Ýmam-ý Gazâlî
Evliyânýn büyüklerinden ve Ýslâm âlimlerinin en meþhûrlarýndan. Ýsmi, Muhammed bin Muhammed; künyesi, Ebû Hâmid; lakabý Hüccetü'l-Ýslâm ve Zeynüddîn'dir. Tûsî ve Gazâlî diye de meþhûr olmuþtur. 1058 (H.450) senesinde Ýran'ýn Tûs þehrinde doðdu. 1111 (H.505) senesinde Tûs'ta vefât etti. Kabri Taberân denilen yerdedir.
Ýmâm-ý Gazâlî hazretlerinin babasý fakir ve sâlih bir zâttý. Âlimlerin sohbetlerinden hiç ayrýlmazdý. Elinden geldiði kadar, onlara yardým ve iyilik eder, hizmetlerinde bulunurdu. Âlimlerin nasîhatýný dinleyince aðlar ve Allahü teâlâdan kendisine âlim bir evlât vermesini yalvararak isterdi. Allahü teâlâ onun duâsýný kabûl edip, Muhammed ve Ahmed isminde iki oðul ihsân etti. Yün eðirip Tûs þehrindeki dükkanýnda satan bu sâlih zât, vefâtýnýn yaklaþtýðýný anlayýnca, oðlu Muhammed Gazâlî'yi ve diðer oðlu Ahmed Gazâlî'yi hayýr sâhibi ve zamânýn sâlihlerinden bir arkadaþýna býraktý. Bir mikdâr mal vererek vasiyet etti ve ona dedi ki: "Ben kendim, âlim olamadým. Bu yolla kemâle gelemedim. Maksadým, benim kaçýrdýðým kemâl mertebelerinin, bu oðullarýmda hâsýl olmasý için yardýmcý olmanýzdýr. Býraktýðým bütün para ve erzâký, onlarýn tahsîline sarf edersin!"
Arkadaþý vasiyeti aynen yerine getirdi. Babalarýnýn býraktýðý para ve mal bitinceye kadar, yetiþip olgunlaþmalarý için çalýþtý. Sonra onlara; "Babanýzýn, sizin için býraktýðý parayý tahsil ve terbiyenize harcadým. Ben fakirim, param yoktur. Size yardým edemeyeceðim. Sizin için en iyi çâreyi diðer ilim talebeleri gibi medreseye devâm etmenizde görüyorum." dedi. Bunun üzerine iki kardeþ doðru söze uyup, medreseye gittiler.
Çocukluðundan îtibâren ilim tahsîl eden Muhammed Gazâlî, fýkýh ilminin bir kýsmýný kendi memleketinde okudu. Bir müddet sonra Cürcân'a giderek Ýmâm Ebû Nasr Ýsmâilî'den ders alýp, ilim okudu. Üç sene kadar Cürcân'da ilim öðrendi. Sonra tekrar memleketi olanTûs'a dönmek üzere yola çýktý. Yolculuk sýrasýnda, katýldýðý kervanýn önünü yol kesiciler çevirdi. Kervanda bulunan kýymetli þeyleri aldýklarý gibi, ilim tahsîlinden dönen Muhammed Gazâlî'nin üç sene boyunca tuttuðu notlarý ve kitaplarýný da aldýlar.
Muhammed Gazâlî hazretleri, yol kesicilerin arkasýndan gidip kitaplarýný ve notlarýný vermeleri için yalvardý. "Ne olur iþinize yaramayan ders notlarýmý bana verin." dedi. Eþkýyâ çetesinin reisi; "Nedir onlar? Nasýl þeylerdir?" dedi. MuhammedGazâlî hazretleri; "Onlarý öðrenmek için memleketimi terk ettim. Gurbetlere gittim. Benim öðrendiðim bilgiler o notlarýn içindedir." dedi. Eþkýyâ reisi küçümser bir ifâdeyle gülerek; "Sen onlarý bildiðini nasýl iddia ediyorsun. Biz onlarý senden alýnca ilimsiz kalýyorsun." dedi ve ders notlarýný geri verdi.Zâten ilim âþýðý olan Muhammed Gazâlî eþkýyâ reisinin sözlerinin de tesirinde kalarak kendi kendine; "Allahü teâlâ yol kesiciyi beni îkaz için o þekilde söyletti." dedi.
Tûs'a gelince, üç yýl bütün gayretiyle çalýþarak Cürcân'da tuttuðu notlarýn hepsini ezberledi. O hâle geldi ki, yol kesiciler o notlarýn hepsini alsa ona zararý olmazdý.
Memleketinde bulunduðu üç sene içinde âlim zâtlarýn derslerine ve ilim meclislerine devâm etti. Zaman zaman büyük velî Ebû Ali Fârmedî hazretlerinin sohbetlerinde bulundu. Daha sonra zamânýnýn büyük ilim ve kültür merkezi olan Niþâbur'a gitti. Büyük âlim Ýmâmü'l-Haremeyn Ebü'l-Meâlî el-Cüveynî'nin ders halkasýna devâm etti. Ondaki üstün zekâ ve kâbiliyet ile çalýþkanlýðýný gören hocasý, büyük alâka gösterdi. Burada usûl-i hadîs, usûl-i fýkýh, kelâm, mantýk, Ýslâm hukûku ve münâzara ilimlerini öðrendi. Bu hocasýndan baþka, Ebû Hâmid er-Razekânî, Ebü'l-Hüseyin el-Mervezî, Ebû Nasr el-Ýsmâilî, Ebû Sehl el-Mervezî, Ebû Yûsuf en-Nessâc gibi devrin büyük âlimlerinden ders okudu. Niþâbûr'da tahsîlini tamamlayýnca, büyük bir ilim ve edebiyat hâmisi olanSelçuklu vezîri üstün devlet adamý Nizâm-ül-Mülk'ün dâveti üzerine Baðdât'a gitti.
Nizâm-ül-Mülk'ün topladýðý ilim meclisinde bulunan zamânýn âlimleri, Ýmâm-ý Gazâlî'nin ilminin derinliðine ve meseleleri îzâh etmekteki üstün kâbiliyetine hayran kaldýklarýný îtirâf ettiler. Üstün vasýflarýndan dolayý hem âlimler, hem de halk tarafýndan çok sevildi. O zaman ortaya çýkan sapýk fýrkalarýn mensuplarý, onun yüksek ilmi yanýnda, en zor, en ince mevzûlarý en açýk bir þekilde anlatmasý, hitâbet ve izâh etme kâbiliyetinin yüksekliði, zekâsýnýn parlaklýðý karþýsýnda periþan ve maðlûb oldular.
Bu sýrada otuz dört yaþýnda bulunan Ýmâm-ý Gazâlî'nin Ýslâmiyete yaptýðý büyük hizmetleri gören Selçuklu vezîri Nizâm-ül-Mülk, onu Nizâmiye Medresesi (Üniversite)nin Baþmüderrisliðine, þimdiki tâbiriyle Rektörlüðüne tâyin etti. Bu medresenin baþýna geçen Ýmâm-ý Gazâlî, üç yüz seçkin talebeye, lüzumlu olan bütün ilimleri öðretti. Bunlardan baþka, pekçok talebe yetiþtirdi. Ebû Mensûr Muhammed, Muhammed bin Es'ad et-Tûsî, Ebü'l-Hasan el-Belensî, Ebû AbdullahCümert el-Hüseynî talebelerinin meþhûrlarýndandýr.
Bir taraftan da kýymetli kitaplar yazan Ýmâm-ý Gazâlî, ilim ehli, devlet adamlarý ve halk tarafýndan büyük bir muhabbet ve hürmet gördü. Þöhreti gün geçtikçe arttý. Nizâmiye Medresesinde bulunduðu yýllarda, Kitâb-ül-Basît fil-Fürû', Kitâb-ül-Vasît, el-Vecîz, Meâhiz-ül-Hilâf adlý kitaplarýný yazdý.
Ayrýca Ýsmâiliyye adýndaki sapýk fýrkanýn görüþlerini çürütmek için Kitâbü Fedâih-il-Bâtýniyye ve Fedâil-il-Müstehzeriyye adlý eserini yazdý. Yine bu sýrada Rumcayý öðrenerek felsefecilerin sapýklýðýný ortaya koymak için eski Yunan veLatin filozoflarýnýn kitaplarýnýn aslý üzerinde üç sene titizlikle incelemeler yaptý. Bu incelemeleri esnâsýnda ve neticesinde felsefecilerin maksatlarýný açýklayan Mekâsid-ül-Felâsife kitabý ile felsefecilerin görüþlerini reddeden Tehâfüt-ül-Felâsife kitabýný yazdý.
O sýrada dünyânýn tepsi gibi düz oduðunu iddiâ eden ve bu tür saçmalýklarý ilim adý altýnda insanlara vermeye çalýþan Avrupalý filozoflarýn bu fikirlerinin yanlýþlýklarýný ortaya koydu. Dünyânýn yuvarlak olduðunu, karaciðerde kanýn temizlendiðini, safranýn, lenfin ve zararlý madde eriyiklerinin burada kandan ayrýldýðýný, bu iþte dalaðýn, böbreklerin ve safra kesesinin rollerini, kanýn madde mikdârlarýndaki oranýn deðiþmesi ile sýhhatin bozulacaðýný, bugünkü fizyoloji kitaplarýnda olduðu gibi anlattý. Bu bilgileri kuvvetli delillerle isbât ederekAvrupalýlarýn bilmedikleri doðru bilgileri kitaplarýnda yazdý.
Ýmâm-ý Gazâlî'nin, felsefecilerin görüþlerini çürütmek ve îtikâdlarýna felsefe karýþtýran sapýk fýrkalara cevap vermek için yaptýðý bu çalýþmasýný iþiten bâzý kimseler, onu felsefeci zannetmiþlerdir. Bunun sebebi, felsefe ile tefekkür arasýndaki mühim farký bilmemek olabilir. Felsefeciler aklý rehber edinmiþlerdir. Mütefekkirler ise aklý kullanmakla berâber, akla da rehber olarak peygamberleri ve onlarýn bildirdiði îmâný almýþlardýr. Göz için ýþýk ne ise, akýl için îmân da odur. Iþýk olmayýnca göz göremediði gibi, îmân olmayýnca akýl da doðru yolda yürüyemez. Ýmâm-ý Gazâlî, filozof deðil müctehiddir. Zâten Ýslâmiyette felsefe ve filozof olamaz. Ýslâm âlimi olur. Ýslâm dîninde, felsefenin üstünde Ýslâm ilimleri, filozofun üstünde de Ýslâm âlimleri vardýr.
Baðdât'ta bulunduðu sýrada ilim öðretip talebe yetiþtirmekle meþgûl olan Ýmâm-ý Gazâlî hazretleri, kardeþi AhmedGazâlî'yi yerine vekil býrakarak uzun bir seyahatte bulunmak üzere Baðdât'tan ayrýldý. Þam'a giderek velîlerle görüþtü ve sohbet etti. Tasavvuf büyüklerinin kitaplarýný okudu onlardan rivayet edilen sözleri ve hallerini inceledi.
Ýnsanlardan tamâmen uzaklaþarak halvet, yalnýz kalmak; uzlet, insanlardan uzaklaþmak; mücâhede, nefsin istemediklerini yapmak ve riyâzet, nefsin istediklerini yapmamak sûretiyle nefsinin tezkiyesi ve ahlâkýnýn mükemmelleþmesiyle meþgûl oldu. Ýhyâu Ulûmi'd-Dîn adlý meþhûr eserini yazdý.
Sonra Kudüs'e gitti. Bu sýrada Bâtýnî denilen sapýk fýrkaya karþý Mufassýl-ül-Hilâf, Cevâb-ül-Mesâil ve Allahü teâlânýn isimlerini (Esmâ-i hüsnâyý) anlatan El-Maksad-ül-Esma adlý eserini yazdý. Kudüs'te bir müddet kaldýktan sonra, hacca gitti. Haccý müteâkiben Baðdât'a döndü. Nizâmiye Medresesinde Þam'da yazdýðý Ýhyâ'sýný kalabalýk bir talebe topluluðuna ders olarak okuttu. Bu seferki tedris hayâtý uzun sürmedi. Doðduðu yer olan Tûs'a ve Niþâbur'a gitti. Burada yine Bâtýnîlere karþý Ed-Derc-ül-Merkûn kitabý ile El-Kýstâs-ül-Müstekîm, Faysal-üt-Tefrika, Kimyâ-ý Seâdet, Nasîhat-ül-Mülûk ve Et-Tibr-ül-Mesbûk adlý kýymetli eserlerini yazdý.
Ýmâm-ý Gazâlî hazretlerine; "Baðdât'ta, pekçok ilim talebesi varken, orada ilim neþretmekten, öðretmekten niçin vaz geçtiðinizi kimse bilemiyor ve bu kadar uzun zamandan sonra Niþâbûr'a dönmenizin sebebini kimse anlayamýyor!" dediklerinde bu hâdiseyi þöyle anlatmýþtýr:
"Ben þer'î ve aklî ilimlere bu kadar alýþkanlýk peydâ edip, her ikisinde de inceleme ve araþtýrma yaptým. O esnâda bulunduðum yolda, bende; Allahü teâlâya, nübüvvete ve âhiret gününe yakînî bir îmân hâsýl oldu. Îmânýn bu üç aslý ile kalbim çok kuvvetlendi. Ayrýca takvâ sâhibi olmak nefsin isteklerini býrakmak ve bütün dünyevî arzularý terk etmeden âhiret saâdetine kavuþmanýn imkânsýz olduðunu anladým. Hepsinin baþý dünyâ alâka ve baðlarýný kalbten tamâmen kesmek ve bu dâr-ý gurûrdan, aldanma yeri olan dünyâdan uzaklaþýp, ona muhabbet köklerini, gönül bahçesinden söküp atarak, âhirete dönmek ve azîmet etmek ve cenâb-ý Hakk'a tam gayret ile dönüp tövbe eylemektir. Bu da, emelleri kýsmak, makamý, malý ve parayý terk etmek, meþgûliyeti, tutulma ve insanlarla beraber bulunmayý býrakmanýn yanýnda, kalbin içinde sekîne ve karar hâsýl olmadan tamam olmaz.
Sonra ben hâllerimi düþündüm. Çeþitli bað ve tutulmalar içine battýðýmý gördüm. Her tarafýmý kuþatmýþlar. Amellerimi gözümün önüne getirince; hepsinin üstün ve güzelinin ilim öðretmek olduðunu anladým. Öðretmek istediðim ilimlerin, bilgilerin çoðu, önemsiz olup, âhiret için faydasýzdýrlar.
Sonra ilimdeki niyetimi düþündüm. Hâlis, Allah rýzâsý için olmayýp, belki makam sevdâsý ve þöhretle berâber karýþýk buldum. Böylece yakînen helâk sâhilinde olduðumu anladým. Eðer hâllerimi düzeltmekle uðraþmazsam helâk olur, kendime kötülük ve zarar ederim. Bir müddet böyle düþündüm durdum. Fakat henüz karar veremedim. Bâzan Baðdât'tan ayrýlmaya, içinde bulunduðum hâlleri býrakmaya karar verir, bir gün azîmet yolunu seçer, ayaðýmý ileri atar, bâzan biraz daha durayým deyip, adýmýmý geri alýrdým. Bir sabah olmazdý ki, âhireti istemede sýdk ve raðbet üzere bulunayým da, ona nefsin istekleri ve dünyâ arzusu askerleri saldýrýp, akþam olunca beni uzaklaþtýrmasýnlar. Düþüncemi deðiþtirmesinler.
Bir hadde geldi ki, dünyâ arzularý beni, zincirden baðlar ile, kendilerine çeker ve bu mânânýn hâsýl olmasý için zorlarlardý. Îmân sözcüsü de seslenip: "Hadi, çabuk ol! Ömründen çok az kaldý. Önünde ise, uzun bir yolculuk var. Kazandýðýn, elde ettiðin ilmin hepsi, riyâ ve aldatmadýr. Eðer sen, þimdi âhiret için hazýrlanmaz, o sonsuz âlem için azýk bulundurmazsan, ne zaman yapacaksýn? Þimdi alâkalarý kesmez, engelleri kaldýrmazsan ne zaman keseceksin ve kaldýracaksýn?" derdi.
O zaman kalbimde bir raðbet peydâ olup, dünyâ ve ehlinden kaçmak, onlardan uzaklaþmak için kesin karar verirdim. Sonra þeytan, aldatma ve hîle yoluna baþvurup: "Bu düþündüðün hâl, çabuk geçici bir þeydir. Sakýn bu yola gitme. Zîrâ sen bu görüþü kabûl ve karar verip, bu büyük makâmý terk edersen ve eziyetli olmayan izzet ve þâný býrakýp gidersen, hasýmlarla münâzaradan hâsýl olan zevk ve safâdan geçersen, nefsin yine sana gâlib olur. Bu sefer ondan kurtulmaya uðraþýrsýn. Hâlbuki o zaman bir daha dönemezsin, bî çâre ve dermansýz kalýrsýn." derdi.
Ýþte nefsin ve þeytanýn bâtýlý hak gösteren bu aldatma ve hîleleri sebebi ile, ben de, dünyâ arzularý ve âhiret isteði arasýnda tereddüt ve hayret vâdisinde altý ay kadar þaþkýn, inler ve aðlar hâlde kaldým. Bu zaman 1093 (H.486) yýlýnýn Receb ayýnda son buldu. Nihâyet ayný ayýn sonunda iþim ihtiyâr ve irâdeden geçip, ânîden Allahü teâlâ, dilime susmak kilidi vurup, mühürledi. Dilim söylemez, kalbim ise çok muzdarib oldu. Kendimi çok zorladým, gayrete getirmeðe çalýþtým. Huzûrumda bulunan üç yüz ilim talebesinin gönlünü almak, hatýrlarýný þen etmek, bu vesîle ile bir gün ders vermek için kendimi zorladým. Dilimde söyleyecek kuvvet, bir kelime telaffuz edecek güç bulamadým. Bu dil tutulmasý, kalbime öyle bir üzüntü ve elem verdi ki, arzu ve isteðim kalmadý. Hazmým kesildi. Ne bir lokma çiðneyip yutabilir, ne de bir damla su içebilirdim. Böyle devâm edip, kuvvetten düþtüm. Zayýfladým. Hattâ doktorlar hayâtýmdan ümid kestiler. Bana ilâç vermekten imtinâ edip, bu böyle bir durumdur ki, kalbe indi. Ondan uzuvlara sirâyet edip, mizâcýný bozdu. Ýlâç kabûl etmez, iyileþmez. Ancak kalbini mühim iþlerden rahata kavuþturur, her þeyden temizlerse, belki iyileþir dediler.
Bundan sonra, ben aczimi anladým ve gördüm. Yalvararak ve sýzlýyarak Allahü teâlâya sýðýndým. Çâresi olmayan hasta gibi yanarak ve inliyerek duâ ettim. Nihâyet Neml sûresi altmýþ ikinci âyetinde meâlen; "Muztar olan (sýkýntýya düþen) kimse duâ ettiði zaman onun duâsýný kabûl edip fenâlýðý kaldýran..." buyrulduðu gibi, Allahü teâlâ duâmý kabûl edip, kalbimi uyandýrdý. Ýçimdeki mal ve makam arzusunu kaldýrdý. Hepsinden yüz çevirip, çocuklarýmdan, dostlarýmdan, vatanýmdan ve eshâbýmdan ayrýlmayý bana kolay eyledi. Derhal içimden Þam tarafýna gitmek arzusu geldi. Ama görünüþte hacca gideceðim dedim. Halîfenin ve eshâbýmýn, maksadýmýn Þam'da kalmak ve bu sebeble onlardan ayrýlmak isteðimi bilmelerini istemedim. Sonra bir daha dönmemek niyeti ile Baðdât'tan çýktým. Fakat düþüncemi gizliyor, aksini bildiriyordum. Bunun için çeþit çeþit ifâde ve izâh yollarýna baþvuruyordum. Onlar ise benimle alay ediyor, beni cevr-ü cefâ oklarýna hedef tutuyorlardý. Sanki içlerinde, benim o tür safâ ve zevkten yüz çevirmem ve dünyâlýklardan kesilmek istememin bir din iþi ve yakîn sebebi olduðunu uygun görecek bir kimse yoktu. Onlara göre, benim bulunduðum müderrislik rütbesi, yüksek bir din mevkii olup, ilimlerinin bütünü buraya kavuþabilmek içindi.
Sonra genel vaziyetten maksadýn ne olduðunu tâyin konusunda ihtilâf edip, Baðdât'tan uzak olanlar vâli ve hükümdârlardan bir þey olduðunu sanarak utandý ve orada duramadý dediler. Ama Baðdât'a ve oradaki devlet adamlarýna yakýn olanlar, devlet adamlarýnýn bu baðlýlýklarýný, gitmemem için bana yalvarmalarýný, beni zorlamalarýný, iltifât ve alçak gönüllülüklerini ve benim onlardan yüz çevirmemi, sözlerine iltifât etmeyip, söyledikleri sözlere, okþayýcý ifâdeleri kabûl etmediðimi bilirlerdi. Onlar, bu semâvî bir iþtir ki, âlimlere ve müslümanlara bir nazar deðmesi sonucudur derlerdi.
Nihâyet Baðdât'tan ayrýldým. Yanýmda olan malý daðýtmaya baþladým. Kendime yetecek ve çocuklarýma kâfi gelecek kadar yanýmda bulundurdum. Onda da þöyle bir ruhsat yolu buldum ki, Irak malý, müslümanlarýn iþlerini görmek için vakýf olunmuþtur. Bunun için dünyâda âile nafakasý için, bundan almaktan daha sâlih ve temiz bir mal bulamadým. Þam bölgesine gidip, Þam þehrinde iki sene kadar kaldým. Orada bir meþgalem yoktu. Ancak uzlet, halvet, mücâhede, riyâzet, nefsin tezkiyesi, ahlâkýn mükemmelleþmesi ile meþgûl oldum. Bütün bunlarý tasavvuf ehlinin ilminden öðrendiðim þekilde yaptýðým gibi, Allah kelime-i celâlini zikr ile, kalbin tasfiyesi ve hâllere kavuþmakla uðraþtým.
Böylece o büyükler yolunun ilim ve amel olmadan tamamlanamayacaðýný yakînen anladým. Onlarýn ilimlerinin hâsýlý, nefsin geçitlerini ve tehlikelerini aþmak ve kötü ahlâktan temizlenip, kötü sýfatlarýnýn kökünü söküp atmaktýr. Bununla kalbi Allah'tan baþkasýna tutulmaktan korumak ve Allahü teâlânýn zikri ile süsleyip O'na kavuþmaktýr. O zaman bana ilim, amelden kolay geldi. O büyüklerin ilimlerini kitaplarýndan tahsîl ve onlarý mütâlaa ile tamamlamaya koyuldum. Meselâ Ebû Tâlib-iMekkî'nin Kût-ül-Kulûb kitabýný ve Hâris-i Muhâsibî'nin kitaplarýný; Cüneyd-i Baðdâdî'nin, Þiblî'nin, Bâyezîd-i Bistâmî'nin ve baþka meþâyýhýn (kuddise sirruhum) sözlerini ve onlardan rivâyet edilen yazý ve haberleri mütâlaa eyledim. Herbirinin ilimlerinin maksadlarýna muttali oldum. Onlarýn yolundan öðrenerek ve dinliyerek, tahsîli mümkün olaný tahsîl ettim. Onlarýn seçilmiþlerinin seçilmiþlerine mahsûs olan ilimlere kavuþmanýn, öðrenmek ve okumakla mümkün olmadýðýný anladým.
Bir müddet Þam Mescidinde îtikâf eyledim. Uzun günlerde minâresine çýkýp, kapýsýný üstüme kapadým. Orada durdum. Sonra hac farîzasýný edâ için Beyt-ül-harama gidip, Mekke ve Medîne'nin bereketi ve Resûlullah'ýn (sallallahü aleyhi ve sellem) ziyâreti ile O'ndan imdâd ve yardým istemek arzu ve þevkim harekete geldi. Gittikçe arttý.
Hazret-i Halîlürrahmân'ýn (aleyhisselâm) ziyâretinden sonra, Hicaz'a doðru yola çýktým. Mekke-i mükerremeye gidip hac ibâdetimi yerine getirdikten ve peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmýn kabr-i þerîfini ziyâretle þereflendikten sonra beni, bâzý arzu ve insanlarla, çocuklarýn ve âilemin istemesi vatanýma çekti. Böylece vatanýma döndüm. Tabîatim bu dönüþten son derece uzak ve benim îtikâdým üzere bu görüþ gâyet yanlýþ olduðu hâlde, vatanýma kavuþtuktan sonra, orada da uzlete çekildim. Zikr ile kalbin tasfiyesine olan aþýrý baðlýlýðýmdan, hep uzlet istiyordum. Lâkin günlük olaylar ve çoluk-çocuðun geçim durumu ve hâl darlýðý kalbimin safâsýna mâni olup, maksudun yüzü bulutlandý ve halvetin safâsý bulandý. Sonra safa hâli verecek neticeler ele geçmez oldu. Ancak arasýra bir mikdâr safâ hâsýl olup, yine örtülürdü. Lâkin böyleyken yine kesmeyi tamâ etmeyip, bâzan bir zuhûrat engel, bâzan o mertebelere dönmek vâki olurdu. O yýl bu þekilde geçti. O halvetler esnâsýnda hâsýl olan hâlleri saymak mümkün deðildir. Faydasý olur ümidi ile bir iki þey bildirelim:
Ben ilm-i yakîn ile bildim ki, Allahü teâlâya kavuþanlar ve hidâyet yolunun yolcusu olanlar, bilhassa tasavvuf ehli olan büyüklerdir. En güzel sîret ve ahlâk, onlarýn sîret ve ahlâklarý, en doðru yol, onlarýn yolu, en güzel ve en olgun ahlâk, onlarýn ahlâk ve âdetleridir. Belki bütün akýllý insanlarýn akýllarý, hikmet sâhiplerinin hakîmâne buluþlarý ve Ýslâmiyetin esrârýný bilen fukahâ ve ulemânýn ilimleri toplanýp bir araya gelse, onlarýn sîret ve ahlâkýndan birini tahvîl edemez, deðiþtiremez, ondan hayýrlý ve üstün olana çevirmeyi düþünseler, çâre ve yol bulamazlar. Zîrâ onlarýn zâhir ve bâtýnýnda olan bütün hareket ve hareketsizlikler peygamberlik kandilinden alýnmýþtýr. Yeryüzünde ise, peygamberlik nûrunun ötesinde bir nûr yoktur ki, âleme ýþýk saçsýn ve daha çok parlasýn.
Velhâsýl aklý olan kimse, tasavvuf hakkýnda ne söyliyebilir ki, tasavvuf ehlinin kalbi, Allah'tan baþka her þeyden temizlenmek ve baþlangýcý, her an Allahü teâlânýn zikrine dalmak; nihâyeti ise, büsbütün fenâ fillah olmaktýr. Bunun bile son olmasý, ihtiyârý altýnda bulunan mertebeye nisbetledir. Keþf mertebesi ve onun evveliyâtýndandýr. Gerçekte ise bu fenâ makâmý tasavvufun baþlangýcýdýr. Nitekim Ýmâm-ý Rabbânî kuddise sirruh da: Fenâ fillâh, bu yolda ilk adýmdýr buyuruyor.) Ondan önceki hâller, sâlik için sülûk yolunda dehliz, aralýk gibidir. Yâni vâsýtadýrlar. Tasavvufun ilk hâlleri, keþif ve müþâhedenin zuhûra gelmesidir. Hattâ bu keþif ve müþâhede sâhibleri, uyanýkken, melekleri ve peygamberlerin ruhlarýný müþâhede ederler. Onlarýn sesini duyarlar, fayda ve hakîkat iktibâs ederler. Sonra o hâl, sûret ve misâllerin müþâhedesinden, baþka derecelere yükselir ki, o makam kelimelerle anlatýlamaz. Bahsedilirse, sarîh hatâ görünür ve ondan sakýnmak mümkün olmaz.
Bu bildirilen hâlleri zevk yolu ile tatmak saâdetine kavuþamayýp, þevk sâhibi olmayan, peygamberlik mertebesinin hakîkatýnýn yalnýz ismini anlar.
1105 (H.499) senesinde Baðdât'tan tekrar ayrýlan ve uzletle insanlardan uzak kalma müddeti on bir sene süren Ýmâm-ý Gazâlî hazretleri Niþâbur'a gitti. Niþâbur'a gitmek üzereyken þöyle buyurdu:
Yakînen biliyorum ki, her ne kadar görünüþte ilme ve onun yayýlmasýna dönmüþsem de, yine hakîkatta dönmüþ deðilim. Zîrâ rücû' etmek, dönmek, ilk hâllere avdet etmektir. Ben o zaman da bir ilim neþreder, yayardým. Hattâ onunla makam ve devlet sâhibi olmak, dünyâlýk ve baþkanlýk elde etmek isterdim. Bütün insanlarý söz ve hareketlerimle ona çaðýrýrdým. Ama þimdi, bir ilme dâvet ederim ki, onunla mevki, makam ve mal terk olunur. Sevab kazanýlýr. Haþmet ve makâmýn derecelerinin düþüklüðü bilinir. Hâlâ niyetim ve kastým budur. Allahü teâlâ benim bu niyetimi bilicidir. Maksadým dâimâ nefsimi ve baþkalarýný ýslâh eylemektir. Lâkin o maksada kavuþacaðýmý bilemem. Hele yakînî îmân ile inanmýþ ve kalbin müþâhedesi ile iyice anlamýþýmdýr ki, her ferdde olan hareket ve kuvvet, Allahü teâlânýn ihsâný iledir. Benim her hareketim ve amelim O'ndandýr. Allahü teâlâdan yalvararak, önce beni ýslâh eylemesini, sonra da benimle baþkalarýnýn ýslâhýný isterim. Evvelâ bana hidâyet verip, sonra benimle baþkalarýna hidâyet versin. Bana hakký, sûret-i hakta gösterip, tâbi olmak, uymak nasîb eylesin. Bâtýlý, sûret-i bâtýlda gösterip sakýnmak müyesser eylesin. Âmin!".
Ýmâm-ý Gazâlî hazretleri zâhirî ilimlerde olduðu gibi, tasavvuf ilminden de büyük nasîb almýþtýr. Onun tasavvufî yönünü anlatan kitaplar Silsile-i aliyye büyüklerinden Ebû Ali Fârmedî hazretlerine baðlý olduðunu yazmaktadýrlar.
Ýlimde müctehid derecesinde derin âlim, tasavvuf yolunda yüksek bir velî olan Ýmâm-ý Gazâlî hazretleri, sözleriyle, halleriyle ve eserleriyle insanlara Ýslâmiyetin emir ve yasaklarýný anlatmaya çalýþtý.
Ömrünün son yýllarýný Tûs'ta geçirdi. Burada evinin yakýnýna bir medrese ve bir de tekke yaptýrdý. Günleri, insanlarý irþâd etmekle geçti. Elli yaþýný aþtýðý bu sýralarda El-Münkýzü Aniddalâl, fýkhýn kaynaklarýna (Usûl-i fýkha) dâir El-Mustasfâ ve Selef-i sâlihîne (Ehl-i sünnet îtikâdýna) tâbi olmayý anlatan Ýlcâm'ül-Avâm an Ýlm-il-Kelâm adlý eserlerini yazdý.
Ýmâm-ý Gazâlî hazretleri, Sultan Sencer ile görüþmüþ, ona mektup yazmýþ ve bizzât nasîhatta bulunmuþtur. Ayrýca, Sultan Sencer'e Nasîhat adlý bir risâle yazmýþtýr.
Selçuklu sultaný olan Sultan Sencer; Ehl-i sünnet îtikâdýnda, dînine baðlý ve bid'atleri reddeden bir pâdiþâhtý. Uzun müddet tahtta kalmýþ olup ilme ve ulemâya karþý çok hürmet eder, kendisi de ilimle meþgûl olurdu. O zamanýn en meþhûr âlimi olan Ýmâm-ý Gazâlî hazretlerine hased edenler, Ýmâm-ý A'zam'ýn aleyhinde bulunuyor diye iftirâ ederek, Sultan Sencer'e þikâyet etmiþlerdi. Bunun üzerine Sultan Sencer, Ýmâm-ý Gazâlî'yi yanýna dâvet edip, görüþmek istediðini bildirdi. Durum Ýmâm-ý Gazâlî'ye iletilince bâzý mâzeretlerini bildirerek gitmedi. Sultan Sencer'e mâzeretini bildirmek ve nasîhat etmek üzere bir mektup gönderdi. Bu mektubun tercümesi þöyledir: Allahü teâlâ pâdiþâh-ý Ýslâmý, Ýslâm beldesinde muvaffak eylesin, nasibdâr kýlsýn. Âhirette ona, yanýnda yeryüzü pâdiþâhlýðýnýn hiç kalacaðý mülk-i azîm ve âhiret sultanlýðý ihsân etsin.
Dünyâ pâdiþâhlýðý, nihâyet bütün dünyâya hâkim olmaktan ibârettir. Ýnsanýn ömrü ise, en çok yüz sene kadardýr.
Cenâb-ý Hakk'ýn, âhirette bir insana ihsân edeceði þeylerin yanýnda, bütün yeryüzü, bir kerpiç gibi kalýr. Yer yüzünün bütün beldeleri, vilâyetleri, o kerpicin tozu topraðý gibidir. Kerpicin ve tozunun topraðýnýn ne kýymeti olur? Ebedî sultanlýk ve saâdet yanýnda, yüz senelik ömrün ne kýymeti vardýr ki, insan onunla sevinip, maðrûr olsun? Yükseklikleri ara, Allahü teâlânýn vereceði pâdiþâhlýktan baþkasýna aldanma.
Bu ebedî pâdiþâhlýða (saâdete) kavuþmak, herkes için güç bir þey ise de, senin için kolaydýr. Çünkü Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem; "Bir gün adâlet ile hükmetmek, altmýþ senelik ibâdetten efdaldir." buyurdu. Mâdem ki Allahü teâlâ sana, baþkalarýnýn altmýþ senede kazanacaðý þeyi bir günde kazanma sebebini ihsân etmiþtir, bundan daha çok muvaffakiyete fýrsat olamaz! Zamânýmýzda ise iþ o hâle gelmiþtir ki, deðil bir gün, bir saat adâletle iþ yapmak, altmýþ yýl ibâdetten efdal olacak dereceye varmýþtýr.
Dünyânýn kýymetsizliði, açýk ve ortadadýr. Büyükler buyurdular ki: Dünyâ kýrýlmaz altýn bir testi, âhiret de kýrýlan toprak bir testi olsa, akýllý kimse, geçici olan ve yok olacak olan altýn testiyi býrakýr, ebedî olan toprak testiyi alýr. Kaldý ki dünyâ, geçici ve kýrýlacak toprak bir testi gibidir. Âhiret ise hiç kýrýlmayan ebediyyen bâkî kalacak olan altýn testi gibidir. Öyleyse, buna raðmen dünyâya sarýlan kimseye nasýl akýllý denilebilir? Bu misâli iyi düþününüz ve dâimâ göz önünde tutunuz.
Beni yanýnýza dâvet etmiþ bulunuyorsunuz. Benim hâlim þudur: Elli üç senelik bir ömür yaþamýþ bulunuyorum. Bunun kýrk senesi, ilim öðrenmek ve öðretmekle geçti. Yirmi senem, Sultan-ý Þehîd'in (Melikþah'ýn) saltanâtý zamânýnda geçti. Sultan Melikþah'tan Ýsfehan'da ve Baðdât'ta bulunduðum sýralarda pekçok iltifât ve ikrâm gördüm. Çok defâ mühim iþlerde, Emîr-ül-müminîn ile onun arasýnda elçilik vazifesi yaptým. Din ilimlerinde, yedi yüz kitap yazmaya muvaffak oldum. Yâni dünyânýn her türlü saâdetini gördüm. Fakat hepsini terk ettim. Bir müddet Beyt-i Mukaddes'te (Kudüs'te) kaldým. Halîlullah Ýbrâhim aleyhisselâmýn mübârek türbesinde ahdettim, bundan sonra hiçbir sultânýn yanýna gitmeyeceðim ve hiçbir sultândan en ufak bir þey kabûl etmeyeceðim. Münâzarayý terk edeceðim dedim. On iki seneden beri bu ahdimde durdum. Bu bakýmdan, sultanlar beni bu hususta mâzûr gördüler.
Þimdi beni huzûrunuza çaðýrdýðýnýza dâir bir haber almýþ bulunuyorum. Emre itâat olsun diyerek, Mûsâ Rýzâ hazretlerinin mübârek türbesine kadar geldim. Ýbrâhim aleyhisselâmýn mübârek makâmýnda yaptýðým ahdi bozmamak için, ordugâha kadar da geldim. Bu türbede, kabrin baþucunda diyorum ki: "Ey Resûlullah'ýn torunu, sen þefâatçi ol ki, Allahü teâlâ pâdiþâh-ý Ýslâm'ý (Sultan Sencer'i), dünyâ sultanlýðýnda babalarýndan daha ileri gitmeye muvaffak etsin. Âhiret sultanlýðýnda, saâdetinde ise, Süleymân aleyhisselâmýn derecesine eriþtirsin. Halîlullah Ýbrâhim aleyhisselâmýn makâmýnda yapýlan ahde hürmet etmesi için muvaffakiyet versin. Gönlünü Hakka çevirip, halký býrakan bir kimsenin (Ýmâm-ý Gazâlî'nin) kalbini periþân eylemesin."
Ýnanýyorum ki, hakkýnýzda böyle duâ etmem, Hak teâlânýn dergâhýna yüz tutmam, resmî olarak yanýnýza gelmemden daha faydalýdýr. Eðer bunu kabûl etmeyip, gelmem için bir fermânýnýz olursa, emre itâatýn lâzým olduðunu bildiðim için, ahdimi bozarak, fermânýnýzý kabûl etme yolunu seçerim.
Allahü teâlâ, dilinize ve gönlünüze öyle þeyler getirsin ki, bununla yarýn âhirette utanmaktan muhafaza etsin... Vesselâm."
Bu mektup Sultan Sencer'e ulaþýnca, mâdem ki Meþhed'e gelmiþ, ordugâhýmýza az bir mesâfe var. Oradan gelmek güç bir iþ deðildir diyerek, gelmesini istediðini bildirdi. Bunun üzerine Ýmâm-ý Gazâlî, Sultan Sencer'in yanýna geldi.Huzûruna girince ayaða kalkýp, Ýmâm-ý Gazâlî'yi karþýlayýp kucakladý. Sonra da kendi tahtýna onu oturttu. Çok hürmet gösterdi. Ýmâm-ý Gazâlî oturduktan sonra, yanýnda bulunan bir talebesine, Kur'ân-ý kerîmden bir miktar oku buyurdu. Talebesi de meâlen; "Allah kuluna kâfi deðil mi?" buyurulan, Zümer sûresi 36. âyetini okuyunca, Ýmâm-ý Gazâlî "Evet" dedi. Daha sonra söze baþladý. Sultâna karþý þöyle konuþtu:
"Bismillâhirrahmânirrahîm. Allahü teâlâya hamd olsun. Kurtuluþ ancak müttekîler, takvâ sâhibi olanlar içindir. Düþmanlýk da ancak zâlimleredir. Mülk-i Ýslâm bâkî olsun. Ýslâm âlimlerinin âdeti þöyledir: Ýslâm meliklerinin huzûruna girdiklerinde; duâ, senâ, nasîhat ve bir ihtiyâcýn giderilmesi husûsunda konuþma yaparlar.
Duâ hususunda evlâ olan, gece karanlýklarýnda Hak teâlâya gizlice münâcaat etmek, yalvarmaktýr. Çünkü insanlar arasýnda yapýlan duâlarda riyâ, gösteriþ ihtimâli var. Hâlis olmayan böyle dualar, Hak teâlâ indinde müstecâb deðildir. Bu huzûrda medh ve övgüde bulunmak da riyâkârlýktan uzak deðildir. Yükseklik ve ýþýk bakýmýndan, güneþin parmakla gösterilip, övülmeye ihtiyâcý yoktur. Güzellik kemâle ulaþýnca, övenlerin pazarýný bozar, bunlarýn eli boþ kalýr.
Medih ve senâdan maksad ise bir iþi yükseltmektir...
Bu dört husustan en mühim olan, nasîhat ve ihtiyâcý gidermektir.
Nasîhat berâtý, izni, Risâlet kaynaðýndan alýnan yüce bir mertebedir. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki: "Size iki vâiz (nasîhatçý) býraktým, biri susar, biri konuþur. Susan nasîhatçý ölümdür. Konuþan ise Kur'ân'dýr." Dikkat et, susan nasîhatçý ölüm, lisân-ý hâl ile ne söylüyor ve konuþan nasîhatçý ne söylüyor? Susarak, hâliyle nasîhat eden ölüm diyor ki:
Ben, her canlýyý pusuda beklemekteyim. Zamâný gelince âniden pusudan çýkýp yakalayýveririm. Eðer benim herkes için yapacaðým muâmelenin bir benzerini görmek isteyen varsa; pâdiþâhlar, kendilerinden önce gelip geçmiþ pâdiþâhlara, emîrler de, vefât etmiþ geçip gitmiþ emîrlere baksýnlar. Melikþâh, Alparslan, Çaðrý Bey toprak altýndan hâlleriyle þöyle nidâ ediyorlar:
"Ey Pâdiþâh, ey gözümüzün nûru, bizim nerelere sevkedildiðimizi ve ne korkunç iþler gördüðümüzü sakýn unutma! Emrinde bulunanlardan biri aç iken, aslâ bir gece bile tok uyuma! Biri çýplak iken, sen istediðin gibi giyinme! Þöyle vasiyet ederler: Benden bir kelime kabûl et, bu; "La ilâhe illallah"dýr. Bunu dâimâ dilinde tut, yalnýz kaldýðýn zaman söylemeyi aslâ unutma. Asýl îmân, bunu söylemekle istikrâra kavuþur. Buyruldu ki: "Îmân, suyunu tâatdan alýr. Kökü adâlet ile, devamý Hakký zikretmek ile kâimdir." Bunlarýn hepsini yapýp âhiret azâbýndan kurtulursan da, kýyâmette suâlden kurtulamazsýn. Hadîs-i þerîfte; "Herbiriniz çobansýnýz ve herkes emri altýnda bulunanlardan mesûldür..." buyruldu.
Ey Pâdiþâh! Hak teâlânýn hak nîmetini edâ eyle ki, nîmet; doðru îmân, doðru îtikâd, güler yüz ve güzel ahlâktýr ve iyi amellerdir. Bunlardan iyi amel iþlemek senin elinde, diðerleri hediye-i ilâhîdir. Mâdem ki Allahü teâlâ bu nîmetleri sana ihsân etmiþ, sen de dördüncüden, iyi amel etmekten kendini mahrûm etme ki, küfrân-ý nîmet etmiþ olmayasýn ve ey ayakta duran emîrler! (vezîrler, kumandanlar!) Eðer devletinizin mübârek ve dâimî olmasýný istiyorsanýz, nîmetin kadrini biliniz. Nîmeti, felâket ve bedbahtlýktan ayýrd ediniz. Biliniz ki; sizin bu Horasan melîkinden baþka, göklerin ve yerlerin mâliki olan baþka bir pâdiþâhýnýz vardýr. Yarýn kýyâmette, herkesi hesâba çekecek ve "Benim nîmetimin hakkýný nasýl elde eylediniz, nasýl yerine getirdiniz?" buyuracak. Meliklerin kalbleri, Allahü teâlânýn hazîneleridir. Rahmet, azâb ve cezâya dâir yeryüzünde her ne vukû bulsa, meliklerin gönülleri vâsýtasýyla olur. Allahü teâlâ, kendi hazînemi size emânet ettim. Sizin dilinizi o hazînenin kilidi yaptým, korudunuz mu? Yoksa emânete ihânet mi ettiniz? diye soracak. Hazîneye ihânette bulunan, bir mazlûmun hâlini pâdiþâhtan gizliyendir.
Bir ihtiyâcýn arz edilmesine gelince, benim bir umûmî, bir de husûsî olmak üzere iki hâcetim vardýr. Umûmî olan þudur: Tûs ahâlisi sýkýntý içindedir. Soðuk ve susuzluktan mahsûller tamâmiyle mahvolmuþtur. Onlara acý! Hak teâlâ da sana acýsýn. Açlýk dert ve belâsýyla müminlerin boynu ve belleri kýrýldý...
Husûsî hâcetim ise þudur: Ben, on iki seneden beri halktan uzaklaþmýþ, bir köþeye çekilmiþtim. Sonra Fahr-ül-mülk, Niþâbûr Medresesi müderrisliðini kabûl etmem için ýsrâr etti.Ben ona; "Bu zaman, benim sözlerimi kaldýramaz. Bu zamanda bir hak söz söyleyenin, kapý ve duvar bile aleyhine geçer." demiþtim. Bugün ise iþ o raddeye gelmiþ ki, iþitmiþ olduðum sözleri rüyâda görseydim, karýþýk rüyâdýr derdim. Bunlarýn aklî ilimler ile alâkalý olanlarýnda eðer bir kimsenin îtirâzý varsa, buna þaþýlmaz. Çünkü benim sözlerimde, herkesin anlayamayacaðý gibi mânâlar çoktur. Bununla berâber ben, kime olursa olsun herhangi bir sözümü açýklayýp isbât edebilirim. Böylece meseleyi açýklýða kavuþtururum. Bu gâyet kolaydýr. Fakat, Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe'nin aleyhinde bulunmuþum diye söz söylüyorlarmýþ. Ýþte buna aslâ tahammül edemem. Allahü teâlâya yemîn ederim ki, ben, Ebû Hanîfe'nin ümmet-i Muhammed arasýnda, fýkýh ilminin inceliklerinde ve mânâsýnda en büyük âlim olduðunu kesin olarak kabûl etmekteyim. Her kim ki, bu söylediðimin tersine bir sözüm olduðunu veya bir þey yazdýðýmý söylerse o yalancýdýr.
Sizden þunu isterim ki; beni, Niþâbûr'da, Tûs'da ve diðer bütün þehirlerde ders verme iþinden affediniz. Kendi hâlimde kalayým. Bu zaman, benim sözlerime tahammüllü deðildir vesselâm."
Sultan Sencer, Ýmâm-ý Gazâlî hazretlerini dikkatle dinledikten sonra þu cevâbý verdi: "Söylediðin bu sözleri duymak ve Ýmâm-ý A'zam hakkýndaki güzel kanâatlerini, Irak ve Horasan âlimlerinin hepsinin duymasý için, onlarý burada toplamamýz lâzýmdýr. Büyük Ýslâm âlimleri hakkýndaki kanâatinizi ve onlara olan hürmet ve sevginizi herkese duyurmak üzere, her tarafa daðýtmak için bu ifâdeleri yazmanýzý istiyorum. Tedristen, ders verme iþinden muaf tutulma arzuna gelince, bu mümkün deðil. Fahr-ül-mülk, seni Niþâbûr müderrisliðine celb edebilmiþtir. Biz, senin nâmýna medreseler yaptýracaðýz. Bütün âlimler gelsinler, kendilerine kapalý kalan meseleleri öðrensinler, müþküllerini halletsinler."
Ancak Ýmâm-ý Gazâlî hazretleri, ömrünün bundan sonraki son iki yýlýný, kendi memleketi Tûs'ta kitap yazmak, insanlarý irþâd etmek ve talebelere ders vermekle geçirdi.
Ömrünün son senelerinde memleketi olan Tûs'da bulunduðu sýrada insanlara nasihatý sýrasýnda buyurdu ki:
Bir kimsenin dünyâ ticâreti, âhiret ticâretine mâni olursa, bu kimse bedbahttýr, zavallýdýr. Bir çömlek almak için, altýn kupa verene ne denir? Dünyâ, saksý parçasý gibidir. Hem kýymetsizdir, hem de çabuk kýrýlýr. Âhiret ise, altýndan kupa gibidir, hem çok kýymetlidir, hem de dayanýklýdýr, kýrýlmaz. Hattâ hiç tükenmez. Dünyâ ticâretinin âhirete yaramasý için veCehennem'e sürüklememesi için, çok uðraþmak lâzýmdýr. Ýnsanýn sermâyesi, dîni ve âhiretidir. Bu sermâyeyi kaptýrmamak için, çok uyanýk olmak lâzýmdýr. Dînini kayýrmak isteyenler yedi þeye dikkat etmelidir:
1. Her sabah þöyle niyet etmeli; "Kendimin, evlâd ve âilemin rýzkýný kazanmak, onlarý kimseye muhtâc býrakmamak, Allahü teâlâya râhat ve temiz ibâdet edebilmek, âhiret yolunda yürüyebilmek için, vâzifeme gidiyorum." demelidir. O gün müslümanlara iyilik, yardým ve nasîhat, emr-i mârûf, nehy-i münker yapmayý, kalbinden geçirmelidir. Namazda kusûr edenlere, günah iþliyenlere, emr-i mârûf yapmalý, onlara göz yummamalýdýr. Böyle niyet eden bir tüccâr, bir memur, bir öðretmen, bir hâkim ve bir subay, vazîfesini yaptýðý kadar, hep sevap kazanýr. Onun her iþi, ibâdet olur. Dünyâda kazandýðý þeyler de, fazladan kârýdýr.
2. En az, binlerce insan çalýþmayacak olursa, kendisinin bir gün bile yaþayamayacaðýný düþünmelidir. Meselâ, çiftçi, fýrýncý, dokumacý, demirci, iplikçi ve daha nice sanatkârlar, hep onun için çalýþýyor. O hepsine muhtaçtýr. Herkes onun için çalýþýp, ona hazýrlayýp da, onun boþ oturmasý, kimseye faydalý olmamasý doðru olur mu? Bu dünyâda herkes yolcudur. Geldik gidiyoruz. Yolcularýn birbirlerine yardým etmesi, el ele vermeleri, kardeþ gibi olmalarý lâzýmdýr. Her müslüman böyle düþünmelidir. Vazîfesine baþlarken, müslüman kardeþlerime yardým etmek, onlarý rahat ettirmek için çalýþacaðým. Din kardeþlerim benim iþimi gördükleri gibi, ben de, onlara hizmet edeceðim demelidir. Ýþ görürken niyetin doðru olmasýna alâmet, insanlara faydalý olan bir meslek, bir sanat seçmektir. Yâni, öyle bir iþ görmeli ki, eðer o iþ olmasa, müslümanlar sýkýntý çekerdi. O hâlde, keyf, oyun ve benzerlerine, sanat dense de ve haram iþleyenlere sanatkâr ismi verilse de, bunlarý yapmak ibâdet olmaz. Hattâ, haram olmýyan, mübah olan, fakat insanlara lüzûmlu olmayan sanatlarý seçmemelidir. Hadîs-i þerîfte buyruldu ki; "En iyi ticâret, bezzâzlýktýr, kumaþ satmaktýr.En iyi sanat, terziliktir."
3. Dünyâ iþleri, âhiret için çalýþmaya mâni olmamalýdýr. Âhiret için ticâret yeri câmilerdir. Allahü teâlâ, Kur'ân-ý kerîmde, Münâfikûn sûresi, 9. âyetinde meâlen; "Mallarýnýz ve çocuklarýnýz, Allahü teâlâyý hatýrlamanýza mâni olmasýn!" buyuruyor. Halîfe Ömer radýyallahü anh buyurdu ki; "Ey tüccârlar! Önce âhiret rýzkýný kazanýn! Sonra dünyâ rýzkýna çalýþýn!" Ticaretle meþgûl olan büyüklerimiz, sabah ve akþamlarý âhiret için çalýþýr, Kur'ân-ý kerîm okur, ders dinler, tövbe ve duâ eder, ilim öðrenir ve gençlere öðretirlerdi. Kelle kebâbý, sabah çorbasý gibi þeyleri çocuklar ve zimmîler satardý. Çünkü, müslümanlar, sabah, akþam câmilerde bulunurdu. Ýnsanlarýn amellerini yazan ikiþer melek, her sabah ve akþam deðiþmektedir. Bir hadîs-i þerîfte buyruldu ki: "Melekler insanlarýn amel defterlerini götürdükleri zaman, baþýnda ve sonunda iyi iþ yazýlý ise, gün ortasýnda yapýlanlarý ona baðýþlarlar."
Yine buyurdu ki; "Gündüz ve gece melekleri, sabah ve akþam, gidip gelirken birbirleri ile karþýlaþýrlar. Hak teâlâ, (giden meleklere), kullarýmý nasýl býraktýnýz? buyurur. Yâ Rabbî! Namazda bulduk ve namaz kýlarken býraktýk, derler. Allahü teâlâ da, þâhid olun, onlarý affettim buyurur."
Müslüman tüccârlar, sanat sâhipleri, gündüzleri de, ezân sesini duyunca, iþini hemen býrakýp, câmiye koþmalýdýr. Büyüklerimiz; "Ticâretleri, satýþlarý, Allahü teâlâyý unutmalarýna sebeb olmaz" (Nûr sûresi: 27) âyet-i kerîmesine mânâ verirken diyor ki: Demirciler vardý. Demir döðerken, ezân okununca, çekici kaldýrmýþken, demire vurmaz, býrakýp namaza koþarlardý. Ve terziler vardý. Ýðneyi sokunca, ezân okunduysa, o hâlde býrakýp, cemâate koþarlardý.
4. Çarþýda, iþte Allahü teâlâyý zikr, tesbîh etmeli, her ân O'nu hatýrlamalýdýr. Dili ve kalbi boþ kalmamalýdýr. Ýyi bilmelidir ki, o ânda kaçýrdýðýný, bütün dünyâyý verse, bir daha eline geçiremez. Gâfiller arasýndaki zikrin sevâbý çok olur. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki: "Çarþýya girerken, la ilâhe illallahü, vahdehü lâ þerîke leh, lehül mülkü ve lehül hamdü, yuhyî ve yümît, ve hüve hayyün lâ yemût, bi yedi-hil-hayr, ve hüve alâ külli þey'in kadîr, diyen kimseye, iki milyon sevâb yazýlýr." Cüneyd-i Baðdâdî "kuddise sirruh" buyurdu ki: "Pazarda çok kimse vardýr ki, sûfîler halkasýnda oturanlardan daha kýymetlidirler." Bir kerre de buyurdu ki: "Öyle kimse tanýyorum ki, pazarda her gün üç yüz rekat namaz kýlmakta ve otuz bin tesbîh okumaktadýr." Bâzýsý demiþtir ki, bu kimse, kendisidir.
Hulâsa, dîne, ibâdetine yardým niyeti ile dünyâya çalýþanlara, hep böyle sevap vardýr. Yalnýz para kazanýp, dünyâ malý toplamak için çalýþanlar, sevaptan mahrûm kalýr. Hattâ bunlar, câmide, namazdayken de, kalpleri dükkânýn hesâbýndadýr. Fikirleri daðýnýktýr.
5. Dünyâ iþlerine çok düþkün olmamalýdýr. Sabah namazý kýlmadan ve kitap okuyup birkaç þey öðrenmeden iþe gitmemeyi âdet edinmelidir. Ýhtiyâcý kadar dünyâlýk kazanýnca, âhireti kazanmakla meþgûl olmalýdýr. Çünkü, âhiret hayâtý sonsuzdur ve ona ihtiyaç daha çoktur ve âhiret ticâretinde iflâs etmek üzeredir. Ýmâm-ý A'zam Ebû Hanîfe'nin hocasý Hammâd, ticâret yapardý.Baþ örtüsü satardý. Her gün, iki habbe kazanýnca eþyâyý toplar pazardan çýkardý. Büyüklerden bâzýsý dükkâna, haftada iki gün giderdi.Bir kýsmý da, Cumâ'dan baþka her gün gider, öðle namazýnda geri dönerdi. Bir kýsmý nihâyet ikindiye kadar alýþ veriþ ederdi.Hepsi ihtiyâcý kadar kazanýnca câmiye gider, ibâdetle, ilim öðrenmekle akþamý yapardý.
6. Þüpheli þeylerden kaçýnmalýdýr. Harama yaklaþan zâten, âsî, fâsýk olur. Kalbine sýkýntý getiren þüpheliyi almamalýdýr. Zâlimlerle, hîle, hýyânet edenlerle, yemîn ile satanlarla, dükkânýnda haram þey satanlarla alýþ veriþ etmemelidir. Zâlimlere, fâsýklara veresiye satmamalýdýr. Çünkü, öldükleri zaman üzülür. Hâlbuki, zâlimler (yâni müslümanlara ve Ýslâmiyete eli, dili ve kalemi ile zarar verenler) öldüðü zaman üzülmek günahtýr. Onlara yardým etmek câiz deðildir. Velhâsýl, herkesle muâmele etmemelidir. Doðru insan aramalýdýr.
7. Alýþ veriþ yaptýðý kimse ile olan sözlerini, hareketlerini, aldýðýný, verdiðini iyi ve doðru hesâb etmelidir. Kýyâmette, bunlarýn hepsinden hesâb vereceðini bilmelidir. Büyüklerden biri, bir bakkalý rüyâda görüp, Allahü teâlâ sana ne yaptý, dedi. Önüme elli bin sahife koydular. Yâ Rabbî! Bu sahifeler kimlerindir, dedim. Elli bin kiþi ile alýþ-veriþ yapmýþsýn. Her sahife, bunlarýn birisi ile olan muâmeleni göstermektedir, dediler. Baktým, her sayfada bir kimse ile olan muâmelemin inceden inceye yazýlmýþ olduðunu gördüm, dedi. Bir kuruþ hîle yapan, bir kuruþ hak yiyen, cezâsýný çekecektir ve hiçbir þeyin yardýmý olmýyacaktýr."
Âhiretin dünyâdan daha iyi olduðuna inanan kimse, bunlarýn hepsini de yapabilir. Bunlarýn hepsini gözetmek, yapsa yapsa, insaný fakîr yapar. Sonsuz saâdete, ebedî rahatlýða sebeb olacak, birkaç senelik fakîrliðe elbette katlanýlýr. Nitekim birçok kimse, birkaç þey kazanmak için, fýrtýnalý, karlý havalarda, sýkýntýlý yolculuklara; bir rütbeye, dereceye yükselmek için de nice mahrûmiyetlere katlanýyor. Hâlbuki, ölüm gelince, bütün kazançlar elden çýkmakta, çalýþýp çabalamalarý boþuna gitmektedir.
Kendisi haramlardan ve þüphelilerden þiddetle kaçýnan Ýmâm-ý Gazâlî hazretleri helâl kazanmanýn önemiyle ilgili olarak buyurdu ki: Helâl kazanabilmek için, önce helâli öðrenmek lazýmdýr. Helâl ve haram meydandadýr. Ýkisi arasýnda þüpheli olanlarý tanýmak güçtür. Þüphelilerden sakýnmayan, harama düþer.
Allahü teâlâ, Kur'ân-ý kerîmde Mü'minûn sûresi, elli ikinci âyetinde meâlen buyuruyor ki: "Ey Peygamberlerim! (salevâtullahi aleyhim ecma'în) Helâl ve temiz yiyiniz ve bana lâyýk ibâdetler yapýnýz!" Ýþte, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem bunun için; "Helâl kazanmak her müslümana farzdýr." buyurdu ve yine buyurdu ki: "Bir kimse, hiç haram karýþtýrmadan, kýrk gün helâl yerse, Allahü teâlâ, onun kalbini nûr ile doldurur. Kalbine, nehirler gibi hikmet akýtýr. Dünyâ muhabbetini, kalbinden giderir."
(Dünyâlýk kazanmak için çalýþmak günâh deðildir. Dünyâlýk sevgisi, dünyâya gönül baðlamak günahtýr.) Sa'd bin Ebî Vakkâs radýyallahü anh dedi ki: "Yâ Resûlallah!(sallallahü aleyhi ve sellem) Duâ buyur da, Allahü teâlâ, benim her duâmý kabûl etsin!" Cevâbýnda buyurdular ki: "Dua kabûl olmak için, helâl lokma yiyiniz!" Peygamber efendimiz diðer hadîs-i þerîlerinde þöyle buyurmuþtur:
"Çok kimse vardýr ki, yedikleri ve giydikleri haramdýr. Sonra ellerini kaldýrýp duâ ederler. Böyle duâ, nasýl kabûl olunur?"
"Haram yiyenlerin ne farzlarý, ne de sünnetleri kabûl olmaz." (Yâni sevâbýna kavuþamazlar.)
"On liralýk elbisenin, bir lirasý haram olsa, o elbise ile kýlýnan namazlar kabûl olmaz."
"Haram ile beslenen vücûdun ateþte yanmasý daha iyidir."
"Malýn helâlden mi, haramdan mý geldiðini düþünmeyenler, Cehennem'e, neresinden atýlýrsa atýlsýnlar, Allahü teâlâ, onlara acýmayacaktýr."
"Ýbâdet on kýsýmdýr, dokuzu helâl kazanmaktýr."
"Helâl kazanmak için yorulup, evine dönen kimse, günahsýz olarak yatar. Allahü teâlânýn sevdiði kimse olarak kalkar."
"Allahü teâlâ buyuruyor ki, haramdan kaçýnanlara hesâb sormaya utanýrým."
"Bir dirhem fâiz (almak ve vermek), otuz zinâdan daha günahtýr."
"Haram maldan verilen sadaka kabûl edilmez. Saklanýrsa Cehennem'e gidinceye kadar, ona yolluk olur."
Ebû Bekr radýyallahü anh, hizmetçisinin getirdiði sütü içti. Sonra helâlden olmadýðýný anlayýnca, parmaðýný boðazýna sokarak kay etti, kustu. O kadar zahmetle çýkardý ki, ölüyor sandýlar. Sonra; "Yâ Rabbî! Elimden geleni yaptým. Mîdemde ve damarlarýmda kalan zerrelerden sana sýðýnýrým." diye yalvardý. Ömer radýyallahü anh da, Beyt-ül-mala âit zekât develerinin sütünden, yanlýþlýkla verilip içtiði zaman, böyle yapmýþtý. Abdullah bin Ömer radýyallahü anhümâ buyuruyor ki: "Kanbur oluncaya kadar namaz kýlsanýz ve kýl gibi oluncaya kadar oruç tutsanýz, haramdan kaçýnmadýkça, kabûl edilmez, faydasý olmaz." Süfyân-ý Sevrî buyuruyor ki: "Haram para ile sadaka veren, câmi yaptýran, hayrât yapan kimse, kirlenmiþ elbiseyi idrâr ile yýkýyan kimseye benzer ki, daha çok pislenir." Yahyâ bin Muâz buyuruyor ki: "Allahü teâlâya itâat etmek, bir hazîneye benzer. Bu hazînenin anahtarý duâ, anahtarýn diþleri de helâl lokmadýr." Sehl bin Abdullah-ý Tüsterî buyuruyor ki: "Hakîkî îmâna kavuþmak için, dört þey lâzýmdýr: Bütün farzlarý edeple yapmak, helâl yemek, görünen ve görünmeyen bütün haramlardan sakýnmak ve bu üçüne, ölünceye kadar devâm etmeye sabretmek." Büyükler buyuruyor ki: "Kýrk gün þüpheli lokma yiyenin kalbi kararýr ve lekelenir." Abdullah ibni Mübârek buyuruyor ki: "Þüpheli olan bir kuruþu sâhibine geri vermeði, bin lira sadaka vermekten daha çok severim." Sehl bin Abdullah Tüsterî buyuruyor ki: "Haram yiyenlerin yedi azâsý, istese de, istemese de günah iþler.
Helâl yiyenlerin âzâsý, ibâdet eder. Hayýr iþlemesi kolay ve tatlý gelir." Helâl kazanmanýn ehemmiyetini gösteren daha nice hadîs-i þerîfler ve büyüklerin sözleri vardýr. Bunun içindir ki, verâ sâhipleri haramdan çok sakýnmýþlardýr. Bunlardan biri Vüheyb ibni Verd idi ki, nereden geldiðini anlamadan bir þey yemezdi. Bir gün annesi, buna bir bardak süt vermiþti. Sütü nereden aldýðýný ve parasýný nereden verdiðini ve kimden aldýðýný sordu. Hepsini anlayýnca, bu koyun nerede otlamýþ, dedi.Müslümanlarýn hakký bulunan bir yerde otlamýþtý. Sütü içmedi.Annesi, oðlum, Allah sana rahmet etsin, iç! dedi. O'na günah iþlemekle rahmetine kavuþmak istemem, dedi ve içmedi. Biþr-i Hâfî'ye (kuddise sirruh), ne yiyip, nereden geçiniyorsun? dediklerinde, "Herkesin yediði yerden. Ama, yiyip de gülen ile yiyip de aðlayan arasýnda çok fark vardýr." buyurdu.
Ýmâm-ý Gazâlî hazretleri nefsin istediklerini yapmaz, istemediklerini yapardý. Ýnsanlara nefis muhâsebesi yapmalarý gerektiðini bildirirdi. Her gün yaptýðý iþler sebebiyle kendini hesâba çekerdi.
Nefsine þöyle hitâb ederdi:
Ey nefsim! Akýllý olduðunu iddiâ ediyorsun ve sana ahmak diyenlere kýzýyorsun. Hâlbuki, senden daha ahmak kim var. Ömrünü boþ þeylerle, gülüp eðlenmekle geçiriyorsun. Senin hâlin, polislerin, kendisini aradýklarýný ve yakalayýnca, îdâm edeceklerini bildiði hâlde, zamânýný eðlence ile geçiren kâtile benzer. Bundan daha ahmak kimse olur mu? Ey nefsim! Ecel sana yaklaþmakta, Cennet ve Cehennem'den biri, seni beklemektedir.Ecelinin, bugün gelmeyeceði ne mâlum? Bugün gelmezse, bir gün elbette gelecek. Baþýna gelecek þeyi, geldi bil! Çünkü, ölüm kimseye vakit tâyin etmemiþ ve gece veya gündüz, çabuk veya geç, yazýn veya kýþýn gelirim dememiþtir. Herkese ansýzýn gelir ve hiç ummadýðý zamanda gelir. Ýþte ona hazýrlanmadýn ise, bundan daha çok ahmaklýk olur mu? O hâlde, yazýklar olsun sana ey nefsim!
Günahlara dalmýþsýn. Allahü teâlâ, bu hâlini görmüyor sanýyorsan, îmânsýzsýn! Eðer gördüðüne inanýyorsan, çok cüretkâr ve hayâsýzsýn ki, O'nun görmesine ehemmiyet vermiyorsun! O hâlde, yazýklar olsun sana ey nefsim!
Hizmetçin sana itâat etmezse, ona nasýl kýzarsýn!O hâlde, Allahü teâlânýn sana kýzmayacaðýndan nasýl emîn oluyorsun! Eðer O'nun azâbýný hafif görüyorsan, parmaðýný aleve tut! Yâhut, kýzgýn güneþ altýnda bir saat otur! Yâhut da, hamam halvetinde fazlaca kal da, zavallýlýðýný, dayanamýyacaðýný anla! Yok eðer, dünyâda yaptýklarýna cezâ vermeyecek sanýyorsan, Kur'ân-ý kerîme ve yüz yirmi dört bin Peygambere (aleyhimüssalevâtü vetteslîmât) inanmamýþ oluyorsun ve hepsini yalancý yapmýþ oluyorsun. Çünkü, Allahü teâlâ, Nisâ sûresinin 122. âyetinde meâlen; "Günah iþleyen, cezâsýný çekecektir." buyuruyor. Kötülük eden, kötülük görür. O hâlde, yazýklar olsun sana ey nefsim!
Günah iþleyince, O kerîmdir, rahîmdir, beni affeder diyorsan, dünyâda, yüz binlerce kiþiye niçin zahmet, açlýk ve hastalýk çektiriyor ve tarlasýný ekmeyenlere mahsûlünü vermiyor! Þehvetlerine kavuþmak için, her hîleye baþ vuruyorsun ve o vakit Allahü teâlâ kerîmdir, rahîmdir, istediklerimi zahmetsiz bana gönderir demiyorsun. O hâlde, yazýklar olsun sana ey nefsim!
Belki inandýðýný, fakat sýkýntýya gelemiyeceðini söyleyeceksin. Fazla sýkýntýya dayanamayanlarýn, az bir zahmetle, bu sýkýntýyý önlemeleri lâzým olduðunu, Cehennem azâbýndan kurtulmak için dünyâda zahmete katlanmanýn farz olduðunu, demek ki bilmiyorsun. Bugün dünyânýn bir miktar zahmetine dayanamazsan, yarýn Cehennem azâbýna ve âhiretteki zillet ve alçaklýða ve tard olmaya, kovulmaya nasýl dayanacaksýn? O hâlde, yazýklar olsun sana ey nefsim!
Para kazanmak için çok zahmet ve aþaðýlýklara katlanýyor ve hastalýktan kurtulmak için, bir yahûdî doktorun sözü ile, bütün þehvetlerinden vaz geçiyorsun da, Cehennem azâbýnýn, hastalýktan ve fakirlikten daha acý olduðunu ve âhiretin dünyâdan çok uzun olduðunu bilmiyorsun. O hâlde, yazýklar olsun sana ey nefsim!
Sonra tövbe ederim ve iyi þeyler yaparým diyorsan, ölüm daha önce gelebilir, piþmân olup kalýrsýn. Yarýn tövbe etmeyi, bugün etmekten kolay sanýyorsan, aldanýyorsun. Çünkü tövbe, geciktikçe zorlaþýr ve ölüm yaklaþýnca, hayvana yokuþ önünde yem vermeye benzer ve bunun faydasý yoktur. Senin bu hâlin, þu talebeye benzer ki, dersine çalýþmayýp, imtihan günü hepsini öðrenirim sanýr ve ilim öðrenmek için, uzun zaman lâzým olduðunu bilemez. Bunun gibi, pis nefsi temizlemek için de, uzun zaman mücâhede etmek lâzýmdýr. Ömür, boþuna geçince, bir ânda, bunu nasýl yapabilirsin. Ýhtiyârlamadan önce gençliðin, hasta olmadan önce, sýhhatin ve sýkýntý çekmeden önce rahatlýðýn ve ölmeden önce hayâtýn kýymetini niçin bilmiyorsun? O hâlde yazýklar olsun sana ey nefsim!
Kýþýn muhtâç olacaðýn þeylerin hepsini, niçin yazdan hazýrlayýp hiç geciktirmiyorsun ve bunlarý elde etmek için, Allahü teâlânýn merhametine, ihsânýna güvenmiyorsun? Hâlbuki Cehennem'in zemherîri, kýþýn soðuðundan az deðildir ve ateþinin sýcaklýðý, temmuz güneþinden aþaðý deðildir. Bunlarýn hazýrlýðýnda, hiç kusur etmiyorsun da, âhiret iþlerinde gevþek davranýyorsun. Bunun sebebi nedir? Yoksa âhiret ve kýyâmet gününe inanmýyor musun ve kalbindeki bu küfrü, kendinden de mi saklýyorsun? Bu ise, ebedî felâketine sebeptir. O hâlde, yazýklar olsun sana ey nefsim!
Marifet nûrunun himâyesine sýðýnmayýp da, öldükten sonra, þehvet ateþinin, canýný yakmasýndan, Allahü teâlânýn lütfu ve merhameti ile kurtulacaðýný sanan bir kimse, kalýn elbisesinin himâyesine girmeden, kýþýn soðuðun, Allahü teâlânýn lütfu ile kendisini üþütmeyeceðini sanan kimseye benzer. Bu kimse, bilemiyor ki, Allahü teâlâ, birçok faydalarý saðlamak için, kýþý yaratmýþ ise de, lütuf ve merhamet ederek, elbise yapýlacak þeyleri de yaratmýþ ve insanlara elbise yapmak için akýl ve düþünce vermiþtir. Yâni O'nun ihsâný, elbise teminini kolaylaþtýrmakta olup, elbisesiz üþümemek þeklinde deðildir. O hâlde, yazýklar olsun sana ey nefsim!
Günahlarýn Allahü teâlâyý kýzdýrdýðý için azâb çekeceðini zannetme ve günahlarýmýn O'na ne zararý var ki, bana kýzýyor deme! Zannettiðin gibi deðil. Seni yakacak olan Cehennem azâbý, senin içinde ve þehvetlerinden meydana gelmektedir. Nitekim, insanýn hastalýðý, yediði zehirden ve içine giren zararlý þeylerden meydana gelmekte olup, tabîbin sözlerini dinlemediði için, onun kýzmasýndan hâsýl olmuyor. O hâlde, yazýklar olsun sana ey nefsim!
Ey nefsim! Anladým ki, dünyânýn nîmet ve lezzetlerine alýþmýþsýn ve kendini onlara kaptýrmýþsýn! Cennet'e ve Cehennem'e inanmýyorsan, bâri ölümü inkâr etme! Bu nîmet ve lezzetlerin hepsini senden alacaklar ve bunlarýn ayrýlýk ateþi ile yanacaksýn! Bunlarý istediðin kadar sev, istediðin kadar sýký sarýl ki, ayrýlýk ateþi, sevgin kadar çok olur. O hâlde, yazýklar olsun sana ey nefsim!
Dünyâya niye sarýlýyorsun? Bütün dünyâ senin olsa ve dünyâdaki insanlarýn hepsi sana secde etse, az zaman sonra sen de, onlar da toprak olacaksýnýz!Ýsimleriniz unutulacak, hatýrlardan silinecek. Geçmiþ pâdiþâhlarý hatýrlayan var mý? Hâlbuki sana dünyâdan az bir þey vermiþler. O da bozulmakta, deðiþmektedir. Bunlar için, sonsuz Cennet nîmetlerini fedâ ediyorsun. O hâlde, yazýklar olsun sana ey nefsim!
Bir kimse, kýymetli ve sonsuz dayanýklý bir mücevheri verip, bununla, kýrýk bir saksý satýn alýrsa, ona nasýl gülersin? Ýþte dünyâ, alýnan saksý gibidir. Onu kýrýldý bil ve ebedî cevheri, elinden çýktý say ve sana piþmânlýk ve azâb kaldý bil!
Bunlar ile ve bunlar gibi sözlerle, herkes nefsini azarlayarak, kendi hakkýný ödemeli ve nasîhate, önce kendinden baþlamalýdýr! Allahü teâlâ, doðru yolda gidenlere selâmet ihsân buyursun! Âmin.
Ýmâm-ý Gazâlî hazretlerine senelerce hizmet edip, tam ve geniþ ilim öðrenen talebelerinden biri, birgün kendi kendine düþünüp: Senelerce zahmet çekip çok þey öðrendim. Bu kadar çok ilimden bana en lüzûmlu ve faydalýsý acabâ hangisidir? Âhirette imdâdýma yetiþecek, mezarda dünyâ dostlarým beni yalnýz býrakýp gittikleri zaman, bana arkadaþ olacak, mezardan kalkýnca, ananýn evlâdýndan, kardeþin kardeþinden, dünyâdaki dostlarýn birbirlerinden kaçýp, herkes baþýnýn çâresini aradýðý vakit beni kurtaracak olan acabâ hangisidir? Dünyâda, âhirette faydasý olmayan acabâ hangileridir? Bilsem de bunlardan uzaklaþsam. Çünkü, Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem;
"Faydasýz ilmi öðrenmekten ve Allahü teâlâdan korkmayan kalpten ve dünyâya doymýyan nefisten ve Allah için aðlamayan gözden ve kabûle lâyýk olmayan duâdan Allahü teâlâ bizi korusun." buyurmuþtur, diye uzun zaman düþündükten sonra, anlamak için hocasý olan Hüccet-ül-Ýslâm Ýmâm-ý Gazâlî'ye (Allahü teâlâ, onun kabrini nûr ile doldursun) mektup yazdý. Bununla berâber birkaç zaman hayýrlý duâ etmesini yalvardý ve bana kýsa, açýk ve faydalý cevap veriniz de, her sabah okuyup, ona göre hareket edeyim, dedi.
Hüccet-ül-Ýslâm Ýmâm-ý Gazâlî, þu cevâbý yazýp gönderdi:
"Ey sevgili oðlum ve sâdýk dostum! Allahü teâlâ, sana uzun ömürler verip, ömrünü ibâdetle ve O'nun gösterdiði yolda gitmekle geçirmek nasîb eylesin! Bütün nasîhatler Peygamberimiz Muhammed sallallahü aleyhi ve sellemden alýnmýþtýr. O'ndan gelmeyen nasîhatler faydasýzdýr. Dünyâya yayýlmýþ olan bu nasîhatlerden, birisini bile almadýn ise, senelerce yanýmda niçin kaldýn ve niçin okudun?
Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) dünyâya yayýlan nasîhatlerinden biri þudur: "Allahü teâlânýn, bir kuluna rahmet etmeyeceðine, ona gazab ve azâb edeceðine alâmet, dünyâya ve âhirete faydasý dokunmayan þeylerle meþgûl olmasý, zamanlarýný lüzûmsuz þeylerle öldürmesidir. Bir kimsenin ömründen bir saati, Allahü teâlânýn beðenmediði bir þeyde geçerse, ne kadar çok piþmân olsa, üzülse yeridir. Bir kimse kýrk yaþýný geçtiði hâlde onun hayýrlý iþleri, yâni sevaplarý, kötü iþlerinden, yâni günahlarýndan ziyâde olmadý ise, Cehennem'e hazýrlansýn."
Bu hadîs-i þerîfin mânâsýný iyi anlayanlara, bu nasîhat yetiþir.
Ameli, ibâdeti elden býrakma! Kalbe âit hâlleri ve bilgileri unutma! Yâni hareketlerin ilme, hâllerin de, tasavvufa uygun olsun!
Ýyi bil ki, amelsiz ilim, insaný kurtaramaz. Bunu sana bir misâl ile anlatayým: Bir kimse, daðda bir arslana rastlasa, yanýnda tüfeði ve kýlýcý bulunsa ve bunlarý kullanmasýný iyi bilse ve ne kadar cesûr olursa olsun, bu âletleri kullanmadýkça, arslandan kurtulabilir mi? Sen de bilirsin ki, kurtulamaz. Ýþte bunun gibi, bir kimse ne kadar ilim sâhibi olursa olsun, bildiðine göre hareket etmezse, ilminin faydasý olmaz. Diðer bir misâl, bir tabîb hastalansa, hastalýðýný teþhis edip ilâcýný da bilse ve bu ilâç hakîkaten o hastalýða çok iyi gelse, ilâcý kullanmadýkça, yalnýz bilgisinin onu iyi edemeyeceðini pekâlâ bilirsin.
Bir insan ne kadar ilim edinse, ne kadar kitap okusa, bildiklerini yapmadýkça faydasý yoktur.
Ýyi bil ki, çalýþmayýnca, din yolunda yürümedikçe sevap kazanamazsýn! Benî-Ýsrâil'den birisi senelerce ibâdet etmiþti. Allahü teâlâ, bunun ibâdetlerini meleklere göstermek istedi. Yanýna bir melek gönderip þöyle sordurdu: Daha ne kadar ibâdet edeceksin? Cennetlik olmadýn mý? Cevâbýnda dedi ki: Benim vazîfem kulluk yapmaktýr. Emir sâhibi O'dur. Melek bu cevâbý iþitince: "Yâ Rabbî, sen her þeyi bilirsin. O kulunun cevâbýný da duydun." dedi. Cenâb-ý Hak; "O kulum, alçaklýðý ile aþaðýlýðý ile berâber bizden yüzünü çevirmiyor, biz de ihsân ve merhamet sâhibi olduðumuzdan, elbette onu býrakmayýz. Ey meleklerim! Þâhid olunuz, onu affettim." buyurdu.
Ýlim öðrenmek ve kitap okumak için çok gecelerini fedâ ettin ve çok tatlý uykularýný kendine haram eyledin. Bilmem ki, niçin kendini bu kadar harâb ettin? Ýlim öðrenmekten maksadýn eðer dünyâ menfaatlerini toplamak, þöhret, mevki sâhibi olmak ve müslümanlara büyüklük göstermekse, sana yazýklar olsun! Çok aldanmýþsýn, kendini azâba sürüklemiþsin! Yok eðer maksadýn Ýslâmiyete ve Muhammed aleyhisselâmýn dînine yardým etmek ve ahlâkýný temizlemek ve nefsini kýrmaksa, sana müjdeler olsun! Kendine ne güzel ve ebedî istikbâl hazýrlamýþsýn. Ýstikbâl, saâdet-i ebediyyeye kavuþmaktýr.
Nasîhatlerin hülâsasý, özü, Allahü teâlâya kulluk ve itâat etmenin ne demek olduðunu bildirmektir. Tâat demek ve ibâdet demek, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma tâbi olmak demektir. Yâni, bütün sözlerini ve hareketlerini O'nun emir ve nehylerine uydurmak demektir. Yâni her söylediðin ve her yaptýðýn, söylememen ve yapmaman, hep, O'nun emri ile olmaktýr. Þunu iyi bil ki, ibâdet þeklinde yaptýðýn iþler, eðer O'nun emrine göre deðilse, ibâdet olmaz, belki günah olur. Eðer namaz ve oruç da olsa, böyledir. Nitekim, Ramazan Bayramýnýn birinci günü ve Kurban Bayramýnýn her dört günü oruç tutmanýn günah ve isyân olduðunu biliyorsun. Hâlbuki, oruç bir ibâdettir. Fakat, emir ile olmadýðýndan günah oldu. Bunun gibi, baþkasýndan zorla alýnan elbise içinde veya böyle bir yerde namaz kýlmak da günahtýr. Hâlbuki namaz bir ibâdettir. Fakat, emirle olmayýnca isyân oluyor. Bunlar gibi, bir kimsenin, nikâhlý hanýmý ile her türlü oyun ve latîfeler yapmasý ibâdettir, yâni sevaptýr. Bunun sevâbý hadîs-i þerîf ile bildirilmektedir. Hâlbuki yapýlan þey oyun ve eðlencedir. Fakat emirle olduðundan sevaptýr. Þu halde, ibâdet demek, yalnýz namaz kýlmak, oruç tutmak deðildir. Ýbâdet demek, Ýslâmiyetin emirlerine uymak demektir. Çünkü, namaz ve oruç, Ýslâmiyete uygun olunca, ibâdet olurlar.
O hâlde, bütün sözlerini ve bütün hareketlerini Ýslâmiyete uydur!Çünkü, kim olursa olsun, Ýslâmiyete uymayan ilimler ve çalýþmalar, doðru yoldan sapmaktýr ve Allahü teâlâdan uzaklaþmaya sebeb olur. Peygamber efendimiz bunun için, eskiden kalma ilimleri ve âdetleri neshetti, deðiþtirdi. O hâlde, Ýslâmiyetin müsâadesi olmadan aðzýný açmamak lâzýmdýr ve iyi bil ki, senin öðrendiðin ilimlerle Allah yolunda gidilemez. Þunu da bil ki, bu yol, kendilerine sûfî, yâni tarîkatçi ismini vererek, tarîkat büyüklerinin yolunda olduklarýný iddiâ eden câhillerin, mânâlarýný anlamadýklarý, Ýslâmiyete uymayan sözleriyle de gidilemez. Bu yolda ancak, nefisle mücâdele edenler gidebilir. Nefsin arzularýný, þehvetlerini Ýslâmiyetin dýþýna taþýrmamak lâzýmdýr. Laf ile gidilmez. Ýslâmiyette yeri olmayan sözler ve ilimler ve þehvet ile karýþmýþ gâfil kalb, þekâvet ve felâket alâmetleridir.
Ömrünü Ýslâmiyetin emir ve yasaklarýný öðrenmek ve öðretmekle geçiren Ýmâm-ý Gazâlî hazretleri 1111 (H.505) senesi Cemazil-evvel ayýnýn 14. Pazartesi günü, büyük kýsmýný zikir, tâat ve Kur'ân-ý kerîm okumakla geçirdiði gecenin sabah namazý vaktinde, abdest tâzeleyip namazýný kýldý, sonra yanýndakilerden kefen istedi.Kefeni öpüp yüzüne sürdü, baþýna koydu: "Ey benim Rabbim, mâlikim! Emrin baþým gözüm üzere olsun." dedi. Odasýna girdi. Ýçeride, her zamankinden çok kaldý. Dýþarý çýkmadý. Bunun üzerine orada bulunanlardan üç kiþi içeri girdiklerinde, Ýmâm-ý Gazâlî hazretleri kefenini giyip, yüzünü kýbleye dönüp, rûhunu teslim ettiðini gördüler.
Vefâtý, Tûs'ta ve duyulduðu Ýslâm ülkelerinde büyük bir acý uyandýrdý. Ýlim, irfan ehli ve halk onu kaybettiklerine günlerce yanýp, aðladýlar. Birçok edîb, âlim ve ârif, ölümüne mersiyeler yazdý. Çünkü öyle bir kimse vefât etmiþti ki, yerinin doldurulmasý çok güçtü.
Ýmâm-ý Gazâlî hazretleri, kendisini mezarýn içine Þeyh Ebû Bekr en-Nessâc'ýn koymasýný vasiyet etmiþti. Þeyh, bu vasiyeti yerine getirip mezardan çýktýðýnda, hâli deðiþmiþ, yüzü kül gibi olmuþ görüldü. Oradakiler; "Size ne oldu? Niçin böyle sarardýnýz, soldunuz efendim!" dediler. Cevap vermedi. Isrâr ettiler, gene cevap vermedi. Yemîn vererek tekrar ýsrârla sorulunca, o da mecbur kalarak þunlarý anlattý:
"Ne zaman ki, Ýmâm-ý Gazâlî hazretlerini mezarýn içine koydum. Kýble tarafýndan nurlu bir sað elin çýktýðýný gördüm. Hafiften bir ses bana þöyle seslendi. Muhammed Gazâlî'nin elini, Seyyid-ül-mürselin Muhammed Mustafâ'nýn (sallallahü aleyhi ve sellem) eline koy. Ben denileni yaptým. Ýþte, mazardan çýktýðýmda benzimin sararmýþ, solmuþ olmasýnýn sebebi budur. Allah ona rahmet eylesin."
"Hüccet-ül-Ýslâm" adýyla meþhûr olan Ýmâm-ý Gazâlî, üç yüz binden fazla hadîs-i þerîfi râvîleriyle birlikte ezbere biliyordu. Ýslâmýn yirmi temel ilmi ile, bunlarýn yardýmcýlarý olan müsbet ilimlerde de söz sâhibiydi. Tasavvuf ilminde de yüksek derece sâhibi olup güzel ahlâk ve hâl sâhibi velîydi. Hadîs ve Usûl-i hadîs ilimlerinde ilim deryâsý olan bu büyük âlimin kitaplarýnda mevdû hadîs var diyerek, Ýmâm-ý Gazâlî'de eksiklik aramak, ilmin hakîkatýný, Ýslâm âliminin derecesini bilmemektir. Zamânýnda yaþayan ve sonra gelen âlimler, onun kitaplarýný senet kabûl etmiþler ve netice olarak Ýmâm-ý Gazâlî'nin kitaplarýný ancak mezhepleri kabûl etmeyenlerin dinde reform yapmak için uðraþanlarýn beðenmediklerini bildirmiþlerdir.
Ýmâm-ý Gazâlî hazretleri asrýnýn müceddididir. Vazifesi; din bilgilerinden unutulmuþ olanlarýný meydana çýkarmak, açýklamak ve herkese öðretmektir.
Hocasý Ýmâm-ül-Harameyn el-Cüveynî þöyle der: "Gazâlî, ilimde büyük bir denizdir." Talebesi, Muhammed bin Yahyâ da; "Ýmâm-ý Gazâlî, ikinci Ýmâm-ý Þâfiî'dir." demiþtir.
Es'ad Mîhenî de þöyle der "Gazâlî'nin ilmi ve üstünlüðü, kolay kolay anlaþýlmaz. Bunu ancak, onun derecesinde olanlar veya onun aklýnýn kemâline yaklaþabilenler anlar."
Ebû Zeyd Endülüsî yine þöyle anlatmýþtýr:
Bir defâsýnda rüyâmda gördüm ki, Ýmâm-ý Gazâlî, bir hýnzýrýn (domuzun) boynuna zincir takmýþ çekip götürüyordu.
"Bunu neden böyle gezdiriyorsun?" dedim.
"Bu öyle betbaht bir kimsedir ki, zulmete dalmýþtýr. Bize dil uzatanlarýn hâli ve cezâsý budur." buyurdu.
Ýmâm-ý Gazâlî hazretleri þöyle anlatmýþtýr: "Bir gün bana bir taþ lâzým oldu. Dýþarý çýkýp almak için hangi taþa elimi uzatsam, taþ altýn veya cevher oluyordu. Baktým, elimi uzattýðým her taþ cevher oldu. Nihâyet bir taþ bulamadan eve geri döndüm."
Eserleri: Ýmâm-ý Gazâlî, ömrü boyunca gece gündüz devamlý yazmýþ büyük bir Ýslâm âlimidir. Eserlerinin sayýsýnýn bine ulaþtýðý, Mevdû'ât-ül-Ulûm kitabýnda bildirilmektedir. Bunlardan 400'ünün isimleri Þeyh Ebû Ýshâk Þîrâzî'nin Hazâin kitabýnda yazýlýdýr. Eserleri üstünde Avrupalýlar geniþ ve uzun süren incelemeler yapmýþlardýr. Bunlardan P.Bouyges adlý müsteþrik, Essaie de Chronologie des Oeuvres de al-Ghazâli kitabýnda, Ýmâm-ý Gazâlî'nin 404 kitabýnýn ismini yazmýþtýr. Meþhûr müsteþrik Brockelmann da Geschichte Der Arabischen Litterature adlý eserinde, Ýmâm-ý Gazâlî'nin eserlerinden 75 tânesinin listesini vermiþtir. 1959'da, dört Alman ordinaryüs profesörü, Ýmâm-ý Gazâlî'nin kitaplarýný okuyarak, Ýslâm dînine âþýk olmuþlar ve Ýmâm'ýn kitaplarýný Almancaya çevirmiþler ve Ýslâmiyeti kabûl etmiþlerdir.
Ýslâm dünyâsýnýn mâruz kaldýðý Moðol felâketi esnâsýnda, yakýp yýkýlan binlerce kütüphâne içinde, Ýmâm-ý Gazâlî'nin birçok eseri de yok edilmiþtir. Bu sebepten, bu güne kadar eserlerinin tam bir listesi ve tasnifi yapýlamamýþ, ilim dünyâsý, bu husustaki eksikliðini tamamlayamamýþtýr.
Eserlerinden bir kýsmý þunlardýr:
1) Ýhyâu Ulûmid-Dîn, 2) Kimyâ-i Seâdet, 3) Vasît, 4) Basît, 5) Vecîz, 6) Hulâsâ, 7) Erbeîn, 8) El-Maksad-ül-Esnâ, 9) Mustasfâ (Usûl-i fýkha dâirdir.), 10) Bidâyet-ül-Hidâye, 11) Tahsin-ül-Meâhiz, 12) El-Münkýzü Aniddalâl, 13) Þifâ-ül-Celil fî Beyâni Meslek-üt-Ta'lil, 14) El-Ýktisâd fil-Ý'tikâd, 15) Mi'yâr-ün-Nazar, 16) Mehakk-ün-Nazar (Mahall-ün-Nazar), 17) Beyân-ül-Kavleyn, 18) Miþkât-ül-Envâr, 19) El-Müstazhirî (Bâtýnîlere reddiyedir.), 20) Tehâfüt-ül-Felâsife, 21) El-Makâsýd fî Beyâni Ý'tikâd-ül-Evâil (Makâsýd-ül-Felâsife), 22) Ýlcâm-ül-Avâm an Ýlm-il-Kelâm, 23) El-Gâyet-ül-Kusvâ, 24) Cevâhir-ül-Kur'ân, 25) Beyânü Fedâih-il-Ýmâmiyye, 26) Gavr-üd-Devr (Gâyet-ül-Gavr fî Dirâyet-üt-Devr), 27) Dürret-ül-Fâhire (Kýyâmet ve Âhiret adýyla Ýhlâs Holding A.Þ. yayýnladý.) 28) Er-Risâlet-ül-Kudsiyye, 29) Fetâvâ, 30) Mîzân-ül-Amel, 31) Kavâsým-ül-Bâtýniyye (Bâtýnîlere reddiyedir.), 32) Hakîkât-ür-Rûh, 33) Kitâbü Esrârý Muâmelât-id-Dîn, 34) Akîdet-ül-Misbâh, 35) El-Minhâc-ül-A'lâ, 36) Ahlâk-ül-Envâr, 37) El-Mi'râc, 38) Hüccet-ül-Hak, 39) Tenbîh-ül-Gâfilîn, 40) Kýstâs-ül-Müstekîm, 41) Hülâsât-üt-Tasnîf fit-Tasavvuf, 42) Acâib-ül-Mahlûkât (Ýlcâm-ül-Avâm, el-Münkýzü Aniddalâl ve Kimyâ-i Seâdet kitaplarý Ýhlâs A.Þ. tarafýndan bastýrýlmýþtýr.), 43) El-Ýmlâ fir-Reddî Alel-Ýhyâ. Bu eseri, Ýhyâu Ulûmiddîn adlý eserini tenkid etmeye kalkýþanlara cevap olarak yazmýþtýr.
Eyyühelveled kitabý Arapçadýr. Farsça tercümesi, Bursa'da Orhan Câmii Kütüphânesinde mevcuttur. Bu kitap, 1945'te kurulmuþ olan Milletlerarasý Ýlim Yayma Teþkilâtý (UNESCO) tarafýndan 1951'de Fransýzca, Ýngilizce ve Ýspanyolcaya tercüme edilerek hepsi basýlmýþtýr. Türkçesi Hak Sözün Vesikalarý adlý kitabýn içinde bir bölüm olarak Ýhlâs A.Þ. tarafýndan yayýnlanmýþtýr.
EY MUSTAFÂ ÜZÜLME
Seyyid Mustafâ Bekri anlatýr: "Ben, Medîne-i münevverede Mescid-i Nebevî'nin hizmetkârý, temizleyicisiydim. Her akþam Resûlullah efendimizi rüyâda görüyordum. Her gördüðümde de tebessüm buyururlardý. Ben de vazîfemi iyi yapmýþým, diye sevinirdim. Bir akþam Resûlullah efendimizi aðlarken gördüm ve çok üzüldüm. Resûlullah efendimiz bana dönerek buyurdu ki: "Ey Mustafâ, sen üzülme! Hizmetinde bir kusûr iþlemedin. Benim ümmetimin âlimlerinden, benim ismimi taþýyan birisi vefât etti."
Sonra öðrendik ki, o gün Ýmâm-ý Gazâlî hazretleri vefât etmiþ.
RÜYÂDA YENEN SOPA
Batýda Ebü'l-Hasan ibni Harezhem adýnda bir imâm vardý. Ýmâm-ý Gazâlî hazretlerinin Ýhyâ kitabýný okuyunca beðenmeyip onu yakmayý emretti. Halkýn elinde bulunanlarý da toplayýp bir Cumâ günü yakýlmasýný kararlaþtýrdýlar. O Cumâ gecesinde Ebü'l-Hasan rüyâsýnda: Kendi ders okuttuðu câminin kapýsýndan içeri girdi. Bir de ne görsün; câminin içinde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve yanýnda Ebû Bekr radýyallahü anh ve Ömer radýyallahü anh oturuyorlardý. Ýmâm-ý Gazâlî de orada ayakta duruyordu ve elinde Ýhyâ kitabýný tutup: "Ey Allah'ýn Resûlü! Þu kimse benim hasmýmdýr." deyip, sonra dizleri üzerine çöktü. Ýhyâ kitabýný Resûlullah'a verip: "Yâ Resûlallah, þu kitaba bakýnýz, eðer bu kimsenin dediði gibi bunda sünnete uymayan, esâsa muhâlif bir yanlýþlýk varsa, ben Allahü teâlâya tövbe ettim. Eðer sizin bildirdiðiniz dîne uygunsa, bu adamdan hakkýmý alýp beni sevindirin." dedi. Bunun üzerine Resûlullah, Ýhyâ kitabýný baþtan sona kadar inceledi ve; "Vallahi bu elbette güzel bir kitaptýr." buyurdu, sonra onu hazret-i Ebû Bekr'e ve hazret-i Ömer'e verdiler. Onlar da inceleyerek, bu kitap elbette güzeldir, dediler. Bunun üzerine Resûlullah:
"Adý geçen Ebü'l-Hasan'ýn elbisesini soyun, iftirâ edenlere vurulduðu gibi had vurun." buyurdu. Beþinci sopadan sonra hazret-i Ebû Bekr; "Yâ Resûlallah böyle yapmasý yine senin sünnetini tâzim içindi. Fakat yanýldý." dedi. Ýmâm-ý Gazâlî de affetti.
Ebü'l-Hasan uyanýnca gördüklerini talebelerine anlattý. Tövbe etti.Bir ay, rüyâsýnda yediði sopalarýn acýsýndan rahatsýz oldu, caný yandý. Sonra geçti, fakat ölünceye kadar sopalarýn izi sýrtýnda görüldü. Bu rüyâsýndan sonra dâimâ Ýhyâ kitabýný okur, ona hürmet ederdi.
1) Tabakât-üþ-Þâfiiyye; c.6, s.191
2) Miftâh-üs-Se'âde; c.2, s.332
3) El-Bidâye ven-Nihâye; c.12, s.173
4) Tebyînü Kizb-ül-Müfterî; s.291
5) Þezerât-üz-Zeheb; c.4, s.10
6) Vefeyât-ül-A'yân; c.4, s.216
7) Menâkýb-ý Gazâlî; v. 1a-b, 2a-b, 3a-b, 4a-b, 5a-b, 6a-b, SüleymâniyeKütüphânesiHacý Mahmûd Efendi kýsmý8) Menâkýb-ý Ýmâm-ý Gazâlî v.4b, 5a, 9a, 13a, 14b, 23a-b, 24a-b, Süleymâniye Kütüphânesi, Hacý Mahmûd EfendiKýsmý, 9) Ýhyâu Ulûmiddîn; c.1, s.3, 4, 5, 95, c.2, s.112, c.3, s.62, c.4, s.3, 11, 450, 558, 562
10) Kimyâ-i Seâdet; c.1, s.61, 109, 283, 288, c.2, s.427, 444, 647, 673, 771, 862
11) El-Münkýzü Aniddalâl; s.11
12) Tehâfüt-ül-Felâsife; s.3,4
13) Tam Ýlmihâl Seâdet-iEbediyye; (48. Baský) s.1063
14) Kýyâmet ve Âhiret (5. Baský); s.66
15) Hak Sözün Vesîkalarý (Eyyühelveled) (2. Baský); s.323
16) Fâideli Bilgiler; s.310
17) El-A'lâm; c.7, s.22
18) Mu'cem-ül-Müellifîn; c.1, s.266
19) Keþf-üz-Zünûn; c.1, s.12, 23, 24, 36, 148, 244, 607, 887, c.2, s.1304, 1918, 2007, 2048.
20) Ýzâh-ül-Meknûn (Keþf-üz-Zünûn Zeyli); c.2, s.43, 103, 370, 536
21) Esmâ-ül-Müellifîn; c.2, s.79, 81
22) Mevdû'ât-ül-Ulûm; c.1, s.804
23) Kâmûs-ul-A'lâm; c.5, s.3277
24) Nefehât-ül-Üns; s.404
25) Rehber Ansiklopedisi; c.6, s.137
26) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.107
27) Ýslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.6, s.283


Teþekkur:
Beðeni:
Alýntý


Yer imleri