Teþekkur Teþekkur:  0
Beðeni Beðeni:  0
3 sonuçtan 1 ile 3 arasý

Konu: Îmâm-ý A'zâm Ebû Hanîfe

  1. #1

    Kullanýcý Bilgi Menüsü

    Standart Îmâm-ý A'zâm Ebû Hanîfe

    Îmâm-ý A'zâm Ebû Hanîfe(Rahmetullahi Aleyh)

    Tâbiînden. Ýslâm âleminde Eshâb-ý kirâmdan sonra yetiþen evliyânýn ve âlimlerin en büyüklerinden. Ehl-i sünnetin reisi ve Hanefî mezhebinin kurucusudur. Ýsmi, Nûmân bin Sâbit bin Zûtâ'dýr. Ebû Hanîfe künyesiyle ve Ýmâm-ý A'zam lakabýyla meþhûr olmuþtur. Kûfe'de doðduðu için Kûfî nisbesiyle bilinir. 699 (H.80) senesinde Kûfe'de doðdu, 767 (H.150) senesinde Baðdât'ta vefât etti. KabriBaðdât'ta olup, ziyâret yeridir.

    Aslen Ýran'ýn ileri gelenlerinden bir zâtýn neslinden olan Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe'nin dedesi Zûtâ müslüman olup, hazret-i Ali'ye ikrâmlarda bulundu. Onun sohbetinde bulundu. Babasý Sâbit de hazret-iAli ile görüþüp sohbetinde bulundu.Hazret-i Ali Sâbit'e ve onun neslinden gelecek kimselere hayýr duâda bulundu.

    Asîl, ilim sâhibi, sâlih ve kýymetli bir zâtýn oðlu olan Ýmâm-ý A'zam'ýn çocukluðu doðum yeri olan Kûfe'de geçti. Âilesinden üstün bir terbiye alarak küçük yaþta Kur'ân-ý kerîmi ezberledi. Arab lisanýnýn sarf, nahiv, þiir ve edebiyâtýný öðrenmeye baþladý. Eshâb-ý kirâmdan Enes bin Mâlik, Abdullah bin Ebî Evfâ, Vâsýle bin Eskâ, Sehl bin Sâide ve Ebü't-Tufeyl Âmir bin Vâsile'yi (radýyallahü anhüm) görerek onlarýn sohbetlerinde bulundu. Bu zâtlardan hadîs-i þerîf dinledi.

    Enes bin Mâlik hazretlerinin sohbetinde bulunmasýný þöyle anlattý: "Küçük yaþlarda babamla berâber bir âlimin meclisinde bulundum. Meclisin orta yerinde oturan âlim zât þöyle diyordu: "Resûlullah'tan sallallahü aleyhi ve sellem iþittim, buyurdu ki: "Kardeþinin baþýna gelen bir musîbetten dolayý sevinme! Allahü teâlânýn ona âfiyet verip, seni o musîbete mübtelâ kýlmasý mümkündür." Ben; "Bu zât kimdir?" diye sordum. "Resûlullah'ýn hizmetiyle þereflenen Enes bin Mâlik'tir." diye cevap verdiler."

    Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe'nin doðup büyüdüðü Kûfe þehri o devrin önemli ilim merkezlerindendi. Kûfe'de pekçok Eshâb-ý kirâm yaþadý. Ayrýca çeþitli dinlere ve sapýk inanýþlara mensûb insanlar da Kûfe'yi kendilerine merkez seçmiþlerdi.

    Îtikâdý bozuk olan Þiî, Mûtezilî ve Hâricîler de Kûfe'de yaþýyorlardý. Eshâb-ý kirâmla görüþüp, onlardan Ehl-i sünnet îtikâdýný ve din bilgilerini öðrenip nakleden Tâbiîn'in büyükleri de Kûfe'de bulunuyorlardý. Çocukluðu ve ilk gençlik yýllarý böyle bir muhitte geçen Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe hazretleri, önce babasý gibi ticâretle meþgûl olmaya baþladý. Bir taraftan da sýk sýk âlimlerin meclislerine giderek onlarý dinledi, ilimlerinden istifâde etmeye çalýþtý. Ehl-i sünnet îtikâdýnýn yayýlmasý için gayret eden âlimlerin sapýk ve bozuk fýrka mensuplarýyla olan mücâdele ve münâzaralarýný dinledi. Daha henüz ilim tahsîline baþlamadýðý halde sapýk fýrka mensuplarýyla münâzaralarda bulundu. Katýldýðý münâzaralardaki iknâ kâbiliyeti ve üstün baþarýlarý zamânýnýn büyük âlimlerinin dikkatini çekti. Bir cevher olduðunu anlayan âlimler, onu ilim öðrenmeye teþvik ettiler.

    Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe bir gün zamanýn âlimlerinden Þa' bî'nin yanýndan geçiyordu.Þa'bî hazretleri onu yanýna çaðýrýp; "Nereye devâm ediyorsun?" diye sordu. O da; "Çarþýya, pazara devâm ediyorum." dedi. Þa'bî hazretleri; "Hayýr, maksadým o deðil, âlimlerden kimin dersine devâm ediyorsun?" buyurdu. Ýmâm-ý A'zam; "Hiçbirinin dersinde devamlý bulunmuyorum." dedi. Þa'bî hazretleri sözlerine devâm ederek; "Ýlim ile uðraþmayý ve âlimlerle görüþmeyi sakýn ihmâl etme. Ben senin zekî, akýllý ve kâbiliyetli bir genç olduðunu görüyorum." buyurdu. Þa'bî hazretlerinin sözlerinin tesirinde kalan Ýmâm-ý A'zam, çarþýyý pazarý býrakýp ilim yoluna yöneldi. Kûfe'deki âlimlerin ders halkalarýna devâm etmeye baþladý. Þa'bî'nin ilim meclisine devâm edip kelâm ilmi (îmân ve îtikâd ilmi) ile münâzara ilmini tahsil etti. Kýsa zamanda bu ilimlerde ilerleyip parmakla gösterilecek bir dereceye ulaþtý.

    Kelâm ilmini öðrenip yüksek dereceye ulaþtýktan sonra Hammâd bin Ebî Süleymân'ýn ders halkasýna katýlarak fýkýh ilmini tahsîle baþladý.

    Fýkýh ilmine nasýl baþladýðýný talebesi Ebû Yûsuf ve diðer talebelerinin bir sorusu üzerine þöyle anlatmýþtýr: "Bu, Allahü teâlânýn tevfik ve inâyeti iledir. O'na dâimâ hamdolsun. Ben ilim öðrenmeye baþladýðým zaman bütün ilimleri göz önüne aldým. Her birini kýsým kýsým okudum. Neticesini ve faydalarýný düþündüm. Sonra fýkýh ilmine baktým. Onda âlimler ve fakihler ile bir arada bulunmak, onlar gibi ahlâklý olmak var. Ayný zamanda farzlarý iþlemek, dînin emirlerini yerine getirmek, ibâdet etmek de fýkýhý bilmekle oluyor. Dünyâ ve âhiret onunla kâim... Ýbâdet etmek isteyen onsuz yapamaz. Fýkýh, ilimle ameldir." Ýmâm-ý A'zam, fýkýh ilmini Hammâd bin Ebî Süleymân'dan öðrendi. Onun derslerini tâkib ederken huzûrunda gâyet edepli oturur, söylediði her þeyi ezberlerdi. Hocasý talebelerini müzâkere yoluyla yoklama yapýnca, onun dersleri ezberlediðini görürdü ve benim yanýmda ders halkasýnýn baþýna Nu'mân'dan baþka kimse oturmayacak buyururdu.

    Ýmâm-ý A'zam, kelâm, münâzara ve diðer ilimleri öðrenip fýkýh ilmini tahsile baþladýktan sonra, îtikâdî meselelerde insanlarý doðru yoldan ayýran sapýk fýrkalarla mücâdele etti. Hattâ, bu maksatla Hint, Ýran ve Arap yarýmadasýnýn ticâret yollarýnýn birleþtiði Basra'ya da defâlarca gidip, dehrî denilen inkârcýlarla, Þîa, Kaderiye ve diðer bozuk fýrkalara mensup kimselerle uzun münâzaralar yaparak Ehl-i sünnet îtikâdýný yaydý.

    Ýmâm-ý A'zam'ýn Hammâd bin Ebî Süleymân'dan ilim tahsîl ettiði sýralardaydý. O zamanki Bizans'ýn hâkim olduðu Anadolu tarafýndan bir dehrî yâni dünyânýn kadîm olduðunu ve bu dünyânýn bir yaratýcýsý olmadýðýný iddiâ eden bir kimse, Ýslâm diyârýna geldi. Anlattýðý birçok aklî delillerle dünyânýn bir yaratýcýsý olmadýðýný söyleyip Allahü teâlânýn varlýðýný inkâr etti. Ýslâmiyeti tam olarak bilmeyen bâzý müslümanlar onun hîlelerine aldanýp Ýslâmiyetten ayrýlmaya baþladý. Dehrî, Ýslâm âlimleriyle münâzara etmek istediðini bildirerek meydan okudu. Ýmâm-ý A'zam hazretlerinin hocasý, dehrî ile münâzara edip onun bozuk fikirlerini çürütmek için karar verdi. Ancak eðer yenilirsem Ýslâm dînine büyük zarar hâsýl olup fesâdý bütün dünyâya yayýlacak diye de endiþe ediyordu. Hammâd bin Ebî Süleymân bu düþüncelerle yataðýna uzanýp uyuduðu zaman rüyâsýnda bir hýnzýrýn (domuzun) gelip, bir aðacýn bütün dallarýný yediðini ve o aðacýn yalnýz gövdesinin kaldýðýný, o anda aðacýn içinden bir arslan yavrusunun çýkýp o hýnzýrý parça parça ettiðini gördü.

    Sabah olunca genç talebesi Nûmân bin Sâbit, hocasý Hammâd'ýn rahmetullahi aleyh huzûruna girdi. Hammâd bin Ebî Süleymân müslümanlarý îmândan uzaklaþtýrmaya çalýþan dehrîden ve gördüðü rüyâdan bahsetti. Nûmân bin Sâbit hocasýnýn gerek dehrî sebebiyle, gerekse gördüðü rüyâ sebebiyle üzüntülü ve endiþeli olduðunu gördü. Hocasýna üzüntüsünün sebebini sordu. Hocasý her þeyi anlattý. Genç yaþta olan Ebû Hanîfe hocasýna; "Elhamdülillâhi teâlâ. Rüyâda gördüðünüz domuz, o pis ruhlu dehrîdir. Aðaç da ilim aðacýdýr. Dallarý o dehrînin hile ve tuzaklarýna kapýlan müslümanlardýr. Aðacýn gövdesi sizsiniz. O arslan yavrusu da benim. Allahü teâlânýn yardýmý ile ben onu yenerim." dedi.

    Hammâd bin Ebî Süleymân ve Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe münâzara için insanlarýn toplandýklarý meydana gittiler. Dehrî her zamanki gibi kürsüye çýkýp karþýsýna birisinin çýkmasýný istedi. Daha çocuk denecek kadar genç olan Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe onun karþýsýna çýktý. Dehrî Ýmâm-ý A'zam'ý görünce hakâret etmeye baþladý. Ýmâm-ý A'zam; "Hakâreti býrak söyleyeceðini söyle de görüþelim." dedi. Dehrî, Ýmâm'ýn cesâret ve aceleciliðini görünce hayret ederek, ona þöyle dedi: "Var olan þeyin baþlangýcý ve sonu olmamak mümkün müdür?" Ýmâm-ý A'zam þöyle cevap verdi:

    "Sayýlarý bilir misin?" Dehrî; "Evet." deyince, Ýmâm-ý A'zam; "Birden önce hangi sayý vardýr?" dedi. Dehrî; "Birden önce bir þey yoktur." dedi. Bunun üzerine Ýmâm-ý A'zam buyurdu ki: "Mecâzî olan bir yâni bir sayýsý sözünden önce bir þey olmayýnca, hakîkî bir olandan önce nasýl bir þey olabilir?" Bu söz üzerine dehrî baþka sorular sormaya baþladý. Aralarýnda þu konuþmalar geçti: Dehrî dedi ki: "Hakîkî bir olanýn yüzü hangi taraftadýr? Çünkü her þey yönlerden yâni sað, sol, ön, arka, üst, alt yönlerinden bir yerde bulunur?" Ebû Hanîfe; "Mumu yakýnca, ýþýðý hangi taraftadýr?" diye sordu. Dehrî; "Mumun ýþýðý her tarafta aynýdýr." dedi. Bunun üzerine Ýmâm-ý A'zam; "Mecâzî olan bir nûrun, ýþýðýn hâli böyle olursa, dâimî ve ebedî olup, eni boyu olmayan, göklerin ve yerlerin nûru olanýn hâli nasýl olur?" buyurdu. Dehrî cevap veremedi.

    Dehrî yine dedi ki: "Her var olanýn muhakkak bir yeri vardýr. O'nun yeri neresidir?" Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe biraz süt getirtip; "Bu sütte yað var mýdýr?" buyurdu. Dehrî; "Evet vardýr." dedi. Ebû Hanîfe; "Yað bu sütün neresindedir?" diye sorunca, dehrî; "Hiçbir yerine mahsûs deðildir?" dedi. Ýmâm-ý A'zamEbû Hanîfe hazretleri; "Yok olanýn bir hâli böyle olursa, göklerin ve yerlerin yaratýcýsý dâimî ve ebedî olanýn hâli niçin böyle olmasýn?" buyurdu. Dehrî yine cevap veremedi.

    Dehrî son olarak; "Þimdi O ne iþ yapmakla meþgûldür?" diye sordu. Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe hazretleri buyurdu ki: "Sen bana bütün suâlleri kürsüden sordun. Ben hepsine cevap verdim. Þimdi sen oradan bir kerecik inip benim yerime gel, ben kürsüye çýkayým ve oradan cevap vereyim." dedi. Dehrî kürsüden inip Ebû Hanîfe kürsüye çýktý ve; "Allahü teâlâ senin gibi bir müþebbihi yâni Allahü teâlâyý diðer varlýklara benzeten kimseyi kürsüden indirir, benim gibi bir muvahhid yâni Allahü teâlâyý her bakýmdan tek ve bir bilen bir kimseyi kürsüye yükseltir. Þimdi O'nun iþi budur." buyurdu ve Rahmân sûresinin yirmi sekizinci âyet-i kerîmesinin sonunu okudu. Kendi sorduðu sorulara verilen cevaplar karþýsýnda susan ve âciz kalan dehrî, Ýmâm-ý A'zam'a kendine soracaðý sorularýn sorulmasýna tahammül edemeyerek, söyleyecek söz bulamadý.

    Ýmâm-ý A'zamEbû Hanîfe hazretleri,Hammâd bin Ebî Süleymân'ýn derslerine yirmi sekiz yýl devâm edip emsalsiz bir dereceye ulaþtý, daha ders aldýðý sýralarda fýkýhta tanýnýp meþhûr oldu. Bu hususta þöyle demiþtir: "Ben ilim ve fýkýh ocaðýnda yetiþtim. Ýlim erbâbýyla berâber bulundum. Fýkýhta en deðerli bir hocaya devâm ettim." Hocasý Hammâd'ýn dersine devâm ettiði sýrada sýk sýk Hicaz'a gidip Mekke ve Medîne'de çoðuTâbiînden olan âlimler ile görüþür, onlardan hadîs rivâyeti dinler ve fýkýh müzâkereleri yapardý. Ýmâm-ý A'zam'ýn hocalarýndan en meþhûru, fýkýh ilminde hocasý olan Hammâd bin Ebî Süleymân'dýr.

    Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe hazretlerinin Kûfe'de tahsîl ettiði hocalarýndan bâzýlarý þunlardýr:

    Âmir bin Þerâhil eþ-Þa'bî, Süleymân bin Mihrân el-A'meþ, Ebû Ýshak es-Sebîî, Hâkim bin Uteybe, Mansûr bin Mu'temir et-Teymî

    Kûfe dýþýnda diðer ilim merkezlerine de giden Ýmâm-ý A'zamEbû Hanîfe hazretleri bâzan bir sene süren seyâhatlerinde Mekke ve Medîne'ye gitti. Bu beldelerin meþhûr âlimleriyle görüþüp onlardan ilim öðrendi. Elli beþ defâ hac yaptý.

    Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe hazretlerinin Kûfe dýþýndaki diðer þehirlerde ilim öðrendiði hocalarýndan bâzýlarý da þu zâtlardýr:

    Tâbiîn büyüklerindenAmr bin Dînâr el-Cümahî, Ebû Zübeyr Muhammed, Ýbn-i Þihâb ez-Zührî, hazret-i Ebû Bekr'in torunu Kâsým bin Muhammed, Medîne'nin meþhûr âlimlerinden Hiþâm bin Urve ve Yahyâ bin Saîd el-Ensârî, Basra'daki en meþhûr âlimlerden Eyyûb bin Keysân es-Sahtiyânî, Katâde bin Diâme, Bekr bin Abdullah Müzenî.

    AyrýcaPeygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem torunlarýndan Zeyd bin Ali'den ve Muhammed Bâkýr'dan da ilim ve mârifet öðrenen Ýmâm-ý A'zam'a, Muhammed Bâkýr hazretleri buyurdu ki: "Ceddimin þerîatini bozanlar çoðaldýðý zaman sen onu canlandýracaksýn, sen korkanlarýn kurtarýcýsý, þaþýranlarýn sýðýnaðý olacaksýn. Þaþýranlarý doðru yola çevireceksin.Allahü teâlâ yardýmcýn olacak."

    Eshâb-ý kirâmdan Ýbn-i Abbâs'ýn ilmini Mekke fakîhi Atâ bin Ebî Rebâh ve Ýkrime'den, hazret-i Ömer ve onun oðlu Abdullah'tan nakledilen ilimleri Abdullah bin Ömer'in âzâdlýsý Nâfî'den öðrendi. Böylece, Eshâb-ý kirâmdan Ýbn-i Mes'ûd ve hazret-i Ali'den nakledilen ilimleri de buluþup görüþtüðü Tâbiînden öðrendi. Ýlimde hiç kimseye nasîb olmayan yüksek bir dereceye ulaþtý.

    Tasavvuf ilmini de Silsile-i aliyye denilen evliyânýn büyüklerinden olan Câfer-i Sâdýk'tan öðrendi. Onunla sohbet edip feyiz alarak tasavvufta yüksek makâma ulaþtý.

    Zâhirî ve mânevî ilimlerde zamânýnýn en büyük âlimi olanÝmâm-ý A'zam bir gün Halîfe Mansûr'un yanýna girdi. Orada bulunan Îsâ bin Mûsâ, Mansûr'a; "Bugün dünyânýn en büyük âlimi bu zâttýr." dedi. Halîfe Mansûr; "Ey Nûmân, bu ilmi kimden aldýn?" diye sorunca; "Hazret-i Ömer'den ilim alanlar vâsýtasýyla hazret-i Ömer'den, hazret-i Ali'den ilim alanlar vâsýtasýyla hazret-i Ali'den, Abdullah bin Mes'ûd'dan ilim alanlar vâsýtasýyla da Abdullah bin Mes'ûd'dan aldým." cevâbýný verdi. Bunun üzerine Halîfe Mansûr; "Sen iþini gâyet saðlam tutmuþsun, ilmi asýl menbaýndan almýþsýn." dedi. Ýmâm-ý A'zam baþta Eshâb-ý kirâmýn büyüklerinin ilim silsilesinden olmak üzere, dört bin kiþiden ilim öðrenip, bütün ilimlerde ve üstünlüklerde en yüksek dereceye ulaþmýþtýr. Þöhreti her yere yayýlýp, zamânýnda bulunan ve sonra gelen bütün müctehidler, âlimler, üstün kimseler hattâ hýristiyanlar bile onu hep medhetmiþ, övmüþtür.

    Ýmâm-ý A'zam'ýn hocasýHammâd bin Ebî Süleymân vefât edince, hocasýnýn talebeleri, arkadaþlarý ve halkýn ileri gelenleri, onun yerini dolduracak âlimin, ancak Ýmâm-ý A'zam'ýn olduðunu görerek, ýsrârla hocasýnýn yerine geçmesini istediler. "Ýlmin ölmesini istemem." buyurup, ilim kürsüsüne oturdu. Hocasý Hammâd bin Ebî Süleymân'ýn yerine müftî oldu ve talebe yetiþtirmeðe baþladý.

    Ýmâm-ý A'zam, hocasý Hammâd'ýn yerine geçince, ilmi, vakarý, üstün tevâzuu, takvâsý, tatlý sözleri ve güler yüzüyle herkes tarafýndan sevilen ve dînî meselelerde insanlarýn karþýlaþtýklarý zorluklara çare bulan tek mürâcaat kaynaðý oldu. Irak, Horasan, Harezm, Türkistan, Tuharistan, Ýran, Hind, Yemen ve Arabistan'ýn her tarafýndan gruplar hâlinde gelen talebeler, fetvâ isteyenler ve dinleyicilerle etrafý dolup taþýyordu.

    Ýmâm-ý A'zamýn meclisinde halk tarafýndan sorulan suâllerin cevaplandýrýlmasý ve talebeler için verilen muntazam dersler olmak üzere iki türlü müzâkere yapýlýrdý. Her gün sabah namazýný, câmide kýlýp öðleye kadar sorulan suâlleri cevaplandýrýr, fetvâ verirdi. Öðleden önce kaylûle yapýp, bir miktâr uyuyup, öðle namazýndan sonra, yatsýya kadar, talebelere ders verirdi. Yatsýdan sonra evine gidip biraz dinlenir, sonra tekrar câmiye gelip sabaha kadar ibâdet ederdi. Sorulan suâllere cevap vermeden önce, mesele açýk olarak müzâkere edilir, talebeleri suâli cevaplandýrmaya çalýþýrdý. Meselenin müzâkeresi bittikten sonra, kendisi yeniden ele alýp gerekli düzeltmeleri yapar ve konuyu iyice izah ve tasvir ettikten sonra cevaplandýrýrdý. Cevaplarý verildikten sonra da fetvâyý bizzat söylemek sûretiyle ve anlaþýlýr ifâdelerle talebelerine yazdýrýrdý. Bu yazýlar daha sonra fýkýh kâideleri hâline gelmiþtir.

    Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe'nin baþta gelen talebeleri; Ýmâm-ý Ebû Yûsuf ismiyle meþhûr olanYâkûb binÝbrâhim, Muhammed Þeybânî, Züfer bin Huzeyl, Hasan bin Ziyâd, oðlu Hammâd, Abdullah bin Mübârek, Veki' bin Cerrâh, Ebû Amr Hafs bin Gýyâs, Yahyâ bin Zekeriyyâ, Dâvûd-i Tâî, Esad bin Amr, Âfiyet bin Yezid el-Advî, Kâsým bin Ma'an, Ali bin Müshir, Hibban bin Ali gibi yüzlerce âlimlerdir.

    Ýmâm-ý A'zam ticâretle de uðraþýrdý. Talebelerinin ihtiyaçlarýný kendi kazancýndan karþýlardý. Talebelerine son derece þefkatli davranýr, onlarýn ilimde iyi yetiþmeleri için büyük titizlik gösterirdi. Talebelerini o kadar mükemmel yetiþtirmiþti ki, baþkalarýnýn uzun zamanda bulduklarý hükümleri onlar kýsa zamanda bulurdu.Bir defâsýnda onun ders usûlünü ve talebelerini görmek için bir ilim heyeti Kûfe'ye gelmiþti. Aralarýnda Tâbiînin büyüklerinin de bulunduðu bu heyet, onlarýn bu üstünlüðünü, baþarýsýný görerek büyük bir memnuniyetle ayrýlmýþtýr. Ýmâm-ý A'zam talebelerine; "Sizler benim kalbimin sevinci, hüznümün tesellisisiniz." buyururdu.

    Gerek ilim meclisine gerek sohbetlerine uzaktan yakýndan gelen pekçok kimse ondan ilim ve mârifet tahsîl ettiler. Sohbetleri sýrasýnda insanlarýn müþküllerini cevaplandýrdýðý gibi gönüllerini ferahlatan nasîhatlerde bulundu. Bir sohbeti sýrasýnda, müminleri sevmekle ilgili olarak buyurdu ki:

    Allah bize, insanlarýn mümin olanlarýný sevmemizi, onlara karþý saygý beslememizi ve aslâ kýrýcý olmamamýzý, kalplerinde ne sakladýklarýný bilemeyeceðimizi, hareketlerimizi buna göre ayarlamamýzý emretmiþtir.

    Talebesi Yûsuf bin Hâlid es-Semtî bir vazifeye tâyin edilip, Basra'ya giderken, Ebû Hanîfe ona þu tavsiyelerde bulunmuþtur: "Basra'ya vardýðýnda halk seni karþýlayacak, ziyâret ve tebrik edecek. Herkesin deðer ve yerini taný, ileri gelenlere ikrâmda bulun, ilim sâhiplerine hürmet et, yaþlýlara saygý, gençlere sevgi göster, halka yaklaþ, fâsýklardan uzaklaþ, iyilerle düþüp kalk, Sultaný küçümseme, hiç bir kimseyi hafife alma. Ýnsanlýðýnda kusur etme, sýrrýný hiç kimseye açma, iyice yakýnlýk peydâ etmedikçe kimsenin arkadaþlýðýna güvenme, cimri ve alçak insanlarla ahbablýk kurma, kötü olduðunu bildiðin hiç bir þeye ülfet etme!..

    Seninle baþkalarý arasýnda bir toplantý akdedilir veya insanlar mescidde etrafýný sarýp aranýzda bâzý meseleler görüþülürse, yahut onlar bu meselelerde senin bildiðinin aksini iddiâ ederlerse onlara hemen muhâlefet etme. Sana bir þey sorulursa ona herkesin bildiði þekilde cevap ver! Sonra bu meselede þu veya bu þekilde görüþ ve delillerin de bulunduðunu söyle. Senin bu türlü açýklamalarýný dinleyen halk, hem senin, hem de baþka türlü düþünenlerin deðerini tanýmýþ olur. Sana, bu görüþ kimindir? diye sorarlarsa, fakihlerin bir kýsmýnýndýr, de. Onlar, verdiðin cevâbý benimserler ve onu sürekli olarak yaparlarsa, senin kadrini daha iyi bilir ve mevkiine daha çok hürmet ederler...

    Seni ziyârete gelenlere ilimden bir þey öðret. Bundan faydalansýnlar ve herkes öðrettiðin þeyi belleyip tatbik etsin. Onlara umûmi þeyleri öðret, ince meseleleri açma. Onlara güven ver, bâzan onlarla þakalaþ ve ahbablýk kur. Zîrâ dostluk, ilme devamý saðlar. Bâzan da onlara yemek ikrâm et. Ýhtiyaçlarýný temine çalýþ, deðer ve itibarlarýný iyi taný, kusurlarýný görme. Halka yumuþak muâmele et, müsâmaha göster, hiç bir kimseye karþý býkkýnlýk gösterme; onlardan biri gibi davran."

    Haram ve þüphelilerden þiddetle sakýnan Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe hazretleri helal lokma husûsunda buyurdu ki:

    "Dînin alýþ-veriþ kýsmýný bilmeyen, haram lokmadan kurtulamaz ve ibâdetlerin sevâbýný bulamaz. Zahmetleri boþa gider, azâba yakalanýr ve çok piþman olur."

    Ýmâm-ý A'zam'ýn yaþadýðý devir, Emevîler ve Abbâsîler zamânýna isâbet etmektedir. Ömrünün elli iki yýlýný Emevîler, on sekiz yýlýný da Abbâsîler devrinde geçirdi.Emevî Devletinin son bulup, Abbâsî Devletinin kuruluþuna ve bu arada vukû bulan çeþitli hâdiselere þâhid oldu. Bütün hâdiseler içerisinde Ýmâm-ý A'zam, bir taraftan dîni öðrendi ve öðretti, diðer taraftan da, Ehl-i sünnet îtikâdýnda olan insanlarý, îmândan ayýrmaya çalýþan sapýk ve bozuk fýrkalarda olanlarla mücâdele etti. Bu fýrkalarýn herbiri ile yaptýðý münâzaralarda onlarý kesin delillerle susturuyordu.

    Emevîlerin son zamanlarýnda Emevî vâlisi, Ýmâm-ý A'zam'a devlet idâresinde bir vazife vermek istedi ve bu hususta zorladý. Fakat Ýmâm-ý A'zam bâzý sebeplerden dolayý kabûl edemeyeceðini bildirdi. Bunun üzerine hapsedilerek iþkence yapýldý. Daha sonra serbest býrakýlýnca, 747 (H.130) yýlýnda Mekke'ye gidip orada altý yýl kadar kaldý. Mekke'de de talebelere ders ve fetvâ vererek ilmî mütâlaalar yaptý. Abbâsîlerin bir devlet hâline gelip kuvvetlenmesinden sonra Kûfe'ye döndü. Buradaki derslerine ömrünün son yýllarýna kadar devam etti. Otuz yýllýk müddet içinde verdiði derslerinde yetiþen talebelerinin herbiri, o zaman çok geniþlemiþ olan Ýslâm dünyâsýnýn her tarafýna yayýldýlar. Müftîlik, müderrislik, kâdýlýk gibi çeþitli vazifelerle büyük hizmetler yaptýlar. Böylece Peygamber efendimizin bildirdiði yol olan Ehl-i sünnet îtikâdýný ve fýkýh ilmini her tarafa yaydýlar ve bu hususta kýymetli kitaplar yazdýlar. Ýnsanlara doðru yolu gösterip saâdete kavuþturdular. Bu hizmeti kendilerinden sonraki asýrlara da aksettirdiler.

    Emevîler devrinde bâzý baský ve iþkenceler gören Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe hazretleri, Abbâsîler devrinin ilk zamanlarýnda ilim öðretmeye ve talebe yetiþtirmeye devâm etti. Abbâsî Devleti içinde de karýþýklýklar ve ayaklanmalar baþ gösterdi. Ýmâm-ý A'zam hazretleri bu karýþýklýklara raðmen ders verme iþini devâm ettirdi. 762 (H.145) senesinde meydana gelen hâdiselerden sonra Abbâsî halîfesi Ebû Câfer Mansûr onuKûfe'den Baðdât'a getirtti. "Mansûr haklý olarak halîfedir, diye herkese bildir." dedi. Buna karþýlýk temyiz mahkemesi reisliðini verdi. Çok zorladý. Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe hazretleri çok takvâ sâhibi olup, dünyâ makamlarýna kýymet vermediðinden kabûl buyurmadý. Mansûr onu habsettirdi. Her gün otuz deðnek vurdurdu. Ýmâm-ý A'zam'ýn mübârek ayaklarýndan kan aktý. Halîfe Mansûr bir ara piþman olup otuz bin akçe gönderdi ise de kabûl buyurmadý. Tekrar hapsedip her gün on deðnek fazla vurdurdu. On birinci günü halkýn hücûmundan korkulup zorla sýrt üstü yatýrýldý. Aðzýna zehirli þerbet döküldü. 767 (H.150) senesinde þehîd edildi. Vefât ettiði anda secdeye kapandý. Vefât haberi duyulduðu her yerde büyük üzüntü ve göz yaþýyla karþýlandý. Cenâzesini Baðdât kâdýsý Hasan bin Ammâre yýkadý. Yýkamayý bitirince þöyle dedi: "Allahü teâlâ sana rahmet eylesin!Otuz senedir gündüzleri oruç tuttun. Kýrk sene gece sýrtýný yataða koyup uyumadýn. En fakihimiz sendin! Ýçimizde en çok ibâdet edenimiz sendin! En iyi sýfatlarý kendinde toplayan sendin!" Cenâzesinin kaldýrýlacaðý sýrada Baðdât halký oraya toplanýp o kadar büyük kalabalýk olmuþtu ki, cenâze namazýný kýlanlar elli bin kiþiden fazla idi. Gelenler çok kalabalýk olduðundan cenâze namazý ikindiye kadar kýlýndý. Altý defâ cenâze namazý kýlýndý. Sonuncusunu oðlu Hammâd kýldýrdý. Baðdât'ta, Hayzeran kabristânýnýn doðusunda defnedildi. Ýnsanlar günlerce kabrinin baþýnda toplanýp ona duâ ettiler. Vefâtýna çok üzüldüler. Ýmâm-ý Þâfiî'nin hocasýnýn hocasý Ýbn-i Cerîhe vefât ettiðini duyunca istirca âyetini (Ýnnâ lillah...) okuyup, "Yâni ilim gitti deseniz ya!" buyurdu. Büyük âlimlerden Þu'be'ye vefât haberi ulaþýnca, o da; "Ýlim ýþýðý söndü, ebediyyen onun gibisini bulamazlar." dedi. Vefâtýndan sonra çok kimseler onu rüyâsýnda görerek ve kabrini ziyâret ederek, þânýnýn yüceliðini dile getiren þeyler anlatmýþlardýr. Ýmâm-ý Þâfiî buyurdu ki: "Ebû Hanîfe ile teberrük ediyorum. Onun kabrini ziyâret edip faydalara kavuþuyorum. Bir ihtiyâcým olunca iki rekât namaz kýlýp, Ebû Hanîfe'nin kabrine gelerek onun yanýndaAllahü teâlâya duâ ediyorum ve duâm hemen kabûl olup isteklerime kavuþuyorum."

    "Yüz elli senesinde dünyânýn zîneti gider." hadîs-i þerîfinin de, Ýmâm-ý A'zam için olduðunu Ýslâm âlimleri bildirmiþtir. Çünkü o târihte Ýmâm-ý A'zam gibi bir büyük vefât etmemiþti. Mezhebi, Ýslâm âleminin büyük bir kýsmýna yayýldý. Selçuklu Sultaný Melikþah'ýn vezirlerinden Ebû Sa'd-i Harezmî, Ýmâm-ý A'zam'ýn kabri üzerine mükemmel bir türbe ve çevresinde bir medrese yaptýrdý. Sonra Osmanlý pâdiþâhlarý bu türbeyi defâlarca tâmir ettirdi.

    Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe hazretleri ulûm-ý âliyye denilen yüksek din ilimlerinde en üstün derecede âlim idi. Kelâm ilminde ve îtikâd bilgilerinde Ehl-i sünnetin reisidir. Tefsîr ilminde müfessirlerin baþý, üstâdý derecesindeydi. Hadîs ilminde ise büyük bir muhaddis ve derin ilim sâhibiydi.

    Ýmâm-ý Þâfiî hazretleri; "Fýkýh ilminde mütehassýs olmak isteyen, Ebû Hanîfe'nin kitaplarýný okusun." buyururdu. Abdullah bin Mübârek de; "Fýkýh ilminde Ebû Hanîfe gibi mütehassýs birini görmedim." buyurdu.

    Büyük âlim Mis'ar, Ebû Hanîfe'nin karþýsýnda diz çökerek, bilmediklerini sorar öðrenirdi. "Bin âlimden ders aldým. Fakat, Ebû Hanîfe'yi görmeseydim, Yunan felsefesinin bataklýðýna kayacaktým." demiþtir. Ebû Yûsuf buyuruyor ki: "Hadîs ilminde Ebû Hanîfe gibi derin bilgi sâhibi birini görmedim. Hadîs-i þerîfleri açýklamakta onun gibi bir âlim yoktur." Büyük âlim ve müctehid Süfyân-ý Sevrî buyuruyor ki: "Bizler, Ebû Hanîfe'nin yanýnda, doðan kuþu yanýndaki serçeler gibiydik, Ebû Hanîfe, âlimlerin önderidir."

    Âli bin Âsým diyor ki: "Ebû Hanîfe'nin ilmi, zamânýndaki âlimlerin ilimlerinin toplamý ile ölçülse, Ebû Hanîfe'nin ilmi fazla gelir."

    Büyük hadîs âlimi A'meþ, Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe'den birçok mesele sordu. Ýmâm-ý A'zam, suâllerinin herbiri için hadîs-i þerîfler okuyarak cevap verdi. A'meþ, Ýmâm-ý A'zam'ýn hadîs ilmindeki derin bilgisini görünce, "Ey fýkýh âlimleri! Sizler mütehassýs tabîb, biz hadîs âlimleri ise, eczâcý gibiyiz! Hadîsleri ve bunlarý rivâyet edenleri biz söyleriz. Bizim söylediklerimizin mânâlarýný siz anlarsýnýz!" dedi. "Ubeydullah bin Amr, büyük hadîs âlimi A'meþ'in yanýndaydý. Birisi gelip, birþey sordu. A'meþ bunun cevâbýný düþünmeðe baþladý. O esnâda, Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe geldi. A'meþ, bu suâli Ýmâm'a sorup cevâbýný istedi. Ýmâm-ýA'zam hemen geniþ cevap verdi. A'meþ, bu cevâba hayran olup, yâ Ýmâm! Bunu hangi hadîsden çýkardýn dedi. Ýmâm-ý A'zam, bir hadîs-i þerîf okuyup, bundan çýkardým. Bunu senden iþitmiþtim dedi. Ýmâm-ý Buhârî, üç yüz bin hadîs ezberlemiþti. Bunlardan yalnýz on iki bin kadarýný kitaplarýna yazdý. Çünkü; "Benim söylemediðimi hadîs olarak bildiren, Cehennem'de çok acý azap görecektir." hadîs-i þerîfinin dehþetinden çok korkardý.

    Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe'nin verâ ve takvâsý daha çok olduðundan, hadîs nakledebilmesi için çok aðýr þartlar koymuþtu. Ancak bu þartlarýn bulunduðu hadîs-i þerîfi naklederdi."

    Ýmâm-ý A'zam, Ýslâmiyeti; îmân, amel ve ahlâk esaslarý olarak bir bütün hâlinde insanlara yeniden duyurmuþ, þüphesi ve bozuk bir düþüncesi olanlara cevaplar vermiþ, müslümanlarý çeþitli fitne ve propagandalarla zaafa düþürmek, parçalamak ve böylece Ýslâm dînini yýkabilmek ümidine kapýlanlarý hüsrâna uðratmýþ, önce îtikâdda birlik ve berâberliði saðlamýþ; ibâdetlerde, günlük iþlerdeAllahü teâlânýn rýzâsýna uygun bir hareket tarzýnýn esaslarýný ve þeklini tesbit etmiþtir. Böylece, ikinci hicrî asrýn müceddidi (dînin yeniden yayýcýsý) ünvanýný almýþtýr.

    Hadîs-i þerîfte; "Îmân Süreyya yýldýzýna çýksa, Fârisoðullarýndan biri elbette alýp getirir." buyruldu. Ýslâm âlimleri, bu hadîs-i þerîfin Ýmâm-ý A'zam hakkýnda olduðunu bildirmiþtir. Yine Buhârî ve Müslim'de bildirilen bir hadîs-i þerîfte; "Ýnsanlarýn en hayýrlýsý, benim asrýmda bulunan müslümanlardýr (Yâni Eshâb-ý kirâmdýr). Onlardan sonra en iyileri, onlardan sonra gelenlerdir (yâni Tâbiîndir). Onlardan sonra da onlardan sonra gelenlerdir... (yâni Tebe-i tâbiîndir)" buyruldu. Ýmâm-ý A'zam da, bu hadîs-i þerîfle müjdelenen tâbiînden ve onlarýn da en üstünlerinden biridir. Hayrât-ül-Hisan, Mevdû'ât-ül Ulûm ve Dürrül-Muhtâr'da yazýlý hadîs-i þerîflerde buyruldu ki: "Âdem (aleyhisselâm) benimle öðündüðü gibi ben de ümmetimden bir kimse ile öðünürüm. Ýsmi Nu'mân, künyesi Ebû Hanîfe'dir. O, ümmetimin ýþýðýdýr."

    "Peygamberler benimle öðündükleri gibi ben de Ebû Hanîfe ile öðünürüm. Onu seven beni sevmiþ olur. Onu sevmeyen beni sevmemiþ olur."

    "Ümmetimden biri, þerîatimi canlandýrýr. Bid'atleri öldürür. Adý Nu'mân bin Sâbit'tir."

    "Her asýrda ümmetimden yükselenler olacaktýr. Ebû Hanîfe zamânýnýn en yükseðidir."

    Hazret-i Ali de; "Size bu Kûfe þehrinde bulunan, Ebû Hanîfe adýnda birini haber vereyim. Onun kalbi ilim ve hikmet ile dolu olacaktýr. Âhir zamanda, bir çok kimse, onun kýymetini bilmeyerek helâk olacaktýr. Nitekim, râfizîler de, Ebû Bekir ve Ömer için helâk olacaklardýr." buyurdu.

    Ýmâm-ý A'zam'ýn zamânýnda ve sonraki asýrlarda yaþayan Ýslâm âlimleri hep onu medhetmiþler, büyüklüðünü bildirmiþlerdir. Abdullah ibni Mübârek anlatýr: "Ebû Hanîfe, Ýmâm-ý Mâlik'in yanýna geldiðinde Ýmâm-ý Mâlik ayaða kalkýp hürmet gösterdi. O gittikten sonra yanýndakilere; "Bu zâtý tanýyor musunuz? Bu zât, Ebû Hanîfe Nu'mân bin Sâbit'tir. Eðer þu aðaç direk altýndýr dese isbât eder." dedi. Sonra Süfyân-ý Sevrî yanýna geldi. Onu, Ebû Hanîfe'nin oturduðu yerden biraz daha aþaðýya oturttu, çýktýktan sonra onun fýkýh âlimi olduðunu anlattý."Yine Abdullah ibni Mübârek der ki: Hasan bin Ammâre'yi Ebû Hanîfe ile birlikte gördüm. Ebû Hanîfe'ye þöyle diyordu: "Allahü teâlâya yemîn ederim ki fýkýhta senden iyi konuþaný, senden sabýrlýsýný ve senden hazýr cevab birini görmedim. Elbette sen fýkýhta söz söyleyenlerin efendisi ve reisisin. Senin hakkýnda kötü söyleyenler sana hased edenler, seni çekemeyenlerdir."

    Ýshâk bin Ebû Fedâ'dan nakl olunur: "Ýmâm-ý Mâlik'i gördüm. Ýmâm-ý A'zam'la el ele tutup berâber yürürlerdi. Câmiye gelince kendisi durup önce Ýmâm-ý A'zam'ýn girmesini beklerdi." demiþtir. Hakîkate varmýþ evliyânýn büyüklerinden Sehl bin Abdullah Tüsterî; "Eðer Mûsâ ve Îsâ aleyhimesselâmýn kavimlerinde Ebû Hanîfe gibi âlimler bulunsaydý bunlar doðru yoldan ayrýlýp, dinlerini bozmazlardý." buyurmuþtur.

    Ýmâm-ý Þâfiî: "Ben Ebû Hanîfe'den daha büyük fýkýh âlimi bilmem, fýkýh öðrenmek isteyen onun talebesinin ilim meclisinde otursun, onlara hizmet etsin." buyurmuþtur. Ahmed ibni Hanbel: "Ýmâm-ý A'zam verâ, zühd ve îsâr (cömertlik) sâhibi idi. Âhiret isteðinin çokluðunu kimse anlayacak derecede deðildi." buyurmuþtur. Ýmâm-ý Mâlik'e, Ýmâm-ý A'zam' dan bahsederken onu diðerlerinden daha çok medh ediyorsunuz?" dediklerinde: "Evet öyledir. Çünkü, insanlara ilmi ile faydalý olmakta, onun derecesi diðerleri ile mukâyese edilemez. Bunun için ismi geçince, insanlar ona duâ etsinler diye hep methederim." buyurmuþtur. Ýmâm-ý Gazâlî: "Ebû Hanîfe çok ibâdet ederdi. Kuvvetli zühd sâhibiydi. Mârifeti tam bir ârifdi. Takvâ sâhibi olup, Allahü teâlâdan çok korkardý. Dâimâ Allahü teâlânýn rýzâsýnda bulunmayý isterdi" buyurmuþtur. Yahyâ Muâz-ý Râzi anlatýr: "Peygamber efendimizi rüyâda gördüm ve yâ Resûlallah, seni nerede arayayým dedim. Cevâbýnda: Beni,Ebû Hanîfe'nin ilminde ara, buyurdu." Ýmâm-ý Rabbânî hazretleri buyurur ki: "Ýmâm-ý A'zam abdestin edeplerinden bir edebi terkettiði için kýrk senelik namazýný kazâ etmiþtir. Ebû Hanîfe takvâ sâhibi, sünnete umakta ictihâd ve istinbatta, þer'î delillerden hüküm çýkarmakta öyle bir dereceye kavuþmuþtur ki, diðerleri bunu anlamaktan âcizdirler. Ýmâm-ý A'zam, hadîs-i þerîfleri ve Eshâb-ý kirâmýn sözünü kendi reyine takdim ederdi." Ýmâm-ý Rabbânî hazretleri Mebde' ve Meâd risâlesinde de þöyle buyurur: "Büyük Ýmâm Ebû Hanîfe'nin yüksek derecesinden takdir edilemeyen þânýndan ne yazayým. Müctehidlerin en verâ sâhibiydi. En müttekîsi o idi. Þâfiî'den de, Mâlik'den de, Ýbn-i Hanbel'den de her bakýmdan üstün idi."

    Yine Ýmâm-ý Rabbânî (rahmetullahi aleyh) ve Muhammed Pârisâ (rahmetullahi aleyh) buyurdular ki: "Îsâ aleyhisselâm gibi ulülazm bir peygamber gökten inip Ýslâm dîni ile amel edince ve ictihâd buyurunca, ictihâdý Ýmâm-ý A'zam'ýn (rahmetullahi aleyh) ictihâdýna uygun olacaktýr. Bu da Ýmâm-ý A'zam'ýn büyüklüðünü, ictihâdýnýn doðruluðunu gösteren en büyük þâhittir."

    Son asrýn, zâhir ve bâtýn ilimlerinde kâmil, dört mezhebin fýkýh bilgilerinde mâhir, büyük âlim Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri buyurdu ki: "Ýmâm-ý A'zam, Ýmâm-ý Yûsuf ve Ýmâm-ý Muhammed de, Abdülkâdir Geylânî gibi büyük evliyâ idiler. Fakat âlimler kendi aralarýnda taksim-i a'mel eylemiþlerdir. Yâni herbiri zamanýnda neyi bildirmek icâb ettiyse onu bildirmiþlerdir. Ýmâm-ý A'zam zamânýnda fýkýh bilgisi unutuluyordu. Bunun için hep fýkýh üzerinde durdu. Tasavvuf hususunda pek konuþmadý. Yoksa Ebû Hanîfe nübüvvet ve vilâyet yollarýnýn kendisinde toplandýðý, Câfer-i Sâdýk hazretlerinin huzûrunda iki sene bulunup öyle feyiz, nur ve vâridât-ý ilâhiyyeye kavuþmuþtur ki, bu büyük istifâdesini; "O iki sene olmasaydý Nu'mân helâk olurdu." sözü ile anlatabildiler. Silsile-i zehebin en büyük halkasýndan olan Câfer-i Sâdýk'dan tasavvufu alýp, vilâyetin (evliyâlýðýn) en son makâmýna kavuþmuþtur. Çünkü Ebû Hanîfe, Peygamber efendimizin vârisidir. Hadîs-i þerîfte: "Âlimler peygamberlerin vârisleridir" buyruldu. Vâris, her hususta verâset sâhibi olduðundan zâhirî ve bâtýnî ilimlerde Peygamber efendimizin vârisi olmuþ olur. O halde her iki ilimde de kemâlde idi."

    Ýslâm âlimleri, Ýmâm-ý A'zam'ý bir aðacýn gövdesine, diðer âlim ve velîleri de bu aðacýn dallarýna benzetmiþler, o'nun her bakýmdan büyük ve üstün olduðunu, diðerlerinin ise bir veya birkaç bakýmdan büyük kemâlâta (olgunluklara, üstünlüklere) erdiklerini belirtmiþlerdir.

    Ýslâm dünyâsýnda ilimleri ilk defâ tedvin ve tasnif eden odur. Din bilgilerini (Kelâm, fýkýh, tefsîr, hadîs vs.) isimleri altýnda ayýrarak bu ilimlere âit kâideleri o tesbit etmiþtir. Böylece onun asrýnda zuhur eden eski Yunan felsefesine âit kitaplarýn tercüme edilmesiyle birlikte, bu kitaplarda yazýlý bozuk sözlerin, fikirlerin din bilgileri arasýna karýþtýrýlmasýný ve Ýslâm dînine bid'atlerin sokulmasý tehlikesini bertaraf etti.

    Ýyi düþünüldüðünde bütün insanlýðýn dünyâ ve âhiret saâdetini doðrudan doðruya ilgilendirdiði açýkça görülen bu çok mühim hizmet, Ýmâm-ý A'zam'ýn zamânýnda ve daha sonra yetiþen mezheb imâmlarý, Ýslâm âlimleri, evliyânýn büyükleri tarafýndan da tâzim ve þükranla yâdedilmiþtir, "Ehl-i sünnetin reisi", "Ýmâm-ý A'zam= En büyük imâm" adýyla anýlmýþtýr.

    Ýmâm-ý A'zam, Allahü teâlânýn rýzâsýndan baþka bir düþüncesi olmayan büyük bir âlimdi. Dinden soranlara Ýslâmiyeti dosdoðru þekliyle bildirir, tâviz vermez, bu yolda hiçbir þeyden çekinmezdi. Onun kitaplarýna, ders halkasýna ve fetvâlarýna herhangi bir siyâsi düþünce ve güç, nefsânî arzu ve menfaat, þahsî dostluk ve düþmanlýk gibi unsurlar aslâ girmemiþtir.

    Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe nefsine tam hâkimdi. Lüzumsuz þeylerle aslâ uðraþmazdý. Ancak kendisi gibi büyük Ýslâm âlimlerinde görülen heybet, vakar ve ahlâk-ý hamîde (yüksek Ýslâm ahlâký) ile her hâlükârda insanlarýn kurtuluþu için çýrpýnýrdý. Muârýzlarýna bile sabýr, güler yüz, tatlýlýk ve sükûnetle davranýr, aslâ heyecan ve telâþa kapýlmazdý. Keskin ve derin bir firâset sâhibiydi. Bu hâliyle insanlarýn içlerinde gizledikleri þeylere nüfuz eder ve olaylarýn sonuçlarýný sezerdi.

    Ayrýca kuvvetli þahsiyeti, keskin zekâsý, üstün aklý, engin ilmi, heybeti, geniþ muhâkemesi, muhabbeti ve câzibesi ile, karþýlaþtýðý herkese tesir eder, gönüllerini cezbederdi. Karþýsýna çýkan ve uzun tetkiki gerektiren bâzý meseleleri, derin bir mütâlaadan sonra, böyle olmayanlarý ise ânýnda ve olayýn açýk misâlleriyle cevaplandýrýrdý. En inatçý ve peþin hükümlü muârýzlarýný bile, en kolay bir yoldan cevaplandýrarak iknâ ederdi. Bu hususta hayret verici sayýsýz menkýbeleri meþhurdur.

    Hâsýlý Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe, Ýslâmiyetin müslümanlardan doðru bir îtikâd (Ehl-i sünnet îtikâdý), doðru bir amel ve güzel bir ahlâk istediðini bildirmiþ, ömrü boyunca bu kurtuluþ yolunu anlatmýþtýr. Vefâtýndan sonra da yetiþtirdiði talebeleri ve kitaplarý asýrlar boyunca gelen bütün müslümanlara ýþýk tutmuþ ve rehber olmuþtur.

    Ýmâm-ý A'zam ayrýca ticâret yapardý. Onun kanâatkârlýðý, cömertliði, emânete riâyeti ve takvâsý ticâret muâmelelerinde de dâimâ kendini göstermiþtir. Tâcirler ona hayret ederler ve ticârette onu Ebû Bekir'e benzetirlerdi. Ticâreti, ortaklarý ile beraber yapar, her yýl kazancýnýn dört bin dirhemden fazlasýný fakirlere daðýtýr, âlimlerin, muhaddislerin, talebelerinin bütün ihtiyaçlarýný karþýlar, ayrýca onlara para daðýtarak, tevâzu ile; "Bunlarý ihtiyâcýnýz olan yere sarf edin ve Allah'a hamdedin. Çünkü verdiðim bu mal hakîkatte benim deðildir, sizin nasîbiniz olarak Allahü teâlânýn ihsân ve kereminden benim elimden size gönderdiðidir." buyururdu. Böylece ilim ehlini, maddî bakýmdan baþkalarýna minnettâr býrakmaz, rahat çalýþmalarýný temin ederdi. Kendi evine de bol harcar, evine harcettiði kadar da fakirlere sadaka verirdi. Zenginlere de hediyeler verirdi. Her Cumâ günü anasýnýn, babasýnýn rûhu için fakirlere ayrýca yirmi altýn daðýtýrdý. Meclisine devam edenlerden birinin elbisesini çok eski gördü. Ýnsanlar daðýlýncaya kadar oturmasýný söyledi.Kalabalýk daðýlýnca; "Þu seccâdenin altýndakileri al, kendine güzel bir elbise yaptýr." buyurdu. Orada bin akçe vardý.

    Bir defâsýnda ihtiyar bir kadýn gelip, ben fakirim, bana þu elbiseyi mâliyeti fiyatýna sat dedi. Dört dirhem ver, onu al deyince, bu elbisenin maliyetinin daha fazla olduðunu tahmin eden kadýn; "Ben, ihtiyar bir kadýncaðýzým. Yoksa benimle böyle alay mý ediyorsun?" dedi. "Hayýr, bunda alay yok." deyip elbiseyi ihtiyar kadýna dört dirheme verdi. Bir malý satýn alýrken de, satarken de insanlarýn hakkýna riâyet ederdi. Birisi ona satmak üzere bir elbise getirdi. Fiyatýný sordu. O da yüz akçe istediðini söyleyince, Ýmâm-ý A'zam bunun deðeri yüz akçeden daha fazladýr dedi. Satan kiþi yüzer yüzer arttýrarak dört yüze çýktý. Hayýr daha fazla eder deyip, bu iþten anlayan bir tüccar çaðýrarak, fiyat takdir ettirdi ve o elbiseyi beþ yüz akçeye satýn aldý.

    Ýmâm-ý A'zam, kýrk sene yatsý namazýnýn abdesti ile sabah namazýný kýldý. Elli beþ defa hac yaptý, son haccýnda Kâbe-i muazzama içine girip burada iki rekat namaz kýldý. Namazda bütün Kur'ân-ý kerîmi okudu. Sonra aðlayarak; "Yâ Rabbî! Sana lâyýk ibâdet yapamadým. Fakat senin akýl ile anlaþýlmayacaðýný iyi anladým. Hizmetimdeki kusurumu bu anlayýþýma baðýþla!" diyerek duâ etti. O anda; "Ey Ebû Hanîfe, sen beni iyi tanýdýn ve bana güzel hizmet ettin! Seni ve kýyâmete kadar senin mezhebinde olup, yolunda gidenleri af ve maðfiret ettim." diye bir ses iþitildi. Her gün ve her gece Kur'ân-ý kerîmi bir kere sonuna kadar okur, hatmederdi.

    Komþusu bir genç vardý, her gece içki içer, eve sarhoþ gelir, baðýrýr çaðýrýrdý. Bir gün devletin görevlileri onu yakalayýp hapse attýlar. Ertesi gün Ýmâm-ý A'zam, "Komþumuzun sesi kulaðýmýza gelmez oldu." deyince, bir talebesi onun hapse atýldýðýný söyledi. Bunun üzerine Ýmâm-ý A'zam vâliye gitti. Vâli, onu görünce ayaða kalkýp hürmetle karþýladý. Teþrifinizin sebebi nedir? dedi. O da hâdiseyi anlatýnca, vâli: "Böyle ehemmiyetsiz bir iþ için zât-ý âliniz buraya kadar niçin zahmet ettiniz, bir haber gönderseydiniz kâfi idi." dedi ve o genci serbest býraktý. Ýmâm-ý A'zam o gence; "Bak biz seni unutmuyoruz." diyerek, bir kese de akçe (para) verdi. Bunun üzerine o genç, yaptýðý kötü iþlerden tövbe edip, Ýmâm-ý A'zam'ýn derslerine devam etmeye baþladý ve fýkýh ilminde âlim olarak yetiþti.

    Vâsýt þehrinde fazîletli bir zât vardý, ismi (Nu'mân'ýn kölesi) idi. Ýsminin niçin böyle olduðu sorulduðunda, þöyle cevap vermiþtir: "Annem öldüðü zaman ben karnýnda canlý olup henüz doðmamýþým. Annemin cenâzesi yýkanýrken, benim anne karnýnda canlý olduðumu anlamýþlar ve durumu Ýmâm-ý A'zam'a, yâni Nu'mân bin Sâbit'e bildirmiþler, o da hemen kadýnýn karnýnýn sol tarafýný yarýn, çocuk oradadýr, çýkarýn demiþtir. Doktor dediði gibi yapýp beni ölen anemin karnýndan çýkarmýþ, ben bunun için kendimi onun âzâtlý kölesi kabûl eder, ona dâimâ duâ ederim."

    Ýmâm-ý A'zam'ý çekemiyen biri, o'nu ve talebelerini nehir kenarýnda bulunan bahçesinde bir ziyâfete dâvet etti. Ýmâm-ý A'zam bu dâveti kabûl edip talebelerine ben ne yaparsam siz de onu yapýn, diye tenbih etti. Oraya vardýklarýnda dâvet eden adam buyurun yemeðe deyince, Ýmâm-ý A'zam ellerini yýkamak için nehire gitti, talebeleri de onu takib ettiler ve hocalarýnýn bir müddet orada kalmasýnýn sebebini merak etmeye baþladýlar. Sonra döndüklerinde, bir kedinin tabaklardaki yemeklerden yiyip zehirlendiðini görerek, yemeðin zehirli olduðunu ve hocalarýnýn kerâmetini anladýlar ve böylece bir sünnete, yâni yemekten önce el yýkamaya uymanýn bereketine kavuþtular. Bunu gören dâvet sâhibi, yaptýðýna piþman oldu. Özür dileyip, onu sevenler arasýna katýldý.

    Ýmâm-ý A'zam, bir gece rüyâsýnda Peygamberimizin kabrini açmýþ, mübârek bedenine sýkýca sarýlmýþtý. Uyanýnca bu fevkalâde rüyâsýný Tâbiînin büyüklerinden Ýbn-i Sîrîn'e anlattý. Ýbn-i Sîrîn; "Bu rüyânýn sâhibi sen deðilsin, bunun sâhibi Ebû Hanîfe olsa gerek." dedi. (Ebû Hanîfe benim!) deyince, Ýbn-i Sîrîn, sýrtýný aç göreyim dedi. Sýrtýný açýnca iki omuzu arasýnda bir "ben" gördü ve (Sen o kimsesin ki, Peygamberimiz senin hakkýnda; "Benim ümmetim içinde, iki omuzu arasýnda bir ben bulunan biri gelir. Allahü teâlâ dînini onunla kuvvetlendirir, ihyâ eder." buyurdu) dedi.

    Bir gece yatsý namazýný cemâatle kýlýp çýkarken, bir ayaðý kapýnýn dýþýnda, bir ayaðý daha mescidde iken bir konu üzerinde talebesi Züfer ile sabah ezânýna kadar konuþup, diðer ayaðýný çýkarmadan sabah namazýný kýlmak için tekrar mescide girmiþtir.

    Ýmâm-ý A'zam'ýn büyüklüðünü çekemeyenler, onun Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesini býrakýp sâdece kendi aklýyla ve kýyas yoluyla hareket ettiði dedikodusunu yayýyorlardý. Söylenenler Peygamber efendimizin torunlarýndan Muhammed Bâkýr hazretlerinin kulaðýna ulaþtý. Seyyid Muhammed Bâkýr hazretleri Ýmâm-ý A'zam'la görüþtüðü zaman ona buyurdu ki: Sen, ceddim Resûlullah'ýn (sallallahü aleyhi ve sellem) dînini kýyasla deðiþtiriyormuþsun? deyince, Ýmâm-ý A'zam: Allah korusun, böyle þey nasýl olur? Lâyýk olduðunuz makâma oturunuz benim size hürmetim var dedi. Bunun üzerine, Muhammed Bâkýr oturunca, Ýmâm-ý A'zam da onun önüne diz çöktü ve aralarýnda þu konuþma geçti. Ýmâm-ý A'zam þöyle dedi: "Size üç suâlim var, cevap lütfediniz?" Kadýn mý daha zayýftýr, erkek mi? diye sordu. O da, kadýn daha zayýf dedi. Kadýnýn mirâsda hissesi kaç? Erkek iki hisse, kadýn ise bir hisse alýr, deyince; Bu, ceddin Resûlullah'ýn (sallallahü aleyhi ve sellem) kavli deðil mi? Eðer ben bozmuþ olsaydým, erkeðin hissesini bir, kadýnýnkini iki yapardým. Fakat ben kýyas yapmýyorum, nassla (âyet ve hadîs ile) amel ediyorum.

    Ýkincisi: Namaz mý daha fazîletli, yoksa oruç mu? Namaz daha fazîletli, diye cevap verdi. Eðer ben ceddinin dînini kýyasla deðiþtirseydim, kadýn hayýzdan temizlendikten sonra, namazýný kazâ etmesini söylerdim. Orucu kazâ ettirmezdim.Fakat ben kýyasla böyle bir þey yapmýyorum.

    Üçüncüsü: Bevil mi daha pis, yoksa meni mi? Bevil daha pisdir diye cevap verdi. Eðer ben ceddinin dînini kýyasla deðiþtirseydim bevilden sonra gusül, meniden sonra abdest alýnmasýný bildirirdim. Fakat ben hadîse aykýrý rey kullanarak, kýyas yaparak Resûlullah efendimizin dînini deðiþtirmekten Allahü teâlâya sýðýnýrým. Böyle þeyden beniAllah korusun dedi. Nass (Kitapdan ve sünnetden delil) olan yerde kýyas yapmadýðýný, delili bulunmayan meseleleri, delili bulunan meselelere benzeterek kýyas yaptýðýný söyleyince, Muhammed Bâkýr onu kucaklayýp alnýndan öptü.

    Ýmâm-ý A'zam'ýn eserleri çok olup zamânýmýza kadar gelenleri on tânedir. Aslýnda akâid ve fýkýh ilimlerinde rivâyet edilen bütün meseleler onun eseridir. Bunlardan fýkýh bilgileri, Ebû Yûsuf'un rivâyeti ile ve bilhassa Ýmâm-ý Muhammed Þeybânî'nin toplayýp yazdýðý Zâhirür-rivâye denilen kitaplarla nakledilmiþtir.

    1) Risâle-i Reddi Havâriç ve ReddiKaderiyye, 2) El-Fýkh-ul-Ekber, 3) El-Fýkh-ül-Ebsât, 4) Er-Risâle Osman-ý Bustî, 5) Kitâb-ül-Âlim vel-Müteallim, 6) Vasiyyet-Nûkirrû,7) Kasîde-i Nu'mâniyye, 8) Ma'rifet-ül-Mezâhib, 9) El-Asl, 10) El-Müsned-ül-Ýmâm-ý A'zam li Ebî Hanîfe.



    BUNU SENÝN VE BÜTÜN MÜSLÜMANLARIN ÝYÝLÝÐÝ ÝÇÝN YAPIYORUM

    Talebelerinin önde gelenlerinden Ýmâm-ý Ebû Yûsuf'a þu vasiyette bulundu:

    "Ey Yâkûb (Ebû Yûsuf)! Sultana saygý göster. Makam ve mevkýine hürmet et. Ýlmî bir mesele için seni çaðýrmadýðý zaman yanýna gitmekten kaçýn. Çünkü ona gidip gelmeyi çoðaltýrsan, îtibâr etmez olur.

    Sultanýn dostlarý ve taraflarý ile buluþma. Etrâfýndakilerden uzaklaþýrsan, þerefin ve merteben yerinde kalýr. Halk önünde konuþma, yalnýz sorduklarýna cevap ver. Halk ve tüccar arasýnda da dînî ve zarurî bilgiye âid olmayan sözlerden kaçýn. Zîrâ onlar, kötü zanda bulunabilirler ve yaklaþmaný kendilerinden rüþvet almana atfederler.

    Hanýmýnýn yanýnda yabancý kadýnlardan konuþma. Sen baþka kadýnlardan bahsedince, o da kendinde yabancý erkeklerden söz etmek hakkýný bulur.

    Her halde Allahü teâlâdan kork, kötülüklerden korun. Emânetlere riâyet et. Küçük-büyük, zengin-fakir herkese iyilik ve nasîhatta bulun. Hiç kimseyi küçük görme. Vakarlý ol ve herkese deðer ver. Ziyâretine gelenleri iyi karþýla.Meselelerine cevap ver. Eðer o, meselenin ehli ise ilim ile meþgûl olur, deðilse sana muhabbet ve sevgi besler.

    Hoca ve üstâdlarýna hürmet et, onlara dil uzatma. Ýnsanlardan dâimâ çekin. Allah için gizli hâlinde ne isen, açýk durumda da öyle ol.

    Çok gülme. Zîrâ çok gülmek kalbini öldürür. Vakarlý bir þekilde yürü. Acele acele ve salýna salýna yürüme, iþlerinde aceleci olma. Konuþurken yüksek konuþma, baðýrýp çaðýrma. Dâimâ kendin için sükûn ve sükûtu tercih et.

    Nefsini her zaman murâkabe edip gözet ve kontrol et. Ölümü hatýrýndan çýkarma. Hocalarýn ve kendisinden ilim aldýðýn zâtlar için Allahü teâlâdan af ve maðfiret dile. Kur'ân-ý kerîm okumaya devâm et. Kabirleri, büyük zâtlarý ve mübârek yerleri çokça ziyâret et.

    Hayvânî zevklerine ve nefsinin arzûlarýna düþkün kimselerle düþüp kalkma. Yalnýz dîne dâvet yolunda böyleleriyle birlikte bulunmakta bir mahzur yoktur. Oyun ve eðlence yerleri ile söðülüp sayýlan yerlere gitme. Ezan okununca câmiye gitmeye hazýrlan.

    Seninle bir hususta istiþâre etmek, danýþmak isteyen kimseyi dinle. Seni Allahü teâlâya yaklaþtýracaðýný bildiðin þeyleri ona söyle. Bu tavsiyemi de kabûl eyle. Çünkü bundan dünyâ ve âhirette istifâde edeceksin.

    Cimrilikten sakýn. Zîrâ herkes cimrilere buðzeder. Onlarý sevmez. Aç gözlülük ve yalancýlýktan sakýn. Güzel huylu ol. Ýnsanlarý incitmekten kaçýn. Her zaman her yerde temiz elbise giy. Dünyâya raðbeti ve hýrsýný azaltarak nefsini temizle. Dünyâ sevgisini içinden at. Kalbin temiz olsun.

    Yolda giderken saða sola bakma. Dâimâ önüne bakarak yürü. Münâzara âdâbýný bilmeyen ve iddiâlarýný delilleriyle isbât edemeyen kimselerle söze giriþmekten kaçýn. Mevki ve makam peþinde koþan, halk arasýndaki meselelere dalan ve bu sûretle kendilerine þöhret ve menfaat saðlamak isteyenlerin sözlerine ve aralarýna karýþma. Çünkü onlar bu hususta seni haklý bilseler de, sözlerine önem vermezler. Þarlatanlýklarý ile seni susturmak ve utandýrmak isterler. Bir cemâat içinde bulunduðun zaman seni saygý ile öne geçirmedikçe kendiliðinden ileri safa geçme. Ayný þekilde muâmele görmeden de mihrâba geçip imâm olma.

    Zâlim sultan ve âmirlerin yanýnda bulunma. Belki onlar yanýnda, doðru ve helâl olmayan bir iþ yaparlar da onlarý men edemezsin. Senin sustuðunu gören insanlar onlarýn söz ve hareketlerinden o iþin hak ve doðru olduðunu sanýrlar.

    Ýlim meclislerinde hiddet ve þiddet göstermekten sakýn. Beni de hayýrlý duâdan unutma. Bu nasîhatýmý kabûl et. Onu ancak sana, senin ve bütün müslümanlarýn iyiliði için yapýyorum."



    SAÐIR, KÖR, DÝLSÝZ VE TOPAL HANIM!

    Ýmâm-ý A'zam'ýn babasý Sâbit, daha bekar iken temiz ahlâklý, takvâ ve verâ sâhibiydi. Zühdü, salahý ve ilmi pekçoktu. Yüzünde bir nur vardý. Bir gün bir dere kenarýnda abdest alýyordu. Suda bir elma gördü. Elmayý alýp, abdestten sonra elinde olmayarak diþledi. Fakat tükrüðünde kan gördü. Kendi kendine; "Þimdiye kadar bana böyle bir hal olmamýþtý. Buna sebep ýsýrdýðým elma olmalý." dedi ve buna piþman oldu. Elma sâhibini bulup helallaþmak için dere boyunca gitti. Nihâyet ýsýrdýðý elmanýn aðacýný buldu. Aðacýn sâhibini aradý. Onun cömerd ve ihsân sâhibi biri olduðunu öðrendi. Oradakiler; "Çok cömert ve ihsân sâhibidir. Elma aðacýndaki bütün elmalarý alsan, alma demez. Bir tane elmadan ne çýkar." dediler. Sâbit aramalardan sonra, bahçenin sâhibini buldu ve; "Ya elmanýn parasýný al, yahut helâl et." dedi. Bahçe sâhibi onun haramlardan ve þüphelilerden sakýnma husûsundaki gayretini görüp, hareketinin doðru olup olmadýðýný kontrol etmek istedi. Sâbit'e; "Helâl etmem için ne vereceksin?" diye sordu. Sâbit; "Altýn istersen altýn, gümüþ istersen gümüþ." dedi. Bahçe sâhibi; "Ben altýn, gümüþ istemem. Kýyâmet gününde senden dâvâcý olmamamý istiyorsan, bir teklifim var. Onu kabûl edersen hakkýmý helâl ederim." dedi. Sâbit; "Teklifin nedir?" diye sordu. Bahçe sâhibi; "Benim bir kýzým var; gözleri görmez, kulaklarý duymaz, dili söylemez, ayaklarý yürümez. Bunu sana nikâh etmek istiyorum. Kabûl edersen elmayý sana helâl ederim. Yoksa, yarýn kýyâmet günü Allahü teâlânýn huzûrunda seni mahcûb ederim." dedi. Sâbit kendi kendine; "Ey dîninde sâbit olan Sâbit! Kýyâmette tehlike ve sýkýntýlara mâruz kalmaktansa buna dünyâda katlanmak daha iyidir." deyip kabûl etti. Bahçe sâhibi, teklifinin kabûl edildiðini görünce, böyle bir kimseye kýzýný vereceði için çok sevindi. Nikâhý yapýldý. Gece olunca Sâbit üzüntü ile nikâhlýsýnýn bulunduðu odaya girdi. Orada, gâyet süslü, güzel, saðlam, görür, iþitir, konuþur, yürür bir hanýmla karþýlaþtý. Haným efendi kalkýp Sâbit'i karþýladý. Saygý dolu ifâdelerle konuþtu. Sâbit kendi kendine; "Yâ Rabbî! Bu ne iþtir. Hayal mi yoksa rüyâ mý?" dedi. Hanýmýn kendi nikâhlýsý olduðundan þüphelenip odadan geri çýkmak istedi. Hanýmý; "Niye çýkýyorsun ey Allahü teâlânýn sevgili kulu? Senin helâlin benim!" dedi. Sâbit ona; "Baban seni bana kötüledi. Kördür, saðýrdýr, dilsizdir, kötürümdür." diye târif etti. Sen ise ne güzel yürüyorsun ve ne iyi konuþuyorsun. Niçin böyle söyledi. Þaþtým doðrusu. Muhakkak bunda bir hikmet vardýr." dedi. Nikâhlýsý kýz; "Bu bir sýrdýr, izin ver açýklayayým. Babamýn sözünde yalan yoktur. Dînini kayýran ve seven bir insandýr. Seneler oluyor bu evden dýþarý çýkmýþ deðilim. Þimdiye kadar hiçbir yabancý, yüzümü görmedi. Ben de bir yabancý yüz görmedim. Bu sebeple gözlerim harama kördür. Kulaðým bir yabancý sözü duymamýþ ve günâh iþlememiþtir. Bunun için günâha karþý saðýrdýr. Ayaklarým günah yerlerine gitmez, bunun için kötürümüm. Dilimden hiç kötü söz, günâha sebeb olan bir kelime çýkmadý. Onun için dilsizim. Babamýn sözlerindeki hikmet budur." dedi.

    Bu sözleri duyan Sâbit bin Zûtâ Allahü teâlâya þükretti ve; "Yâ Rabbî! Sen her þeye gücü yetensin." dedi. Haramlardan ve þüphelilerden sakýnma ve iffet esaslarý üzerine kurulan bu evlilikten; ilim, irfân ve takvâ sâhibi olacak olan Nûmân isminde bir çocuk dünyâya geldi.



    ALLAH'A ÞÜKRETMEK

    Ýmâm-ý A'zam hazretleri, Allahü teâlâdan çok korkardý. Bu hususta þöyle buyurmuþtur:

    "Mümin, Allahü teâlâdan korktuðu kadar hiç bir þeyden korkmaz. Þiddetli bir hastalýða yakalanýr veya fecî bir kazâ veya belâya uðrarsa, gizli veya âþikâr; "Yâ Rabbî, bana bu belâyý neden verdin?" diye þikâyetçi olmaz. Bilâkis hastalýða, belâya ve kazâya raðmen, Allahü teâlâyý zikir ve þükreder.

    Mümin, Allahü teâlânýn kendisini devamlý murâkabe ettiðini bilir. Kimsenin bulunmadýðý bir yerde veya herkesin yanýnda olsun, mutlaka Allahü teâlânýn onu kontrol ettiðine inanýr.



    KAPTANSIZ GEMÝ OLUR MU?

    Bir defâsýnda dünyâya kadîm, yâni dünyânýn bir yaratýcýsý yoktur diyen dehrîlerden bir grup, Ýmâm-ý A'zamEbû Hanîfe'yi öldürmek üzere geldiler. Bu topluluk, Ýmâm-ý A'zam'la bir konuda münâkaþa edelim ve onu yenip öyle öldürelim dediler. Ebû Hanîfe'nin yanýna gelince onlara; "Ýçerisinde aðýr ve çok kýymetli yük yükletilmiþ, engin dalgalý bir denizde kaptansýz bir geminin bulunmasýna ne dersiniz?" diye sordu. O topluluk; "Böyle þey olur mu?" dediler. Ebû Hanîfe; "Her mevsim, hattâ her gün, þekli, hâli, iþleri deðiþen, her gün bir baþka þekilde görünen intizâmý akýllara hayret veren bu dünyânýn hâkim bir yaratýcýsý ve çok tedbirli bir sâhibi olmadýðýna nasýl hükmedersiniz?" buyurdu. Gelenler, aldýklarý iknâ edici cevap karþýsýnda düþündüklerine ve yaptýklarýna piþman olup, tövbe ettiler. Dünyâyý Allahü teâlânýn yarattýðýna inandýlar ve kýlýçlarýný kýnlarýna sokup oradan ayrýldýlar.



    O PARAYI SANA HEDÝYE ETMÝÞTÝM

    Ýmâm-ý A'zam bir gün yolda giderken onu gören bir adam, yüzünü ondan saklayýp baþka bir yola saptý. Hemen o adamý çaðýrýp, neden yolunu deðiþtirdiðini sordu. Adam cevâbýnda, size on bin akçe borcum var. Uzun zaman oldu ödeyemedim ve çok sýkýldým, utandým dedi. Ýmâm-ý A'zam; "Sübhânallah, ben o parayý sana hediye etmiþtim. Beni görüp sýkýldýðýn ve utandýðýn için hakkýný helâl et!" dedi. Bir defâsýnda ortaðýna, sattýðý mallar içinde kusurlu bir elbise olduðunu söyleyip, bunu satarken özrünü göstermesini tenbih etti. Fakat ortaðý bu elbiseyi satarken elbisenin kusurunu söylemeyi unuttu. Satýn alan kimseyi de tanýmýyordu. Ýmâm-ý A'zam durumu öðrenince o mallardan alýnan doksan bin akçeyi sadaka olarak daðýttý. Çünkü o elbisenin parasý da bütün elbiselerin parasýna karýþmýþtý. Müþteri fakir veya ahbabýndan olursa onlardan kâr almaz, malý aldýðý fiyata verirdi.



    ÂLÝMLERÝN KANI ZEHÝRDÝR

    Ýmâm-ý A'zam talebeleri arasýnda bulunduðu bir sýrada vücûdunu bir akrep soktu ve yere düþtü. Talebeleri akrebi öldürmek isteyince; "Onu öldürmeyiniz, kendimi onunla tecrübe etmek istiyorum, bakalým haklarýnda hadîs-i þerîfte; "Âlimlerin kaný zehirdir." buyrulan âlimlere dâhil miyim?" dedi. Talebeleri akrebe baktýlar, kývrandý, büzüldü ve hemen öldü.
    Konu estate tarafýndan (14-01-2006 Saat 21:22 ) deðiþtirilmiþtir.

  2. #2

    Kullanýcý Bilgi Menüsü

    Standart

    Ýmam-ý a’zam Ebu Hanife (Rahmetullahi Aleyh)


    Ehl-i sünnetin reisidir. Fýkýh bilgilerini, Ehl-i sünnet itikadýný topladý. Yüzlerce talebesine öðretip, kitaplara geçirilmesine sebep oldu. Müslümanlar tarafýndan kaðýt imali bunun zamanýnda baþladý.



    Derin ilmi, keskin zekasý, aklý, zühdü, takvasý, hilmi, salahý ve cömertliði yüzlerce kitaplara yazýlýp anlatýlmýþtýr. Talebesi pek çok olup, büyük müctehidler, âlimler yetiþtirdi. Ehl-i sünnetin yüzde sekseni Hanefi mezhebindedir.



    Asýl adý Numan’dýr. 80 (m. 699) senesinde Kufe’de doðup, 150 [m.767]’de Baðdat’ta þehid edildi.



    Babasýnýn adý, Sabit’tir. Acemistan’ýn (Ýran’ýn) ileri gelenlerinden bir zatýn soyundan olup, Faris oðullarýndandýr. Dedesi Zuta, Ýslam dinini kabul etmiþ ve Hz. Ali’ye ikramda bulunmuþtu. Ýlim sahibi salih ve kýymetli bir zat olan babasý Sabit, Hz. Ali ile görüþmüþ, kendisi, evladý ve zürriyeti için duasýný almýþtýr.



    Ýmam-ý a’zam, Kufe’de doðup büyüdü ve orada yetiþti. Ailesinden çok üstün bir terbiye ve din bilgisi aldý. Küçük yaþta Kur’an-ý kerimi ezberledi ve Arapçanýn o zaman tasnif edilmekte olan sarf, nahv, þiir ve edebiyatýný öðrendi. Gençliðinin ilk yýllarýnda Eshab-ý kiramdan Enes bin Malik’i, Abdullah bin Ebi Evfa’yý, Vasile bin Eska’ý, Sehl bin Saide’yi ve hicri 102’de en son Mekke’de vefat eden Ebu’t-Tufeyl Amir bin Vasile’yi görmüþtür. Bunlardan hadis dinlemiþtir.



    O zaman Kufe, Irak’ýn büyük þehirlerinden ve önemli ilim merkezlerindendi. Eski medeniyetlerin yataðý olan Irak’ta deðiþik dinlere ve sapýk itikadlara mensup çeþitli kavimler yaþýyordu. Ayrýca itikadý bozuk olan Þia ve Mutezile burada ortaya çýkmýþ, çölde Hariciler türemiþti. Diðer taraftan Eshab-ý kiramla görüþüp onlardan Ehl-i sünnet itikadýný ve din bilgilerini nakleden Tabiinin büyükleri de orada bulunuyordu. Burada hükümet güçlerini ele geçirmek isteyen fýrkalar arasýnda da çetin bir mücadele sürüp gidiyordu. Ýmam-ý a’zam böyle bir muhitte, ilk gençlik yýllarýnda babasý gibi önce ticaretle meþgul olmaya baþladý. Bir taraftan da sýk sýk âlimlerin meclisine gidip onlarý dinliyordu.



    Bu âlimler kargaþalýklarý ve fitneleri ortadan kaldýrmak için Ehl-i sünnet itikadýný yayýyorlar ve sapýk fýrkalarla mücadele edip onlarýn bozuk fikirlerini çürütüyorlardý. Kufe genellikle bu tip münazaralara sahne oluyor, hatta bu münazaralar meclislerden, çarþýya pazara taþýyordu. Henüz çok genç yaþta olan imam-ý a’zam da, ailesinden ve gittiði ilim meclislerinden aldýðý din bilgileriyle bazen münazaralara katýlýyor ve onun üstün kabiliyeti, keskin zekasý, derin anlayýþý ve çabuk kavrayýþlýlýðý yüzünden okunuyordu. Daha ilme baþlamadýðý halde sapýk fýrkalara mensup olanlarla yaptýðý münazaralarýndaki ikna kabiliyeti ve üstün baþarýlarý, zamanýn büyük âlimlerinin dikkatini çekmiþti. Onun bir cevher olduðunu anlayan âlimler, onu ilim öðrenmeye teþvik ettiler. O da bu tavsiyelere uyarak ilim öðrenmeye baþladý.



    Ýlim öðrenmeye baþlayýþýný kendisi þöyle anlatýr:

    “Bir gün zamanýn âlimlerinden Þabi’nin yanýndan geçiyordum, beni çaðýrdý ve bana; “Nereye devam ediyorsun?” dedi. Ben de; “Çarþýya, pazara!” dedim. “Maksadým o deðil, âlimlerden kimin dersine devam ediyorsun?” dedi. “Hiçbirinin dersinde devamlý bulunamýyorum” dedim. “Ýlim ile uðraþmayý ve âlimler ile görüþmeyi sakýn ihmal etme! Ben senin zeki, akýllý ve kabiliyetli bir genç olduðunu görüyorum” dedi. Onun bu sözü bende iyi bir tesir býraktý. Çarþýyý, pazarý býrakýp, ilim yolunu tuttum. Allahü teâlânýn yardýmý ile Þabi’nin sözünün bana çok faydasý oldu.”



    Ýmam-ý Þabi’nin tavsiyesinden sonra ilme sarýlýp, ders halkalarýna devam etmeye baþladý. Ýmam-ý a’zam önce kelam ilmini, iman ve itikadý ve münazara bilgilerini Þabi’den öðrendi. Kýsa zamanda bu ilimlerde parmakla gösterilecek bir dereceye ulaþtý. Daha sonra Hammad bin Ebi Süleyman’ýn ders halkasýna katýlarak fýkýh ilmine baþladý. Onun derslerini takip ederken huzurunda gayet edepli oturur, söylediði her þeyi ezberlerdi. Hocasý talebelerini müzakere yoluyla yoklama yapýnca, onun dersleri ezberlediðini görürdü ve benim yanýmda ders halkasýnýn baþýna Numan’dan baþka kimse oturmayacak derdi.



    Ýmam-ý a’zamýn hocasý Hammad, fýkýh ilmini Ýbrahim Nehai’den, bu da Alkame’den, Alkame de Abdullah bin Mesud’dan, bu da Peygamberimizden öðrenmiþtir. Hammad’ýn derslerine yirmi sekiz yýl devam edip emsalsiz bir dereceye ulaþtý, daha ders aldýðý sýrada fýkýhta tanýnýp meþhur oldu.



    Hocasý Hammad’ýn dersine devam ettiði sýrada sýk sýk Hicaz’a gidip Mekke ve Medine’de çoðu Tabiinden olan âlimler ile görüþür, onlardan hadis rivayeti dinler ve fýkýh müzakereleri yapardý. Ehl-i beytten Zeyd bin Ali’den, Muhammed Bakýr’dan ilim öðrendi. Muhammed Bakýr ona bakýp; “Ceddimin þeriatini bozanlar çoðaldýðý zaman sen onu canlandýracaksýn, sen korkanlarýn kurtarýcýsý, þaþýranlarýn sýðýnaðý olacaksýn. Þaþýranlarý doðru yola çevireceksin. Allahü teâlâ yardýmcýn olacak!” buyurmuþtur.

    Tasavvuf bilgilerini Muhammed Bakýr, ondan sonra da Silsile-i aliyyenin büyüklerinden olan Cafer-i Sadýk hazretlerinden öðrendi. Yüksek makamlara kavuþtu. Eshab-ý kiramdan Ýbni Abbas’ýn ilmini, Mekke fakihi Ata bin Ebi Rebah’tan ve Ýkrime’den, Hz. Ömer ve onun oðlu Abdullah’tan nakledilen ilimleri Abdullah bin Ömer’in azatlýsý Nafi’den öðrendi. Böylece, Eshab-ý kiramdan Ýbni Mesud ve Hz.Ali’den nakledilen ilimleri de buluþup görüþtüðü Tabiinden öðrendi.



    (Ýlmi kimden aldýn?) diye sorulunca da, þu cevabý vermiþti:

    “Hz. Ömer’den ilim alanlar vasýtasýyla Hz. Ömer’den; Hz. Ali’den ilim alanlar vasýtasýyla Hz. Ali’den; Abdullah bin Mesud’dan ilim alanlar vasýtasýyla da Abdullah bin Mesud’dan aldým.”



    Ýmam-ý a’zam, baþta Eshab-ý kiramýn büyüklerinin ilim silsilesinden olmak üzere dört bin kiþiden ilim öðrenip, bütün ilimlerde ve üstünlüklerde en yüksek dereceye ulaþmýþtýr. Þöhreti her yere yayýlýp zamanýnda bulunan ve sonra gelen bütün müctehidler, âlimler, üstün kimseler onu hep methetmiþ, övmüþtür.



    Ýmam-ý a’zamýn hocasý Hammad bin Ebi Süleyman vefat edince, hocasýnýn talebeleri, arkadaþlarý ve halkýn ileri gelenleri onun yerini dolduracak âlimin, ancak imam-ý a’zamýn olduðunu görerek, ýsrarla hocasýnýn yerine geçmesini istediler. “Ýlmin ölmesini istemem!” buyurup, ilim kürsüsüne oturdu. Hocasý Hammad’ýn yerine müftü oldu ve talebe yetiþtirmeye baþladý.



    Ýmam-ý a’zam, hocasý Hammad’ýn yerine geçince, ilmi, vakarý, üstün tevazuu, takvasý, tatlý sözleri ve güler yüzüyle herkes tarafýndan sevilen ve dini meselelerde insanlarýn bütün müþkillerini çözen yegane müracaat kaynaðý oldu. Irak, Horasan, Harezm, Türkistan, Tuharistan, Faris diyarý (Ýran), Hind, Yemen ve Arabistan’ýn her tarafýndan kitleler halinde gelen talebeler, fetva isteyenler ve dinleyicilerle etrafý dolup taþýyordu.



    Ýmam-ý a’zamýn meclisinde halk tarafýndan sorulan suallerin cevaplandýrýlmasý ve talebeler için verilen muntazam dersler olmak üzere iki türlü müzakere yapýlýrdý. Her gün sabah namazýný, camide kýlýp öðleye kadar sorulan sualleri cevaplandýrýr, fetva verirdi. Öðleden önce kaylule [öðle vakti bir miktar uyuma] yapýp, öðle namazýndan sonra yatsýya kadar talebelere ders verirdi. Yatsýdan sonra evine gidip biraz dinlenir, sonra tekrar camiye gelip sabaha kadar ibadet ederdi. Sorulan suallere cevap vermeden önce, mesele aleni (açýk) olarak müzakere edilir, talebeleri suali cevaplandýrmaya çalýþýrdý. Meselenin müzakeresi bittikten sonra, kendisi yeniden ele alýp gerekli düzeltmeleri yapar ve konuyu iyice izah ve tasvir ettikten sonra cevaplandýrýrdý. Cevaplarý verildikten sonra da fetvayý bizzat söylemek suretiyle ve anlaþýlýr ifadelerle talebelerine yazdýrýrdý. Bu yazýlar daha sonra fýkýh kaideleri haline gelmiþtir. Dini bir mesele cevaplandýrýlýp halledilince þükür için tekbir getirirlerdi. Bu esnada Kufe mescidi tekbir sadalarýyla inlerdi.



    Talebelerine verdiði muntazam dersleri ise çok mükemmel bir usul ile yürütürdü. Bir taraftan fýkhýn eski hadiselere ait bilinen hükümleri takrir edilir (anlatýlýr) ve müzakere yapýlýr, diðer taraftan yeni hadiselere ait hükümler bulunurdu. Geçmiþ ve yaþanmakta olan hadiselerin hükümleri takrir edilirken, bunlara benzeyen veya ayný cinsten olup da gelecekte vuku bulabilecek hadiselere ait hükümler de araþtýrýlýp bulunurdu. Dolayýsýyla imam-ý a’zamýn derslerinde geçmiþ ve yaþanmakta olan halin meselelerinden baþka, geleceðe ait meselelere geçilmiþ ve fýkhýn külli (genel) kaideleri tespit edilmiþtir.



    Ýmam-ý a’zam hazretlerinin ders halkasýnda çözülen fiili ve nazari fýkhi meselelerin sayýsý altýyüzbini aþmýþtýr. Bunlarýn içinde, fýkýh ilminin anlaþýlmasýna yarayan sarf, nahv ve hesaba (fen ilimlerine) ait öyle ince meseleler de vardýr ki, onlarýn meydana çýkarýlmasý ve çözülmesinde Arap dilinin ve cebir ilminin mütehassýslarý dahi aciz kalmýþlar, hayranlýklarýný ifade etmiþlerdir. Çözülen fýkhi meseleler cinslerine göre kýsýmlara (kitaplara), kýsýmlar da çeþitlerine göre bab ve fasýllara ayrýlmýþtýr. Baþta taharet bahsiyle ibadetler, münakehat, muamelat, hudud (had cezalarý), ukubat, sulh, cihad ve devletler hukuku, feraiz, yani miras hukuku olmak üzere sýralanarak fýkýh düzenlenmiþtir.



    Böylece imam-ý a’zam, fýkýh ilmini ilk defa kollara ayýrýp her branþýn bilgilerini ayrý ayrý toplamýþ, usuller koymuþ, Feraiz ve Þurut kitaplarýný yazmýþtýr. Ayrýca Eshab-ý kiramýn, Peygamberimizden naklen bildirdiði iman, itikad bilgilerini de toplayýp yüzlerce talebesine bildirdi. Ýlmi Kelam, yani iman bilgileri mütehassýslarý yetiþtirdi. Ýmam-ý Matüridi ondan gelen kelam bilgilerini kitaplara yazdý. Yetiþtirdiði talebelerin sayýsý dört bine ulaþmýþ olup, bunlardan yedi yüz otuzu ilimde iyice yükselmiþ, içlerinden kýrk kadarý ictihad derecesine çýkmýþtýr. Bazý müellifler onun derslerinde yetiþen talebelerinin isim ve künyelerini, mensup olduklarý þehirlerini tespit edip, yazmýþlardýr.



    Ýmam-ý a’zam ticaretle de uðraþýrdý. Talebelerinin ihtiyaçlarýný kendi kazancýndan karþýlardý. Talebelerine son derece þefkatli davranýr, onlarýn ilimde iyi yetiþmeleri için büyük titizlik gösterirdi. Talebelerini o kadar mükemmel yetiþtirmiþti ki, baþkalarýnýn uzun zamanda bulduklarý hükümleri onlar kýsa zamanda bulurdu. Onun ders usulünü ve talebelerini görmek için gelen, aralarýnda Tabiinin büyüklerinin de bulunduðu ilmi bir heyet onlarýn bu üstünlüðünü, baþarýsýný görerek büyük bir memnuniyetle ayrýlmýþlardýr. Talebelerine; “Sizler benim kalbimin sevinci, hüznümün tesellisisiniz” buyururdu.



    Otuz yýllýk müddet içinde verdiði derslerinde yetiþen talebelerinin herbiri o zaman çok geniþlemiþ olan Ýslam dünyasýnýn her tarafýna yayýlarak müftilik, müderrislik, kadýlýk gibi çeþitli vazifelerle büyük hizmetler yapmak suretiyle Peygamberimizin bildirdiði yol olan Ehl-i sünnet itikadýný ve fýkýh ilmini her tarafa yaydýlar ve bu hususta kýymetli kitaplar yazdýlar. Ýnsanlara doðru yolu gösterip saadete kavuþturdular. Bu hizmeti kendilerinden sonraki asýrlara da aksettirdiler.


    Baþta gelen talebeleri; Ýmam-ý Ebu Yusuf ismiyle meþhur Yakub bin Ýbrahim, Muhammed Þeybani, Züfer bin Hüzeyl, Hasan bin Ziyad, oðlu Hammad, Davud-i Tai, Esad bin Amr, Afiyat bin Yezid el-Advi, Kasým bin Ma’an, Ali bin Müshir, Hibban bin Ali gibi yüzlerce âlimlerdir.


    Ýmam-ý a’zam hazretleri, fýkhý; Leh ve aleyhte olaný bilmek, tanýmak diye tarif etmiþtir. Bu tarife göre fýkhý tespit etmek için, Edille-i þeriyyeye baþvururdu. Bunlar Kitap, yani Kur’an-ý kerim, Sünnet (Peygamber efendimizin sözleri, fiilleri ve takrirleri), Ýcma-ý Ümmet (Eshab-ý kiramýn bir mesele hakkýndaki sözbirliði) ve Kýyas-ý Fukaha (hükmü verilmiþ meselelere benzeterek bir baþka meseleyi hükme baðlamak)dýr.



    Ýmam-ý a’zam herhangi bir fýkýh mevzuunun iþlenmesi veya fetvasýnýn takrir edilmesi, yahut da cevabý bulunmak üzere mevzu (konu) edildiðinde, sýrasýyla bu dört kaynaða baþ vururdu. Önce Kur’an-ý kerime bakar, hükmü aranan meselenin iþaret yoluyla, iktiza yoluyla, ibare yoluyla veya delalet yoluyla cevabý varsa meseleyi ona göre çözerdi. Meselenin halli için Kur’an-ý kerimde delil bulunmazsa Sünnete, burada da bulamazsa Ýcma-ý Ümmete bakardý. Bu kaynaklarda bulursa meseleyi çözerdi, hükmünü bildirirdi. Þayet sýrasýyla bu üç kaynakta bulamazsa, o zaman Kýyasa baþvurur ve meseleyi çözerdi.



    Ýþte imam-ý a’zam Ebu Hanife; en mükemmel usullerle yaptýðý uzun çalýþmalarý ve ictihadý neticesinde çözdüðü ve tedvin ettiði fýkýh (hukuk) bilgileri ile Müslümanlarýn ibadetlerinde ve diðer iþlerinde Ýslamiyet’e doðru bir þekilde uymak için takip edecekleri bir yolu gösterdi ve bu yola “Hanefi Mezhebi” denildi.



    Ýmam-ý Þafii þöyle buyurmuþtur:

    “Bütün Müslümanlar imam-ý a’zamýn ev halký, çoluk çocuðu gibidir.” (Yani, bir adam çoluk çocuðunun nafakasýný kazandýðý gibi imam-ý a’zam da insanlarýn iþlerinde muhtaç olduklarý din bilgilerini meydana çýkarmayý kendi üzerine almýþ, herkesi kolaylýða ve rahata kavuþturup güç bir iþten kurtarmýþtýr.)



    Ömrü boyunca sapýklarla da mücadele etti
    Ýmam-ý a’zam, ömrü boyunca, insanlarý, imandan ayýrmaya çalýþan ve kendilerine “Dehriyyun” denilen dinsizlerle ve sapýk fýrkalarla mücadele etti. Bunlarýn baþýnda ibni Sebeciler, Hariciler ve Mürcie, Mutezile, Cebriyye gibi fýrkalar gelmekteydi. Bu fýrkalarýn her biri ile yaptýðý münazaralarda onlarý kesin delillerle susturuyordu. Hatta ders verdiði sýrada bile, ellerinde kýlýçlarýyla yanýna girip münazara edenler, aldýklarý ikna edici cevaplar karþýsýnda, ya doðru yola giriyorlar veya verecek cevap bulamayýnca periþan bir halde çekip gidiyorlardý.



    Ýmam-ý a’zam, Allahü teâlânýn rýzasýndan baþka bir düþüncesi olmayan büyük bir âlimdi. Dinden soranlara Ýslamiyet’i dosdoðru þekliyle bildirir, taviz vermez, bu yolda hiçbir þeyden çekinmezdi. Onun kitaplarýna, ders halkasýna ve fetvalarýna herhangi bir siyasi düþünce ve güç, nefsani arzu ve menfaat, þahsi dostluk ve düþmanlýk gibi unsurlar asla girmemiþtir.



    Lüzumsuz þeylerle asla uðraþmazdý. Ancak kendisi gibi büyük Ýslam âlimlerinde görülen heybet, vakar ve ahlak-ý hamide (yüksek Ýslam ahlaký) ile her halükârda insanlarýn kurtuluþu için çýrpýnýrdý. Muarýzlarýna bile sabýr, güler yüz, tatlýlýk ve sükunetle davranýr, asla heyecan ve telaþa kapýlmazdý. Keskin ve derin bir firaset sahibiydi. Bu haliyle insanlarýn içlerinde gizledikleri þeylere nüfuz eder ve olaylarýn sonuçlarýný sezerdi.



    Ayrýca kuvvetli þahsiyeti, keskin zekasý, üstün aklý, engin ilmi, heybeti, geniþ muhakemesi, muhabbeti ve cazibesi ile karþýlaþtýðý herkese tesir eder, gönüllerini cezbederdi. Karþýsýna çýkan ve uzun tetkiki gerektiren bazý meseleleri, derin bir mütalaadan sonra, böyle olmayanlarý ise anýnda ve olayýn açýk misalleriyle cevaplandýrýrdý. En inatçý ve peþin hükümlü muarýzlarýný bile, en kolay bir yoldan cevaplandýrarak ikna ederdi. Bu hususta hayret verici sayýsýz menkýbeleri meþhurdur. Aþaðýda bunlardan birkaçýný bildireceðiz.



    Hasýlý imam-ý a’zam Ebu Hanife, Ýslamiyet’in, Müslümanlardan doðru bir itikad (Ehl-i sünnet itikadý), doðru bir amel ve güzel bir ahlak istediðini bildirmiþ, ömrü boyunca bu kurtuluþ yolunu anlatmýþtýr. Vefatýndan sonra da yetiþtirdiði talebeleri ve kitaplarý asýrlar boyunca gelen bütün Müslümanlara ýþýk tutmuþ ve rehber olmuþtur.



    Ýmam-ý a’zam, Ýslam dinine yaptýðý bütün bu hizmetleriyle Ýslamiyet’i iman, amel ve ahlak esaslarý olarak bir bütün halinde insanlara yeniden duyurmuþ, þüphesi ve bozuk bir düþüncesi olanlara cevaplar vermiþ, Müslümanlarý çeþitli fitneler ve propagandalarla zaafa düþürmek, parçalamak ve böylece Ýslam dinini yýkabilmek ümidine kapýlanlarý hüsrana uðratmýþ, önce itikadda birlik ve beraberliði saðlamýþ; ibadetlerde, günlük iþlerde Allahü teâlânýn rýzasýna uygun bir hareket tarzýnýn esaslarýný ve þeklini tespit etmiþtir. Böylece, ikinci hicri asrýn müceddidi (dinin yeniden yayýcýsý) unvanýný almýþtýr.



    Buhari ve Müslim’deki bir hadis-i þerifte; “Ýman, Süreyya yýldýzýna çýksa, Faris oðullarýndan biri elbette alýp getirir” buyuruldu. Ýslam âlimleri, bu hadis-i þerifin imam-ý a’zam hakkýnda olduðunu bildirmiþtir. Yine Buhari ve Müslim’de bildirilen bir hadis-i þerifte; “Ýnsanlarýn en hayýrlýsý, benim asrýmda bulunan Müslümanlardýr (yani Eshab-ý kiramdýr). Onlardan sonra en iyileri, onlardan sonra gelenlerdir (yani Tabiindir). Onlardan sonra da onlardan sonra gelenlerdir (yani Tebe-i tabiindir)” buyuruldu. Ýmam-ý a’zam da, bu hadis-i þerifle müjdelenen Tabiinden ve onlarýn da en üstünlerinden biridir. Hayrat-ul-Hisan, Mevduat-ül-Ulum ve Dürr-ül-Muhtar da yazýlý olan hadis-i þeriflerde buyuruldu ki:



    (Âdem (aleyhisselam) benimle öðündüðü gibi ben de ümmetimden bir kimse ile öðünürüm. Ýsmi Numan, künyesi Ebu Hanife’dir. O, ümmetimin ýþýðýdýr.)



    (Peygamberler benimle öðündükleri gibi ben de Ebu Hanife ile öðünüyorum. Onu seven beni sevmiþ olur. Onu sevmeyen beni sevmemiþ olur.)



    (Ümmetimden biri, þeriatimi canlandýrýr. Bid’atleri öldürür. Adý Numan bin Sabit’tir.)



    (Her asýrda ümmetimden yükselenler olacaktýr. Ebu Hanife zamanýnýn en yükseðidir.)



    Hz. Ali de; “Size bu Kufe þehrinde bulunan, Ebu Hanife adýnda birini haber vereyim. Onun kalbi ilim ve hikmet ile dolu olacaktýr. Ahir zamanda, birçok kimse, onun kýymetini bilmeyerek helak olacaktýr” buyurdu.



    Ýmam-ý a’zamýn zamanýnda ve sonraki asýrlarda yaþayan Ýslam âlimleri hep onu methetmiþler, büyüklüðünü bildirmiþlerdir.



    Abdullah ibni Mübarek anlatýr:

    Ýmam-ý a’zam Ebu Hanife, imam-ý Malik’in yanýna geldiðinde imam-ý Malik ayaða kalkýp ona hürmet gösterdi. O gittikten sonra yanýndakilere: “Bu zatý tanýyor musunuz? Bu zat, Ebu Hanife Numan bin Sabit’tir. Eðer þu aðaç direk altýndýr dese, ispat eder” dedi.



    Veki' der ki:

    “Allahü teâlâya yemin ederim ki, Hazret-i Ýmam çok emin idi. Yine Allahü teâlâya yemin ederim ki Allahü teâlâ onun kalbine azamet ve celaleti ile tecelli eylemiþti, Allahü teâlânýn rýzasýný her þeye tercih ederdi.”



    Ebu Ahvas der ki :

    “Eðer kendisine üç güne kadar öleceði bildirilse, yapmakta olduðu amelden, ibadetten daha fazlasýný yapmasý imkansýzdý, çünkü her zaman yapýlabilecek ibadetin çoðunu yapardý.”



    Bekir Ýbni Maruf der ki:

    “Bu ümmetin içinde sireti, Ebu Hanife'den güzel olan bir kimse görmedim.”

    (Siret, ahlak ve kalb güzelliði demektir.)



    Hasen Ýbni Salih der ki:

    “Ebu Hanife, kuvvetli vera sahibi ve haramlardan çok uzak idi. Þüpheli olur diye, helallerin fazlasýndan kaçýnýrdý. Kendini ve ilmini koruma hususundan daha kuvvetli âlim görmedim. Vefatýna kadar ömrü mücadele ile geçti.”



    Yezid ibni Harun der ki:

    “Bin âlimin huzurunda bulunup hepsinden ilim topladým. Bunlarýn içinde, vera sahibi ve dilini çok koruyan Ebu Hanife’den baþkasýný görmedim.”



    Hafas der ki:

    “Otuz sene Ebu Hanifenin sohbetinde bulundum. Aleni yapmadýðý bir þeyi, gizli de yaptýðýný görmedim. Þüphelendiði bir þey, malýnýn hepsi bile olsa yanýnda saklamaz, elinden çýkarýrdý.”



    Harun Reþid, Ebu Yusuf'a Hazret-i Ýmamýn ahlakýný sordu. Ebu Yusuf þöyle anlattý:

    (Haramdan nefret eder, çok sakýnýrdý. Dinde bilmediði þeyi söylemezdi. Allahü teâlâya itaat ve ibadet etmeyi ve ona isyan etmemeyi çok severdi. Dünyayý sevenlerden, dünyaya düþkün olanlardan uzak idi. Az konuþur, çok düþünürdü. Eðer bir soru sorulsa ve cevabýný bilse, söyler ve daima doðruyu söylerdi. Eðer bunun gayrisi bir mesele olsa, hak üzere kýyas edip, ona tâbi olur, bunda dinini çok kayýrýrdý. Ýlim ve malýný Allah yolunda daðýtýrdý. Ýnsanlardan hiç kimseye ihtiyacý yoktu, O yalnýz Allahü teâlânýn rahmetine kavuþmayý ve rýzasýný kazanmayý düþünürdü. Hiç kimseye tamah etmez. Gýybet etmekten çok uzak idi. Bir kimseyi hayýrdan, iyilikten baþka þey ile anmazdý.)

    Harun Reþid, bunlarý dinledikten sonra dedi ki: (Bu saydýklarýn salihlerin, evliyanýn ahlakýdýr.)



    Hafýz Muhammed ibni Meymun der ki:

    “Ebu Hanife’nin zamanýnda ondan arif ve fakih yoktu. Yemin ederim ki, onun mübarek aðzýndan bir söz duymaya yüz bin dinar (altýn) veririm.”



    Ýbni Üyeyne;

    “Onun eþini ve benzerini gözüm görmedi, fýkýh bilgisi Kufe’de Ebu Hanife’nin talebesindedir” demiþtir.



    Davud-i Tai’nin yanýnda Ebu Hanife hazretlerinden konuþuldu. Buyurdu ki: “O bir yýldýzdýr. Karanlýkta kalanlar onunla yol bulur, hidayete kavuþur.”



    Hafýz Abdülaziz ibni Revvad der ki:

    “Ebu Hanife’yi seven, Ehl-i sünnet vel-cemaat mezhebindedir. Ona buðz eden, kötüleyen bid’at sahibidir. Ebu Hanife bizimle insanlar arasýnda miyardýr (ölçüdür). Onu sevenin, ona yüzünü dönenin Ehl-i sünnet olduðunu; buðz edenin bid’at sahibi olduðunu anlarýz.”



    Ýbrahim bin Muaviye-i Darir der ki:

    “Ebu Hanife’yi sevmek sünnetin tamamýndandýr. Ebu Hanife adaleti gözetir, insafla konuþur, ilmin yollarýný insanlara beyan eder ve herkesin müþkillerini çözerdi.”



    Hakikate varmýþ evliyanýn büyüklerinden Sehl bin Abdullah Tüsteri;

    “Eðer Musa ve Ýsa aleyhimesselamýn kavimlerinde Ebu Hanife hazretleri gibi âlimler bulunsaydý, bunlar doðru yoldan ayrýlýp, dinlerini bozmazlardý” buyurmuþtur.



    Ýmam-ý Þafii; “Ben imam-ý a’zam Ebu Hanife’den daha büyük fýkýh âlimi bilmem. Fýkýh öðrenmek isteyen onun talebesinin ilim meclisinde otursun, onlara hizmet etsin” buyurmuþtur.



    Ýmam Ahmed ibni Hanbel; “Ýmam-ý a’zam, vera (haramlara düþme korkusuyla þüphelilerden sakýnan) ve zühd (dünyaya düþkün olmayan), isar (cömertlik) sahibiydi. Ahirete olan arzusunun çokluðunu kimse anlayacak derecede deðildi” buyurmuþtur.



    Ýmam-ý Malik’e; “Ýmam-ý a’zamdan bahsederken onu diðerlerinden daha çok methediyorsunuz?” dediklerinde; “Evet öyledir. Çünkü, insanlara ilmi ile faydalý olmakta, onun derecesi diðerleri ile mukayese edilemez. Bunun için ismi geçince, insanlar ona dua etsinler, diye hep methederim” buyurmuþtur.



    Ýmam-ý Gazali; “Ýmam-ý a’zam Ebu Hanife çok ibadet ederdi. Kuvvetli zühd sahibiydi. Marifeti tam bir arif idi. Takva sahibi olup, Allahü teâlâdan çok korkardý. Daima Allahü teâlânýn rýzasýnda bulunmayý isterdi” buyurmuþtur.



    Yahya bin Muaz-ý Razi anlatýr:

    Peygamber efendimizi rüyada gördüm ve; “Ya Resulallah, seni nerede arayayým?” dedim. Cevabýnda; “Beni, Ebu Hanife’nin ilminde ara” buyurdu.



    Ýmam-ý Rabbani hazretleri buyurur ki:

    “Ýmam-ý a’zam, abdestin edeplerinden bir edebi terk ettiði için kýrk senelik namazýný kaza etmiþtir. Ebu Hanife takva sahibi, sünnete uymakta ictihad ve istinbatta (þer’i delillerden hüküm çýkarmakta) öyle bir dereceye kavuþmuþtur ki, diðerleri bunu anlamaktan acizdirler. Ýmam-ý a’zam, hadis-i þerifleri ve Eshab-ý kiramýn sözünü kendi reyine (ictihadýna tercih) ederdi.”



    Ýmam-ý Rabbani hazretleri Mebde ve Mead risalesinde de þöyle buyurur:

    “Derecesinin yüksekliðini ve kýymetini anlatmaktan aciz olduðumuz o büyük imamýn þânýndan ne yazayým! Müctehidlerin en vera sahibiydi. En müttekisi (Allah’tan korkarak haramdan çok sakýnaný) o idi. Þafii’den de, Malik’ten de, Ýbni Hanbel’den de her bakýmdan üstündü.”



    Yine Ýmam-ý Rabbani ve Muhammed Parisa hazretleri buyurdular ki:

    “Ýsa aleyhisselam gibi ülülazm bir peygamber gökten inip Ýslam diniyle amel edince ve ictihad buyurunca, ictihadý imam-ý a’zamýn ictihadýna uygun olacaktýr. Bu da imam-ý a’zamýn büyüklüðünü, ictihadýnýn doðruluðunu gösteren en büyük þahittir.”



    Feridüddin-i Attar hazretleri imam-ý a’zamý þöyle anlatýr;

    “Þeriatýn ve milletin ýþýðý, din ve devletin mumu, hakikatler menbaý, manevi cevherler ve ince bilgiler denizi, ârif, âlim, sofi, cihanýn imamý, methi bütün dillerde dolaþan, her mil*letin makbulü olaný ben nasýl anlatabilirim? Onun riyazet ve mücahedeleri, onun halvet ve müþahedelerinin sonu yoktur. Firasette, siya*sette, akýllýlýkta ve zekilikte bir tane idi. Mü*rüvvet ve fütüvvette bir hilkat garibesi idi. Cihanýn kerimi, zamanýn en cömerdi, devri*nin efdali ve vaktinin en âlimi idi. En yüksek derece ve eþsiz mertebede idi. Hazret-i Ýmamý-ý Ebu Hanife Kufi'nin þemaili, vasýflarý Tevrat' ta, yazýlý idi.”

    (Riyazet nefsin istediklerini yapmamak*týr, Mücahede ise nefsin istemediklerini yapmaktýr.)



    Son asrýn, zahir ve batýn (kalb) ilimlerinde kamil, dört mezhebin fýkýh bilgilerinde mahir, büyük âlim Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri buyurdu ki:

    “Ýmam-ý a’zam, imam-ý Yusuf ve imam-ý Muhammed de, Seyyid Abdülkadir Geylani gibi büyük evliya idiler. Fakat âlimler kendi aralarýnda iþ bölümü yapmýþlardýr. Yani herbiri zamanýnda neyi bildirmek icap ettiyse onu bildirmiþlerdir. Ýmam-ý a’zam zamanýnda fýkýh bilgisi unutuluyordu. Bunun için hep fýkýh üzerinde durdu. Tasavvuf hususunda pek konuþmadý. Yoksa Ebu Hanife nübüvvet ve vilayet yollarýnýn kendisinde toplandýðý, Cafer-i Sadýk hazretlerinin huzurunda iki sene bulunup öyle feyz, nur ve varidat-ý ilahiyyeye kavuþmuþtur ki, bu büyük istifadesini; “O iki sene olmasaydý, Numan helak olurdu!” sözü ile anlatabildiler. Silsile-i aliyyenin en büyük halkasýndan olan Cafer-i Sadýk’tan tasavvufu alýp, vilayetin (evliyalýðýn) en son makamýna kavuþmuþtur. Çünkü Ebu Hanife, Peygamber efendimizin vârisidir. Hadis-i þerifte; “Âlimler peygamberlerin vârisleridir” buyuruldu. Vâris, her hususta veraset sahibi olduðundan, zahiri ve bâtýni ilimlerde Peygamber efendimizin vârisi olmuþ olur. O halde her iki ilimde de kemaldeydi.”



    Ýslam âlimleri, imam-ý a’zamý bir aðacýn gövdesine, diðer âlim ve evliyayý da bu aðacýn dallarýna benzetmiþler, Onun her bakýmdan büyük ve üstün olduðunu, diðerlerinin ise bir veya birkaç bakýmdan büyük kemalata (olgunluklara, üstünlüklere) erdiklerini belirtmiþlerdir.



    Ýslam dünyasýnda ilimleri ilk defa tedvin ve tasnif eden odur. Din bilgilerini kelam, fýkýh, tefsir, hadis, vs. isimleri altýnda ayýrarak bu ilimlere ait kaideleri tespit etti. Böylece Onun asrýnda zuhur eden eski Yunan felsefesine ait kitaplarýn tercüme edilmesiyle birlikte, bu kitaplarda yazýlý bozuk sözlerin, fikirlerin din bilgileri arasýna karýþtýrýlmasýný ve Ýslam dinine bid’atlerin sokulmasý tehlikesini bertaraf etti. Ýmam-ý a’zamdan önce Ýslamiyet’in ilk yýllarýnda ilimlerin tasnifi yolunda herhangi bir çalýþmaya ihtiyaç duyulmamýþtýr. Çünkü ilk asýrlarda yaþayan salih ve temiz Müslümanlarýn ilimleri baþta din bilgileri olmak üzere son derece berrak ve mükemmeldi.



    Ýlk yýllarda ilimlerin kaðýda geçirilmiþ bir tasnif tablosu bulunmamakla beraber, Ýslam âlimlerinin sözlerinde, eserlerinde ve Müslümanlarýn günlük hayatlarýnda kendiliðinden vücut bulmuþ ve yaþanmakta olan bir ehemmiyet sýrasý vardý. En mühim olan iman (itikad), ibadet ve ahlak bilgileriydi. Bu bilgilere Yunan felsefesi, Hýristiyanlýk, Yahudilik, Hint inançlarý, Mecusilik ve benzeri bozuk yollarýn Ýslamiyet’i içten yýkmak isteyen art niyetli kimseler veya din bilgisi az olanlar tarafýndan karýþtýrýlmak tehlikesi baþ gösterince, yüksek din bilgilerini tasnif ederek kitaplara geçirmek bir mecburiyet halini aldý. Ýmam-ý a’zam hazretleri bu çok mühim vazifeyi mükemmel bir þekilde yerine getirerek, o asýrda tartýþmalarý yapýlan ve din bilgisi az olan Müslümanlar arasýnda yayýlmasýna çalýþýlan Rafizi, Mutezile, Mücessime, Cebriyye, Kaderiyye ve benzeri gibi sapýk fýrkalarýn bozukluklarýný göstererek, hem onlara cevaplar vermiþ ve hem de kendisinden sonraki asýrlarda gelen Müslümanlarýn Ýslamiyet’i her bakýmdan doðru, berrak haliyle öðrenmelerini ve böylece inanmalarýný temin etmiþtir. Ýyi düþünüldüðünde bütün insanlýðýn dünya ve ahiret saadetini doðrudan doðruya ilgilendirdiði açýkça görülen bu çok mühim hizmet, imam-ý a’zamýn zamanýnda ve daha sonra yetiþen mezhep imamlarý, Ýslam âlimleri, evliyanýn büyükleri tarafýndan da tazim ve þükranla yâd edilmiþ, bu büyük imam, “Ehl-i sünnetin reisi”, “Ýmam-ý a’zam” (en büyük imam) adýyla anýlmýþtýr. (Radýyallahü teâlâ anh)



    Takvasý ve menkýbeleri


    Ýmam-ý a’zamýn babasý
    Þemseddin-i Sivasi'nin Menakýh-i Ýmam-ý a’zam isimli eserinde þöyle yazýlýdýr:

    Ýmam-ý a’zamýn babasý Sabit (rahmetullahi aleyh) küçük yaþtan beri ahlaký temiz, takva ve vera sahibi idi. Yüzü gayet nurlu olup züh*dü, salahý ve ilmi pek çok idi.



    Bir gün bir dere kenarýnda abdest alýyordu. Suda bir elma gördü. Abdestten sonra suda çürüyüp gidecek olan bu elmayý alýp yedi. Fakat tükrüðünde kan gördü. Þimdiye kadar böyle bir hâl görmediði için tükrükteki kanýn bu elma*dan ileri geldiðini tahmin etti. Yediðine piþman oldu. Elmanýn sahibini bulup helalleþmek için dere boyunca gitti. Nihayet yediði elmaya benzeyen bir meyve bahçesi gördü. Sahibini sordu. Bu zatýn gayet cömert ve ihsan sahibi olduðunu, hatta aðaçta bulunan bütün elmalarý toplayýp götürülse yine bir þey demeyeceðini, bir elmanýn ne ehemmiyeti olacaðýný söylediler. Buna raðmen elmanýn sahibini buldu, meseleyi an*lattý, ya parasýný almasýný veya helal etmesini istedi.



    Bahçe sahibi gencin bu halini görünce takva ve verasýnýn doðru olup olmadýðýný öð*renmek için þöyle dedi:

    - Yediðin elmam için ne vereceksin?

    - Altýn gümüþ neyim olsa veririm.

    - Ben altýn gümüþ istemem ama, eðer ký*yamette senden davacý olmamý istemezsen bir teklifim var, onu kabul etmen gerekir.

    - Teklifin nedir?

    - Yapacaksan söyliyeyim...

    - Þeriata uygunsa yapabilirim.

    - Kör, saðýr, dilsiz ve kötürüm bir kýzým var, bununla evlenmeye razý olursan o zaman elmayý sana helal edebili*rim.



    Sabit hazretleri ahirete kul hakkýyla gitmemek için bu teklifi kabul etti. Düðün hazýrlýðý yapýldý. Sabit hazretlerinin ilk gece odaya girmesiyle çýkmasý bir oldu. Hemen kayýnpederine koþup, (Efendim, bir yanlýþlýk var galiba, içeride sizin bahsettiðiniz vasýflarda bir kýz yok, tam tersi!) Kayýnpederi tebessüm ederek, (Evladým o benim kýzýmdýr, senin de helalindir. Ben sana kör dediysem, o hiç haram görmemiþtir. Saðýr dediysem, o hiç haram duymamýþtýr. Dilsiz dediysem, o hiç haram konuþmamýþtýr. Kötürüm dediysem, o hiç harama gitmemiþtir. Var git helalinin yanýna, Allahü teâlâ mübarek ve mesut etsin.)

    Ýþte bu evlilikten, yani böyle ana babadan imam-ý a’zam Ebu Hanife hazretleri dünyaya geldi.



    1’den önce hangi sayý vardýr?
    Görmediðine inanmayan, Allah’ý inkâr eden zeki bir dehri [ateist] vardý. Hýristiyan papazlarý bu dehriye cevap veremeyince, sana ancak Ýslam âlimleri cevap verebilir derler, onu Kufe’ye gönderirler. Kufe’ye gelip, dünyada bana cevap verebilecek bir âlim bulamadým der. Herkese meydan okur.



    Ýmam-ý a’zamýn hocasý Hammad-ý Kufi hazretleri (hele önce bizim çocuklarla tartýþ, gerekirse âlimlerle görüþürsün) der, onun karþýsýna Numan bin Sabit isimli bir genci [imam-ý a’zam Ebu Hanife’yi] çýkarýr. Dehri, çocuk denilecek yaþtaki bir gençle tartýþmayý gururuna yediremez. Kürsüyü yumruklamaya baþlar, “Hani nerede, o meþhur âlimleriniz” der.



    Genç Numan, onu gururundan vurmaya çalýþýp, “Ne o der, demek benden korkmaya baþladýn?” Dehri bu söze tahammül edemeyerek ilk sorusunu sorar:

    - Var olan þeyin baþlangýcý ve sonu olmamasý mümkün mü?

    - Elbette mümkündür.



    - Ýmkansýz bu. Nasýl olur?

    - Rakamlar, sayýlar var deðil mi?



    - Var elbette.

    - Peki 1 den önce hangi sayý var?



    - Herhangi bir sayý yoktur.

    - Mecazi 1’in önünde bir þey yoksa, hakiki 1’in önünde ne olabilir?



    - Peki hakiki 1 dediðin varlýðýn yönü ne tarafadýr?

    - Önce þunu söyleyelim. O mekandan ve yönlerden münezzehtir. Yani yaratýklarýn hiçbirisi hiçbir bakýmdan yaratana benzemez. Benzetilen her þeyden münezzehtir. Ama yaratýklardan tek yönde olmayanlar olur.



    - Mesela ne vardýr?

    - Mumun ýþýðý tek yönde deðildir.



    - Yaratýcý varsa görünmesi gerekmez mi?

    - Var olduðu halde görünmeyen þeyler olabilir.



    - Var olan þey nasýl görülmez?

    - O halde aklýn ve canýn varsa göster.



    - Evet ikisi de görülmez. Ama yürüyüp gezmem canýmýn ve aklýmýn olduðun gösterir. Tanrýnýn varlýðýný gösteren böyle bir þey var mýdýr?

    - Kâinatýn yoktan yaratýlmasý Onun var olduðunu göstermez mi?



    - Peki O, þu anda ne yapmaktadýr?

    - Sen bütün sorularý kürsüden sordun. Biraz da ben kürsüden cevap vereyim.



    - Peki geç kürsüye.

    Ýmam-ý a’zam olacak bu genç, kürsüye çýkýp, “Allahü teâlâ þu anda, senin gibi imansýz bir dehriyi kürsüden indiriyor ve benim gibi bir mümini kürsüye çýkarýyor” der ve ardýndan (O halde Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz?) mealindeki âyet-i kerimeyi okur. Kalabalýk hep bir aðýzdan Allahü ekber diyerek tekbir getirirler. Bu arada dehri çoktan sývýþýp gitmiþtir.



    Mutezile, Cebriyeci ve ateist

    Ýmam-ý a'zam hazretlerine bir ateist, bir mutezile, bir de cebriyeci üç kimse gelir. Ateist sorar:

    (Allah varsa, var olan görülür. Varsa ispat et.)

    Akýlcý olan mutezile sorar:

    (Cehennemde ateþ var. Þeytan ateþten yaratýlmýþtýr. Þeytana ceza vermek mümkün mü?)

    Cebriyeci de sorar:

    (Sen irade-i cüziyye var diyorsun. Her þeyin hâlýký Allah iken insan ne yapabilir ki?)



    Ýmam-ý a'zam hazretleri, yerden 3 avuç nemli topraðý top gibi yapýp, her topu birine atar.

    Üçü de, durumu kadýya þikayet eder. Kadý niye çamur topu attýðýný sorar.



    Ýmam-ý a'zam hazretleri der ki:

    Bunlar bana soru sordu ben de cevap verdim. Ateist, Allah varsa, var olan þeyin görünmesi gerekir demiþti. Toprak baþýmý acýttý dedi, madem aðrý var, aðrýyý göstermesi lazýmdýr. Aðrýyý bile göremeyen Allah’ý nasýl görebilir ki? Ateist akýlsýzdýr, aklý varsa göstermesi gerekir. Ruh da akýl gibi görünmez, ama yaptýklarýndan anlaþýlýr. Kâinatýn var olmasý da onun bir yaratýcýsýnýn olmasý gerektiðini gösterir.

    Mutezile olan ise, topraktan yaratýlmýþ olduðu halde, çamur toptan etkilendi. Toprak topraktan etkilendiðine göre ateþ de ateþten etkilenir. Demir testeresi demiri kestiði gibi, ateþ de ateþi yakar.

    Cebriyeci ise, (Allah her iþi zorla yaptýrýr) diyordu. O zaman o topraðý Allah attý, bu beni niye þikayet ediyor? Kendi kendini yalanlamýþ oluyor.



    Ustasýz yapýlan kayýk

    Hz. Ýmamýn böyle kýsa cevaplar verdiði çoktur. Mesela bir ateistle saat onda buluþup münazara etmek üzere anlaþýrlar. Hz. Ýmam kasten toplantýya bir saat kadar geç gelir. Gecikince, ateist, (Bakýn imamýnýz korktu gelemiyor) der, gelince de niye geç kaldýn diye sorarlar. O da, (Kayýk yoktu. Irmaktan geçemedim, bir de baktým ki, aðaçtan kopan dallar kendiliðinden bir kayýk oluverdi, ben de binip geldim, ondan geciktim) der.



    Ateist, gülmeye baþlar, (Gördünüz mü nasýl yalan söylüyor, hiç kendiliðinden, bir ustasý olmadan kayýk yapýlýr mý?) der. Hz. Ýmam hemen taþý gediðine koyup:

    (Bre ateist, bir kayýk bile ustasýz kendiliðinden olamazsa, bu koca kâinat kendiliðinden nasýl var olur?) diyerek ateistle münazara bile etmeden galip gelir.



    Sayýlarýn sonu olmaz

    Yine bir ateist, (Allah var ise, baþlangýcý olmadýðý gibi, sonsuz da olamaz, yani Allah ezeli ve ebedi deðildir) der. Hazret-i Ýmam, (Birden önce sayý var mý) der. O da yok der. (Birden itibaren sayýlarý sonuna kadar say bakalým) der. O da, epey saydýktan sonra, býrakýr. Hz. Ýmam, (Devam et, sonuna kadar say) der. Ateist, (Milyon, milyar, trilyon, katrilyon…. Bunun sonu olmaz) deyince, Hz. Ýmam, (Sayýlarýn bile baþlangýcý ve sonu olmadýðýna göre, kâinatý yoktan yaratan ezeli ve ebedi olmaz mý) der.



    Onu Hz. Ebu Bekir’e benzetirlerdi
    Ýmam-ý a’zam ticaret yapardý. Onun kanaatkârlýðý, cömertliði, emanete riayeti ve takvasý ticaret muamelelerinde de daima kendini göstermiþtir. Tacirler ona hayret ederler ve ticarette onu Hz. Ebu Bekir’e benzetirlerdi. Ticareti ortaklarý ile beraber yapar ve her yýl kazancýnýn dört bin dirhemden fazlasýný fakirlere daðýtýr, âlimlerin, muhaddislerin, talebelerinin bütün ihtiyaçlarýný karþýlar ve ayrýca onlara para daðýtarak, tevazu ile þöyle buyururdu: “Bunlarý ihtiyacýnýz olan yere sarf edin ve Allah’a hamd edin. Çünkü verdiðim bu mal hakikatte benim deðildir, sizin nasibiniz olarak Allahü teâlânýn ihsan ve kereminden benim elimden size gönderdiðidir.” Böylece ilim ehlini, maddi bakýmdan baþkalarýna minnettar býrakmaz, rahat çalýþmalarýný temin ederdi. Kendi evine de bol harcar, evine harcettiði kadar da fakirlere sadaka verirdi. Zenginlere de hediyeler verirdi. Her Cuma günü anasýnýn, babasýnýn ruhu için fakirlere ayrýca yirmi altýn daðýtýrdý. Meclisine devam edenlerden birinin elbisesini çok eski gördü. Ýnsanlar daðýlýncaya kadar oturmasýný söyledi. Kalabalýk daðýlýnca o kimseye; “Þu seccadenin altýndakileri al, kendine güzel bir elbise yaptýr” buyurdu. Orada bin akçe vardý.



    Buyurdu ki :

    “Kýrk seneden fazla oluyor ki, dört bin akçeye malikim. Bundan fazla param olunca, daðýtýrým. Daha fazla para bulundurmayýþýmýn sebebi, Hz. Ali’nin þu sözüdür: (Dört bin ve ondan aþaðý akçe nafakadýr.) Eðer halife ve valilere müracaat etmek ve onlardan bir þey istemek korkusu olmasa, bir akçe bile yanýmda bulundurmaz*dým.”



    Ýmam-ý a’zam bir gün yolda giderken onu gören bir adam, yüzünü ondan saklayýp baþka bir yola saptý. Hemen o adamý çaðýrýp; “Neden yolunu deðiþtirdin?” diye sordu. Adam cevabýnda; “Size on bin akçe borcum var. Uzun zaman oldu ödeyemedim ve çok sýkýldým, utandým” dedi. Ýmam-ý a’zam; “Sübhanallah, ben o parayý sana hediye etmiþtim. Beni görüp sýkýldýðýn ve utandýðýn için hakkýný helal et!” dedi.



    Bir defasýnda ortaðýna, sattýðý mallar içinde kusurlu bir elbise olduðunu söyleyip, bunu satarken özrünü göstermesini tembih etti. Fakat ortaðý bu elbiseyi satarken elbisenin kusurunu söylemeyi unuttu. Satýn alan kimseyi de tanýmýyordu. Ýmam-ý a’zam bunu öðrenince o mallardan alýnan doksan bin akçeyi sadaka olarak daðýttý.



    Müþteri fakir veya ahbabýndan olursa onlardan kâr almaz, malý aldýðý fiyata verirdi. Bir defasýnda ihtiyar bir kadýn gelip, ben fakirim, bana þu elbiseyi maliyeti fiyatýna sat, dedi. Dört dirhem ver, onu al, deyince, bu elbisenin maliyetinin daha fazla olduðunu tahmin eden kadýn; “Ben, ihtiyar bir kadýncaðýzým. Yoksa benimle böyle alay mý ediyorsun?” dedi. “Hayýr, bunda alay yok” deyip elbiseyi ihtiyar kadýna dört dirheme verdi.



    Bir malý satýn alýrken de, satarken de insanlarýn hakkýna riayet ederdi. Birisi ona satmak üzere bir elbise getirdi. Fiyatýný sordu. O da yüz akçe istediðini söyleyince, imam-ý a’zam bunun deðeri yüz akçeden daha fazladýr, dedi. Satan kiþi yüzer yüzer arttýrarak dört yüze çýktý. Hayýr daha fazla eder, deyip, bu iþten anlayan bir tüccar çaðýrarak, fiyat takdir ettirdi ve o elbiseyi beþ yüz akçeye satýn aldý.



    Yedi sene koyun eti yemedi!

    Kufe þehrinin köylerini haydutlar basýp koyunlarý çalmýþlardý. Ýmam-ý a’zam bu çalýnan koyunlar þehre getirilip satýlýr düþüncesiyle, “koyunun en fazla yedi sene yaþadýðýný” bildiði için, yedi sene koyun eti yemedi. Geceleri namaz kýlar, aðlamasýný ve inlemesini yakýnlarý iþitirdi. Esed bin Amr der ki: “Ebu Hanife'nin aðlamasýný geceleri komþular duyar ve ona acýrlardý.”



    Allahü teâlâ dinini onunla kuvvetlendirir

    Ýmam-ý a’zam, bir gece rüyasýnda Peygamberimizin kabrini açmýþ, mübarek bedenine sýkýca sarýlmýþtý. Uyanýnca bu fevkalade rüyasýný Tabiinin büyüklerinden Ýbni Sirin’e gidip anlattý. Ýbni Sirin; “Bu rüyanýn sahibi sen deðilsin, bunun sahibi Ebu Hanife olsa gerek” dedi. “Ebu Hanife benim!” deyince, Ýbni Sirin; “Sýrtýný aç göreyim” dedi. Sýrtýný açýnca iki omuzu arasýnda bir “ben” gördü ve; “Sen o kimsesin ki, Peygamberimiz senin hakkýnda; (Benim ümmetim içinde, iki omuzu arasýnda bir “ben” bulunan biri gelir. Allahü teâlâ dinini onunla kuvvetlendirir, ihya eder) buyurdu” dedi.



    Âlimlerin kaný zehirlidir!

    Ýmam-ý a’zam talebeleri arasýnda bulunduðu bir sýrada vücudunu bir akrep soktu ve yere düþtü. Talebeleri bu akrebi öldürmek isteyince; “Onu öldürmeyiniz, kendimi onunla tecrübe etmek istiyorum, bakalým haklarýnda hadis-i þerifte, “Âlimlerin kaný zehirlidir” buyurulan âlimlere dahil miyim?” dedi. Talebeleri akrebe baktýlar, kývrandý, büzüldü ve hemen öldü.



    Sabah ezanýna kadar
    Bir gece yatsý namazýný cemaatle kýlýp çýkarken, bir ayaðý kapýnýn dýþýnda, bir ayaðý daha mescitte iken bir konu üzerinde talebesi Züfer ile sabah ezanýna kadar konuþup diðer ayaðýný çýkarmadan sabah namazýný kýlmak için tekrar mescide girmiþtir.



    Annemin emrine muhalefet etmem
    Ýmam-ý a’zam, oðlu Hammad ile beraber teravih için Ömer bin Zerr’in mescidine giderlerdi. Bu gittikleri mesafe yaklaþýk 6 km idi. Bir defasýnda imam-ý a’zamýn annesi, bir meseleyi öðrenmek istedi ve oðluna dedi ki, “Git bu meseleyi Ömer bin Zerr’e sor!” Ýmam-ý a’zam gidip bu meseleyi Ömer bin Zerr’e sordu. Ömer; “Sen bu meseleyi benden daha iyi bilirsin” deyince, “Ben annemin emrine muhalefet etmem” dedi. Ömer bin Zerr; “Bu meselenin cevabý nedir?” diye sordu. Ýmam-ý a’zam meselenin cevabýný söyleyince, Ömer bin Zerr de; “Öyle ise git, annene böyle söylediðimi bildir” dedi.



    O, burada fýstýk yemesini öðreniyor
    Ali bin Ca’de, Ebu Yusuf’un þöyle dediðini nakleder:

    Babam öldüðü zaman ben küçüktüm. Annem sanat öðrenmem için beni bir terzinin yanýna verdi. Ben terziyi býrakýp imam-ý a’zamýn ilim meclisine devam ettim. Uzun bir zaman geçmiþti. Annem hocama gelip; “Bu çocuðun senden baþka üstadý yok mudur? Ona kendim bakýyorum, o bir yetimdir” dedi. Hocam buyurdu ki: “Sen onu kendi haline býrak! O, burada tereyaðý, fýstýk, badem ezmesi yemesini öðreniyor.” Bunun üzerine annem dönüp gitti. Ben ise daima hocamýn yanýnda bulunur, hizmetinden ve meclisinden ayrýlmazdým. Böylece Allahü teâlâ bana ilimden çok þeyler nasip eyledi. Daha sonra bana kadýlýk vazifesi verdiler. Bir gün Abbasi halifesi Harun Reþid ile sofrada oturuyordum. Sofraya tereyaðý, fýstýk ve badem ezmesi getirdiler. Harun Reþid bana; “Bundan ye, her zaman bize böyle yemek vermezler” dedi. Ben güldüm. “Niçin gülüyorsun?” dedi. Ben de imam-ý a’zamla ilgili olan o hadiseyi anlattým. Harun Reþid bunun üzerine; “Gerçekten ilim insaný yükseltir. Ýnsanlarýn baþ gözüyle göremediklerini o kalb gözüyle görürdü” dedi ve hocama rahmetle dua etti.



    Fetva vermeye kalkan bu kadarýný nasýl bilmez!

    Daha ilmini tamamlamamýþ talebelerinden birisi, kendinde bir salahiyet görüp bir meclis kurdu. Fýkýh öðretmeye baþ*ladý. Bu haber Hazret-i Ýmama gidince huzurundakilerden birisine bunun meclisi*ne gidip ona þöyle söylemesini emretti:

    “(Bir kimse elbisesini temizleyiciye verse, birkaç gün sonra gelip elbisesini istese temiz*leyici inkâr etse, daha sonra tekrar gelip elbi*sesini istese temizleyici de elbisesini temiz ola*rak ona verse ücret alabilir mi?” Eðer alýr der*se hata ettin dersin. Ücret almaz derse yine hata ettin dersin.)



    Bu zat meseleyi gidip o talebeye anlatýp soruyu sordu:

    - Temizleyicinin ücret almaya hakký var mý?

    - Evet ücret alýr.

    - Hata ettin, öyle deðildir.

    - Hayýr ücret alamaz.

    - Yine hata ettin, öyle deðildir.



    Bunun üzerine, fetva vermeye kalkýþan o talebe, Hazret-i Ýmamýn huzuruna gitti. Hazret-i Ýmam onun gel*diðini görünce þöyle konuþmaya baþladý :

    - Seni buraya elbiseyi temizleme meselesi mi gönderdi?

    - Evet...

    - Sübhanallah, insanlara fetva vermeye kal*kan ve Allahü teâlânýn dininde söz söylemek için kendisine meclis kuran kimse ücret bah*sinden bu kadarýný nasýl bilmez?

    - Bunun cevabý nasýldýr?

    - Eðer temizleyici elbiseyi gasp ettikten sonra temizlediyse ücret verilmez. Çünkü ken*disi için temizlemiþ demektir. Yok gasp etmeden önce temizlemiþse ücret vermesi lazýmdýr. Çünkü onu sahibi için temizlemiþtir.



    Üç gümüþ karýþsa, ikisi kaybolsa
    Abdullah Ýbni Mübarek Hazret-i Ýmama sordu :

    - Bir kimsenin iki gümüþü, baþka biri*nin bir gümüþü ile karýþsa, sonra ikisini kaybetse, hangileri olduðunu da bilmese ne yap*masý lazýmdýr?

    - Kalan bir gümüþ üçe taksim edilir. Üç*te biri bir gümüþü olanýn, üçte ikisi de iki gü*müþü olanýndýr.



    Bize göre mi, size göre mi?

    Bir rafizi Hazret-i Ýmama gelip þöyle bir soru sordu:

    - Ýnsanlarýn en kuvvetlisi kimdir?

    - Bize göre Hz. Ali'dir, size göre ise Hz. Ebu Bekir’dir. (Radýyallahü anhüma)

    - Nasýl olur?

    - Çünkü Hz. Ali hilafetin Ebu Bekri Sýddýkýn hakký olduðunu bildi, kabul edip ona teslim eyledi. Size göre ise Ebu Bekri Sýddýk Hz. Ali'den hilafeti zorla aldý. Fa*kat Hz. Ali bir þey yapamadý.

    Rafizi bu söz karþýsýnda þaþýrýp kaldý.



    Eðer kýyas ederek söyleseydim
    Ýmam-ý azamýn hadislere önem vermeyip kýyasla amel ettiði söyleniyor. Bunda asla doðruluk payý yoktur. Bu konudaki menkýbelerden birisi þöyledir:

    Hz. Ali'nin torunu Muhammed bin Hasan hazretleri, imam-ý azam hazretlerine gelip dedi ki:

    - Ceddimin Hadis-i þeriflerine kýyas ile muhalefet ettiðinizi duydum. Onun için geldim.

    - Bundan Allahü teâlâya sýðýnýrým.



    Sonra Hazret-i Ýmam dizleri üzerine oturup edeple sor*du :

    - Efendim, erkek mi zayýftýr, kadýn mý?

    - Kadýn, daha zayýf yaratýlýþlýdýr.



    - Dinimize göre kadýnýn hissesi ne kadardýr?

    - Erkeðin yarýsý kadardýr.



    - Bakýn, eðer kýyas ile söyleseydim, bu hükmün tersini söylerdim. Kadýn zayýf olduðu için ona iki, erkeðe bir hisse verilmeli derdim. Sizin söylediðiniz gibi bildirdiðime göre, bu durum, hadis-i þeriflere sýký sýkýya baðlý olduðumu göstermez mi?

    - Evet hadis-i þerife aykýrýlýk yok.



    Hazret-i Ýmam tekrar sordu:

    - Namaz mý efdaldir, oruç mu?

    - Elbette namaz efdaldir.



    - Eðer kýyas ederek söyleseydim, hayzlý kadýna ramazan orucunu deðil, namazýný kaza etmesini bildirirdim. Bu da hadis-i þeriflere baðlýlýðýmý göstermez mi?

    - Evet bunda da hadis-i þeriflere aykýrýlýk yok.



    - Size bir soru daha sorayým. Ýdrar mý necistir, meni mi?

    - Elbette idrar necistir.



    - Eðer kýyas ederek söyleseydim, meni çýkýnca deðil, idrar çýkýnca gusletmeyi söylerdim. Hadis-i þerife aykýrý þey söylemekten Allahü teâlâya sýðýnýrým. Ben Peygamber aleyhisselamýn söz*lerine kýymet veriyorum, onlarý açýklýyorum, baþka bir þey yapmýyorum.



    Bu konuþma üzerine Muhammed bin Ha*san hazretleri, Ýmam-ý a'zam Ebu Hanife'nin kendisine yanlýþ tanýtýl*dýðýný anlayarak kalkýp onun alnýn*dan öptü. Bu olayda gösteriyor ki, âlimi ancak âlim anlar.



    Ýmam-ý a'zam hazretlerinin her sözü, her iþi, Kur'an-ý kerim ve hadis-i þerifler ile idi.
    Bir kimse, dört mezhep imamýnýn sözlerini, kýskanmadan ve inat etmeden, insaf ile incelerse, herbirinin, gökteki yýldýzlar gibi olduklarýný görür.



    Ýmam-ý a'zam hazretleri buyurdu ki:

    Nass [yani âyet, hadis] olan yerde kýyas yapýlmaz. Biz, zaruret olmadýkça kýyas yapmayýz. Bir sual karþýsýnda kalýnca, önce Kur'an-ý kerimde ararýz. Bulamazsak, hadis-i þeriflerde ararýz. Yine bulamazsak, Eshab-ý kiramýn herhangi birinin sözlerinde ararýz. Bu sualin cevabýný bunlarda da bulamazsak, kýyas yaparak cevabýný buluruz.



    Ýmam-ý a'zam hazretleri hiçbir yerde bulamadýðý bir bilgi için, kendi kýyas ettikten sonra, Hz. Ebu Bekrin sözünü iþitirse, kendi reyini býrakýp, O söze uygun cevap verirdi. Bütün Eshab-ý kiram için de böyle yapardý.



    Numan’ýn kölesi

    Büyüklerden birisi anlatýr: Vasýt þehrinde faziletli bir zat vardý. Ýsmi Numan'ýn kölesi idi. Bu zatý bulup isminin niçin böyle olduðu*nu sordum:

    - Sen o yüksek imamýn nasýl kölesi, azadlýsý oldun?

    - Annem bana hamile iken doðuma yakýn ölmüþ. Yýkayýcýlar, annemi yýkarlarken karnýndaki çocuðun canlý olduðunu anlamýþlar, durumu Hazret-i Ýmama anlatmýþlar, o da he*men karnýný sol taraftan yarýn, çocuðu çýka*rýn demiþ. Doktor, ayný yerden karnýný yarýp beni çýkarmýþ. Bunun için onun azadlýsýyým, ona daima dua ederim.



    Ýnsan büyük günah iþlemekle kâfir olmaz

    Ýmam-ý Ebu Yusuf anlatýr:

    Ebu Hanife hazretlerinin zamanýnda Harici mezhebinde olanlar çoktu. Harici mezhebinde olanlar, [vehhabiler gibi] þöyle düþünürlerdi: (Ýnsan büyük günah iþlemekle kâfir olur.)



    Ýslamiyet’te büyük tefrikaya sebep olan bu sözü Ebu Hanife hazretleri kabul etmez, bir kimsenin günah iþlemekle dinden çýkmayacaðýný, sadece haram iþlemiþ olacaðýný, bunun ise azabý gerek*tireceðini, Ehl-i sünnet vel cemaat mezhebinin böyle olduðunu bildirerek Haricilerin sözlerine karþý uyanýk olunmasýný emrederdi.



    Hariciler, Hazret-i Ýmamýn, Harici mezhebinin bozuk olduðunu anlattýðýný duyunca galeyana geldiler. Ýçlerinden kýrk tane eþkýya þöyle bir karar aldýlar: (Ebu Hanife'ye gider, onunla konuþuruz, mezhebinden ve sözlerinden dönerse ne ala, dönmezse baþýný gövdesinden ayýrýrýz.)



    Biz Hazret-i Ýmamýn kalbleri ihya eden sözlerini dinliyorduk. Kýlýçlarý omuzlarýnda asýlý bir sürü sapýk izin almadan içeri girdi. Hazret-i Ýmamý öldürmek istiyorlardý. Dediler ki:

    - Sana iki sualimiz var, bize cevap ver. Bizim istediðimize uygun cevap verirsen kur*tulursun. Mezhebimize aykýrý cevap verirsen kaçamazsýn, seni burada öldürürüz.



    Hazret-i imam onlarýn bu haline aldýrmayýp buyurdu :

    - Ýnsaf ile mi, yoksa isyan ve inat ile mi konuþacaðýz?

    - Her iþte insaflý olmak, doðru söze kar*þý kalblerin saf olmasý gerektir, dediler.



    - O halde kýlýçlarýnýzý kýnlarýna soku*nuz, böyle yalýn kýlýç durmanýz insafla baðdaþmaz.

    Gelenler yine inat ve isyanla konuþtu*lar:

    - Kýlýçlar kýnlarýna girmez, kana boyanmak niyetiyle gelmiþtir.

    - Hasbünallah, soracaklarýnýzý sorun. Konuþalým.



    - Bir kimse þarap içip sarhoþ olarak öl*se, bir kadýn da zina edip doðurduðu çocuðu öldürse, kendisi de nifas hali bitmeden ölse, bu iki facirin hallerinin ne olduðunu, namazlarýnýn kýlýnýp kýlýnmayacaðýný bize anlat.

    - Önce siz insafla þu sorularýma cevap verin. Onlar Yahudi, mecusi veya hýristiyan mýdýr?

    - Hiç birisi deðildir.



    - Ya hangi dindendir?

    - La ilahe illallah Muhammedün resulullah derler, Peygamber aleyhisselamýn Allahü teâlâdan getirdiklerini kabul ederlerdi, fakat bu büyük günaha duçar oldular.



    - Onlarýn hallerini ve hasletlerini saydý*nýz. Bu üç þey iman mýdýr, küfür müdür, in*safla konuþup doðrusunu da siz söyleyin.

    - Bu üç haslet imandýr.



    - Evet dediðiniz gibidir. Þimdi söyleyin bakalým, bu hasletler imanýn nesidir, yarýsý mý, üçte biri mi veya hepsi midir?

    - Bu üç þey imanýn tamamýdýr. Ýman ancak bunlara denir.



    - Mademki imanlý olduklarýna kendiniz þehadet ediyorsunuz, o halde onlardan ne istiyorsunuz?



    Hariciler kendi sözleriyle böylece maðlup oldular, hepsi de kýlýçlarýný kýnlarýna koyup bozuk mezheplerini býrakýp ehli sünnet oldular.



    Fatihasýz namaz olmaz!

    Ýmam-ý a’zam Ebu Hanife hazretlerinin, (Cemaatle namaz kýlarken, imama uyanlar, Fatiha ve zamm-ý sure okumaz) dediðini duyanlardan on kiþi, Hazret-i imamýn huzuruna gelip derler ki:

    - Ýmamýn okumasýný kafi görüp, cemaate Kur’an okutmadýðýný iþittik. Halbuki, Fatihasýz namaz olmaz. Elimizde bunu ispat eden kuvvetli deliller vardýr. Hakkýn ortaya çýkmasý için tartýþmaya geldik.

    Hazret-i imam der ki:

    - Ben bir kiþi, siz on kiþisiniz, hepinizle ayný anda nasýl tartýþayým?

    - Nasýl tartýþmak istiyorsunuz?



    - Ýçinizden en bilgili, âlim olaný seçin, onunla konuþayým. O, kendi ile birlikte hepinizin adýna konuþsun.

    - Teklifiniz uygun...



    - O beni yenerse, hepiniz beni yenmiþ olacaksýnýz, ben onu yenersem, hepiniz yenilmiþ olacaksýnýz. Kabul mü?

    - Peki kabul ettik.



    - Tartýþmayý ben kazandým.

    - Nasýl olur, daha baþlamadýk bile...



    - Siz, seçtiðiniz âlimin hepinizin adýna konuþmasýný kabul etmediniz mi?

    - Evet...



    - Ben de, sizin kabul ettiðinizi kabul ediyor, ayný þeyi söylüyorum. Herkesin tâbi olduðu imam, kendi adýna ve ona uyup, imam kabul edenler adýna Kur’an-ý kerim okur, cemaat okumaz. Siz nasýl bir kiþiye güvenmiþseniz ben de imama güvendim. Anlaþamadýðýmýz bir nokta kaldý mý?

    - Evet anlaþtýk.



    Oðlumun öðrendiðini az görme!

    Oðlu Hammad, Fatiha suresini sonuna kadar öðrenince, Hazret-i Ýmam oðlunun hocasýna beþ yüz akça hediye etti. [Baþka bir rivayette bin gümüþ hediye etti.]

    Oðlunun hocasý dedi ki:

    - Ne yaptým ki bana bu kadar para gönderdi? Hazret-i Ýmam onun yanýna gidip buyurdu ki:

    - Sana az hediye ettiðim için özür dilerim. Oðlumun öðrendiðini az görme! Allahü teâlâya yemin ederim ki, yanýmda bundan baþka param olsaydý, Kur'an-ý kerime tazim için hepsini sana verirdim.



    Dua ile anmaktan baþka

    Hazret-i Ýmama sordular :

    - Alkame mi efdaldir, yoksa Esved mi?

    - Onlarý dua ve istiðfar ile anmaktan baþka hiç bir þeye kudretim yok ki, hangisinin büyük olduðunu nasýl söyleyeyim?



    Hocasýna saygýsý

    Ýmam-ý a’zam hazretleri buyurdu ki:

    (Aramýzda yedi sokak olmasýna raðmen Üstadým Hammad'ýn evine doðru ayaklarýmý bir kere uzatmýþ deðilim.)

    Yine buyurdu ki:

    (Üstadým Hammad vefat ettiðinden beri, her namazýmda onun için, annem babam için, kendilerinden ilim öðrendiklerim için, kendilerine ilim öðrettiklerim için istiðfar ettim. Hiç bir namazda unutmuþ deðilim.)



    Kýymetli söz ve nasihatlerinden bazýlarý:



    “Din ilminde konuþan kimse, Allahü teâlânýn kendisine: «Benim dinimde sen nasýl fetva verdin, nasýl söz söyledin?» sualini sormayacaðýný zannediyorsa, kendisine ve dinine gevþeklik etmiþ olur.”



    “Þaþarým þu kimselere ki, zanla konuþurlar ve onunla amel ederler!”



    “Dinin alýþveriþ kýsmýný bilmeyen, haram lokmadan kurtulamaz ve ibadetlerin sevabýný bulamaz. Zahmetleri boþa gider ve azaba yakalanýr ve çok piþman olur.”



    “Bir kimse fýkýh bilmez, fýkhýn kýymetini ve fýkýh âlimlerinin deðerini bilmezse, böyle âlimlerle oturmak [kitaplarýný okumak, fýkýh öðrenmek] kendisine aðýr gelir.”



    “Günah iþlemeyi zillet; günahý terk etmeyi mürüvvet gördüm ve bildim.”



    “Bir kimsenin ilmi, kendisini Allahü teâlânýn yasaklarýndan men etmiyorsa, o kimse büyük tehlikededir.”



    “Allah bize, insanlarýn mümin olanlarýný sevmemizi, onlara karþý saygý beslememizi ve asla kýrýcý olmamamýzý, kalblerinde ne sakladýklarýný bilemiyeceðimizi, hareketlerimizi buna göre ayarlamamýzý emretmiþtir.”



    “Allahü teâlâ, kendisine þükür ismini vermiþtir. Çünkü Allahü teâlâ, iyiliði mükafatlandýrýr. O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.”



    “Kullarýn birbirlerine karþý iþledikleri suçlar, kendileri için bir zulümden ibarettir.”



    “Ýnsan, her þeye þifa veren tek varlýðýn Allahü teâlâ olduðuna inanýr; bununla beraber derdine deva olmasý için ilaç kullanýr. Çünkü ilaç bir sebeptir. Þifasýný verecek olan ise Allahü teâlâdýr.”



    “Mümin, Allahü teâlâdan korktuðu kadar hiçbir þeyden korkmaz. Þiddetli bir hastalýða yakalanýr veya feci bir kaza veya belaya uðrarsa, gizli veya aþikâr; “Ya Rabbi, bana bu belayý neden verdin?” diye þikayetçi olmaz. Bilakis hastalýða, belaya ve kazaya raðmen Allahü teâlâyý zikir ve þükreder.”



    “Mümin, Allahü teâlânýn kendisini devamlý murakabe ettiðini bilir. Kimsenin bulunmadýðý bir yerde veya herkesin yanýnda olsun, mutlaka Allahü teâlânýn onu kontrol ettiðine inanýr. Krallar ve sözde büyük adamlar ise, ne gizli ve ne de aþikâr bir yerde herhangi bir þahsý murakabe edemezler.”



    “Eshab-ý kiramdan bize gelen, bildirilen her þeyin baþýmýzýn üstünde yeri vardýr.”



    Talebesi Yusuf bin Halid es-Semti bir vazifeye tayin edilip Basra’ya giderken Hazret-i Ýmam ona þu vasiyetlerde bulunmuþtur:



    “Basra’ya vardýðýnda halk seni karþýlayacak, ziyaret ve tebrik edecek. Herkesin deðer ve yerini taný, ileri gelenlere ikramda bulun, ilim sahiplerine hürmet et, yaþlýlara saygý, gençlere sevgi göster, halka yaklaþ, fasýklardan uzaklaþ, iyilerle düþüp kalk, Sultaný küçümseme, hiçbir kimseyi hafife alma. Ýnsanlýðýnda kusur etme, sýrrýný hiç kimseye açma, iyice yakýnlýk peyda etmedikçe kimsenin arkadaþlýðýna güvenme, cimri ve alçak insanlarla ahbablýk kurma, kötü olduðunu bildiðin hiçbir þeye ülfet etme!



    Seninle baþkalarý arasýnda bir toplantý akdedilir veya insanlar mescitte senin etrafýný sarýp aranýzda bazý meseleler görüþülürse, yahut onlar bu meselelerde senin bildiðinin hilafýný iddia ederlerse onlara hemen muhalefet etme. Sana bir þey sorulursa ona herkesin bildiði þekilde cevap ver! Sonra bu meselede þu veya bu þekilde görüþ ve delillerin de bulunduðunu söyle. Senin bu türlü açýklamalarýný dinleyen halk, hem senin deðerini, hem de baþka türlü düþünenlerin deðerini tanýmýþ olur. Sana, bu görüþ kimindir? diye sorarlarsa, fakihlerin bir kýsmýnýndýr, de! Onlar, verdiðin cevabý benimserler ve onu sürekli olarak yaparlarsa, senin kadrini daha iyi bilir ve mevkiine daha çok hürmet ederler.”



    Seni ziyarete gelenlere ilimden bir þey öðret ki, bundan faydalansýnlar ve herkes öðrettiðin þeyi belleyip tatbik etsin. Onlara umumi þeyleri öðret, ince meseleleri açma. Onlara güven ver, bazen onlarla þakalaþ ve ahbablýk kur. Zira dostluk, ilme devamý saðlar. Bazen de onlara yemek ikram et. Ýhtiyaçlarýný temine çalýþ, deðer ve itibarlarýný iyi taný, kusurlarýný görme. Halka yumuþak muamele et, müsamaha göster, hiçbir kimseye karþý býkkýnlýk gösterme; onlardan biri imiþsin gibi davran.”



    Ýmam-ý a’zam hazretlerinin bir talebesine yaptýðý vasiyetlerden bazýlarý da þöyledir:

    “Konuþurken yüksek sesle konuþma. Hiç bir iþinde acele etme, teenni ile hareket et. Acele þeytandýr.



    Susmayý âdet edin. Her ayda birkaç gün oruç tut. Nefsini hesaba çek, ilmi muhafaza et. Böylece amelinden iki cihanda faydalan. Dünya nimetine ve saðlýðýna güvenme. Bu nimetlerin hepsinden sorguya çekileceksin. Sakýn ölümü hatýrýndan çýkarma. Kur’an-ý kerim okumaya devam et.



    Kötü kimseyi; kötülüðü ile anma, bir iyiliðini bul, onu söyle. Eðer kötülüðü din hakkýnda ise, bid’at ise onu insanlara söyle ve ona uymaktan onlarý koru.



    Bid’at ehlinden uzak dur. Küfür ehli ile zaruretsiz konuþma, mümkünse onlarý Ýslam’a davet et, deðilse, onlarla görüþme [diyaloga girme]. Anneni, babaný, üstadýný hayýr duadan unutma. Ezan okununca, hazýr ol, herkesten önce mescide gel.



    Komþudan gördüðün ayýplarý, emanet bil; sakla, kimsenin sýrrýný kimseye söyleme. Seninle istiþare edene doðruyu söyle. Cimrilikten sakýn. Tamahkâr olan mürüvvetsiz olur. Her iþte mürüvveti gözet. Ýhtiyacýn olsa da, kimseden bir þey isteme. Dünya ehline raðbet etme. Kabirleri ziyaret et.



    Yolda giderken saðýna soluna bakma, önüne bak. Bahþiþ verilen yerlerde herkesten daha çok ver.

    Bir cemaat içinde iken, onlar teklif etmeden imam olma. Kadýnlarýn, kýzlarýn, gençlerin toplandýklarý yerlere gitme. Fýsk, çalgý, müzik ve diðer haram bulunan eðlence yerlerine girme.



    Ýlim meclisinde sakýn kýzma. Ýnanýlmasý zor olan hikayeleri anlatma. Bu nasihatimizi, caný gönülden kabul et. Bunlarla dünya ve ahiretini süsle. Zira bunlar senin ve herkesin iyiliði içindir. Bu yolda git ve herkese de tavsiye et .”



    Vefatý
    Ýmam-ý a’zam bütün zorlamalara raðmen hükümet ve siyaset iþlerine asla karýþmadý. Ýkinci Abbasi halifesi Ebu Cafer Mensur zalim idi. Bu yüzden Ýmam-ý a’zamý hapsettirip iþkence yaptýrdý. Her gün vurulacak sopa adedini arttýrdý. Sopa adedi yüz olduðu gün, Ýmam yýkýldý. Yatarken aðzýna zehir akýttýlar, þehid oldu.



    Büyük âlimlerden Þu’beye vefat haberi ulaþýnca; “Ýlim ýþýðý söndü, ebediyen onun gibisini bulamazlar” dedi. Vefatýndan sonra çok kimseler onu rüyasýnda görerek ve kabrini ziyaret ederek, onun þânýnýn yüceliðini dile getiren þeyler anlatmýþlardýr. Ýmam-ý Þafii buyurdu ki:

    “Ebu Hanife ile teberrük ediyorum. Onun kabrini ziyaret edip faydalara kavuþuyorum. Bir ihtiyacým olunca iki rekat namaz kýlýp, Ebu Hanife’nin kabrine gelerek onun yanýnda Allahü teâlâya dua ediyorum ve duam hemen kabul olup isteklerime kavuþurum.”



    “Yüz elli senesinde dünyanýn ziyneti gider” hadis-i þerifinin, imam-ý a’zam için olduðunu Ýslam âlimleri bildirmiþtir. Çünkü o tarihte imam-ý a’zam gibi bir büyük vefat etmemiþti. Mezhebi, Ýslam âleminin büyük bir kýsmýna yayýldý. Selçuklu Sultaný Melikþah’ýn vezirlerinden Ebu Sa’d-i Harezmi imam-ý a’zamýn kabri üzerine mükemmel bir türbe ve çevresinde bir medrese yaptýrdý. Daha sonra Osmanlý padiþahlarý bu türbeyi defalarca tamir ettirdi.



    Eserleri:

    Ýmam-ý a’zamýn eserleri pek çok olup zamanýmýza kadar ulaþmýþ olanlarý baþlýca on tanedir. Aslýnda akaid ve fýkýh ilimlerinde rivayet edilen bütün meseleler onun eseridir.



    1- Risale-i Redd-i Havaric ve Redd-i Kaderiyye: Ýmam-ý a’zamýn usul-i dinde ilk yazdýðý eserdir.



    2- El-Fýkh-ul-Ekber: Akaide dairdir. Bu eserin birçok þerhi yapýlmýþ olup, baþlýcalarý þunlardýr: El-Kavlül-Fasl; Muhyiddin bin Behaeddin tarafýndan yapýlan þerhidir. Bu kitap Hakikat Kitabevi tarafýndan ofset yoluyla basýlmýþtýr. Pezdevi, Ebu’l Münteha ve imam-ý Matüridi tarafýndan yapýlan þerhleri de meþhurdur.



    3- El-Fýkh-ül-Ebsat: Ýmam-ý a’zam bu eserinde istita’at (insan gücü) hayýr ve þer, kaza ve kader meselelerini açýklamaktadýr.



    4- Er-Risale li Osman Büsti: Eserde iman, küfür, irca ve va’id meseleleri açýklanmýþtýr.



    5- Kitab-ül-Âlim vel-Müteallim: Bu eserde muhtelif meseleler hakkýnda Ehl-i sünnet itikadýný bildirmek için tertiplenmiþ soru ve cevaplar vardýr.



    6- Vasiyyet-i Nukirru: Eserde Ehl-i sünnet vel-cemaatin hususiyetleri anlatýlmakta, akaid ve farzlarýn hudutlarý açýklanmaktadýr. Bu vasiyetten baþka oðlu Hammad’a ve talebesi Ebu Yusuf’a yaptýðý vasiyet olmak üzere on beþ kadar vasiyetnamesi vardýr.



    7- Kaside-i Numaniyye

    8- El-Asl

    9- El-Müsned-lil-Ýmam-ý a’zam Ebi Hanife
    Konu estate tarafýndan (14-01-2006 Saat 21:20 ) deðiþtirilmiþtir.

  3. #3

    Kullanýcý Bilgi Menüsü

    Standart

    paylaşım için teşekkürler
    :welcome:

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Þu an Bu Konuyu Gorunteleyen 1 Kullanýcý var. (0 Uye ve 1 Misafir)

Bu Konudaki Etiketler

Yer imleri

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajýnýzý Deðiþtirme Yetkiniz Yok
  •