Prof. Dr. Mehmet Kerem DOKSAT'a gönülden teþekkürlerimizle,
EVRENÝN VE ÝNSANIN EVRÝMÝ
Evrim ve tekâmül kelimeleri ayný anlamdadýr ve evolution karþýlýðýdýr. Ben, tamamen kiþisel bir tercih olarak, her iki terimi de seviyor ve birbirinin eþ anlamlýsý olarak kullanýyorum. Pozitif bilimsel birikimlerin ýþýðýnda, adýna ister Büyük Patlama (Big Bang), ister Yaratýlýþ, ister Genesis ister baþka þey densin, bir “ilk andan” ve ondan sonra meydana gelen “ilerleyiþten” inanarak bahsetmek için elimizde yeterince delil mevcuttur. Bu ilk patlamadan sonra her þey daðýlýp gideceðine, bir araya gelerek tekâmül sürecini baþlatmýþ, subatomik parçacýklardan galâksilere, cansýzlardan canlýlara sürekli bir ilerleme olmuþtur. Bu tekâmülün, geliþmenin canlýlar âleminde de sürmemesi iþin hiç bir sebep yoktur ve, nitekim, aynen de öyle olduðuna dâir muazzam sayýda pozitif bilimsel gözlem, araþtýrma, bulgu mevcuttur. Bu âþikâr gerçeklere raðmen bir kýsým din âlimleriyle bilim adamlarý arasýnda uzun zamandýr süren, göz ardý edilemeyecek bir kavga yaþanmaktadýr. Atýn aðzýnda kaç diþ olduðunu Ýncil'i tefsir ederek hesaplamaya çalýþan din adamlarý arasýndan çýkan genç bir piskoposun, “bir at bulsak da aðzýný açýp saysak” dediði iþin aforoz edilmesinin benzeri bir ufuk darlýðý hâlâ pek çok kiþinin zihnini karartmaktadýr. Aslýnda kavganýn biri emprik, diðeri psikolojik iki sebebi olduðu söylenebilir: 1) Kendisi esasen bir papaz olan Charles Darwin’in bu iþlerin tesâdüfen geliþtiðini söyleyerek, her türlü ilâhî müdahale fikrine kapýyý tâ baþtan kapamýþ olmasý, 2) Özellikle semâvî dilerde yaratýlmýþlarýn en þereflisi, Tanrý’nýn sevgilisi gibi sýfatlarla anýlan insanoðlunun antroposentrik veya homosentrik tutumu sebebiyle, amip, ayý, inek ve - hele nedense buna pek bir kýzýlýyor, belki de gerçekten bize çok benzedikleri için - maymunlarla akraba olduðunu kabûl etmeyi hiç mi hiç içine sindirememesi! Ýnsanlarla maymunlarýn arasýndaki evrimsel baðlantýyý “insan maymundan gelmektedir” þeklinde ifâde etmek yanlýþ olacaktýr. Evet, bizlerin en yakýn akrabalarý maymunlar ama sâdece ve sâdece onlarla ayný filumdan geliyoruz ve, pek muhtemelen, yarasaya veya fareye benzeyen ortak bir atamýz var; Lumley Woodyear’ýn deyiþiyle “Ýnsandaki geliþmeyi maymunlarda da görüyoruz; onlarda da bir evrim ve geliþme var. Ýnsanýn atasý maymun deðil ama bizlerle akraba, hattâ amcazâde olduklarýný söyleyebiliriz.” Gerek Müslüman, gerek Hristiyan gerekse diðer dinlerden pek çok müfessirin, düþünürün, mutasavvýfýn ve mistiklerin evrimi kabûl, hattâ ilân eden ifâdelerin kutsal kitaplarda da yer aldýðýný söylediklerini görüyoruz. Son zamanlarda, bir dönem için Avrupa insanýný inim inim inleten Ortaçað taassubunun baþ mimarý Katolik Kilisesi’nin dahi bu konuda geri adým attýðýný tebessümle müþahede ettik. Demek ki, hâlâ sekter bir þekilde kutuplaþmayý sürdürenleri bir tarafa býrakacak olursak,dinlerle müspet ilim bu konuda ters düþmüyorlar. Zâten, sýrf dinî konular deðil, ideolojik, felsefî her þey için söz konusu olan, kendisi gibi düþünmeyeni en azýndan aþaðýlayan - mümkünse mahvetmeyi tercih eden -, adýna yobazlýk denen illet olmasa, bu iki müessese aslâ ters düþmeyecekleri gibi, birbirlerini tamamlayýcý ve teþvik edici bile olabileceklerdir. Tarih, her iki ucun da ibret verici örnekleriyle doludur. Teist bir sinir-bilimci olan büyük bilim adamý Eccles ile, agnostik bir filozof olan ünlü Popper’in unutulmayacak seviye ve kalitedeki tartýþmalarý bunun en güzel örneklerinden birini oluþturmaktadýr; yalnýz, iki büyük düþünce adamýnýn da ortak bir yönleri vardý: Ýkisi de âþikâr bir gerçek olarak karþýmýzda duran tekâmülü kabûl ediyorlardý.
Hâl böyle olunca, sorunun þekli de, mâhiyeti de deðiþiyor: “Evrim var olmasýna var da, bunu Allah (Tanrý, God, Yahova, Ulu Yaratýcý, veya istediðiniz herhangi baþka bir isim de kullanýlabilir) dediðimiz ilâhî bir kudret mi yönetiyor, yoksa her þey olacaðýna varacak þekilde kendiliðinden mi geliþiyor?” Yâni bir finalite (gâiyet), hattâ teleoloji (ereksellik) mi söz konusu yoksa sâdece determinist, materyalist ve kozal (illî) bir perspektifle, kör tesâdüflerin sonucunda mý hep ileriye doðru bir gidiþ var? Ýsteyen istediðine inanabilir! Ama, ortada evrim denen bir vâkýa var ve, bilim adamýna düþen görev de, inancý veya ideolojik tercihi ne olursa olsun, bu hâdisenin tabiî mekanizmalarýný, iþleyiþ prensiplerini ve sonuçlarýný gene müspet ilimle, ayaklarý bu dünyanýn ölçülüp biçilebilir realitesinden kopmadan incelemek, araþtýrmaktýr.
Büyük Patlama’nýn yaklaþýk 15 milyar sene kadar önce meydana geldiði hesaplanmaktadýr. Bu rakamý 13 ilâ 18 arasýnda ifâde eden araþtýrýcýlar arasýndaki bu ufak (!) hesap farklýlýklarýnýn sebebi, evrenin gittikçe geniþlediði ve daha uzak gök cisimlerinin daha yüksek hýzla birbirlerinden uzaklaþtýðýnýn yaný sýra, Büyük Patlama’nýn en önemli delili kabûl edilen fon görültüsüne (uzayýn her tarafýndan eþit olarak gelen bir parazit) dayanarak Hubble sâbitinin deðeri konusunda henüz tam bir fikir birliðine varýlamamýþ olmasýdýr. Bu uzaklaþma bizim gözlemleyebildiðimiz evrenin sýnýrlarýnda ýþýk hýzýna yakýndýr. Büyük Patlama’nýn her yönden eþit olarak algýlanan “fosili” olan bu fon paraziti sâdece 2.7 Kelvin sýcaklýðýndadýr. Amo A. Penzias ve Robert W Wilson 1965’de ilk ölçümleri yaparken önceleri bu “parazitin” âletlerinin üzerine düþen güvencin pisliklerinden kaynaklandýðýný zannetmiþlerdi! Ýlk patlayan þeyin ne olduðu konusunda muhtelif kozmolojik teoriler mevcuttur; fizik bilgini Alan Guth “bütün evren kararsýz bir enerji alanýnýn bir kuantum - mekanik çalkalanmasý sonucunda meydana gelmiþtir” diyerek Big Bang’i izaha çalýþmýþtýr. Bu karmaþýk bilimsel ifâdenin günlük lisana tercümesi, maddesiz saf enerjinin bir varoluþa sahip olmadýðý hatýrlanacak olursa, “her þey hiçlikten meydana geldi” þeklindedir. Bilim tarihinin klâsik cilvelerinden biri olarak kaydedelim, Bir papaz olan George-Henri Lemaitre 1920’lerde ve daha sonralarý, 1940’larda ünlü fizikçi George Gamow ilk olarak Big Bang fikrini öne sürdüklerinde bilim dünyasý gülüp geçmiþti! Bilebildiðimiz evrenin büyüklüðünü dahi zihnimizde canlandýrmamýz âdeta imkânsýz olmakla beraber, bir fikir verebilmek iþin þu örneði verelim: Eðer ýþýk hýzýyla giden bir taksiye binseydik, bir uçtan öbürüne ancak otuz milyar senede varabilirdik! Bütün bilimsel bulgular Büyük Patlama’nýn lehine olduðu için, bu teori a fortiori bir özellik kazanmýþtýr. Materyalist yaklaþýmý korumak ve Büyük Patlama fikrinin dinlerle bilimin buluþmasý anlamýna gelebileceði kaygýsýyla, yaratýlýþ kavramýný silmek için ortaya atýlmýþ Duraðan Hâl Teorisi (Steady State Theory) ise evrenin ezelden beri böyle olduðunu, birbirlerinden uzaklaþan ve kaybolur gibi görünen maddenin yerine sürekli olarak yeni maddenin “oluþtuðunu” iddia etmektedir. Büyük Patlama’nýn kalýntýsý olan fon gürültüsünün ve mütemâdi geniþleme-uzaklaþmanýn keþfiyle, bu teorinin pek prestiji kalmamýþ durumdadýr.
Büyük Patlama’dan hemen sonraki ilk anlarda neyin nasýl olduðuna dâir kesin bilgilerimiz yok fakat oldukça güvenilir bilimsel kestirmeler mevcut. Büyük Patlama’dan 10-36 saniye sonra (saniyenin milyonda milyonda milyonda biri) evren bir bezelye cesâmetindeydi ve sýcaklýðý 1015 (10 milyar milyon milyon) santigrat dereceydi. 1/100 saniye sonra evrenin sýcaklýðý yüz milyar santigrat civarýndaydý. Bu sýcaklýkta madde plâzma hâlindeydi ve atomlar oluþmamýþtý. 1/10 saniye sonra sýcaklýk otuz milyar, 1 saniye sonunda on milyar, 14 saniye sonra da üç milyar dereceye indi. Ýlk üç dakikanýn sonunda ise bu rakam bir milyar dereceydi. Soðumayla beraber elektron, pozitron, nötrino ve foton gibi parçacýklarýn oranlarý, yapým ve yýkým süratleri de deðiþti. Soðuma ve geniþleme sürdükçe, birkaç yüz bin sene zarfýnda elektronlarla çekirdekler birleþerek hidrojen ve helyum meydana geldi. Zamanla daha büyük atomlar, moleküller, uzay cisimleri ve galâksiler, güneþler, gezegenler oluþtu. Büyük Patlama’dan sâdece 2 milyar sene sonra dahi galâksilerin oluþtuðunu biliyoruz. Evrendeki güçler elektromanyetik güç, zayýf nükleer güç, kuvvetli nükleer güç, çekim gücü gibi tiplere bölündü ama aslýnda hepsi ayný gücün yansýmalarý olmalýydý. Kayýp madde, antimadde, karadelikler gibi oluþumlarýn varlýðý sonralarý keþfedildi. Kaotik gibi görünen bu geliþmelerin müthiþ bir kozmik bütünlük içerisinde seyrettiði inkâr edilemez bir manzara arz etmektedir. Gerek cansýzlar gerekse canlýlar âleminde tekâmülün tipik hususiyetleri þöyle özetlenebilir: a) Evrim, dâima, daha basitten daha karmaþýða doðru olmuþtur; b) Evrim, dâima, muhafazasý daha kolay olandan daha zor olana doðru olmuþtur; c) Evrim, dâima, ihtiyacý kalmayan öðelerini bertaraf edip, gerekli alan öðelerini inkiþaf ettirerek cereyan etmiþtir d) Sonuç olarak evrim, dâima, daha sofistike ve frajil sistemlerin geliþmesi yönünde gerçekleþmiþtir. Halbuki, entropi kanunu muvacehesinde olaya bakarsak, bunun tam aksinin cereyan etmesi, her þeyin daðýlýp gitmesi gerekirdi! Neden öyle olmadý?
Güneþ sistemi ve dünya yaklaþýk 4.6 milyar sene kadar önce oluþtu. En eski kayalar 3.8 milyar sene önce teþekkül etti. Prekambrian Çað jeolojik tarihin ilk 4 milyar senesini (%85'ini) oluþturur. Paleozoik Çað 600 ilâ 225 milyon yýl öncesine kadar sürmüþtür ve jeolojik zamanýn %10'unu oluþturur. Mezozoik Çað 225 ilâ 65 milyon yýl öncesine verilen isimdir ve %4'lük kýsmý kapsar. Hâlen içerisinde yaþadýðýmýz Senozoik Çað ise son 65 milyon seneye verilen isimdir, %1,5’luk kýsmý kapsar ve hakkýnda en çok þey bildiðimiz dönemdir. Ýlk canlýlarýn 4 milyar sene kadar önce ortaya çýktýklarý tahmin edilmektedir. En tipik ve ortak evrim merkezî sinir sisteminde cereyan ettiði için, bu sistemin geliþimi rehber alýnacaktýr. Canlýlar âleminde ayný evrimsel koldan gelen gruplara, benzer genetik özelliklere (DNA yapýsýna) sâhip olan ve evrimsel açýdan akraba olan türlerin içerisinde bulunduðu evrimsel kollara filum (phylum) denir.
Birkaç tip evrimin iç içe cereyan ettiði yazýlýr:
1. Filetik evrim: Yeni türlerin ortaya çýkmasýna yol açan evrim. Fosillerde doðrudan gözlemlenebilen evrim budur. Bir popülasyon içerisindeki genetik çeþitlilik ne kadar fazlaysa, evrimleþme ihtimali de o kadar artmaktadýr çünkü, “hayýrlý” mutasyon ve eþleþmelerin gerçekleþmesi ihtimâli, “genetik havuzun” geniþlemesiyle, daha da yükselmektedir.
2. Mozaik evrim: Tür içerisinde dýþ görünüþün deðiþmesi, mesela bedenin belli bir bölgesinin zamanla adaptif deðiþimlere uðramasý ve bunun sonraki nesillere aktarýlmasý. Kedigillerin muazzam sayýdaki alt-türlerinde bunun örneklerini görmek mümkündür.
3. Fenetik evrim: Türün ortamdaki özelliklere intibak etmesi çabasý içerisinde ortaya çýkan veya tabiî etkilerin yarattýðý evrim. Mesela, Bergmann Kuralý’na göne politipik sýcakkanlý türlerde alt-türlerin vücut cesâmetleri habitatýn soðumasýyla artar (kutup balinalarýný düþününüz); kezâ Allen Kuralý’na göre, sýcakkanlý türlerde habitatýn ýsýsý yükseldikçe kulaklar, kuyruk gibi uzantý-organlarýn cesametinde artma olur (filleri düþününüz) çünkü buralardan ýsý atýmý kolaylaþacaktýr.
4. Tedricî ve nokta nokta evrim: Fenetik evrimin daha seçici ve özel þartlar altýnda oluþanýdýr. Bâzý aniden ortaya çýkýp kaybolan türlerin böyle oluþ mekanizmalarýný ifâde eder. Bazý “yaþayan fosiller” buna istisnâ teþkil etmektedir: Lingula kabuklusu ismindeki bir kafadan bacaklý cinsinin yaklaþýk 450 milyon senedir hayatýný sürdürdüðü bilinmektedir. Bir sürüngen olan tuatara’nýn da (sphenodon punctatus) takriben 200 milyon senedir pek az þekilsel deðiþikliðe uðrayarak hayatýný idâme ettirdiði bilinmektedir. Mavi ve yeþil algler ise dünyanýn en eski yaþayan organizmalarý olarak ta Prekambrian Çaðý’ndan beri denizleri süslemeye devam etmektedir.
MERKEZÎ SÝNÝR SÝSTEMÝNÝN EVRÝMÝ
Dünyanýn oluþmasýndan yarým milyar yýl kadar sonra, günümüzden yaklaþýk 4 milyar yýl önce, kabuk tabakasýndaki ilkel okyanuslarýn tuzlu sularýnda ilk organik moleküllerin geliþip bir nev’î zarla çevrelenecek þekilde bir araya geldikleri ve, bu suretle oluþturduklarý kozervat denen canlýlýk öncesi oluþumlardan da, ilk tek hücreli canlýlarýn ortaya çýktýklarý düþünülmektedir. Bu moleküllerin ortamdaki çeþitli gazlarý ve diðer kimyasal maddelerin ýsý ve ýþýk enerjisinin etkisiyle oluþtuðu fikrinin yaný sýra, panspermi diye adlandýrýlan, uzaydan bir göktaþý veya benzeri gök cismi üzerinde taþýnarak gelmiþ olabileceðini de iddia edenler mevcuttur. Eðer böyleyse bile, menþeini aldýðý yerde de benzer süreç yaþanmýþ olsa gerekir. Bunlarýn tek çizgili bir DNA’ya sâhip olduklarý ve basit, iptidaî bir fotosentez mekanizmasý sâyesinde ultravioleden ve diðer dalga boylarýndaki ýþýðýn öldürücü etkilerinde kurtulduklarý zannediliyor. Bu yarý-geçirgen ve küçük delikçikler ihtiva eden zarýn, dýþ ortamýn çok zehirli ve yýpratýcý vasfýndan dolayý, mikroorganizmanýn iç dengesini koruyabilmek için geliþtiði, bir yandan da çevredeki diðer organizmalar tarafýndan salgýlanan çeþitli maddelerle seçici bir temas kurulmasýný saðladýðý, bu sâyede de ilk organik bilgi alýþveriþinin baþladýðý tahmin edilmektedir. Zamanla, gerek korunma gâyesiyle, gerekse çeþitli hayatî fonksiyonlarýn sürdürülmesinde iþbirliðinin hayatta kalmayý kolaylaþtýrmasýnýn sonucunda, bu organizmalar kolonileþmeye baþladýlar; bu geliþmenin 3.5 milyar sene kadar önce gerçekleþtiði düþünülmektedir. Çeþitli fosil incelemelerinde, bu tek hücreli organizmalarýn stromatolitler ismi verilen büyük yýðýnlar halinde kule gibi tabakalar oluþturduklarý tesbit edilmiþtir. Hücreler arasý baðlantý ve çekimin yürütülmesi ve çevreyle olan alýþveriþ baþlýca üç yolla olmaktaydý: Kimyasal maddeler, vibrasyon ve basýnç gibi fiziksel etkileþimler ve radyasyonun (ýsý, ýþýk vs.) algýlanmasý. Ýþte, zamanla hücrelerin zarlarýnda bu modaliteleri algýlayacak özel yapýlar geliþmeye baþladý ki, bunlara reseptör denir. Mikroskopik plândaki bu evrim makroskopik olarak da cereyan etti. Denizlerin zarif süslerini oluþturan mercanlarýn adaleyle nöron (sinir hücresi) arasýnda bir hücre yapýlarýnýn ve çetiþli reseptörlerinin olmasýnýn yaný sýra, koloni hâlinde yaþamalarý, evrimin her bir plânda devamlýlýk arz ettiðinin muhteþem bir numunesidir.
Ýlk tek hücreli prokaryositler (çekirdeði bulunmayan ilkel hücreler) basitçe kendi DNA’larýnýn kopyalarýný imâl ederek çoðalýyorlardý. Dünya tarihinin ilk 1 milyar senesi boyunca atmosferin metan, amonyak ve karbon dioksidden ibâret olduðuna, oksijenin ya hiç mevcut olmadýðýna ya da çok az bulunduðuna iþâret eden pek çok bulgu mevcuttur. Muhtemelen bu canlýlar oksijeni bir artýk madde olarak çevreye yayýyorlardý ve benzer canlýlar hâlâ denizleri süslemekte, O2 istihsâl etmektedirler. Denizlerde ortaya çýkan bu O2 atmosfere yayýldýkça, güneþ kaynaklý radyasyonun etkisi sonucunda meydana gelen fotoþimik reaksiyonlarla ozon (O3) meydana geldi ve günümüzde bâzý kimyasal maddeler sebebiyle zarara uðrayan ve öldürücü ýþýnlara karþý doðal bir kalkan vazifesi gören ozon tabakasý tâ o dönemlerde, yüz milyonlarca yýl zarfýnda oluþtu. Bu sâyede hayat denizlerin daha üst tabakalarýna týrmanabildi, sonunda da denizlerden çýkabilip çeþitlenebildi, O2’ye baðlý hayat formuna geçilebildi. Yaklaþýk 3 milyar sene içinde, O2 soluyan ve artýk madde olarak CO2 salýveren canlýlarla, bunun tam tersini yapanlar arasýnda dinamik bir denge kuruldu; bu temel biyokimyasal iþlemle hayatýný sürdüren hayvanlar ve bitkiler geliþip bollaþtýlar ve gezegenimizin hâkimiyetini ellerine geçirdiler. Ara formlar hâlâ hayatlarýný sürdürmektedirler. Tek hücreli bazý canlýlar ortamda yeterince besin bulunduðunda hayvan gibi davranarak onlarý “yemekte”, bulunmadýðýnda ise bitki gibi davranarak fotosentez yoluyla enerji istihsâl etmeye baþlamaktadýrlar. Kuraklýk dönemlerinde akciðerimsi organlarý, sular bollaþtýðýnda süzgeçlerini kullanarak hayatlarýný sürdüren akciðerli nehir balýklarý da evrimsel ana türlere ve canlýlarýn muazzam adaptasyon kaâbiliyetine basit birer örnek teþkil eder. Bilinen en mütekâmil hücre türü olan nöronun ortaya çýkabilmesi için elzem olan bol oksijenli ve glükozlu ortamýn geliþebilmesi için üç milyardan fazla sene gerekti.
700 milyon sene önce süngerler evrimleþti ve 50 milyon sene zarfýnda (650 milyon sene kadar önce) nöron ortaya çýktý. Düz solucanlarda ilkel fotosesitivite, 600 milyon sene önce de ilkel beyinler gibi fonksiyon gösteren gangliyonlar ve yumuþak vücutlu omurgalýlar geliþti. 500 milyon sene önce ilk omurgalýlar, zýrhlý balýklar ve ilkel beyin loblarý geliþti. Ýlkel beyin diyebileceðimiz talamus da 500 milyon sene önce evrimleþti. 460 milyon sene önce ilk kara hayvanlarý zuhur etti, 420 milyon sene önce de karalarda bitkiler bollaþtý. Evrim ilerledikçe heyecanî, mistik ve artistik her türlü uç yaþantýlarýn âdeta merkezi olacak amigdala denen beyin çekirdeðinin bu dönemde ortaya çýktýðýný görüyoruz. 175 milyon sene önce dinozorlardan kuþlar evrimleþti (dinozorlar, muhtemelen, 65 milyon sene önce Meksika Körfezi yakýnýna düþen bir meteorun yol açtýðý buz çaðý sebebiyle tarih sahnesinde silindiler). 150 milyon sene önce ilk memeliler ortaya çýktý, beraberlerinde beynin en mütekâmil tabakasý olan neokorteksi de getirdiler. 100 ilâ 70 milyon sene önce ilk primatlar tekâmül etti. 50 milyon sene önce oksipital ve temporal loblar müthiþ geliþme gösterdi. Bizim de atamýz olan ilk proto-primatlar 45-50 milyon sene önce zuhur etti ve böcek yiyen, fareye benzer yaratýklardý. 40 milyon sene önce Afrika’da ilk maymunlar ortaya çýktý ve aðaçlardan karalara inip yaþamaya intibak gerçekleþti. 5-10 milyon sene önce hominidler (insanýmsýlar) tekâmül etti. Afrika’da, yaklaþýk 2.5 milyon sene önce dik olarak ayakta duran ve âlet kullanan insanýmsýlarýn bulunduðuna delâlet eden kalýntýlar bulunmuþtur ve bu hominidin 1.5 milyon yýl boyunca Afrika’dan ayrýlmamýþ olduðu tahmin edilmektedir. Gürcistan’da 1.8 milyon, Ýspanya'da 1 milyon, Almanya'da 600 bin sene öncesine ait insanýmsý kalýntýlarý bulunmuþtur. Bunlarýn kemik, kafatasý ve çene yapýlarý da farklýdýr. Zamanla insanýn kafatasýnýn yapýsý beyzbol topuna benzemekten çýkýp futbol topununkine benzemiþtir. 3-5 milyon sene önce Australopithecus türleri dünyanýn çeþitli bölgelerinde ortaya çýktýlar. 2-3 milyon sene önce homo habilis (elli adam) evrimleþti, homo erektus (ayakta duran adam) ve Cro-Magnon adamlarýnda baþparmak iyice tekâmül etti. Homo erektus Afrika ve Avrasya’da 300 bin sene öncesine kadar yaþamýþtýr, bu türün tâ 500 bin sene önce ateþi kullanmayý keþfettiði, kozmetik ve artistik amaçlý madde kullanýmýný gerçekleþtirdiði bilinmektedir. 200 bin sene önce homo sapiens (farkýnda olan adam) evrimleþti, homo sapiens sapiens (farkýnda olduðunu farkýnda olan adam) ise 50 ilâ 40 bin sene önce evrimleþti. 34-30 bin sene kadar önce Cro-Magnon ve Neanderthals adamlarý iyice geliþti, 25 bin sene kadar önce frontal lob (beynin alýn kýsmý) bu günkü haline doðru tekâmül etti.
Amip gibi tek hücreli, basit canlýlarda uyaranlara tepki verme, tehlikeden kaçýp gýdâya yanaþma, bunlarý yapmak için karar verme yeteneðinin bulunduðunu biliyoruz. Bu bakýmdan, bu en iptidaî canlýlar da týpký bir nöron gibi fonksiyon gösteriyorlar ama bunu canlýnýn tamamý, çok daha elemanter düzeyde yapýyor. Aslýnda, ileride göreceðimiz gibi, nöronlar da beyindeki ilk imâl edilmeleri ve onu takip eden göçleri esnasýnda, radial glial rehberlerinin önderliðinde hareket edebilme yeteneði sergilerler ama sonra bu yeteneklerini kaybederler. Eðer baþka bir sebeple hayatý sona ermezse, amiplerde bizimki gibi bir ölüm de söz konusu deðildir. Kendi DNA'sýnýn bir kopyasýný oluþturarak, basitçe ikiye bölünür ve, cesetsiz bir ölümü müteakip, iki yeni “genç” amip ortaya çýkar. Evrim ilerledikçe elemanter fonksiyonlarýn daha karmaþýk hâl aldýklarý, basit kolonizasyondan çok hücreliler âlemine geçildikten sonra da, bunlarý yürütmek üzere bir araya gelmiþ hücreler, onlarýn birleþmesinden oluþmuþ organlar ve organlardan oluþmuþ birtakým organizmalarýn ortaya çýktýðý görülür. Bu organizmalarýn basitçe bölünerek çoðalmalarý imkânsýz olacaðýndan, zamanla eþeysel (***ual) üreme geliþir. Ýlkel canlýlarda haber alma, deðerlendirme, karar verme ve icra fonksiyonlarýný canlýnýn bir anlamda bütününün yaptýðýný anlatmýþtýk. Evrimleþme ilerledikçe, týpký diðer özelleþmiþ organ sistemleri gibi bu fonksiyonu üstlenen bir sinir sisteminin geliþtiði görülür. Solucanlarda sinir hücrelerinin gangliyonlar hâlinde toplandýklarý, bunlarýn da her birinin baðýmsýz karar verme özelliðine sâhip olduðunu görürüz; nitekim ilkel bir solucaný ikiye bölerseniz, gangliyonlarý zarar görmemiþse, iki yeni canlý solucan bireyi ortaya çýkacaktýr. Daha mütekâmil solucanlarda ise kafanýn oluþmaya baþladýðý dikkati çeker. Ýþte, bütün diðer organlarýn ve sistemlerin yöneticisi, en mütekâmil hücre olan nöronlar da ilkel canlýlarda gangliyonlar hâlinde toplanýrken, zamanla en üst yönetici kýsým baþ bölgesinde bir araya gelerek beyni husule getirmiþtir (ensefalizasyon). Hemen bütün çok hücreli yaratýklarýn yeni ortamlara baþ bölgelerini sokarak girdikleri bilinir. Çünkü özellikle fotik ve þimik uyaranlarý algýlayacak algýlayýcý hücreler veya organlar burada toplanmýþtýr. Zamanla beynin de tekâmül ettiði görülür ve omurilikte iç kýsýmda bulunan gri madde en üst tabakayý oluþturarak, bir zar gibi beyni çevirmeye baþlar ve ortaya serebral korteks çýkar (kortikalizasyon). Beyin de tekâmül edip erken sürüngen beyni, eski memeli beyni aþamalarýndan geçilmiþtir. Sonunda, en üst primatlarda bulunan yeni memeli beyni geliþmiþ, korteksin en mütekâmil hali de insana nasip olmuþtur. MacLean en geliþmiþ canlýlar olan memelilerin beynini üç tane iç içe geçmiþ ama fonksiyonel devamlýlýk ve bütünlük arz eden tek bir beyin gibi telâkki ederek buna “triune” demiþ ve evrimdeki ensefalizasyonun aþamalarýnýn en son hâlini tanýmlamýþtý: En içte ve ilkel olan sürüngen beyni bazal çekirdekleri ve tâ sürüngenlik aþamasýndan kalma yapýlarý ihtiva eder; günlük rutinlenn, subrutinlerin ve birtakým prosemantik (pre-linguistik) fonksiyonlarýn icrasýndan sorumludur. Onun üzerinde eski memeli beyni (limbik veya viseral beyin) bulunur ve memeli hayatý için elzem olan bakým, annelik ihtimamý ve oyun oynama gibi sürüngenlerde bulunmayan davranýþlarý düzenler. En evrimleþmiþ olarak dýþtaki yeni memeli beyni yer alýr ki, hassas duyusal analiz, motor koordinasyon, hâfýza ve çaðrýþýmlarýn düzenlenmesinin yaný sýra, homo sapienste lisan yoluyla iletiþimi düzenler.
Gerek toplam beyin hacmi, gerekse frontal ve temporo-pariyetal korteksin kalýnlýðý insanda en yüksek ölçüdedir. Sýçan beyninden insana doðru incelendiðinde, biyolojik evrim inkâr edilemez delillerini görürsünüz. Ýnsan beyni, bilinen bütün diðer canlý türlerininkinden daha büyük, daha aðýr, beyin/vücut oraný en yüksek ve daha geliþmiþtir. Global tekâmülün yaný sýra, insan beyninde bâzý bölgelerin çok daha geliþtiði, bâzý bölgelerinin ise gerilediði fark edilir. Zekâ, uzun vâdeli plânlar için gerekli çaðrýþýmlarýn yapýlmasýndan sorumlu prefrontal korteks toplam kedi korteksinin sadece %3.5’unu, maymunlarýnkinin %11.5’ini, insanlarýnkinin ise %30 kadarýný oluþturur. Buna karþýlýk, primer görme korteksi maymunlarda %17, insanlarda sâdece %1.5’luk kýsmý kaplar. Bunun teleolojik izahý çok basittir: Zekâ ve soyut düþünce ile ilgili bölgeler geliþtiði oranda, daha basit ve türün hayâtiyetini idâme ettirebilmesi için elzem fonksiyonlarýn önemi azalmaktadýr. Maymunun etrafýný çok iyi görebilmesi avlanma, eþleþme, korunma gibi pek çok fonksiyon açýsýndan çok önemliyken, insanýn telefonla bakkala sipariþ vermesi, eþini tanýmasý ve kendini korumasý için bu derecede geliþmiþ görme duyusuna ihtiyacý yoktur. Koku duyusu bir köpek için vaz geçilmez önem taþýr; hele tabiî þartlar altýnda, koku alamayan bir köpeðin hayatta kalmasý mümkün deðildir. Bu yüzden de köpeklerin “koku beyni” insana nispetle müthiþ geliþmiþtir; halbuki, koku almadan yaþayan milyonlarca insan mevcuttur.
Ýnsan türünde tekâmül kültürel açýdan da devam etmektedir. Sürekli olarak nurtürel ve kültürel girdilerle yüklendiði için, beyinlerimizin organizasyonu deðiþmektedir. Son senelerde tesbit edilen ve nöral plastisite denen bir olgu var: Sürekli ve tekrarlayýcý uyaranlar, merkezî sinir sisteminin ve onun yönettiði bütün organizmanýn yapýsal özelliklerini, muhtemelen müteâkip nesillere de geçebilecek þekilde deðiþtirebilmektedir. Ýnsan türünde son 250.000 sene zarfýnda aþikar bir filetik evrim kaydedilmemiþtir. Ancak ufak ekotipik ve fenetik varyasyonlar olagelmiþtir. Bunun, a) sürenin henüz yeterli olmamasý; b) giyinme, barýnma gibi asgarî düzeyde davranýþlardan baþlayarak, medeniyetin getirdiði imkânlarýn çevresel stresörleri azaltmasý gibi muhtemel sebepleri üzerinde durulmaktadýr. Çeþitli ve özellikle de yeni zuhur eden hastalýklar, çevre kirlenmesi, kalabalýklaþma benzeri sosyal ve fizik zorlamalar insan türünü de etkilemektedir. ABO kan gruplarýnda, orak hücreli aneminin ortaya çýkýþýnda bunlar gözlenmiþtir. Bu ve benzeri fenetik ve mozaik zorlanmalarýn eninde sonunda homo sapiens sapiensin de evrimleþmesine yol açacaðýna dâir ciddî bilimsel tahminler mevcuttur. Velev ki, çevre kirlenmesine mâni olmak, tabiatýn korunmasýna önem vermek, çeþitli hastalýklardan kurtulmak yolunda kendini aþmaya baþlamýþ olan insanoðlunun bundan sonraki evrimi, pek muhtemeldir ki, diðer hayvanlarýn mâruz kaldýðý banal zorlayýcýlardan korunmayý baþardýðý için, alýþýlagelenden farklý cereyan edecektir. Tefekkür etmek beyindeki frontal ve temporopariyetal bölgeleri, mistik ve artistik yaþantýlar amigdala ve limbik sistemi sürekli olarak tembih etmektedir. Bilimde, her türlü sanatta sürekli ilerleme içerisinde olan insanoðlunun beyni geliþmeye devam edecektir. Ýcat ettiðimiz ve her geçen gün bizleri teknik açýdan daha da rahat hale getiren âletler sayesinde ellerimize ve kollarýmýza daha az ihtiyaç duyar olacaðýz. Muhtemelen bizden daha da “insancýl” olacak müstakbel torun-türümüzün hem rölatif hem de mutlak anlamda daha büyük beyin (ve kafa) hacmine, daha küçük bir vücuda ve ekstremitelere sahip olacaðý kestirilmektedir.
Prof. Dr. Mehmet Kerem DOKSAT
Ý.Ü. Cerrahpaþa Týp Fakültesi
Psikiyatri Ana Bilim Dalý


Teþekkur:
Beðeni: 


Alýntý

Yer imleri