Îmâm-ý A'zâm Ebû Hanîfe(Rahmetullahi Aleyh)
Tâbiînden. Ýslâm âleminde Eshâb-ý kirâmdan sonra yetiþen evliyânýn ve âlimlerin en büyüklerinden. Ehl-i sünnetin reisi ve Hanefî mezhebinin kurucusudur. Ýsmi, Nûmân bin Sâbit bin Zûtâ'dýr. Ebû Hanîfe künyesiyle ve Ýmâm-ý A'zam lakabýyla meþhûr olmuþtur. Kûfe'de doðduðu için Kûfî nisbesiyle bilinir. 699 (H.80) senesinde Kûfe'de doðdu, 767 (H.150) senesinde Baðdât'ta vefât etti. KabriBaðdât'ta olup, ziyâret yeridir.
Aslen Ýran'ýn ileri gelenlerinden bir zâtýn neslinden olan Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe'nin dedesi Zûtâ müslüman olup, hazret-i Ali'ye ikrâmlarda bulundu. Onun sohbetinde bulundu. Babasý Sâbit de hazret-iAli ile görüþüp sohbetinde bulundu.Hazret-i Ali Sâbit'e ve onun neslinden gelecek kimselere hayýr duâda bulundu.
Asîl, ilim sâhibi, sâlih ve kýymetli bir zâtýn oðlu olan Ýmâm-ý A'zam'ýn çocukluðu doðum yeri olan Kûfe'de geçti. Âilesinden üstün bir terbiye alarak küçük yaþta Kur'ân-ý kerîmi ezberledi. Arab lisanýnýn sarf, nahiv, þiir ve edebiyâtýný öðrenmeye baþladý. Eshâb-ý kirâmdan Enes bin Mâlik, Abdullah bin Ebî Evfâ, Vâsýle bin Eskâ, Sehl bin Sâide ve Ebü't-Tufeyl Âmir bin Vâsile'yi (radýyallahü anhüm) görerek onlarýn sohbetlerinde bulundu. Bu zâtlardan hadîs-i þerîf dinledi.
Enes bin Mâlik hazretlerinin sohbetinde bulunmasýný þöyle anlattý: "Küçük yaþlarda babamla berâber bir âlimin meclisinde bulundum. Meclisin orta yerinde oturan âlim zât þöyle diyordu: "Resûlullah'tan sallallahü aleyhi ve sellem iþittim, buyurdu ki: "Kardeþinin baþýna gelen bir musîbetten dolayý sevinme! Allahü teâlânýn ona âfiyet verip, seni o musîbete mübtelâ kýlmasý mümkündür." Ben; "Bu zât kimdir?" diye sordum. "Resûlullah'ýn hizmetiyle þereflenen Enes bin Mâlik'tir." diye cevap verdiler."
Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe'nin doðup büyüdüðü Kûfe þehri o devrin önemli ilim merkezlerindendi. Kûfe'de pekçok Eshâb-ý kirâm yaþadý. Ayrýca çeþitli dinlere ve sapýk inanýþlara mensûb insanlar da Kûfe'yi kendilerine merkez seçmiþlerdi.
Îtikâdý bozuk olan Þiî, Mûtezilî ve Hâricîler de Kûfe'de yaþýyorlardý. Eshâb-ý kirâmla görüþüp, onlardan Ehl-i sünnet îtikâdýný ve din bilgilerini öðrenip nakleden Tâbiîn'in büyükleri de Kûfe'de bulunuyorlardý. Çocukluðu ve ilk gençlik yýllarý böyle bir muhitte geçen Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe hazretleri, önce babasý gibi ticâretle meþgûl olmaya baþladý. Bir taraftan da sýk sýk âlimlerin meclislerine giderek onlarý dinledi, ilimlerinden istifâde etmeye çalýþtý. Ehl-i sünnet îtikâdýnýn yayýlmasý için gayret eden âlimlerin sapýk ve bozuk fýrka mensuplarýyla olan mücâdele ve münâzaralarýný dinledi. Daha henüz ilim tahsîline baþlamadýðý halde sapýk fýrka mensuplarýyla münâzaralarda bulundu. Katýldýðý münâzaralardaki iknâ kâbiliyeti ve üstün baþarýlarý zamânýnýn büyük âlimlerinin dikkatini çekti. Bir cevher olduðunu anlayan âlimler, onu ilim öðrenmeye teþvik ettiler.
Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe bir gün zamanýn âlimlerinden Þa' bî'nin yanýndan geçiyordu.Þa'bî hazretleri onu yanýna çaðýrýp; "Nereye devâm ediyorsun?" diye sordu. O da; "Çarþýya, pazara devâm ediyorum." dedi. Þa'bî hazretleri; "Hayýr, maksadým o deðil, âlimlerden kimin dersine devâm ediyorsun?" buyurdu. Ýmâm-ý A'zam; "Hiçbirinin dersinde devamlý bulunmuyorum." dedi. Þa'bî hazretleri sözlerine devâm ederek; "Ýlim ile uðraþmayý ve âlimlerle görüþmeyi sakýn ihmâl etme. Ben senin zekî, akýllý ve kâbiliyetli bir genç olduðunu görüyorum." buyurdu. Þa'bî hazretlerinin sözlerinin tesirinde kalan Ýmâm-ý A'zam, çarþýyý pazarý býrakýp ilim yoluna yöneldi. Kûfe'deki âlimlerin ders halkalarýna devâm etmeye baþladý. Þa'bî'nin ilim meclisine devâm edip kelâm ilmi (îmân ve îtikâd ilmi) ile münâzara ilmini tahsil etti. Kýsa zamanda bu ilimlerde ilerleyip parmakla gösterilecek bir dereceye ulaþtý.
Kelâm ilmini öðrenip yüksek dereceye ulaþtýktan sonra Hammâd bin Ebî Süleymân'ýn ders halkasýna katýlarak fýkýh ilmini tahsîle baþladý.
Fýkýh ilmine nasýl baþladýðýný talebesi Ebû Yûsuf ve diðer talebelerinin bir sorusu üzerine þöyle anlatmýþtýr: "Bu, Allahü teâlânýn tevfik ve inâyeti iledir. O'na dâimâ hamdolsun. Ben ilim öðrenmeye baþladýðým zaman bütün ilimleri göz önüne aldým. Her birini kýsým kýsým okudum. Neticesini ve faydalarýný düþündüm. Sonra fýkýh ilmine baktým. Onda âlimler ve fakihler ile bir arada bulunmak, onlar gibi ahlâklý olmak var. Ayný zamanda farzlarý iþlemek, dînin emirlerini yerine getirmek, ibâdet etmek de fýkýhý bilmekle oluyor. Dünyâ ve âhiret onunla kâim... Ýbâdet etmek isteyen onsuz yapamaz. Fýkýh, ilimle ameldir." Ýmâm-ý A'zam, fýkýh ilmini Hammâd bin Ebî Süleymân'dan öðrendi. Onun derslerini tâkib ederken huzûrunda gâyet edepli oturur, söylediði her þeyi ezberlerdi. Hocasý talebelerini müzâkere yoluyla yoklama yapýnca, onun dersleri ezberlediðini görürdü ve benim yanýmda ders halkasýnýn baþýna Nu'mân'dan baþka kimse oturmayacak buyururdu.
Ýmâm-ý A'zam, kelâm, münâzara ve diðer ilimleri öðrenip fýkýh ilmini tahsile baþladýktan sonra, îtikâdî meselelerde insanlarý doðru yoldan ayýran sapýk fýrkalarla mücâdele etti. Hattâ, bu maksatla Hint, Ýran ve Arap yarýmadasýnýn ticâret yollarýnýn birleþtiði Basra'ya da defâlarca gidip, dehrî denilen inkârcýlarla, Þîa, Kaderiye ve diðer bozuk fýrkalara mensup kimselerle uzun münâzaralar yaparak Ehl-i sünnet îtikâdýný yaydý.
Ýmâm-ý A'zam'ýn Hammâd bin Ebî Süleymân'dan ilim tahsîl ettiði sýralardaydý. O zamanki Bizans'ýn hâkim olduðu Anadolu tarafýndan bir dehrî yâni dünyânýn kadîm olduðunu ve bu dünyânýn bir yaratýcýsý olmadýðýný iddiâ eden bir kimse, Ýslâm diyârýna geldi. Anlattýðý birçok aklî delillerle dünyânýn bir yaratýcýsý olmadýðýný söyleyip Allahü teâlânýn varlýðýný inkâr etti. Ýslâmiyeti tam olarak bilmeyen bâzý müslümanlar onun hîlelerine aldanýp Ýslâmiyetten ayrýlmaya baþladý. Dehrî, Ýslâm âlimleriyle münâzara etmek istediðini bildirerek meydan okudu. Ýmâm-ý A'zam hazretlerinin hocasý, dehrî ile münâzara edip onun bozuk fikirlerini çürütmek için karar verdi. Ancak eðer yenilirsem Ýslâm dînine büyük zarar hâsýl olup fesâdý bütün dünyâya yayýlacak diye de endiþe ediyordu. Hammâd bin Ebî Süleymân bu düþüncelerle yataðýna uzanýp uyuduðu zaman rüyâsýnda bir hýnzýrýn (domuzun) gelip, bir aðacýn bütün dallarýný yediðini ve o aðacýn yalnýz gövdesinin kaldýðýný, o anda aðacýn içinden bir arslan yavrusunun çýkýp o hýnzýrý parça parça ettiðini gördü.
Sabah olunca genç talebesi Nûmân bin Sâbit, hocasý Hammâd'ýn rahmetullahi aleyh huzûruna girdi. Hammâd bin Ebî Süleymân müslümanlarý îmândan uzaklaþtýrmaya çalýþan dehrîden ve gördüðü rüyâdan bahsetti. Nûmân bin Sâbit hocasýnýn gerek dehrî sebebiyle, gerekse gördüðü rüyâ sebebiyle üzüntülü ve endiþeli olduðunu gördü. Hocasýna üzüntüsünün sebebini sordu. Hocasý her þeyi anlattý. Genç yaþta olan Ebû Hanîfe hocasýna; "Elhamdülillâhi teâlâ. Rüyâda gördüðünüz domuz, o pis ruhlu dehrîdir. Aðaç da ilim aðacýdýr. Dallarý o dehrînin hile ve tuzaklarýna kapýlan müslümanlardýr. Aðacýn gövdesi sizsiniz. O arslan yavrusu da benim. Allahü teâlânýn yardýmý ile ben onu yenerim." dedi.
Hammâd bin Ebî Süleymân ve Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe münâzara için insanlarýn toplandýklarý meydana gittiler. Dehrî her zamanki gibi kürsüye çýkýp karþýsýna birisinin çýkmasýný istedi. Daha çocuk denecek kadar genç olan Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe onun karþýsýna çýktý. Dehrî Ýmâm-ý A'zam'ý görünce hakâret etmeye baþladý. Ýmâm-ý A'zam; "Hakâreti býrak söyleyeceðini söyle de görüþelim." dedi. Dehrî, Ýmâm'ýn cesâret ve aceleciliðini görünce hayret ederek, ona þöyle dedi: "Var olan þeyin baþlangýcý ve sonu olmamak mümkün müdür?" Ýmâm-ý A'zam þöyle cevap verdi:
"Sayýlarý bilir misin?" Dehrî; "Evet." deyince, Ýmâm-ý A'zam; "Birden önce hangi sayý vardýr?" dedi. Dehrî; "Birden önce bir þey yoktur." dedi. Bunun üzerine Ýmâm-ý A'zam buyurdu ki: "Mecâzî olan bir yâni bir sayýsý sözünden önce bir þey olmayýnca, hakîkî bir olandan önce nasýl bir þey olabilir?" Bu söz üzerine dehrî baþka sorular sormaya baþladý. Aralarýnda þu konuþmalar geçti: Dehrî dedi ki: "Hakîkî bir olanýn yüzü hangi taraftadýr? Çünkü her þey yönlerden yâni sað, sol, ön, arka, üst, alt yönlerinden bir yerde bulunur?" Ebû Hanîfe; "Mumu yakýnca, ýþýðý hangi taraftadýr?" diye sordu. Dehrî; "Mumun ýþýðý her tarafta aynýdýr." dedi. Bunun üzerine Ýmâm-ý A'zam; "Mecâzî olan bir nûrun, ýþýðýn hâli böyle olursa, dâimî ve ebedî olup, eni boyu olmayan, göklerin ve yerlerin nûru olanýn hâli nasýl olur?" buyurdu. Dehrî cevap veremedi.
Dehrî yine dedi ki: "Her var olanýn muhakkak bir yeri vardýr. O'nun yeri neresidir?" Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe biraz süt getirtip; "Bu sütte yað var mýdýr?" buyurdu. Dehrî; "Evet vardýr." dedi. Ebû Hanîfe; "Yað bu sütün neresindedir?" diye sorunca, dehrî; "Hiçbir yerine mahsûs deðildir?" dedi. Ýmâm-ý A'zamEbû Hanîfe hazretleri; "Yok olanýn bir hâli böyle olursa, göklerin ve yerlerin yaratýcýsý dâimî ve ebedî olanýn hâli niçin böyle olmasýn?" buyurdu. Dehrî yine cevap veremedi.
Dehrî son olarak; "Þimdi O ne iþ yapmakla meþgûldür?" diye sordu. Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe hazretleri buyurdu ki: "Sen bana bütün suâlleri kürsüden sordun. Ben hepsine cevap verdim. Þimdi sen oradan bir kerecik inip benim yerime gel, ben kürsüye çýkayým ve oradan cevap vereyim." dedi. Dehrî kürsüden inip Ebû Hanîfe kürsüye çýktý ve; "Allahü teâlâ senin gibi bir müþebbihi yâni Allahü teâlâyý diðer varlýklara benzeten kimseyi kürsüden indirir, benim gibi bir muvahhid yâni Allahü teâlâyý her bakýmdan tek ve bir bilen bir kimseyi kürsüye yükseltir. Þimdi O'nun iþi budur." buyurdu ve Rahmân sûresinin yirmi sekizinci âyet-i kerîmesinin sonunu okudu. Kendi sorduðu sorulara verilen cevaplar karþýsýnda susan ve âciz kalan dehrî, Ýmâm-ý A'zam'a kendine soracaðý sorularýn sorulmasýna tahammül edemeyerek, söyleyecek söz bulamadý.
Ýmâm-ý A'zamEbû Hanîfe hazretleri,Hammâd bin Ebî Süleymân'ýn derslerine yirmi sekiz yýl devâm edip emsalsiz bir dereceye ulaþtý, daha ders aldýðý sýralarda fýkýhta tanýnýp meþhûr oldu. Bu hususta þöyle demiþtir: "Ben ilim ve fýkýh ocaðýnda yetiþtim. Ýlim erbâbýyla berâber bulundum. Fýkýhta en deðerli bir hocaya devâm ettim." Hocasý Hammâd'ýn dersine devâm ettiði sýrada sýk sýk Hicaz'a gidip Mekke ve Medîne'de çoðuTâbiînden olan âlimler ile görüþür, onlardan hadîs rivâyeti dinler ve fýkýh müzâkereleri yapardý. Ýmâm-ý A'zam'ýn hocalarýndan en meþhûru, fýkýh ilminde hocasý olan Hammâd bin Ebî Süleymân'dýr.
Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe hazretlerinin Kûfe'de tahsîl ettiði hocalarýndan bâzýlarý þunlardýr:
Âmir bin Þerâhil eþ-Þa'bî, Süleymân bin Mihrân el-A'meþ, Ebû Ýshak es-Sebîî, Hâkim bin Uteybe, Mansûr bin Mu'temir et-Teymî
Kûfe dýþýnda diðer ilim merkezlerine de giden Ýmâm-ý A'zamEbû Hanîfe hazretleri bâzan bir sene süren seyâhatlerinde Mekke ve Medîne'ye gitti. Bu beldelerin meþhûr âlimleriyle görüþüp onlardan ilim öðrendi. Elli beþ defâ hac yaptý.
Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe hazretlerinin Kûfe dýþýndaki diðer þehirlerde ilim öðrendiði hocalarýndan bâzýlarý da þu zâtlardýr:
Tâbiîn büyüklerindenAmr bin Dînâr el-Cümahî, Ebû Zübeyr Muhammed, Ýbn-i Þihâb ez-Zührî, hazret-i Ebû Bekr'in torunu Kâsým bin Muhammed, Medîne'nin meþhûr âlimlerinden Hiþâm bin Urve ve Yahyâ bin Saîd el-Ensârî, Basra'daki en meþhûr âlimlerden Eyyûb bin Keysân es-Sahtiyânî, Katâde bin Diâme, Bekr bin Abdullah Müzenî.
AyrýcaPeygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem torunlarýndan Zeyd bin Ali'den ve Muhammed Bâkýr'dan da ilim ve mârifet öðrenen Ýmâm-ý A'zam'a, Muhammed Bâkýr hazretleri buyurdu ki: "Ceddimin þerîatini bozanlar çoðaldýðý zaman sen onu canlandýracaksýn, sen korkanlarýn kurtarýcýsý, þaþýranlarýn sýðýnaðý olacaksýn. Þaþýranlarý doðru yola çevireceksin.Allahü teâlâ yardýmcýn olacak."
Eshâb-ý kirâmdan Ýbn-i Abbâs'ýn ilmini Mekke fakîhi Atâ bin Ebî Rebâh ve Ýkrime'den, hazret-i Ömer ve onun oðlu Abdullah'tan nakledilen ilimleri Abdullah bin Ömer'in âzâdlýsý Nâfî'den öðrendi. Böylece, Eshâb-ý kirâmdan Ýbn-i Mes'ûd ve hazret-i Ali'den nakledilen ilimleri de buluþup görüþtüðü Tâbiînden öðrendi. Ýlimde hiç kimseye nasîb olmayan yüksek bir dereceye ulaþtý.
Tasavvuf ilmini de Silsile-i aliyye denilen evliyânýn büyüklerinden olan Câfer-i Sâdýk'tan öðrendi. Onunla sohbet edip feyiz alarak tasavvufta yüksek makâma ulaþtý.
Zâhirî ve mânevî ilimlerde zamânýnýn en büyük âlimi olanÝmâm-ý A'zam bir gün Halîfe Mansûr'un yanýna girdi. Orada bulunan Îsâ bin Mûsâ, Mansûr'a; "Bugün dünyânýn en büyük âlimi bu zâttýr." dedi. Halîfe Mansûr; "Ey Nûmân, bu ilmi kimden aldýn?" diye sorunca; "Hazret-i Ömer'den ilim alanlar vâsýtasýyla hazret-i Ömer'den, hazret-i Ali'den ilim alanlar vâsýtasýyla hazret-i Ali'den, Abdullah bin Mes'ûd'dan ilim alanlar vâsýtasýyla da Abdullah bin Mes'ûd'dan aldým." cevâbýný verdi. Bunun üzerine Halîfe Mansûr; "Sen iþini gâyet saðlam tutmuþsun, ilmi asýl menbaýndan almýþsýn." dedi. Ýmâm-ý A'zam baþta Eshâb-ý kirâmýn büyüklerinin ilim silsilesinden olmak üzere, dört bin kiþiden ilim öðrenip, bütün ilimlerde ve üstünlüklerde en yüksek dereceye ulaþmýþtýr. Þöhreti her yere yayýlýp, zamânýnda bulunan ve sonra gelen bütün müctehidler, âlimler, üstün kimseler hattâ hýristiyanlar bile onu hep medhetmiþ, övmüþtür.
Ýmâm-ý A'zam'ýn hocasýHammâd bin Ebî Süleymân vefât edince, hocasýnýn talebeleri, arkadaþlarý ve halkýn ileri gelenleri, onun yerini dolduracak âlimin, ancak Ýmâm-ý A'zam'ýn olduðunu görerek, ýsrârla hocasýnýn yerine geçmesini istediler. "Ýlmin ölmesini istemem." buyurup, ilim kürsüsüne oturdu. Hocasý Hammâd bin Ebî Süleymân'ýn yerine müftî oldu ve talebe yetiþtirmeðe baþladý.
Ýmâm-ý A'zam, hocasý Hammâd'ýn yerine geçince, ilmi, vakarý, üstün tevâzuu, takvâsý, tatlý sözleri ve güler yüzüyle herkes tarafýndan sevilen ve dînî meselelerde insanlarýn karþýlaþtýklarý zorluklara çare bulan tek mürâcaat kaynaðý oldu. Irak, Horasan, Harezm, Türkistan, Tuharistan, Ýran, Hind, Yemen ve Arabistan'ýn her tarafýndan gruplar hâlinde gelen talebeler, fetvâ isteyenler ve dinleyicilerle etrafý dolup taþýyordu.
Ýmâm-ý A'zamýn meclisinde halk tarafýndan sorulan suâllerin cevaplandýrýlmasý ve talebeler için verilen muntazam dersler olmak üzere iki türlü müzâkere yapýlýrdý. Her gün sabah namazýný, câmide kýlýp öðleye kadar sorulan suâlleri cevaplandýrýr, fetvâ verirdi. Öðleden önce kaylûle yapýp, bir miktâr uyuyup, öðle namazýndan sonra, yatsýya kadar, talebelere ders verirdi. Yatsýdan sonra evine gidip biraz dinlenir, sonra tekrar câmiye gelip sabaha kadar ibâdet ederdi. Sorulan suâllere cevap vermeden önce, mesele açýk olarak müzâkere edilir, talebeleri suâli cevaplandýrmaya çalýþýrdý. Meselenin müzâkeresi bittikten sonra, kendisi yeniden ele alýp gerekli düzeltmeleri yapar ve konuyu iyice izah ve tasvir ettikten sonra cevaplandýrýrdý. Cevaplarý verildikten sonra da fetvâyý bizzat söylemek sûretiyle ve anlaþýlýr ifâdelerle talebelerine yazdýrýrdý. Bu yazýlar daha sonra fýkýh kâideleri hâline gelmiþtir.
Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe'nin baþta gelen talebeleri; Ýmâm-ý Ebû Yûsuf ismiyle meþhûr olanYâkûb binÝbrâhim, Muhammed Þeybânî, Züfer bin Huzeyl, Hasan bin Ziyâd, oðlu Hammâd, Abdullah bin Mübârek, Veki' bin Cerrâh, Ebû Amr Hafs bin Gýyâs, Yahyâ bin Zekeriyyâ, Dâvûd-i Tâî, Esad bin Amr, Âfiyet bin Yezid el-Advî, Kâsým bin Ma'an, Ali bin Müshir, Hibban bin Ali gibi yüzlerce âlimlerdir.
Ýmâm-ý A'zam ticâretle de uðraþýrdý. Talebelerinin ihtiyaçlarýný kendi kazancýndan karþýlardý. Talebelerine son derece þefkatli davranýr, onlarýn ilimde iyi yetiþmeleri için büyük titizlik gösterirdi. Talebelerini o kadar mükemmel yetiþtirmiþti ki, baþkalarýnýn uzun zamanda bulduklarý hükümleri onlar kýsa zamanda bulurdu.Bir defâsýnda onun ders usûlünü ve talebelerini görmek için bir ilim heyeti Kûfe'ye gelmiþti. Aralarýnda Tâbiînin büyüklerinin de bulunduðu bu heyet, onlarýn bu üstünlüðünü, baþarýsýný görerek büyük bir memnuniyetle ayrýlmýþtýr. Ýmâm-ý A'zam talebelerine; "Sizler benim kalbimin sevinci, hüznümün tesellisisiniz." buyururdu.
Gerek ilim meclisine gerek sohbetlerine uzaktan yakýndan gelen pekçok kimse ondan ilim ve mârifet tahsîl ettiler. Sohbetleri sýrasýnda insanlarýn müþküllerini cevaplandýrdýðý gibi gönüllerini ferahlatan nasîhatlerde bulundu. Bir sohbeti sýrasýnda, müminleri sevmekle ilgili olarak buyurdu ki:
Allah bize, insanlarýn mümin olanlarýný sevmemizi, onlara karþý saygý beslememizi ve aslâ kýrýcý olmamamýzý, kalplerinde ne sakladýklarýný bilemeyeceðimizi, hareketlerimizi buna göre ayarlamamýzý emretmiþtir.
Talebesi Yûsuf bin Hâlid es-Semtî bir vazifeye tâyin edilip, Basra'ya giderken, Ebû Hanîfe ona þu tavsiyelerde bulunmuþtur: "Basra'ya vardýðýnda halk seni karþýlayacak, ziyâret ve tebrik edecek. Herkesin deðer ve yerini taný, ileri gelenlere ikrâmda bulun, ilim sâhiplerine hürmet et, yaþlýlara saygý, gençlere sevgi göster, halka yaklaþ, fâsýklardan uzaklaþ, iyilerle düþüp kalk, Sultaný küçümseme, hiç bir kimseyi hafife alma. Ýnsanlýðýnda kusur etme, sýrrýný hiç kimseye açma, iyice yakýnlýk peydâ etmedikçe kimsenin arkadaþlýðýna güvenme, cimri ve alçak insanlarla ahbablýk kurma, kötü olduðunu bildiðin hiç bir þeye ülfet etme!..
Seninle baþkalarý arasýnda bir toplantý akdedilir veya insanlar mescidde etrafýný sarýp aranýzda bâzý meseleler görüþülürse, yahut onlar bu meselelerde senin bildiðinin aksini iddiâ ederlerse onlara hemen muhâlefet etme. Sana bir þey sorulursa ona herkesin bildiði þekilde cevap ver! Sonra bu meselede þu veya bu þekilde görüþ ve delillerin de bulunduðunu söyle. Senin bu türlü açýklamalarýný dinleyen halk, hem senin, hem de baþka türlü düþünenlerin deðerini tanýmýþ olur. Sana, bu görüþ kimindir? diye sorarlarsa, fakihlerin bir kýsmýnýndýr, de. Onlar, verdiðin cevâbý benimserler ve onu sürekli olarak yaparlarsa, senin kadrini daha iyi bilir ve mevkiine daha çok hürmet ederler...
Seni ziyârete gelenlere ilimden bir þey öðret. Bundan faydalansýnlar ve herkes öðrettiðin þeyi belleyip tatbik etsin. Onlara umûmi þeyleri öðret, ince meseleleri açma. Onlara güven ver, bâzan onlarla þakalaþ ve ahbablýk kur. Zîrâ dostluk, ilme devamý saðlar. Bâzan da onlara yemek ikrâm et. Ýhtiyaçlarýný temine çalýþ, deðer ve itibarlarýný iyi taný, kusurlarýný görme. Halka yumuþak muâmele et, müsâmaha göster, hiç bir kimseye karþý býkkýnlýk gösterme; onlardan biri gibi davran."
Haram ve þüphelilerden þiddetle sakýnan Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe hazretleri helal lokma husûsunda buyurdu ki:
"Dînin alýþ-veriþ kýsmýný bilmeyen, haram lokmadan kurtulamaz ve ibâdetlerin sevâbýný bulamaz. Zahmetleri boþa gider, azâba yakalanýr ve çok piþman olur."
Ýmâm-ý A'zam'ýn yaþadýðý devir, Emevîler ve Abbâsîler zamânýna isâbet etmektedir. Ömrünün elli iki yýlýný Emevîler, on sekiz yýlýný da Abbâsîler devrinde geçirdi.Emevî Devletinin son bulup, Abbâsî Devletinin kuruluþuna ve bu arada vukû bulan çeþitli hâdiselere þâhid oldu. Bütün hâdiseler içerisinde Ýmâm-ý A'zam, bir taraftan dîni öðrendi ve öðretti, diðer taraftan da, Ehl-i sünnet îtikâdýnda olan insanlarý, îmândan ayýrmaya çalýþan sapýk ve bozuk fýrkalarda olanlarla mücâdele etti. Bu fýrkalarýn herbiri ile yaptýðý münâzaralarda onlarý kesin delillerle susturuyordu.
Emevîlerin son zamanlarýnda Emevî vâlisi, Ýmâm-ý A'zam'a devlet idâresinde bir vazife vermek istedi ve bu hususta zorladý. Fakat Ýmâm-ý A'zam bâzý sebeplerden dolayý kabûl edemeyeceðini bildirdi. Bunun üzerine hapsedilerek iþkence yapýldý. Daha sonra serbest býrakýlýnca, 747 (H.130) yýlýnda Mekke'ye gidip orada altý yýl kadar kaldý. Mekke'de de talebelere ders ve fetvâ vererek ilmî mütâlaalar yaptý. Abbâsîlerin bir devlet hâline gelip kuvvetlenmesinden sonra Kûfe'ye döndü. Buradaki derslerine ömrünün son yýllarýna kadar devam etti. Otuz yýllýk müddet içinde verdiði derslerinde yetiþen talebelerinin herbiri, o zaman çok geniþlemiþ olan Ýslâm dünyâsýnýn her tarafýna yayýldýlar. Müftîlik, müderrislik, kâdýlýk gibi çeþitli vazifelerle büyük hizmetler yaptýlar. Böylece Peygamber efendimizin bildirdiði yol olan Ehl-i sünnet îtikâdýný ve fýkýh ilmini her tarafa yaydýlar ve bu hususta kýymetli kitaplar yazdýlar. Ýnsanlara doðru yolu gösterip saâdete kavuþturdular. Bu hizmeti kendilerinden sonraki asýrlara da aksettirdiler.
Emevîler devrinde bâzý baský ve iþkenceler gören Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe hazretleri, Abbâsîler devrinin ilk zamanlarýnda ilim öðretmeye ve talebe yetiþtirmeye devâm etti. Abbâsî Devleti içinde de karýþýklýklar ve ayaklanmalar baþ gösterdi. Ýmâm-ý A'zam hazretleri bu karýþýklýklara raðmen ders verme iþini devâm ettirdi. 762 (H.145) senesinde meydana gelen hâdiselerden sonra Abbâsî halîfesi Ebû Câfer Mansûr onuKûfe'den Baðdât'a getirtti. "Mansûr haklý olarak halîfedir, diye herkese bildir." dedi. Buna karþýlýk temyiz mahkemesi reisliðini verdi. Çok zorladý. Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe hazretleri çok takvâ sâhibi olup, dünyâ makamlarýna kýymet vermediðinden kabûl buyurmadý. Mansûr onu habsettirdi. Her gün otuz deðnek vurdurdu. Ýmâm-ý A'zam'ýn mübârek ayaklarýndan kan aktý. Halîfe Mansûr bir ara piþman olup otuz bin akçe gönderdi ise de kabûl buyurmadý. Tekrar hapsedip her gün on deðnek fazla vurdurdu. On birinci günü halkýn hücûmundan korkulup zorla sýrt üstü yatýrýldý. Aðzýna zehirli þerbet döküldü. 767 (H.150) senesinde þehîd edildi. Vefât ettiði anda secdeye kapandý. Vefât haberi duyulduðu her yerde büyük üzüntü ve göz yaþýyla karþýlandý. Cenâzesini Baðdât kâdýsý Hasan bin Ammâre yýkadý. Yýkamayý bitirince þöyle dedi: "Allahü teâlâ sana rahmet eylesin!Otuz senedir gündüzleri oruç tuttun. Kýrk sene gece sýrtýný yataða koyup uyumadýn. En fakihimiz sendin! Ýçimizde en çok ibâdet edenimiz sendin! En iyi sýfatlarý kendinde toplayan sendin!" Cenâzesinin kaldýrýlacaðý sýrada Baðdât halký oraya toplanýp o kadar büyük kalabalýk olmuþtu ki, cenâze namazýný kýlanlar elli bin kiþiden fazla idi. Gelenler çok kalabalýk olduðundan cenâze namazý ikindiye kadar kýlýndý. Altý defâ cenâze namazý kýlýndý. Sonuncusunu oðlu Hammâd kýldýrdý. Baðdât'ta, Hayzeran kabristânýnýn doðusunda defnedildi. Ýnsanlar günlerce kabrinin baþýnda toplanýp ona duâ ettiler. Vefâtýna çok üzüldüler. Ýmâm-ý Þâfiî'nin hocasýnýn hocasý Ýbn-i Cerîhe vefât ettiðini duyunca istirca âyetini (Ýnnâ lillah...) okuyup, "Yâni ilim gitti deseniz ya!" buyurdu. Büyük âlimlerden Þu'be'ye vefât haberi ulaþýnca, o da; "Ýlim ýþýðý söndü, ebediyyen onun gibisini bulamazlar." dedi. Vefâtýndan sonra çok kimseler onu rüyâsýnda görerek ve kabrini ziyâret ederek, þânýnýn yüceliðini dile getiren þeyler anlatmýþlardýr. Ýmâm-ý Þâfiî buyurdu ki: "Ebû Hanîfe ile teberrük ediyorum. Onun kabrini ziyâret edip faydalara kavuþuyorum. Bir ihtiyâcým olunca iki rekât namaz kýlýp, Ebû Hanîfe'nin kabrine gelerek onun yanýndaAllahü teâlâya duâ ediyorum ve duâm hemen kabûl olup isteklerime kavuþuyorum."
"Yüz elli senesinde dünyânýn zîneti gider." hadîs-i þerîfinin de, Ýmâm-ý A'zam için olduðunu Ýslâm âlimleri bildirmiþtir. Çünkü o târihte Ýmâm-ý A'zam gibi bir büyük vefât etmemiþti. Mezhebi, Ýslâm âleminin büyük bir kýsmýna yayýldý. Selçuklu Sultaný Melikþah'ýn vezirlerinden Ebû Sa'd-i Harezmî, Ýmâm-ý A'zam'ýn kabri üzerine mükemmel bir türbe ve çevresinde bir medrese yaptýrdý. Sonra Osmanlý pâdiþâhlarý bu türbeyi defâlarca tâmir ettirdi.
Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe hazretleri ulûm-ý âliyye denilen yüksek din ilimlerinde en üstün derecede âlim idi. Kelâm ilminde ve îtikâd bilgilerinde Ehl-i sünnetin reisidir. Tefsîr ilminde müfessirlerin baþý, üstâdý derecesindeydi. Hadîs ilminde ise büyük bir muhaddis ve derin ilim sâhibiydi.
Ýmâm-ý Þâfiî hazretleri; "Fýkýh ilminde mütehassýs olmak isteyen, Ebû Hanîfe'nin kitaplarýný okusun." buyururdu. Abdullah bin Mübârek de; "Fýkýh ilminde Ebû Hanîfe gibi mütehassýs birini görmedim." buyurdu.
Büyük âlim Mis'ar, Ebû Hanîfe'nin karþýsýnda diz çökerek, bilmediklerini sorar öðrenirdi. "Bin âlimden ders aldým. Fakat, Ebû Hanîfe'yi görmeseydim, Yunan felsefesinin bataklýðýna kayacaktým." demiþtir. Ebû Yûsuf buyuruyor ki: "Hadîs ilminde Ebû Hanîfe gibi derin bilgi sâhibi birini görmedim. Hadîs-i þerîfleri açýklamakta onun gibi bir âlim yoktur." Büyük âlim ve müctehid Süfyân-ý Sevrî buyuruyor ki: "Bizler, Ebû Hanîfe'nin yanýnda, doðan kuþu yanýndaki serçeler gibiydik, Ebû Hanîfe, âlimlerin önderidir."
Âli bin Âsým diyor ki: "Ebû Hanîfe'nin ilmi, zamânýndaki âlimlerin ilimlerinin toplamý ile ölçülse, Ebû Hanîfe'nin ilmi fazla gelir."
Büyük hadîs âlimi A'meþ, Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe'den birçok mesele sordu. Ýmâm-ý A'zam, suâllerinin herbiri için hadîs-i þerîfler okuyarak cevap verdi. A'meþ, Ýmâm-ý A'zam'ýn hadîs ilmindeki derin bilgisini görünce, "Ey fýkýh âlimleri! Sizler mütehassýs tabîb, biz hadîs âlimleri ise, eczâcý gibiyiz! Hadîsleri ve bunlarý rivâyet edenleri biz söyleriz. Bizim söylediklerimizin mânâlarýný siz anlarsýnýz!" dedi. "Ubeydullah bin Amr, büyük hadîs âlimi A'meþ'in yanýndaydý. Birisi gelip, birþey sordu. A'meþ bunun cevâbýný düþünmeðe baþladý. O esnâda, Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe geldi. A'meþ, bu suâli Ýmâm'a sorup cevâbýný istedi. Ýmâm-ýA'zam hemen geniþ cevap verdi. A'meþ, bu cevâba hayran olup, yâ Ýmâm! Bunu hangi hadîsden çýkardýn dedi. Ýmâm-ý A'zam, bir hadîs-i þerîf okuyup, bundan çýkardým. Bunu senden iþitmiþtim dedi. Ýmâm-ý Buhârî, üç yüz bin hadîs ezberlemiþti. Bunlardan yalnýz on iki bin kadarýný kitaplarýna yazdý. Çünkü; "Benim söylemediðimi hadîs olarak bildiren, Cehennem'de çok acý azap görecektir." hadîs-i þerîfinin dehþetinden çok korkardý.
Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe'nin verâ ve takvâsý daha çok olduðundan, hadîs nakledebilmesi için çok aðýr þartlar koymuþtu. Ancak bu þartlarýn bulunduðu hadîs-i þerîfi naklederdi."
Ýmâm-ý A'zam, Ýslâmiyeti; îmân, amel ve ahlâk esaslarý olarak bir bütün hâlinde insanlara yeniden duyurmuþ, þüphesi ve bozuk bir düþüncesi olanlara cevaplar vermiþ, müslümanlarý çeþitli fitne ve propagandalarla zaafa düþürmek, parçalamak ve böylece Ýslâm dînini yýkabilmek ümidine kapýlanlarý hüsrâna uðratmýþ, önce îtikâdda birlik ve berâberliði saðlamýþ; ibâdetlerde, günlük iþlerdeAllahü teâlânýn rýzâsýna uygun bir hareket tarzýnýn esaslarýný ve þeklini tesbit etmiþtir. Böylece, ikinci hicrî asrýn müceddidi (dînin yeniden yayýcýsý) ünvanýný almýþtýr.
Hadîs-i þerîfte; "Îmân Süreyya yýldýzýna çýksa, Fârisoðullarýndan biri elbette alýp getirir." buyruldu. Ýslâm âlimleri, bu hadîs-i þerîfin Ýmâm-ý A'zam hakkýnda olduðunu bildirmiþtir. Yine Buhârî ve Müslim'de bildirilen bir hadîs-i þerîfte; "Ýnsanlarýn en hayýrlýsý, benim asrýmda bulunan müslümanlardýr (Yâni Eshâb-ý kirâmdýr). Onlardan sonra en iyileri, onlardan sonra gelenlerdir (yâni Tâbiîndir). Onlardan sonra da onlardan sonra gelenlerdir... (yâni Tebe-i tâbiîndir)" buyruldu. Ýmâm-ý A'zam da, bu hadîs-i þerîfle müjdelenen tâbiînden ve onlarýn da en üstünlerinden biridir. Hayrât-ül-Hisan, Mevdû'ât-ül Ulûm ve Dürrül-Muhtâr'da yazýlý hadîs-i þerîflerde buyruldu ki: "Âdem (aleyhisselâm) benimle öðündüðü gibi ben de ümmetimden bir kimse ile öðünürüm. Ýsmi Nu'mân, künyesi Ebû Hanîfe'dir. O, ümmetimin ýþýðýdýr."
"Peygamberler benimle öðündükleri gibi ben de Ebû Hanîfe ile öðünürüm. Onu seven beni sevmiþ olur. Onu sevmeyen beni sevmemiþ olur."
"Ümmetimden biri, þerîatimi canlandýrýr. Bid'atleri öldürür. Adý Nu'mân bin Sâbit'tir."
"Her asýrda ümmetimden yükselenler olacaktýr. Ebû Hanîfe zamânýnýn en yükseðidir."
Hazret-i Ali de; "Size bu Kûfe þehrinde bulunan, Ebû Hanîfe adýnda birini haber vereyim. Onun kalbi ilim ve hikmet ile dolu olacaktýr. Âhir zamanda, bir çok kimse, onun kýymetini bilmeyerek helâk olacaktýr. Nitekim, râfizîler de, Ebû Bekir ve Ömer için helâk olacaklardýr." buyurdu.
Ýmâm-ý A'zam'ýn zamânýnda ve sonraki asýrlarda yaþayan Ýslâm âlimleri hep onu medhetmiþler, büyüklüðünü bildirmiþlerdir. Abdullah ibni Mübârek anlatýr: "Ebû Hanîfe, Ýmâm-ý Mâlik'in yanýna geldiðinde Ýmâm-ý Mâlik ayaða kalkýp hürmet gösterdi. O gittikten sonra yanýndakilere; "Bu zâtý tanýyor musunuz? Bu zât, Ebû Hanîfe Nu'mân bin Sâbit'tir. Eðer þu aðaç direk altýndýr dese isbât eder." dedi. Sonra Süfyân-ý Sevrî yanýna geldi. Onu, Ebû Hanîfe'nin oturduðu yerden biraz daha aþaðýya oturttu, çýktýktan sonra onun fýkýh âlimi olduðunu anlattý."Yine Abdullah ibni Mübârek der ki: Hasan bin Ammâre'yi Ebû Hanîfe ile birlikte gördüm. Ebû Hanîfe'ye þöyle diyordu: "Allahü teâlâya yemîn ederim ki fýkýhta senden iyi konuþaný, senden sabýrlýsýný ve senden hazýr cevab birini görmedim. Elbette sen fýkýhta söz söyleyenlerin efendisi ve reisisin. Senin hakkýnda kötü söyleyenler sana hased edenler, seni çekemeyenlerdir."
Ýshâk bin Ebû Fedâ'dan nakl olunur: "Ýmâm-ý Mâlik'i gördüm. Ýmâm-ý A'zam'la el ele tutup berâber yürürlerdi. Câmiye gelince kendisi durup önce Ýmâm-ý A'zam'ýn girmesini beklerdi." demiþtir. Hakîkate varmýþ evliyânýn büyüklerinden Sehl bin Abdullah Tüsterî; "Eðer Mûsâ ve Îsâ aleyhimesselâmýn kavimlerinde Ebû Hanîfe gibi âlimler bulunsaydý bunlar doðru yoldan ayrýlýp, dinlerini bozmazlardý." buyurmuþtur.
Ýmâm-ý Þâfiî: "Ben Ebû Hanîfe'den daha büyük fýkýh âlimi bilmem, fýkýh öðrenmek isteyen onun talebesinin ilim meclisinde otursun, onlara hizmet etsin." buyurmuþtur. Ahmed ibni Hanbel: "Ýmâm-ý A'zam verâ, zühd ve îsâr (cömertlik) sâhibi idi. Âhiret isteðinin çokluðunu kimse anlayacak derecede deðildi." buyurmuþtur. Ýmâm-ý Mâlik'e, Ýmâm-ý A'zam' dan bahsederken onu diðerlerinden daha çok medh ediyorsunuz?" dediklerinde: "Evet öyledir. Çünkü, insanlara ilmi ile faydalý olmakta, onun derecesi diðerleri ile mukâyese edilemez. Bunun için ismi geçince, insanlar ona duâ etsinler diye hep methederim." buyurmuþtur. Ýmâm-ý Gazâlî: "Ebû Hanîfe çok ibâdet ederdi. Kuvvetli zühd sâhibiydi. Mârifeti tam bir ârifdi. Takvâ sâhibi olup, Allahü teâlâdan çok korkardý. Dâimâ Allahü teâlânýn rýzâsýnda bulunmayý isterdi" buyurmuþtur. Yahyâ Muâz-ý Râzi anlatýr: "Peygamber efendimizi rüyâda gördüm ve yâ Resûlallah, seni nerede arayayým dedim. Cevâbýnda: Beni,Ebû Hanîfe'nin ilminde ara, buyurdu." Ýmâm-ý Rabbânî hazretleri buyurur ki: "Ýmâm-ý A'zam abdestin edeplerinden bir edebi terkettiði için kýrk senelik namazýný kazâ etmiþtir. Ebû Hanîfe takvâ sâhibi, sünnete umakta ictihâd ve istinbatta, þer'î delillerden hüküm çýkarmakta öyle bir dereceye kavuþmuþtur ki, diðerleri bunu anlamaktan âcizdirler. Ýmâm-ý A'zam, hadîs-i þerîfleri ve Eshâb-ý kirâmýn sözünü kendi reyine takdim ederdi." Ýmâm-ý Rabbânî hazretleri Mebde' ve Meâd risâlesinde de þöyle buyurur: "Büyük Ýmâm Ebû Hanîfe'nin yüksek derecesinden takdir edilemeyen þânýndan ne yazayým. Müctehidlerin en verâ sâhibiydi. En müttekîsi o idi. Þâfiî'den de, Mâlik'den de, Ýbn-i Hanbel'den de her bakýmdan üstün idi."
Yine Ýmâm-ý Rabbânî (rahmetullahi aleyh) ve Muhammed Pârisâ (rahmetullahi aleyh) buyurdular ki: "Îsâ aleyhisselâm gibi ulülazm bir peygamber gökten inip Ýslâm dîni ile amel edince ve ictihâd buyurunca, ictihâdý Ýmâm-ý A'zam'ýn (rahmetullahi aleyh) ictihâdýna uygun olacaktýr. Bu da Ýmâm-ý A'zam'ýn büyüklüðünü, ictihâdýnýn doðruluðunu gösteren en büyük þâhittir."
Son asrýn, zâhir ve bâtýn ilimlerinde kâmil, dört mezhebin fýkýh bilgilerinde mâhir, büyük âlim Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri buyurdu ki: "Ýmâm-ý A'zam, Ýmâm-ý Yûsuf ve Ýmâm-ý Muhammed de, Abdülkâdir Geylânî gibi büyük evliyâ idiler. Fakat âlimler kendi aralarýnda taksim-i a'mel eylemiþlerdir. Yâni herbiri zamanýnda neyi bildirmek icâb ettiyse onu bildirmiþlerdir. Ýmâm-ý A'zam zamânýnda fýkýh bilgisi unutuluyordu. Bunun için hep fýkýh üzerinde durdu. Tasavvuf hususunda pek konuþmadý. Yoksa Ebû Hanîfe nübüvvet ve vilâyet yollarýnýn kendisinde toplandýðý, Câfer-i Sâdýk hazretlerinin huzûrunda iki sene bulunup öyle feyiz, nur ve vâridât-ý ilâhiyyeye kavuþmuþtur ki, bu büyük istifâdesini; "O iki sene olmasaydý Nu'mân helâk olurdu." sözü ile anlatabildiler. Silsile-i zehebin en büyük halkasýndan olan Câfer-i Sâdýk'dan tasavvufu alýp, vilâyetin (evliyâlýðýn) en son makâmýna kavuþmuþtur. Çünkü Ebû Hanîfe, Peygamber efendimizin vârisidir. Hadîs-i þerîfte: "Âlimler peygamberlerin vârisleridir" buyruldu. Vâris, her hususta verâset sâhibi olduðundan zâhirî ve bâtýnî ilimlerde Peygamber efendimizin vârisi olmuþ olur. O halde her iki ilimde de kemâlde idi."
Ýslâm âlimleri, Ýmâm-ý A'zam'ý bir aðacýn gövdesine, diðer âlim ve velîleri de bu aðacýn dallarýna benzetmiþler, o'nun her bakýmdan büyük ve üstün olduðunu, diðerlerinin ise bir veya birkaç bakýmdan büyük kemâlâta (olgunluklara, üstünlüklere) erdiklerini belirtmiþlerdir.
Ýslâm dünyâsýnda ilimleri ilk defâ tedvin ve tasnif eden odur. Din bilgilerini (Kelâm, fýkýh, tefsîr, hadîs vs.) isimleri altýnda ayýrarak bu ilimlere âit kâideleri o tesbit etmiþtir. Böylece onun asrýnda zuhur eden eski Yunan felsefesine âit kitaplarýn tercüme edilmesiyle birlikte, bu kitaplarda yazýlý bozuk sözlerin, fikirlerin din bilgileri arasýna karýþtýrýlmasýný ve Ýslâm dînine bid'atlerin sokulmasý tehlikesini bertaraf etti.
Ýyi düþünüldüðünde bütün insanlýðýn dünyâ ve âhiret saâdetini doðrudan doðruya ilgilendirdiði açýkça görülen bu çok mühim hizmet, Ýmâm-ý A'zam'ýn zamânýnda ve daha sonra yetiþen mezheb imâmlarý, Ýslâm âlimleri, evliyânýn büyükleri tarafýndan da tâzim ve þükranla yâdedilmiþtir, "Ehl-i sünnetin reisi", "Ýmâm-ý A'zam= En büyük imâm" adýyla anýlmýþtýr.
Ýmâm-ý A'zam, Allahü teâlânýn rýzâsýndan baþka bir düþüncesi olmayan büyük bir âlimdi. Dinden soranlara Ýslâmiyeti dosdoðru þekliyle bildirir, tâviz vermez, bu yolda hiçbir þeyden çekinmezdi. Onun kitaplarýna, ders halkasýna ve fetvâlarýna herhangi bir siyâsi düþünce ve güç, nefsânî arzu ve menfaat, þahsî dostluk ve düþmanlýk gibi unsurlar aslâ girmemiþtir.
Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe nefsine tam hâkimdi. Lüzumsuz þeylerle aslâ uðraþmazdý. Ancak kendisi gibi büyük Ýslâm âlimlerinde görülen heybet, vakar ve ahlâk-ý hamîde (yüksek Ýslâm ahlâký) ile her hâlükârda insanlarýn kurtuluþu için çýrpýnýrdý. Muârýzlarýna bile sabýr, güler yüz, tatlýlýk ve sükûnetle davranýr, aslâ heyecan ve telâþa kapýlmazdý. Keskin ve derin bir firâset sâhibiydi. Bu hâliyle insanlarýn içlerinde gizledikleri þeylere nüfuz eder ve olaylarýn sonuçlarýný sezerdi.
Ayrýca kuvvetli þahsiyeti, keskin zekâsý, üstün aklý, engin ilmi, heybeti, geniþ muhâkemesi, muhabbeti ve câzibesi ile, karþýlaþtýðý herkese tesir eder, gönüllerini cezbederdi. Karþýsýna çýkan ve uzun tetkiki gerektiren bâzý meseleleri, derin bir mütâlaadan sonra, böyle olmayanlarý ise ânýnda ve olayýn açýk misâlleriyle cevaplandýrýrdý. En inatçý ve peþin hükümlü muârýzlarýný bile, en kolay bir yoldan cevaplandýrarak iknâ ederdi. Bu hususta hayret verici sayýsýz menkýbeleri meþhurdur.
Hâsýlý Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe, Ýslâmiyetin müslümanlardan doðru bir îtikâd (Ehl-i sünnet îtikâdý), doðru bir amel ve güzel bir ahlâk istediðini bildirmiþ, ömrü boyunca bu kurtuluþ yolunu anlatmýþtýr. Vefâtýndan sonra da yetiþtirdiði talebeleri ve kitaplarý asýrlar boyunca gelen bütün müslümanlara ýþýk tutmuþ ve rehber olmuþtur.
Ýmâm-ý A'zam ayrýca ticâret yapardý. Onun kanâatkârlýðý, cömertliði, emânete riâyeti ve takvâsý ticâret muâmelelerinde de dâimâ kendini göstermiþtir. Tâcirler ona hayret ederler ve ticârette onu Ebû Bekir'e benzetirlerdi. Ticâreti, ortaklarý ile beraber yapar, her yýl kazancýnýn dört bin dirhemden fazlasýný fakirlere daðýtýr, âlimlerin, muhaddislerin, talebelerinin bütün ihtiyaçlarýný karþýlar, ayrýca onlara para daðýtarak, tevâzu ile; "Bunlarý ihtiyâcýnýz olan yere sarf edin ve Allah'a hamdedin. Çünkü verdiðim bu mal hakîkatte benim deðildir, sizin nasîbiniz olarak Allahü teâlânýn ihsân ve kereminden benim elimden size gönderdiðidir." buyururdu. Böylece ilim ehlini, maddî bakýmdan baþkalarýna minnettâr býrakmaz, rahat çalýþmalarýný temin ederdi. Kendi evine de bol harcar, evine harcettiði kadar da fakirlere sadaka verirdi. Zenginlere de hediyeler verirdi. Her Cumâ günü anasýnýn, babasýnýn rûhu için fakirlere ayrýca yirmi altýn daðýtýrdý. Meclisine devam edenlerden birinin elbisesini çok eski gördü. Ýnsanlar daðýlýncaya kadar oturmasýný söyledi.Kalabalýk daðýlýnca; "Þu seccâdenin altýndakileri al, kendine güzel bir elbise yaptýr." buyurdu. Orada bin akçe vardý.
Bir defâsýnda ihtiyar bir kadýn gelip, ben fakirim, bana þu elbiseyi mâliyeti fiyatýna sat dedi. Dört dirhem ver, onu al deyince, bu elbisenin maliyetinin daha fazla olduðunu tahmin eden kadýn; "Ben, ihtiyar bir kadýncaðýzým. Yoksa benimle böyle alay mý ediyorsun?" dedi. "Hayýr, bunda alay yok." deyip elbiseyi ihtiyar kadýna dört dirheme verdi. Bir malý satýn alýrken de, satarken de insanlarýn hakkýna riâyet ederdi. Birisi ona satmak üzere bir elbise getirdi. Fiyatýný sordu. O da yüz akçe istediðini söyleyince, Ýmâm-ý A'zam bunun deðeri yüz akçeden daha fazladýr dedi. Satan kiþi yüzer yüzer arttýrarak dört yüze çýktý. Hayýr daha fazla eder deyip, bu iþten anlayan bir tüccar çaðýrarak, fiyat takdir ettirdi ve o elbiseyi beþ yüz akçeye satýn aldý.
Ýmâm-ý A'zam, kýrk sene yatsý namazýnýn abdesti ile sabah namazýný kýldý. Elli beþ defa hac yaptý, son haccýnda Kâbe-i muazzama içine girip burada iki rekat namaz kýldý. Namazda bütün Kur'ân-ý kerîmi okudu. Sonra aðlayarak; "Yâ Rabbî! Sana lâyýk ibâdet yapamadým. Fakat senin akýl ile anlaþýlmayacaðýný iyi anladým. Hizmetimdeki kusurumu bu anlayýþýma baðýþla!" diyerek duâ etti. O anda; "Ey Ebû Hanîfe, sen beni iyi tanýdýn ve bana güzel hizmet ettin! Seni ve kýyâmete kadar senin mezhebinde olup, yolunda gidenleri af ve maðfiret ettim." diye bir ses iþitildi. Her gün ve her gece Kur'ân-ý kerîmi bir kere sonuna kadar okur, hatmederdi.
Komþusu bir genç vardý, her gece içki içer, eve sarhoþ gelir, baðýrýr çaðýrýrdý. Bir gün devletin görevlileri onu yakalayýp hapse attýlar. Ertesi gün Ýmâm-ý A'zam, "Komþumuzun sesi kulaðýmýza gelmez oldu." deyince, bir talebesi onun hapse atýldýðýný söyledi. Bunun üzerine Ýmâm-ý A'zam vâliye gitti. Vâli, onu görünce ayaða kalkýp hürmetle karþýladý. Teþrifinizin sebebi nedir? dedi. O da hâdiseyi anlatýnca, vâli: "Böyle ehemmiyetsiz bir iþ için zât-ý âliniz buraya kadar niçin zahmet ettiniz, bir haber gönderseydiniz kâfi idi." dedi ve o genci serbest býraktý. Ýmâm-ý A'zam o gence; "Bak biz seni unutmuyoruz." diyerek, bir kese de akçe (para) verdi. Bunun üzerine o genç, yaptýðý kötü iþlerden tövbe edip, Ýmâm-ý A'zam'ýn derslerine devam etmeye baþladý ve fýkýh ilminde âlim olarak yetiþti.
Vâsýt þehrinde fazîletli bir zât vardý, ismi (Nu'mân'ýn kölesi) idi. Ýsminin niçin böyle olduðu sorulduðunda, þöyle cevap vermiþtir: "Annem öldüðü zaman ben karnýnda canlý olup henüz doðmamýþým. Annemin cenâzesi yýkanýrken, benim anne karnýnda canlý olduðumu anlamýþlar ve durumu Ýmâm-ý A'zam'a, yâni Nu'mân bin Sâbit'e bildirmiþler, o da hemen kadýnýn karnýnýn sol tarafýný yarýn, çocuk oradadýr, çýkarýn demiþtir. Doktor dediði gibi yapýp beni ölen anemin karnýndan çýkarmýþ, ben bunun için kendimi onun âzâtlý kölesi kabûl eder, ona dâimâ duâ ederim."
Ýmâm-ý A'zam'ý çekemiyen biri, o'nu ve talebelerini nehir kenarýnda bulunan bahçesinde bir ziyâfete dâvet etti. Ýmâm-ý A'zam bu dâveti kabûl edip talebelerine ben ne yaparsam siz de onu yapýn, diye tenbih etti. Oraya vardýklarýnda dâvet eden adam buyurun yemeðe deyince, Ýmâm-ý A'zam ellerini yýkamak için nehire gitti, talebeleri de onu takib ettiler ve hocalarýnýn bir müddet orada kalmasýnýn sebebini merak etmeye baþladýlar. Sonra döndüklerinde, bir kedinin tabaklardaki yemeklerden yiyip zehirlendiðini görerek, yemeðin zehirli olduðunu ve hocalarýnýn kerâmetini anladýlar ve böylece bir sünnete, yâni yemekten önce el yýkamaya uymanýn bereketine kavuþtular. Bunu gören dâvet sâhibi, yaptýðýna piþman oldu. Özür dileyip, onu sevenler arasýna katýldý.
Ýmâm-ý A'zam, bir gece rüyâsýnda Peygamberimizin kabrini açmýþ, mübârek bedenine sýkýca sarýlmýþtý. Uyanýnca bu fevkalâde rüyâsýný Tâbiînin büyüklerinden Ýbn-i Sîrîn'e anlattý. Ýbn-i Sîrîn; "Bu rüyânýn sâhibi sen deðilsin, bunun sâhibi Ebû Hanîfe olsa gerek." dedi. (Ebû Hanîfe benim!) deyince, Ýbn-i Sîrîn, sýrtýný aç göreyim dedi. Sýrtýný açýnca iki omuzu arasýnda bir "ben" gördü ve (Sen o kimsesin ki, Peygamberimiz senin hakkýnda; "Benim ümmetim içinde, iki omuzu arasýnda bir ben bulunan biri gelir. Allahü teâlâ dînini onunla kuvvetlendirir, ihyâ eder." buyurdu) dedi.
Bir gece yatsý namazýný cemâatle kýlýp çýkarken, bir ayaðý kapýnýn dýþýnda, bir ayaðý daha mescidde iken bir konu üzerinde talebesi Züfer ile sabah ezânýna kadar konuþup, diðer ayaðýný çýkarmadan sabah namazýný kýlmak için tekrar mescide girmiþtir.
Ýmâm-ý A'zam'ýn büyüklüðünü çekemeyenler, onun Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesini býrakýp sâdece kendi aklýyla ve kýyas yoluyla hareket ettiði dedikodusunu yayýyorlardý. Söylenenler Peygamber efendimizin torunlarýndan Muhammed Bâkýr hazretlerinin kulaðýna ulaþtý. Seyyid Muhammed Bâkýr hazretleri Ýmâm-ý A'zam'la görüþtüðü zaman ona buyurdu ki: Sen, ceddim Resûlullah'ýn (sallallahü aleyhi ve sellem) dînini kýyasla deðiþtiriyormuþsun? deyince, Ýmâm-ý A'zam: Allah korusun, böyle þey nasýl olur? Lâyýk olduðunuz makâma oturunuz benim size hürmetim var dedi. Bunun üzerine, Muhammed Bâkýr oturunca, Ýmâm-ý A'zam da onun önüne diz çöktü ve aralarýnda þu konuþma geçti. Ýmâm-ý A'zam þöyle dedi: "Size üç suâlim var, cevap lütfediniz?" Kadýn mý daha zayýftýr, erkek mi? diye sordu. O da, kadýn daha zayýf dedi. Kadýnýn mirâsda hissesi kaç? Erkek iki hisse, kadýn ise bir hisse alýr, deyince; Bu, ceddin Resûlullah'ýn (sallallahü aleyhi ve sellem) kavli deðil mi? Eðer ben bozmuþ olsaydým, erkeðin hissesini bir, kadýnýnkini iki yapardým. Fakat ben kýyas yapmýyorum, nassla (âyet ve hadîs ile) amel ediyorum.
Ýkincisi: Namaz mý daha fazîletli, yoksa oruç mu? Namaz daha fazîletli, diye cevap verdi. Eðer ben ceddinin dînini kýyasla deðiþtirseydim, kadýn hayýzdan temizlendikten sonra, namazýný kazâ etmesini söylerdim. Orucu kazâ ettirmezdim.Fakat ben kýyasla böyle bir þey yapmýyorum.
Üçüncüsü: Bevil mi daha pis, yoksa meni mi? Bevil daha pisdir diye cevap verdi. Eðer ben ceddinin dînini kýyasla deðiþtirseydim bevilden sonra gusül, meniden sonra abdest alýnmasýný bildirirdim. Fakat ben hadîse aykýrý rey kullanarak, kýyas yaparak Resûlullah efendimizin dînini deðiþtirmekten Allahü teâlâya sýðýnýrým. Böyle þeyden beniAllah korusun dedi. Nass (Kitapdan ve sünnetden delil) olan yerde kýyas yapmadýðýný, delili bulunmayan meseleleri, delili bulunan meselelere benzeterek kýyas yaptýðýný söyleyince, Muhammed Bâkýr onu kucaklayýp alnýndan öptü.
Ýmâm-ý A'zam'ýn eserleri çok olup zamânýmýza kadar gelenleri on tânedir. Aslýnda akâid ve fýkýh ilimlerinde rivâyet edilen bütün meseleler onun eseridir. Bunlardan fýkýh bilgileri, Ebû Yûsuf'un rivâyeti ile ve bilhassa Ýmâm-ý Muhammed Þeybânî'nin toplayýp yazdýðý Zâhirür-rivâye denilen kitaplarla nakledilmiþtir.
1) Risâle-i Reddi Havâriç ve ReddiKaderiyye, 2) El-Fýkh-ul-Ekber, 3) El-Fýkh-ül-Ebsât, 4) Er-Risâle Osman-ý Bustî, 5) Kitâb-ül-Âlim vel-Müteallim, 6) Vasiyyet-Nûkirrû,7) Kasîde-i Nu'mâniyye, 8) Ma'rifet-ül-Mezâhib, 9) El-Asl, 10) El-Müsned-ül-Ýmâm-ý A'zam li Ebî Hanîfe.
BUNU SENÝN VE BÜTÜN MÜSLÜMANLARIN ÝYÝLÝÐÝ ÝÇÝN YAPIYORUM
Talebelerinin önde gelenlerinden Ýmâm-ý Ebû Yûsuf'a þu vasiyette bulundu:
"Ey Yâkûb (Ebû Yûsuf)! Sultana saygý göster. Makam ve mevkýine hürmet et. Ýlmî bir mesele için seni çaðýrmadýðý zaman yanýna gitmekten kaçýn. Çünkü ona gidip gelmeyi çoðaltýrsan, îtibâr etmez olur.
Sultanýn dostlarý ve taraflarý ile buluþma. Etrâfýndakilerden uzaklaþýrsan, þerefin ve merteben yerinde kalýr. Halk önünde konuþma, yalnýz sorduklarýna cevap ver. Halk ve tüccar arasýnda da dînî ve zarurî bilgiye âid olmayan sözlerden kaçýn. Zîrâ onlar, kötü zanda bulunabilirler ve yaklaþmaný kendilerinden rüþvet almana atfederler.
Hanýmýnýn yanýnda yabancý kadýnlardan konuþma. Sen baþka kadýnlardan bahsedince, o da kendinde yabancý erkeklerden söz etmek hakkýný bulur.
Her halde Allahü teâlâdan kork, kötülüklerden korun. Emânetlere riâyet et. Küçük-büyük, zengin-fakir herkese iyilik ve nasîhatta bulun. Hiç kimseyi küçük görme. Vakarlý ol ve herkese deðer ver. Ziyâretine gelenleri iyi karþýla.Meselelerine cevap ver. Eðer o, meselenin ehli ise ilim ile meþgûl olur, deðilse sana muhabbet ve sevgi besler.
Hoca ve üstâdlarýna hürmet et, onlara dil uzatma. Ýnsanlardan dâimâ çekin. Allah için gizli hâlinde ne isen, açýk durumda da öyle ol.
Çok gülme. Zîrâ çok gülmek kalbini öldürür. Vakarlý bir þekilde yürü. Acele acele ve salýna salýna yürüme, iþlerinde aceleci olma. Konuþurken yüksek konuþma, baðýrýp çaðýrma. Dâimâ kendin için sükûn ve sükûtu tercih et.
Nefsini her zaman murâkabe edip gözet ve kontrol et. Ölümü hatýrýndan çýkarma. Hocalarýn ve kendisinden ilim aldýðýn zâtlar için Allahü teâlâdan af ve maðfiret dile. Kur'ân-ý kerîm okumaya devâm et. Kabirleri, büyük zâtlarý ve mübârek yerleri çokça ziyâret et.
Hayvânî zevklerine ve nefsinin arzûlarýna düþkün kimselerle düþüp kalkma. Yalnýz dîne dâvet yolunda böyleleriyle birlikte bulunmakta bir mahzur yoktur. Oyun ve eðlence yerleri ile söðülüp sayýlan yerlere gitme. Ezan okununca câmiye gitmeye hazýrlan.
Seninle bir hususta istiþâre etmek, danýþmak isteyen kimseyi dinle. Seni Allahü teâlâya yaklaþtýracaðýný bildiðin þeyleri ona söyle. Bu tavsiyemi de kabûl eyle. Çünkü bundan dünyâ ve âhirette istifâde edeceksin.
Cimrilikten sakýn. Zîrâ herkes cimrilere buðzeder. Onlarý sevmez. Aç gözlülük ve yalancýlýktan sakýn. Güzel huylu ol. Ýnsanlarý incitmekten kaçýn. Her zaman her yerde temiz elbise giy. Dünyâya raðbeti ve hýrsýný azaltarak nefsini temizle. Dünyâ sevgisini içinden at. Kalbin temiz olsun.
Yolda giderken saða sola bakma. Dâimâ önüne bakarak yürü. Münâzara âdâbýný bilmeyen ve iddiâlarýný delilleriyle isbât edemeyen kimselerle söze giriþmekten kaçýn. Mevki ve makam peþinde koþan, halk arasýndaki meselelere dalan ve bu sûretle kendilerine þöhret ve menfaat saðlamak isteyenlerin sözlerine ve aralarýna karýþma. Çünkü onlar bu hususta seni haklý bilseler de, sözlerine önem vermezler. Þarlatanlýklarý ile seni susturmak ve utandýrmak isterler. Bir cemâat içinde bulunduðun zaman seni saygý ile öne geçirmedikçe kendiliðinden ileri safa geçme. Ayný þekilde muâmele görmeden de mihrâba geçip imâm olma.
Zâlim sultan ve âmirlerin yanýnda bulunma. Belki onlar yanýnda, doðru ve helâl olmayan bir iþ yaparlar da onlarý men edemezsin. Senin sustuðunu gören insanlar onlarýn söz ve hareketlerinden o iþin hak ve doðru olduðunu sanýrlar.
Ýlim meclislerinde hiddet ve þiddet göstermekten sakýn. Beni de hayýrlý duâdan unutma. Bu nasîhatýmý kabûl et. Onu ancak sana, senin ve bütün müslümanlarýn iyiliði için yapýyorum."
SAÐIR, KÖR, DÝLSÝZ VE TOPAL HANIM!
Ýmâm-ý A'zam'ýn babasý Sâbit, daha bekar iken temiz ahlâklý, takvâ ve verâ sâhibiydi. Zühdü, salahý ve ilmi pekçoktu. Yüzünde bir nur vardý. Bir gün bir dere kenarýnda abdest alýyordu. Suda bir elma gördü. Elmayý alýp, abdestten sonra elinde olmayarak diþledi. Fakat tükrüðünde kan gördü. Kendi kendine; "Þimdiye kadar bana böyle bir hal olmamýþtý. Buna sebep ýsýrdýðým elma olmalý." dedi ve buna piþman oldu. Elma sâhibini bulup helallaþmak için dere boyunca gitti. Nihâyet ýsýrdýðý elmanýn aðacýný buldu. Aðacýn sâhibini aradý. Onun cömerd ve ihsân sâhibi biri olduðunu öðrendi. Oradakiler; "Çok cömert ve ihsân sâhibidir. Elma aðacýndaki bütün elmalarý alsan, alma demez. Bir tane elmadan ne çýkar." dediler. Sâbit aramalardan sonra, bahçenin sâhibini buldu ve; "Ya elmanýn parasýný al, yahut helâl et." dedi. Bahçe sâhibi onun haramlardan ve þüphelilerden sakýnma husûsundaki gayretini görüp, hareketinin doðru olup olmadýðýný kontrol etmek istedi. Sâbit'e; "Helâl etmem için ne vereceksin?" diye sordu. Sâbit; "Altýn istersen altýn, gümüþ istersen gümüþ." dedi. Bahçe sâhibi; "Ben altýn, gümüþ istemem. Kýyâmet gününde senden dâvâcý olmamamý istiyorsan, bir teklifim var. Onu kabûl edersen hakkýmý helâl ederim." dedi. Sâbit; "Teklifin nedir?" diye sordu. Bahçe sâhibi; "Benim bir kýzým var; gözleri görmez, kulaklarý duymaz, dili söylemez, ayaklarý yürümez. Bunu sana nikâh etmek istiyorum. Kabûl edersen elmayý sana helâl ederim. Yoksa, yarýn kýyâmet günü Allahü teâlânýn huzûrunda seni mahcûb ederim." dedi. Sâbit kendi kendine; "Ey dîninde sâbit olan Sâbit! Kýyâmette tehlike ve sýkýntýlara mâruz kalmaktansa buna dünyâda katlanmak daha iyidir." deyip kabûl etti. Bahçe sâhibi, teklifinin kabûl edildiðini görünce, böyle bir kimseye kýzýný vereceði için çok sevindi. Nikâhý yapýldý. Gece olunca Sâbit üzüntü ile nikâhlýsýnýn bulunduðu odaya girdi. Orada, gâyet süslü, güzel, saðlam, görür, iþitir, konuþur, yürür bir hanýmla karþýlaþtý. Haným efendi kalkýp Sâbit'i karþýladý. Saygý dolu ifâdelerle konuþtu. Sâbit kendi kendine; "Yâ Rabbî! Bu ne iþtir. Hayal mi yoksa rüyâ mý?" dedi. Hanýmýn kendi nikâhlýsý olduðundan þüphelenip odadan geri çýkmak istedi. Hanýmý; "Niye çýkýyorsun ey Allahü teâlânýn sevgili kulu? Senin helâlin benim!" dedi. Sâbit ona; "Baban seni bana kötüledi. Kördür, saðýrdýr, dilsizdir, kötürümdür." diye târif etti. Sen ise ne güzel yürüyorsun ve ne iyi konuþuyorsun. Niçin böyle söyledi. Þaþtým doðrusu. Muhakkak bunda bir hikmet vardýr." dedi. Nikâhlýsý kýz; "Bu bir sýrdýr, izin ver açýklayayým. Babamýn sözünde yalan yoktur. Dînini kayýran ve seven bir insandýr. Seneler oluyor bu evden dýþarý çýkmýþ deðilim. Þimdiye kadar hiçbir yabancý, yüzümü görmedi. Ben de bir yabancý yüz görmedim. Bu sebeple gözlerim harama kördür. Kulaðým bir yabancý sözü duymamýþ ve günâh iþlememiþtir. Bunun için günâha karþý saðýrdýr. Ayaklarým günah yerlerine gitmez, bunun için kötürümüm. Dilimden hiç kötü söz, günâha sebeb olan bir kelime çýkmadý. Onun için dilsizim. Babamýn sözlerindeki hikmet budur." dedi.
Bu sözleri duyan Sâbit bin Zûtâ Allahü teâlâya þükretti ve; "Yâ Rabbî! Sen her þeye gücü yetensin." dedi. Haramlardan ve þüphelilerden sakýnma ve iffet esaslarý üzerine kurulan bu evlilikten; ilim, irfân ve takvâ sâhibi olacak olan Nûmân isminde bir çocuk dünyâya geldi.
ALLAH'A ÞÜKRETMEK
Ýmâm-ý A'zam hazretleri, Allahü teâlâdan çok korkardý. Bu hususta þöyle buyurmuþtur:
"Mümin, Allahü teâlâdan korktuðu kadar hiç bir þeyden korkmaz. Þiddetli bir hastalýða yakalanýr veya fecî bir kazâ veya belâya uðrarsa, gizli veya âþikâr; "Yâ Rabbî, bana bu belâyý neden verdin?" diye þikâyetçi olmaz. Bilâkis hastalýða, belâya ve kazâya raðmen, Allahü teâlâyý zikir ve þükreder.
Mümin, Allahü teâlânýn kendisini devamlý murâkabe ettiðini bilir. Kimsenin bulunmadýðý bir yerde veya herkesin yanýnda olsun, mutlaka Allahü teâlânýn onu kontrol ettiðine inanýr.
KAPTANSIZ GEMÝ OLUR MU?
Bir defâsýnda dünyâya kadîm, yâni dünyânýn bir yaratýcýsý yoktur diyen dehrîlerden bir grup, Ýmâm-ý A'zamEbû Hanîfe'yi öldürmek üzere geldiler. Bu topluluk, Ýmâm-ý A'zam'la bir konuda münâkaþa edelim ve onu yenip öyle öldürelim dediler. Ebû Hanîfe'nin yanýna gelince onlara; "Ýçerisinde aðýr ve çok kýymetli yük yükletilmiþ, engin dalgalý bir denizde kaptansýz bir geminin bulunmasýna ne dersiniz?" diye sordu. O topluluk; "Böyle þey olur mu?" dediler. Ebû Hanîfe; "Her mevsim, hattâ her gün, þekli, hâli, iþleri deðiþen, her gün bir baþka þekilde görünen intizâmý akýllara hayret veren bu dünyânýn hâkim bir yaratýcýsý ve çok tedbirli bir sâhibi olmadýðýna nasýl hükmedersiniz?" buyurdu. Gelenler, aldýklarý iknâ edici cevap karþýsýnda düþündüklerine ve yaptýklarýna piþman olup, tövbe ettiler. Dünyâyý Allahü teâlânýn yarattýðýna inandýlar ve kýlýçlarýný kýnlarýna sokup oradan ayrýldýlar.
O PARAYI SANA HEDÝYE ETMÝÞTÝM
Ýmâm-ý A'zam bir gün yolda giderken onu gören bir adam, yüzünü ondan saklayýp baþka bir yola saptý. Hemen o adamý çaðýrýp, neden yolunu deðiþtirdiðini sordu. Adam cevâbýnda, size on bin akçe borcum var. Uzun zaman oldu ödeyemedim ve çok sýkýldým, utandým dedi. Ýmâm-ý A'zam; "Sübhânallah, ben o parayý sana hediye etmiþtim. Beni görüp sýkýldýðýn ve utandýðýn için hakkýný helâl et!" dedi. Bir defâsýnda ortaðýna, sattýðý mallar içinde kusurlu bir elbise olduðunu söyleyip, bunu satarken özrünü göstermesini tenbih etti. Fakat ortaðý bu elbiseyi satarken elbisenin kusurunu söylemeyi unuttu. Satýn alan kimseyi de tanýmýyordu. Ýmâm-ý A'zam durumu öðrenince o mallardan alýnan doksan bin akçeyi sadaka olarak daðýttý. Çünkü o elbisenin parasý da bütün elbiselerin parasýna karýþmýþtý. Müþteri fakir veya ahbabýndan olursa onlardan kâr almaz, malý aldýðý fiyata verirdi.
ÂLÝMLERÝN KANI ZEHÝRDÝR
Ýmâm-ý A'zam talebeleri arasýnda bulunduðu bir sýrada vücûdunu bir akrep soktu ve yere düþtü. Talebeleri akrebi öldürmek isteyince; "Onu öldürmeyiniz, kendimi onunla tecrübe etmek istiyorum, bakalým haklarýnda hadîs-i þerîfte; "Âlimlerin kaný zehirdir." buyrulan âlimlere dâhil miyim?" dedi. Talebeleri akrebe baktýlar, kývrandý, büzüldü ve hemen öldü.


Teþekkur:
Beðeni:
Alýntý


Yer imleri