýðýnda kolay çekilmez. Hele sofi letaif zikrine geçtiðinde bu zikir zamaný bir iki saati bulacak, belki duruma göre daha da artýrýlacaktýr. Onun için bu zikrin cezbe ve vecd halleri olmadan çekilmesi kolay olmayacaktýr. Zira cezbe ve vecd halleri zikre doyulmaz bir tat katarlar. Ama bunun, yani cezbe ve vecdin bir insanda, zikir ehlinde olmamasý çok enderdir. Çoðu kiþide farklý bir nitelikte olsa da vardýr. Bu cezbe ve vecd halleri zamanla da ortaya çýkabilir. Onun için zikre biraz sabretmek gerekir. Ne zaman zikirden az da olsa zevk almaya baþlamýþsak demek ki bizde bir çeþit cezbe ve vecd hali baþlamýþ demektir. Buna da çok þükretmek gerekir. Çünkü büyük bir devlettir.
Ruh önce zulmani perdeleri, sonra da nurani perdeleri aþar. Yani sofi letaif nurlarýný gördüðünde aslýnda bunlar da manevi yolculukta aþýlmasý gereken perdelerdir. Bir son olamadýðý gibi iþe daha yeni koyulmak sayýlsa yeridir.
Ruh yükselince pek çok âlemi geçer. Misal âlemine ulaþtýðýnda rüyalarýnýn büyük kýsmý hak olmaya baþlar. Daha doðrusu burada hak rüyalarý görme oraný sýklaþýr.
Cinler âlemi de Misal âlemine yakýndýr. Ruh belli bir makam elde edince þeytanlarla imtihan edilebilir. Tabii þeytanlar her sofiye musallat olmazlar. Ama þunu unutmamak gerekir ki, insanlar þeytanlardan çok üstün olarak yaratýlmýþtýr. Dolayýsýyla sofiler feyz ve nur kaynaklarýna çokça yapýþarak; yani zikir, rabýta ve murakabe ile bunlarý periþan ederler.
Tarih boyunca hiçbir sofinin bu þeytan musallatlarý yüzünden týmarhaneye (akýl hastanesine) düþtüðünü sanmýyorum. Çünkü sofi biraz sýkýþtý mý zikri, rabýtayý, murakabeyi artýrarak rahatlama yoluna gider. Zaten þeytanlarýn elindeki tek koz karþý cinsten olanlarý ile sofiyi zinaya düþürüp üzerindeki nur ve feyzi azaltmak, manevi yükselmesini önlemektir. Bunun için olmadýk yalanlara baþvururlar. Özellikle bu âlemde evlendin, çocuklarýn oldu, þeyhülislamýmýzsýn, liderimizsin… yalanlarý ile sofileri kendilerine baðlamaya çalýþýrlar. Bütün bunlarýn nedeni de þeytanlarýn insan soyuna olan amansýz düþmanlýklarý, kinleri ve kýskançlýklarýdýr. Çünkü bir insanýn Allah (c.c.) yolunda yürümesi, yükselmesi onlarý çýldýrmaktadýr.
Elbette cin ve þeytan musallatlarý ile týmarhaneye düþmüþ insanlar vardýr. Ama bunlar genellikle namazdan niyazdan uzak kimselerdir. Yani ellerinde zikir, rabýta, murakabe gibi nur ve feyz kaynaklarý olmadýðý gibi dinden diyanetten uzak olduklarý için çaresizlikle onlarýn elinde oyuncak olurlar. Þeytanlar cinlerin inançsýzlarýna denir. Þeytanlar kesinlikle bir insaný öldüremezler. Sadece sinirler üzerinde yaptýklarý etkilerle bazý organlarda aðýrlýk ve acý uyandýrabilirler. Tabii böyle namazdan niyazdan uzak insanlar çok çaresiz olduklarý için bu yükü kaldýramazlar, delirebilirler. Bunlarýn onlarýn ellerine düþmeleri de genellikle dayak, boþanma, yakýnlarýn kaybý… gibi büyük travmatik acýlardýr. Kiþi kaldýramayacaðý büyük bir psikolojik sýkýntý yaþadýðý zaman genellikle þeytanlar onun bu çaresizliði üzerine musallat olabilmektedirler. Ama sofide ise durum tamamen farklýdýr. Þeytanlar onu günaha düþüremedikleri için yani bu konuda yaþadýklarý çaresizlikten dolayý sofiye musallat olurlar. Bu musallatlarý sýrasýnda sofi uçkuruna sahip çýkarsa onlarý hezimete uðratýr. Böylece daha yukarý manevi âlemlere ve makamlara yükselir. Yoksa zinaya düþerse manevi olarak olduðu yerde saymaya, gün be gün gerilemeye baþlar. Yani þeytanlar sofiye musallat olduklarý zaman sofi bunlar üzerine zaten galip durumdadýr. Sofinin sürçmeleri zina ile meydana gelmektedir.
Þayet bir kiþi þeytan musallatlarýna maruz kalmadan veli olmuþsa derecesi hiçbir zaman þeytan musallatýna maruz olanlar kadar olamaz. Bu da tabii iþin ayrý bir yönüdür. Þer olarak gördüðümüz bir durum büyük makamlara vesile olmaktadýr.
Yüce Allah (c.c.) manevi yolculukta taþýyamayacaðýmýz yüklerle bizleri imtihan etmez. Nefsimizi imtihan için bazý yollar açar. Biz biraz gayret gösterdik mi yüce Allah (c.c.) üzerimizdeki aðýrlýðý kaldýrýr, bu sefer baþka bir þeyle imtihan eder. Çünkü bu dünya imtihan yurdudur. Ahret için sermaye biriktirme yeridir. Ödül ve ceza yurdu deðildir. Sermaye de imtihanlarla elde edilmektedir. Elbette O’nun rýzasýný kazanmak kolay deðildir. Þairin de dediði gibi herkes haddini bilmelidir:
‘Bu bir rýza lokmasýdýr yiyemezsin demedim mi?’
Rýza biliyorsunuz usul-i aþerede en yüksek makam. Allah’tan iyi imtihanda olduðu gibi baþýmýza gelen bela ve musibetten de razý olmaktýr. Oysa bizler bela ve musibetlere sabýr bile gösterememekteyiz. Nerede kaldý bunlardan razý olmak… Ýnsan manevi âlemlerde uçar kaçar ama nefsi böyle rýza lokmasýnda týkanýr kalýr. Bela ve musibet lokmalarý bir türlü boðazýndan aþaðý inmez. Son nefeste Allah’a (c.c.) isyan bile edebilir.
Melekût ve Ruhlar âlemi ise ruhun dünyaya gönderilmeden önce Allah’ýn (c.c.) hitabýna mazhar olduðu, biraz eðleþtiði, büyük hazlarý yaþadýðý yerlerdir. Buralar ruhun asli mekânlarý olduðu için ruh bu makamlara ulaþtýðýnda büyük bir huzur ve sevinç duyar. Bu âlemlerde türlü zevklerin yanýnda melekleri görmek ve onlarýn Kuran-ý Kerim’i okumalarýna þahit olmak gibi türlü zevkler de vardýr. Kuran-ý Kerim’de yüce Allah’ýn (c.c.) ruhlara bu dünyaya inmeden önce ilgili mekânda yaptýðý sözleþme þöyle geçmektedir: ‘Hani Rabb’in (yaratýlmazdan önce) Âdemoðullarýnýn soy soplarýný (n ruhlarýný) almýþ, onlarý kendilerine karþý þahit tutarak ‘Ben sizin Rabbiniz deðil miyim?’ demiþti. Onlar da ‘Evet, þahit olduk (ki Rabbimizsin.)’ demiþlerdi. Böyle yapmamýz kýyamet günü ‘Biz bundan habersizdik.’ dememeniz içindir (A’raf suresi, 172). Ýþte bu öyle bir hitap ki bunu hiçbir insan hatýrlamasa da ruhu Allah’ýn (c.c.) bu hitabýyla mest olmuþ, dünyada hep bu ilahi âleme karþý bir özlem ve aþk içerisinde olmuþtur. Ruhun tövbe etme ile ibadetlerle yükselmesinde bu aþk ve özlem birinci derecede rol oynamaktadýr.
Bu sözleþmeden çýkan bir sonuç da hiçbir insanýn ruh boyutunda Allah’ý inkâr edememesidir. Madde bataklýðýna batmýþ insanlar, ancak günahlarý daha bir rahat þekilde iþlemek için büyük bir enerji ile ruhlarýnýn bu seslerine kulaklarýný týkarlar. Fakat büyük bir sýkýntý ile karþýlaþtýklarýnda ruhlarýnýn sesine uyarak gizlice Allah’a (c.c.) dua ederler. O zor durumdan kurtulunca bunu unuturlar. Genellikle eski yaþantýlarýna dönerler.
Allah’tan (c.c.) daima kolay bir imtihan istemeliyiz. Dini kendimize zorlaþtýrmamalýyýz. Kitap ve sünnet dýþýna çýkmamalýyýz. Tasavvuf yoluna girmiþsek gayemizin de kitap ve sünnet olduðunu unutmamak gerekir. Ýslam’ýn da tasavvufun da gayesi aynýdýr. Kitap ve sünneti yaþamaktýr. Tabii ehl-i tasavvuf bu konuda daha bir itina göstermelidir. Uçmanýn kaçmanýn ne tasavvufun gayesiyle ne de Ýslam’la bir ilgisi yoktur.
Tasavvuf yolu Allah (c.c.) rýzasý için nefsimizin þerrinden insanlarý kurtarmaktýr. Kendimizi ýslah etmek, tasavvufun en temel davasýdýr. Çünkü haller nefsin makamlarýna hizmet ediyorsa bir iþleve sahiptir. Yoksa çekilen þeyler, verilen emekler boþtur. O zaman yaþanan haller de havaya gider. Bir þeye yaramaz.
Vahdet-i vücut ruhun yükselmesi, manevi âlemleri geçmesi üzerine duyulan, yaþanýlan bir haldir. Bu dünyayý ve nefsi hiç olarak görmedir. Allah’tan baþka tüm varlýk âlemini ve nefsi yok saymaktýr.
Allah’ýn (c.c.) zatýnýn ne varlýk âlemi ile ne de kiþinin varlýðý ile bir ilgisi yoktur. Allah (c.c.) her þeyi ilim sýfatý ile yoktan var kýlmýþtýr. Büyük velilerin aðzýndan ilahi sarhoþluk eseri çýkan sözlerde kesinlikle yüce Allah’ýn (c.c.) zatýnýn varlýk âlemi ile veya kendileri ile bir ilgisinin olduklarý söylenilmemiþ, kendilerini ve varlýk âlemini yokluða verip yüce Allah’ýn isim ve sýfatlarýnýn tecelli ettiði duygusu anlatýlmak istenmiþtir.
Vahdet vücut hali çok mübarek bir haldir. Tasavvufun kalbi, ideolojisidir. Tevhid-i ef’al, tevhid-i sýfat, tevhid-i zat konularýna vakýf olmak bir sofi için þarttýr. Bunlar hakkýnda yazýlarýmýz sitede vardýr. Ama özellikle her halde nefsini ve dünyayý yok kýlmak, özellikle tevhit ve nefy ü ispat zikrinde bu düþünceyle ve duyguyla zikretmek büyük yararlar saðlar. Ruhu sonsuz bir hýzla istikamete doðru yükseltir.
Bir insan ibadetlerini fena hali ile (kendisini sanki yok kýlarak) yaparsa ruhu daimi zikirde olduðu gibi yükselir.
Letaifler Emir (Ceberut) âlemindeki yerlerine vardýktan sonra ruh ayan-ý sabitesine (varlýk nedeni, deðiþmez varoluþuna) ulaþýr. Bu nefsin fenafillâh mertebesine iþarettir. Kiþi bu sýrada zikirde Allah dýþýnda bütün varlýk âlemini ve kendisini yok hükmünde sayar. Böyle bir halet-i ruhiyeye bürünür. Bundan sonra Allah’ýn (c.c.) isimlerinde ve sýfatlarýnda seyir baþlar. Nefsin bekabillah ile þereflendiði yani üstün ahlaki özellikler kazandýðý dönemdir bu. Bu dönemde usul-i aþeredeki hususlar nefiste karakter olarak kendisini gösterir. Velilik bu aþamadan sonra söz konusu olur.
Yüce Allah (c.c.), Ýslam’ý yaþamayý, bu sayede baþkalarýna örnek olarak yaþatmayý nasip eylesin. Âmin.
Muhsin Ýyi



Teþekkur:
Beðeni:
Alýntý

Yer imleri