Teþekkur Teþekkur:  0
Beðeni Beðeni:  0
29 sonuçtan 1 ile 10 arasý

Konu: ^^Peygamberlerimizin Biyografileri^^

Hybrid View

önceki Mesaj önceki Mesaj   sonraki Mesaj sonraki Mesaj
  1. #1

    Kullanýcý Bilgi Menüsü

    Icon12 ^^Peygamberlerimizin Biyografileri^^

    Hz. ÂDEM (a.s.)
    Ýlk insan, ilk peygamber, insanlýðýn babasý. Allah'u Teâlâ Hz. Âdem'i topraktan (turâbtan) yarattý. (Hûd, 11/61; Tâha, 20/55; Nuh, 71/18) Yüce Allah yeryüzünde bir halife yaratacaðýný meleklerine bildirdiði zaman; ilim, irade ve kudret sýfatlarýyla donatacaðý bu varlýðýn yeryüzüne uyum saðlamasý için maddesinin de yeryüzü elementlerinden olmasýný dilemiþtir:
    "Sizi (aslýnýz Âdem'i) topraktan yaratmýþ olmasý onun ayetlerindendir. Sonra siz (her tarafa) yayýlýr bir beþer oldunuz." (er-Rum, 30/20)

    Allah'u Teâlâ Hz. Âdem'i yaratýrken maddesi olan topraðý çeþitli hâl ve safhalardan geçirmiþtir:

    1- Türâb safhasýndan sonra "Tîn" safhasý:

    Tîn: Topraðýn su ile karýþýmýdýr ki, buna çamur ve balçýk denilir. Bu safha insan ferdinin ilk teþekkül ettirilmeðe baþlandýðý merhaledir:

    "O (Allah) her þeyi güzel yaratan ve insaný baþlangýçta çamurdan yaratandýr." (es-Secde, 32/7)

    Hayat kaidesinin candan sonra iki temel unsuru su ve topraktýr.

    "Allah her canlýyý sudan yarattý. Ýþte bunlardan kimi karný üzerinde yürüyor, kimi iki ayaðý üstünde yürüyor, kimi de dört ayaðý üzerinde yürüyor. Allah ne dilerse yaratýr. Çünkü Allah her þeye hakkýyla kadirdir. " (en-Nûr, 24/45) "O (Allah) sudan bir beþer (insan) yaratýp da onu soy-sop yapandýr. Rabbin her þeye kadirdir." (el-Furkan, 25/54)

    Yeryüzünün 3/4'ü su ile kaplýdýr. Ýnsan vücudunun da %75'i sudur. Demek ki dünyadaki bu düzen aynen insana da intikâl ettirilmiþtir. Yine Cenâb-ý Allah Kur'an-ý Kerim'de þöyle buyurur: "Andolsun biz insaný (Âdem'i) çamurdan süzülmüþ bir hülâsadan yarattýk." (el-Mü'minun, 23/12) Ýþte ilk insan, yaratýlýþýnýn mertebelerinde, önce böyle bir çamurdan sýyrýlýp çýkarýlmýþ, sonra hülâsadan (bir soydan) yaratýlmýþtýr. (Elmalýlý Hamdi Yazýr, Hak Dîni Kur'an Dili, V, 3056-3059, 3431-3432)

    2- Tîn-i lâzib: Cývýk ve yapýþkan çamur demektir. Topraðýn su ile karýþtýrýlýp çamur olmasýndan sonra, üzerinden geçen merhalelerden birisi de "Tîn-i lâzib" yani yapýþkan ve cývýk çamur safhasýdýr. Cenâb-ý Allah bu süzülmüþ çamuru cývýk ve yapýþkan bir hale getirdi. "Biz onlarý (asýllarý olan Âdem'i) bir cývýk ve yapýþkan çamurdan yarattýk. " (es-Sâffât, 37/I 1)

    3- Hame-i Mesnûn: Sonra cývýk ve yapýþkan çamur hame-i mesnûn haline getirildi. Hame-i mesnûn, suretlenmiþ, þekil verilmiþ, deðiþmiþ ve kokmuþ bir haldeki balçýk demektir. "Andolsun, biz insaný kuru bir çamurdan, suretlenmiþ ve deðiþmiþ bir çamurdan yarattýk." (el-Hicr, 15/26-28)

    Böylece Allahü Teâlâ Âdem (a.s.)'i topraktan yaratmaya baþlýyor. Bunu da su ile karýþtýrarak Tîn-i lâzib yapýyor. Sonra bunu da deðiþikliðe uðratarak kokmuþ ve þekillenmiþ hame (balçýk) haline getiriyor.

    4- Salsal: Kuru çamur demektir.

    Cenâb-ý Allah kokmuþ ve suretlenmiþ çamuru da kurutarak "fahhâr" (kiremit, saksý, çömlek) gibi tamtakýr kuru bir hale getirdi. "O Allah insaný bardak gibi (piþmiþ gibi) kuru çamurdan yaratmýþtýr. " (er-Rahmân, 55/14, ilgili ayet için bk. Hâzin; Elmalýlý Hamdi Yazýr, a.g.e., VIII, 4669)

    Hz. Âdem'e Ruh Verilmesi

    Cenâb-ý Allah Hz. Âdem'i yaratýrken, yukarýda anlatýldýðý gibi maddesi olan çamuru, çeþitli mertebelerde deðiþikliðe uðratarak, canýn verilmesi ve ruhun nefhedilmesine müsaid bir hale getirdi. Nihayet þekil ve suretinin tesviyesini ve düzenlemesini tamamlayýnca ona can vermiþ ve ruhundan üflemiþtir: "Rabbin o zaman meleklere demiþti ki: 'Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacaðým. Artýk onu düzenleyerek (hilkatýný) tamamlayýp ona da rûhumdan üfürdüðüm zaman kendisi için derhal (bana) secdeye kapanýn.' Bunun üzerine Ýblis' ten baþka bütün melekler secde etmiþlerdi. O (Ýblis) büyüklük taslamýþ ve kâfirlerden olmuþtu. Allah: 'Ey Ýblis iki elimle (bizzat kudretimle) yarattýðýma secde etmekten seni alýkoyan nedir? Kibirlenmek mi istedin? Yoksa yücelerden mi oldun?' buyurdu. Ýblis dedi: 'Ben ondan hayýrlýyým. Beni ateþten, onu ise çamurdan yarattýn. " (Sâd, 38/71-76. Ayrýca bk. el-A'râf, 7/12; el-Hicr, 15/29; es-Secde, 32/8-9)

    Cenâb-ý Allah böylece Hz. Âdem'i en mükemmel bir þekilde yarattý. Boyunun uzunluðunun altmýþ "zirâ" olduðu bazý kaynaklarda kaydedilir. (Kurtubî, Tefsir, XX, 45) Yaratýlýþý tamamlandýktan sonra Allahü Teâlâ ona, haydi þu meleklere git, selâm ver ve onlarýn selâmýný nasýl karþýladýklarýný dinle! Çünkü bu, hem senin, hem de zürriyyetinin selâmlaþma örneðidir. Bunun üzerine Hz. Âdem meleklere: "Es-selâmü aleyküm" dedi. Onlar da: "Es-selâmu aleyke ve rahmetullah" diye karþýlýk verdiler, Âdem, insanlarýn büyük atasý olduðu için, Cennet'e giren her kiþi, Âdem'in bu güzel suretinde girecektir. Hz. Âdem'in torunlarý, onun güzelliðinden birer parçasýný kaybetmeye devam etti. Nihayet bu eksiliþ þimdi (Hz. Muhammed zamanýnda) sona erdi. (Buhârî, Sahih, IV, 102, Halk-ý Âdem, 2 Tecrid-i Sarîh Tercümesi, IX, 76, Hadis no: 1367)

    Hz. Âdem'e isimlerin Öðretilmesi

    Allah Hz. Âdem'i yarattýktan sonra, dünyaya yerleþip kendilerinden faydalanabilmeleri için ona eþyanýn isimlerini ve özelliklerini öðretti. Ýsimlerin dalâlet ettiði varlýklarý anlama kabiliyeti verdi. "Hani Rabbin bir vakit meleklere: 'Muhakkak ben, yeryüzünde (emirlerimi teblið etmeye ve uygulamaya koyacak) bir halife (bir insan) yaratacaðým' demiþti. (Melekler de): 'Biz seni hamdinle tesbih ve seni ayýplardan, sana ortak koþmaktan ve eksikliklerden tenzih edip dururken orada (yerde) bozgunculuk edecek, kanlar dökecek kimse(ler) mi yaratacaksýn?' demiþlerdi. Allah: 'Sizin bilmeyeceðinizi her halde ben bilirim.' demiþti. Allah, Âdem'e bütün isimleri öðretmiþti. Sonra onlarý (onlarýn dalâlet ettikleri âlemleri ve eþyayý) meleklere gösterip 'doðrucular iseniz (her þeyin içyüzünü biliyorsanýz) bunlarý isimleriyle beraber bana haber verin' demiþti. (Melekler) de: "Seni tenzih ederiz, senin bize öðrettiðinden baþka bizim hiçbir bilgimiz yok. Çünkü her þeyi hakkýyla bilen, hüküm ve hikmet sahibi olan þüphesiz ki sensin, sen demiþlerdi." (el-Bakara, 2/30-32)

    Bu ayetlerde geçen "halife" vekâlet gibi asaletin karþýtý olarak baþkasýna vekillik etmek, yani az veya çok aslýn yerini tutarak, onu temsil etmek demek olan hilâfet * masdarýndan türemiþ bir sýfattýr. Ýsim olarak kullanýlýr. Aslý "halif"tir. Sonundaki "tâ" harfi mübalâða içindir. Birinin arkasýndan makamýna ve yerine vekâlet eden demektir. Bu niyâbet (vekâlet) ya aslýn geçici olarak makamýndan ayrýlmasý dolayýsýyla verilir veya aslýn acizliðinden dolayý yardým etmesi için verilir. Yahut bunlarýn hiçbiri olmadýðý halde asýl, vekiline sýrf bir þeref bahþederek onu yüceltmek için vekâlet verir. Ýþte Cenâb-ý Allah'ýn arzda evliyasýný istihlâfý bu kâbildendir. (Râgýb el-Ýsfahânî, el-Müfredât fi Garibi'l-Kur'an Ýstanbul 1986, s. 223; Hamdi Yazýr, a.g.e., I, 300)

    Cenâb-ý Allah: "Yeryüzünde bir halife yaratacaðým ve tayin edeceðim." demiþti ki; kendi irade ve kudret sýfatýmdan ona bazý salâhiyetler vereceðim, o bana izâfeten, bana niyâbeten yarattýklarým üzerinde birtakým tasarruflara sahip olacak, benim namýma ahkâmýmý yeryüzünde yürürlüðe koyup uygulayacaktýr. O, bu hususta asil olmayacak, kendi zatý ve þahsý namýna asýl olarak hükümleri icra edemeyecek ancak benim bir nâibim, kalfam olacak, iradesiyle benim iradelerimi, emirlerimi, kanunlarýmý tatbike memur bulunacak sonra onun arkasýndan gelenler ve ona halef olarak ayný vazifeyi icra edecek olanlar bulunacaktýr. "Verdikleriyle sizi denemek için, yeryüzünün halifeleri kýlan ve kiminki kiminizden derecelerle üstün yapan odur..." (el-En'âm, 165) ayetinin sýrrý zâhir olacaktýr. Bu mana, Ashâb-ý Kirâm ve Tâbiîn'den uzun uzadýya nakledilegelen tefsirlerin özetidir. (Elmalýlý, a.g.e., I, 300)

    Allahü Teâlâ, Âdem'i yeryüzünde halifesi yapacaðýný meleklerine istiþâre eder gibi teblið etmiþ, Âdem'i yarattýktan sonra ona eþyanýn isimlerini öðretmiþ, eþyanýn bilgisini edinme ve beyan etme kabiliyetini vermiþtir. Meleklerin devamlý olarak tesbih ve takdis vazifesiyle meþgul olmalarý ve nefislerinin olmamasý sebebiyle yeryüzünde halifelik ve imtihan aaafiyetlerine Âdem ve evlâdlarýnýn lâyýk olacaklarýný Âdem ile meleklerini bir imtihandan geçirerek göstermiþtir.

    Yüce Allah Âdem'i yarattýktan sonra zevcesi Havva*'yý onun eðe veya baþka bir görüþe göre kaburga kemiðinden yarattý. (Kitabü Mecmuatün mine't-Tefâsir içinde Hâzin, II, 3) Ýbn Mes'ûd ve Ýbn Abbâs, "Allah Havva'yý, Âdem'i Cennet'e yerleþtirdikten sonra yaratmýþtýr." demiþlerdir. (en-Nisâ, 4/1; Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, XI, 304)

    Hz. Âdem'in Cennet'e Yerleþtirilmesi:

    Yüce Allah Âdem ve eþine þöyle diyerek, Cennet'e yerleþtirdi: "Ve demiþtik ki: "Ey Âdem, sen ve eþin Cennet'te yerleþ, otur. Ondan (Cennet'in yiyeceklerinden) istediðiniz yerden ikiniz de bol bol yiyin. Fakat þu aðaca yaklaþmayýn. Yoksa ikiniz de kendinize zulmedenlerden olursunuz. " (el-Bakara, 2/35; eL-A'râf, 7/19) "Muhakkak bu (Ýblis) sana ve zevcene düþmandýr. Sakýn sizi Cennet'ten çýkarmasýn; sonra zahmet çekersin. Çünkü senin acýkmaman ve çýplak kalmaman ancak burada mümkündür ve sen burada susamazsýn ve güneþte yanmazsýn. " (Tâha 20/1 17-1 19)

    Hz. Âdem ve eþine yasaklanan bu aðacýn ne olduðu kesin olarak bilinmiyor. Bu aðacýn buðday veya üzüm veyahut da incir olduðu hakkýnda rivayetler vardýr. Biz bu aðacýn ne olduðunu bilemeyiz. Çünkü yüce Allah bu aðacýn ismini bize bildirmemiþtir. Cenâb-ý Hakk Cennet'te Âdem'e büyük bir hürriyet vermekle beraber yine de buna bir sýnýr koymuþtur. Bu sýnýrý aþtýklarý takdirde, kendilerine zulüm edeceklerdir. Cennet'e bu yasak aðaç, yenilmek için deðil, insanýn hayatýný disipline etmek ve bir sýnýrlama ve kulluk için konulmuþtur. Bununla beraber biz "Dünyayý sevmek, her bir günahýn baþýdýr" hadîsinde bu yasak aðacý tayin eden bir dalâlet buluyoruz. Demek Hz. Âdem o zaman dünya sýnýrlarýna yaklaþmamak emri almýþ ve bundan bir müddet fýtratýnýn gereði olarak yememiþtir. (Elmalýlý Hamdi Yazýr, a.g.e., I, 323-324).

    Daha önce Ýblis* Hz. Âdem'in üstünlüðünü çekemeyerek Allah'ýn emrine karþý gelmiþ, Âdem'e secde etmeyip, saygý göstermemiþ ve Cennet'ten kovulmuþtu. O zaman þeytan'ýn Hz. Âdem ve evlâtlarýna musallat olup azdýrma imkâný kaldýrýlmamýþtý. Hatta, Ýblis'e onlarý günah iþlemeye teþvik etme gücü verilmiþti. (Bk. el-A'râf, 7/12-18; el-Hicr, 15/32-42) Çünkü Âdem'in þeref ve üstünlüðü, nefsine ve þeytana uymamakla gerçekleþecekti. Kendilerine verilen akýl ve irade sebebiyle Âdem ve soyu, imtihandan geçecekler, sýnanmalarý için de peygamberler gönderilecekti.

    Vesvese vererek insanlarý azdýrma kabiliyetine sahip olan þeytan, ne yaptýysa yaptý, bir yolunu bularak Cennet'e girebildi. "Derken þeytan, onlardan gizli býrakýlmýþ o çirkin yerlerini (avret mahallerini) kendilerine açýklayýp göstermek için ikisine de vesvese* verdi ve 'Rabbiniz size bu aðacý baþka bir þey için deðil, ancak iki melek olacaðýnýz yahut ölümden kurtulup ebedi olarak kalýcýlardan bulunacaðýnýz için yasak etti' dedi. Bir de onlara, 'Ben sizin iyiliðinizi isteyenlerdenim' diye yemin etti. Ýþte bu þekilde ikisini de aldatarak o aðaçtan yemeye tevessül ettirdi. Aðacýn meyvesini tattýklarý anda ise, o çirkin yerleri kendilerine açýlýverdi ve üzerlerine Cennet yapraðýndan üst üste yamayýp örtmeye baþladýlar. Rableri de "Ben size bu aðacý yasak etmedim mi? Þeytan size apaçýk bir düþmandýr, demedim mi? diye nida etti." (el-A'râf 7/20-22) "Bundan sonra Âdem, Rabbinden (vahiy yoluyla) kelimeler belleyip aldý ve þöyle diyerek Allah'a yalvardýlar: Ey Rabbimiz kendimize yazýk ettik. Eðer bizi baðýþlamaz ve bizi esirgemezsen herhalde en büyük zarara uðrayanlardan olacaðýz, dediler." (el-A'râf, 7/23) "Sonra Rabbi onu seçti (peygamber yaptý) da tevbesini kabul buyurdu ve ona doðru yolu gösterdi. Allah þöyle dedi: 'Dünyada birbirinize düþman olmak üzere her ikiniz de oradan (Cennet'ten) ininiz. Artýk benden size bir hidayet (kitap) geldiði zaman, kim benim hidayetime uyarsa, iþte o sapýklýða düþmez ve bedbaht olmaz (ahirette zahmet çekmez). " (Tâha, 20/122-123) Böylece Hz. Âdem ve Havva ve nesillerinin yeryüzünde yerleþip kalmalarý ve burada üreyip geçinmeleri, imtihan edilmeleri takdir edildi ve gerçekleþtirildi. (el-Bakara, 2/3638; el-A'raf, 7/24)

    Buhârî, Müslim, Ebu Dâvûd, Neseî ve Tirmizî'nin rivayet ettikleri bir hadîsinde Hz. Peygamber (s.a.s.) þöyle buyurdu: "Âdem (a.s.) ile Musa (a.s.)'ýn ruhlarý Rableri nezdinde münakaþa ettiler ve Âdem (a.s.), Musa (a.s.)'ý delil getirerek maðlûp etti. Musa (a.s.) dedi ki: "Sen Allah'ýn eliyle (kudretiyle) yarattýðý ve ruhundan üflediði ve melekleri senin için secde ettirdiði ve Cennet'ine yerleþtirdiði Âdem'sin. Sonra da sen iþlediðin suç sebebiyle insanlarý yeryüzüne indirdin. 'dedi. Bunun üzerine Âdem (a.s.) 'Sen Allah'ýn peygamberliðine ve konuþmasýna seçtiði ve içinde her þeyin açýklamasý bulunan (Tevrat) levhalarýný verdiði ve münacât edici olarak kendisine yaklaþtýrdýðý Musa'sýn. Benim yaratýlmamdan kaç sene önce Tevrat'ý yazdýðýný gördün?' dedi Musa (a.s.), 'Kýrk sene önce' diye cevap verdi. Âdem, 'þu halde içinde 've Âdem Rabbi'ne isyan etti de...' meâlindeki ayeti gördün mü?' dedi. Musa (a.s.) 'Evet, gördüm' dedi. Âdem (a.s.) 'Allah'ýn beni yaratmasýndan kýrk sene önce iþleyeceðimi yazdýðý iþi iþlemem üzerine beni nasýl azarlarsýn' dedi. Resulullah (s.a.s.) neticede "Âdem hüccet* ile Musa'yý maðlûp etti" buyurdu. (et-Tâc, I, Hadis no: 40) Bundan sonra gelecek hidayet rehberlerine (peygamberlere), iman ederek uyup baðlanacaklar için, korkup üzülecekleri bir þeyin olmadýðý ve bunlarýn Cennet'e girecekleri bildirildi. Ýnkâr edip kötülük yapanlarýn Cehennem'e girecekleri anlatýldý. (el-Bakara, 2/38-39, 82)

    Âlimler, Hz. Âdem ve eþinin iskân edildiði (yerleþtirildiði) Cennet hakkýnda görüþ ayrýlýklarýna düþmüþlerdir. Cennet, lügat açýsýndan bað, bahçe, bahçelik ve baðlýk yer manasýna gelir. Acaba Hz. Âdem'in iskân edildiði bu Cennet, yeryüzünün baðlýlýk, bahçelik ve aðaçlýk köþelerinden bir köþe midir? Yoksa dünyadan ayrý ahirette müminlere va'd edilen Cennet midir? Kur'an-ý Kerim'de buna dair açýk ve kesin bir bilgi verilmemiþtir. Ýslâm âlimlerinin çoðunluðuna göre Hz. Âdem'in eþiyle yerleþtirildiði ve içinde yasak aðacýn bulunduðu Cennet, ahirette müminlere ve iyilik yapanlara va'd edilen, darü's-sevab (mükâfat yurdu) olan Cennet'tir. Çünkü:

    a) "Cenâb-ý Allah dedi ki: Kiminiz kiminize (nesilleriniz birbirlerine yahut müminlerle þeytan birbirlerine) düþman olarak inin. Arz'da sizin için bir zamana kadar yerleþip kalmak ve geçinmek vardýr. Orada (yeryüzünde) yaþayacaksýnýz, orada öleceksiniz, yine oradan diriltilip çýkarýlacaksýnýz." (el-A'râf, 7/24-25; Ayrýca bk. el-Bakara, 2/36) Bu ayetlerde Hubût (inmek) tabiri ve inilecek yer de arz (yeryüzü) olarak zikredilmiþtir. Ýlk yerleþme noktasý yeryüzü dýþýnda bir yer olmalýdýr ki, buradan yeryüzüne iniþ söz konusu edilebilsin. Eðer Hz. Âdem ve Havva'nýn yerleþtikleri yer arzdaki bir bahçe olsaydý "hubût"tan, iniþten söz etmek mümkün olmazdý.

    b) Tâhâ suresi 118-119'uncu âyetlerde Hz. Âdem'in yerleþtiði Cennet'in anlatýlan vasýflarý, yani acýkmamak, susamamak, çýplak kalmamak, güneþte yanmamak, sevap ve mükâfat yurdu olarak mü'minlere va'd edilen cennet'e aid niteliklerdir. Bu vasýfta olan bir cennet (bahçe) dünyada yoktur. Öyle ise Hz. Âdem'in iskân edildiði Cennet, ahirette müminlere va'dedilen Cennet'tir.

    c) Bu "Cennet" lâfzýnýn baþýndaki elif lâm (lâm-ý ta'rîf) umûm (istiðrak) için deðil, ahid içindir. Bu elif lâm, umûm ifâde ederse Cennetlerin hepsi manasýna gelir. Hâlbuki Hz. Âdem'in bütün Cennetlere (bahçelere) yerleþmesi imkânsýzdýr. Öyle ise bu Cennet'in manasýný müslümanlar arasýnda bilinen ve dârü's-sevâb (mükâfat yurdu) olan Cennet'e hamletmek gereklidir. (Âlûsî, Rûhu'l-Meânî, I, 233; Razý, Mefâtîhu'l-Gayb, I, 455; Talat Koçyiðit, Ýsmail Cerrahoðlu, Kur'an-ý Kerim Meâl ve Tefsiri, s. 95 vd.)

    d) Yine bazý haberlere göre: Allah meleklerinden birisine dünyanýn her yerinden topraklar getirterek Hz. Âdem'i Cennet'te yaratmýþtýr. (Ýbn Kesîr, Tefsirü'l-Kur'an'i'l-Azîm, I, 132.) Hz. Âdem ile Hz. Musa'nýn ruhlarýnýn çekiþtiðini bildiren hadîs (bunun meâlini yukarýda verdik) de bu Cennet'in sevab yurdu olan Cennet olduðunu açýklar.

    Ebu'l-Kasým el-Belhî ve Ebû Müslim el-Ýsfahânî de "Hz. Âdem'in yerleþtiði Cennet, bahçe manasýna olup bu dünyadadýr" derler. Bu zatlar ayette geçen "ihbitû" kelimesine de "giriniz, gidiniz, konunuz" gibi manalar veriyorlar. " Ýhbitû mýsran = Bir þehre ininiz, yerleþiniz (el-Bakara, 2/61) gibi. Bu zatlar Hz. Âdem'in yerleþtiði Cennet'in bu dünyada olduðuna dair þu þekilde delil getiriyorlar:

    1) Eðer Hz. Âdem'in yerleþtiði bu Cennet, sevap ve mükâfat yurdu olan Cennet olsaydý, elbette ebedî kalýnacak Cennet olurdu. Hz. Âdem de ebedî kalýnacak Cennet'te olduðunu bilir ve þeytan da onu "Rabbiniz size bu aðacý, melek olmanýz için, yahud ölümden kurtularak ebedî kalýcýlardan olacaðýnýz için yasak etti." (el-A'râf, 7/20) diyerek aldatamazdý.

    2) Yüce Allah'ýn "Onlar (Cennet'te olanlar) oradan çýkarýlacaklar da deðildir." (el-Hicr, 15/48) sözünün dalâletiyle Cennet'e giren bir daha oradan çýkmaz.

    3) Ýblis, Hz. Âdem için secde etmekten kaçýnarak kibirlendiðinden Allah'ýn gazâb ve lânetine uðramýþ ve kâfir olmuþtur. Böyle olan bir kimse Cennet'e giremez.

    4) Ahirette müminlere va'd edilen Cennet teklif ve imtihan yeri olmayýp müminlerin içinde serbestçe dolaþacaklarý ve bütün nimetlerinden diledikleri gibi faydalanacaklarý bir yerdir. Halbuki burada eþiyle beraber Hz. Âdem'e bir aðacýn meyvesi yasaklanmýþtýr.

    5) Allahü Teâlâ "Yeryüzünde bir halife yaratacaðým..." (el-Bakara, 2/30) diye belirttiði için Hz. Âdem'i Arz'da yarattý. Kur'an'da onu göðe (Cennet'e) naklettiðini zikretmedi. Onu dünyadan semaya nakletmesi, nimetlerin en büyüðünden olduðu için zikredilmeye daha layýk olurdu. Kur'an-ý Kerim'de böyle önemli bir olayý doðrulayacak kesin ve açýk bir ifade yoktur. Öyle ise Hz. Âdem ve eþinin iskân edildiði bu Cennet, içinde ebedi kalýnacak Cennet'ten baþka bir Cennet'tir. (Râzî, Mefâtîhu'lGayb, I, 454)

    Hz. Âdem'in oturduðu Cennet'in mükâfat yurdu olan Cennet olmasý veya bundan baþkasý olmasý mümkündür. Çünkü bu konudaki nakli deliller zayýf ve Kur'an'da buna dair kesin bir delil yoktur. Bunu Allah'tan baþka kimse bilemediðine göre, þu Cennet'tir veya bu Cennet'tir diye kestirip atmamak veya bu konuda tevakkuf etmek lâzýmdýr. Nitekim selefi salihîn ve bunlara tâbi olan birçok müfessirler böyle yapmýþlardýr. (Râzî, Mefâtîhu'l-Gayb, 1, s. 455)

    Fakat biz burada hemen þunu kaydedelim: Hz. Âdem ve eþinin iskân edildiði Cennet'in mükâfat yurdu olan Cennet olduðuna dair deliller daha kuvvetlidir. Ayrýca Cennet'e girince çýkýlamayacaðý meselesi duruma göre deðiþir. Misafir olarak girmekle mûkîm olarak girmek ayný deðildir. Nitekim Hz. Muhammed (s.a.s.) mi'rac gecesi Cennet'e girmiþ ve çýkmýþtýr. Hz. Âdem'in Cennet'ten yeryüzüne iniþinin mahiyeti bizce meçhuldür.

    Hz. Âdem'in Peygamberliði

    Hz. Âdem ilk insan olduðu gibi ayný zamanda ilk peygamber*dir. Hz. Âdem yeryüzüne indirildikten sonra, Cenâb-ý Allah insan nesillerinin hepsini onunla eþi Havva'dan türetmiþtir. Allahü Teâlâ bu hakikati Nisâ sûresinin birinci ayetinde þu þekilde dile getiriyor: "Ey insanlar! Sizi tek bir candan (Adem'den) yaratan, ondan da yine onun zevcesini (Havva'yý) yaratan ve ikisinden pek çok erkekler ve kadýnlar türetip yayan Rabbinize karþý gelmekten sakýnýn... " (en-Nisâ, 4/2) Bir hadîs-i þerîflerinde Hz. Peygamber (s.a.s.) þöyle buyuruyor: "Allah'u Teâlâ Âdem'i (a.s.) yeryüzünün her tarafýndan avuçladýðý bir avuç topraktan yarattý. Bunun için Ademoðullarý kendilerinde bulunan toprak miktarýna göre, kimi kýrmýzý, kimi beyaz kimi siyah, kimi bunlarýn arasýnda bir renkte; (tabiat bakýmýndan da) kimi yumuþak, kimi sert, bazýlarý kötü, bazýlarý da iyi olarak geldiler." (Tirmizî, Tefsir, 3). Bu hadisi Tirmizî sahih bir senetle rivayet etmiþtir.

    Allah, insaný nefsinin þehvet ve þeytanýn vesveselerine maruz kalacak þekilde yaratmýþ, ona bunlara karþý koyacak akýl, hayýr ve þerri birbirinden ayýrt edecek vicdan (kalb gözü) vermiþtir. Cenâb-ý Allah böylece insaný bu dünyada imtihan alanýna koyduðu için, hikmet ve rahmetinin gereði olmak üzere hayýr, fazilet, þer ve rezalet yollarýný gösterecek, hak ile batýlý öðretecek, hayýr ve kemâl yollarýna irþad edecek peygamberler göndermiþtir. Cenâb-ý Hakk peygamberler göndermekle, insanýn tabiatýna ve halîfeliðine uygun imtihan þartlarýný tamamlamýþtýr. Neticede insan bu dünyada yaptýklarýnýn hesabýný öldükten sonra diriltilince verecek, imanlý olup iyilik ve sevap terazileri aðýr gelenler Cennet'e girecektir. Bunlarý kendilerine öðretip ikaz etmek için peygamberlere ihtiyaç vardýr. Ýlk insanlara peygamber olmaya en lâyýk olan zat, Allahü Teâlâ'nýn doðrudan doðruya vasýtasýz konuþtuðu atalarý Hz. Âdem'di.

    Hz. Âdem'in peygamberliði kendisine emir ve nehiy olunduðuna dalâlet eden Kur'an ayetleri ile sabittir. Çünkü onun zamanýnda baþka bir peygamber yoktu. Bu duruma göre kendisine gelen o emir ve nehiyler, vahiy vasýtasýyla olup baþka bir vasýta ile deðildir. Kur'an'da geçen Hz. Âdem'in iki oðlunun Allah'a kurban takdim etmeleri, ikisinden birinin kurbanýnýn kabul olunduðunun bildirilmesi (el-Mâide, 5/27) Hz. Âdem'e vahiy ile bildirilmiþtir. Kur'an'da Hz. Âdem'in peygamberliðe seçildiðinin anlatýlmasý için "Istafâ" (Âli Ýmrân, 3/33) kelimesi ile "Ýctebâ" (Tâhâ, 20/122) kelimeleri kullanýlýyor. Kur'an'da diðer peygamberler için de ýstýfâ' ve ictibâ' kelimelerinden müþtak kelimeler kullanýlýyor. (el-A'râf, 7/144; el-Bakara, 2/130; el-Hac, 22/75; Sâd, 38/47; en-Nahl, 16/121; Âli Ýmrân, 3/79; Yusuf, 12/6; el-En'âm, 6/87; eþ-Þûrâ, 42/13; el-Kalem, 68/50) Öyle ise Hz. Âdem de peygamberdir. Hz. Âdem'in peygamber olduðunu açýkça bildiren hadisler de vardýr. Ebu Ümame (ö. 81/700) rivayet ediyor "Ebu Zerr (ö. 32/652) Peygamberimize 'Ya Nebiyallah, peygamberlerden ilk peygamber kimdir?' diye sorduðunda, Peygamberimiz (s.a.s.): "Âdem'dir." dedi. Ebu Zerr, "Ya Rasûlullah o, Nebî oldu mu?" diye sorunca Hz. Peygamber (s.a.s.), "Evet o mükellem bir Nebî(Allah'ýn kendisiyle vasýtasýz konuþtuðu peygamber) idi." dedi." (Ahmed b. Hanbel, V, 265)

    Diðer bir hadîste de Kýyamet gününde, diðer Nebiler gibi Hz. Âdem'in de bir peygamber olarak, Hz. Resulullah'ýn sancaðý altýnda bulunacaðý haber verilmiþtir. (Tirmizî, II, 202) Hz. Âdem'in peygamberliði hususunda bütün müslümanlar ittifak etmiþlerdir. (Teftâzânî, Þerhu'l-Akâid, s. 62; Devvânî, Celâl, s. 71; Aliyyü'lKârî, Þerhu'l-Fýkhý'l-Ekber, 101)

    Hz. Âdem'in evlâdlarý onun irþâdý* ile Allah'a iman etmiþ, zamanlarýndaki maddî ve manevî ihtiyaçlarýný temin eden ahkâmý ondan öðrenmiþlerdir. Ebû Ýdris el-Havlânî'nin, Ebû Zerr'den rivayet ettiði bir hadîste Hz. Peygamber (s.a.s.) Hz. Âdem'e on sahifelik bir kitap indirildiðini söylemiþtir. (Abdurrahman Hubneke'l-Meydânî, el-Akidetü'lÝslamiyye ve Usûsuhâ, II, 260)

    Ýnsanlarýn dinden ayrýlarak ihtilâf etmeleri, hak dinin izini kaybederek batýl itikatlara saplanmalarý sonradan çeþitli sebeplerle meydana gelen kötü bir durumdur. Böylece beþeriyetin baþlangýcýnýn bir vahþet devri olmadýðý anlaþýlýr. Hz. Âdem'den sonra yeryüzünün çeþitli bölgelerine daðýlan insanlar doðru yoldan ayrýlmýþlardýr. Allah, onlara zaman zaman peygamberler göndermiþtir. Þu ayet bu hakikati ifade eder: "Ýnsanlar (ilk önce) bir ümmetti (onlar ihtilâf ettiler). Allah da müjde verici ve azabýnýn habercileri olarak peygamberler gönderdi..." (el-Bakara, 2/213)

    Yukarýda gördüðümüz gibi Yüce Allah, ilk insan Hz. Âdem'i bizzat doðrudan doðruya çeþitli safhalardan geçirerek yaratmýþtýr. Darwinist olan tekâmülcülerin iddia ettiði gibi, insan maddenin kendiliðinden geliþerek tek hücreli canlý olmasý ve bunun da geliþerek çeþitli hayvanlar ve maymunlar oluþmasý ve maymunlarýn da insana dönüþmesi yoluyla meydana gelmemiþtir. Uydurma ve yakýþtýrmadan ibaret olan bu nazariyenin doðruluðuna, deney ve gözlemlerde ve delîl olarak kabul ettikleri materyal fosillerinde, en ufak bir ipucu bile yoktur. Bunun aksini isbat edecek fosil ve deliller pek çoktur. Mendel ve Pastör kanunlarý gibi.

    Tekâmül nazariyesi bilim ve akýl nazarýnda muhaldir. Þöyle ki: Madde ve enerjide "emtropi" vardýr: Gözlenen bütün tabii sistemlerde düzensizliðe doðru, yani daðýlýp saçýlmaya doðru bir eðilim vardýr. Bu gerçek, hem mikro ve hem de makro seviyelerde olmak üzere geçerlidir. Madde parçacýklarý daðýlýp saçýlýr gider. Enerji de akýllý birisi tarafýndan plânlý ve düzenli olarak kapalý duvarlar arasýnda ve borular içerisinde kontrol altýna alýnmazsa daðýlýr gider. Dýþarýdan gelen güneþ enerjisi de, bunu alýp kullanacak çok muazzam bir makina sistemi yoksa boþlukta daðýlýr. Bu bir fizik kanunudur. Aklý baþýnda olan bir âlim bu kanuna karþý gelecek cesareti gösteremez.

    Madde âtýldýr (eylemsizdir) kendiliðinden bir gücü yoktur (fizikteki atâlet prensibi). Allah'tan baþka hiçbir þeyin kendiliðinden hiçbir gücü, düzen ve nizâmý yoktur (ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh). Akýllý ve þuurlu birisi tarafýndan plânlý düzenli bir makina sistemiyle kontrol edilmeyen enerji de her þeyi daðýtýr, yakar ve yýkar. Meselâ nükleer bir santralda kontrol altýna alýnamayan bir atom enerjisi her þeyi yakar ve yýkar, daðýtýr ve boþlukta daðýlýr gider. Öyle ise basit bir otomobilin bir yapýcý mühendisi olmadan demir yýðýnlarý arasýndan güneþ enerjisi veya herhangi bir enerji ile meydana gelmesi imkânsýzdýr. Deney ve gözlem ve akýl bunu kabul etmez. En basit bir canlýnýn organizmasýnýn (cesedinin) yanýnda, mükemmel bir otomobil veya en ileri seviyede yapýlmýþ bir elektronik beyin, çocuk oyuncaðý gibi kalýr. Bir elektronik beyin bozulduðu vakit kendi kendisini tamir edemez, kendi mislini ve benzerini, maddelerini dýþarýdan topla***** yapamaz. Çünkü âtýldýr ve þuuru yoktur. Bunlar akýllý birisinin yapacaðý hesap ve plân iþidir. Akýlsýz ve cansýz madde kendiliðinden bir makina veya bir elektronik beyini yapamayýnca, ya bunlarýn yapýcýsý olan insaný nasýl yaratabilir? Ýnsanýn yaptýðý en mükemmel bir elektronik beyin, insan tarafýndan tamir edilip kontrol edilmezse, kendisini tekamül ettirmek þöyle dursun madde yýðýnlarý arasýnda daðýlýp gider.

    Bir eser müessirinden (yaratýcýsýndan) üstün olamaz. Bir eserde yapýcýsýnda bulunmayan vasýflar bulunamaz. Netice sebebinden üstün olamaz. Taþ sebep olursa, parçacýklarý taþýn eseri (neticesi) olur. Maddede can yoktur; insanî ruh ve bunun özellikleri olan þuur ve akýl hiç yoktur: vicdan ve bunun özellikleri olan sevgi, nefret ve üzüntü de yoktur. Bir maddenin, pek çok mükemmel makina sistemi olan bir canlýnýn vücudunu meydana getirmesi ve ona kendisinde hiç bulunmayan caný, hele akýl, irade ve vicdanýn kaynaðý olan ruhu vermesi ne kadar muhal ve imkânsýzdýr. Can enerji deðildir. Can, canlýnýn duymasýný ve gayeli hareket etmesini saðlayan, vücudunu tamir etme, kendisini koruma ve neslini devam ettirme vazifesini üstlenen manevî bir cevherdir. Bir canlý sisteminin meydana gelebilmesi için mutlaka þu þartlar gereklidir:

    1- Sistemin geliþigüzel deðil, enerji ve besinleri dönüþtürecek mükemmel mekanizmasý ve makina sistemi olmalýdýr.

    2- Otomobilin çalýþmasý için nasýl petrol lâzýmsa, bunun da kullanýlabileceði bir enerji kaynaðý yani besinler bulunmalýdýr. Canlýlarýn besinleri, bitki ve hayvan organizmalarýdýr.

    3- Bu enerjinin dönüþüm mekanizmalarýný idare edip devam ettirmek ve çoðaltmak için bir kontrolcü bulunmalýdýr. Çünkü Termodinamiðin ikinci kanunu olarak ifade edilen ve kâinatta geçerli kanuna göre sistemlerin düzensizliðe doðru tabii bir kaymalarý vardýr. Otomobilde bu kontrolcü þoför, elektronik beyinde kontrol mühendisidir. Otomobilin þoförü veya elektronik beyinin kontrolcüsü ölmüþse bunlar kendi kendilerine gayeli ve düzenli çalýþamazlar. Kendilerinin benzerlerini meydana getiremezler ve kendilerini tamir edemezler. Az bir zaman sonra çürür, daðýlýr ve saçýlýp giderler. Canlýlarýn mekanizma ve makinalarýnýn kontrolcü ve idarecisi candýr. Canlýnýn caný çýkmýþsa, bunca muazzam zekâsýna raðmen insan dahi ona caný veremez.

    4- Canlý bir sistemin mutlaka akýllý ve âlim bir yaratýcýsý olmalýdýr. O da Allah'týr. Otomobilin yapýcýsý akýllý bir insandýr. Öyle ise canlýlarýn organizmalarýný, o akýllara durgunluk verecek çok muazzam makina sistemlerini, oksijen, hidrojen (yani su), fosfor, kükürt, azot, karbon, kalsiyumdan yaratan ve bunlara caný veren Allah'týr.

    Ýnsanla hayvan arasýnda mahiyet farký vardýr. Ýnsanlarda akýl, irade ve vicdan vardýr. Hayvanlarda bunlar yoktur. Bunlarýn kaynaðý da Allah'ýn insana verdiði ruhtur. Bu insanî ruh hayvanda yoktur.

    Buna göre tekâmül nazariyesi (Darwinizm)* muhaldir (imkânsýzdýr).

  2. #2

    Kullanýcý Bilgi Menüsü

    Standart

    Hz. ÝDRÝS (a.s)

    Kur'an-ý Kerîm'de adý geçen peygamberlerden biri. Peygamberler silsilesinin ikinci halkasýnda bulunan Ýdris (a.s) Kur'an-ý Kerîm'de adý geçmeyen Þit (a.s)'den sonra peygamber olmuþtur.
    Ýdris (a.s) rivayetlere göre, beyaz tenli uzun boylu, geniþ göðüslü, gür sakallý idi. Yürürken adýmýný kýsa atar, önüne bakarak yürürdü. Ýlk kez astronomi ve hesap ilmini, geçmiþ zamanlarýn ilimlerini öðrenen Ýdris (a.s)'dýr.

    Hz. Ýdris kavmini putlara tapmaktan þeytana ve Kabiloðullarýna tarafgir olmaktan alýkoymuþ, kendisine inanan az bir toplulukla Kabiloðullarýyla savaþmýþ ve onlarýn bir çoðunu esir almýþtýr (bk. Ýbnu'l-Esir, el-Kâmil, I, 62, 63). Hz. Peygamber (s.a.s) Mirac gecesinde semada Hz. Ýdris ile karþýlaþmýþ, Cebrail (a.s)'a "bu kimdir" diye sormuþ. Cebrail (a.s) "Bu Ýdris (a.s)'dýr. Ona selam ver" deyince, Hz. Peygamber ona selâm vermiþtir. Hz. Ýdris selama mukabele ederek "hoþ geldin safa geldin salih kardeþ salih peygamber" diyerek hayýr dua etmiþtir (Buhârý, Enbiyâ, 5).

    Kur'an-ý Kerîm'de yer alan Ýdris (a.s) hakkýnda dört ayet-i kerime vardýr. Bunlardan ilk ikisi þu þekildedir: "(Ey Muhammed)! Kitapta Ýdris'e dair söylediklerimizi de an. Çünkü o, dosdoðru bir peygamberdi. Onu yüce bir yere yükselttik" (Meryem, 19/56-57). Ýdris (a.s) hakkýnda nâzil olan diðer iki ayet-i kerime þu anlamdadýr: "(Ey Muhammed)! Ýsmail, Ýdris, Zü'l-kifl hakkýnda anlattýðýmýzý da an; onlarýn her biri sabredenlerdendi. Onlarý rahmetimize kattýk. Doðrusu onlar iyilerdendi" (el-Enbiyâ, 21 /85-86).

    Ýdris (a.s) hakkýnda indirilen bu ayetlerden onun; peygamber, dosdoðru, yüce bir mevkie yükseltilmiþ, sabýrlý, Allah'ýn rahmetine kavuþmuþ ve iyilerden olmak gibi niteliklere sahip olduðu görülmektedir.

    Ýdris (a.s)'e otuz sahife indirilmiþtir. Rivayete göre, ilk defa yazý yazan ve elbise dikip giyen odur. Ondan önce insanlar, hayvan derisi giyerlerdi. Ayrýca üçyüz altmýþ sene ömür sürdüðü de söylenmektedir. Ýdris (a.s)'e göklerin sýrlarý açýlmýþ olup Allah Teâlâ onu diri olarak göðe kaldýrmýþtýr (Fif Abdu'l-Fettah Tabbar Me'al-Enbiyâ, I, 842).

  3. #3

    Kullanýcý Bilgi Menüsü

    Standart

    Hz. NÛH (a.s)


    Allah Teâlâ'ya ibadeti terkedip, tapýnmak için kendilerine putlar edinen ve böylece yeryüzünde ilk defa fesada uðrayan bir kavmi tevhid akidesine döndürmek için gönderilen peygamber. "Ulul-Azm" peygamberlerin ilki olan Nûh (a.s)'ýn, kavmini tevhide döndürmek için verdiði mücadele, Kur'an-ý Kerim'de uzunca zikredilmektedir. Adý, kýrk üç ayrý yerde zikredilen Nûh (a.s)'ýn kýssasý, þu surelerde mufassal olarak ele alýnmýþtýr: el-A'raf, Hûd, el-Müminûn, eþ-Þuârâ, el-Kamer ve kendi adýyla adlandýrýlmýþ olan, Nûh suresi.
    Nûh (a.s), Adem (a.s)'dan yaklaþýk olarak bin sene sonra gönderilmiþtir. Bu zaman zarfýnda insanlar tevhid üzere olup, Allah Teâlâ'ya þirk koþmaktan kaçýnýrlardý. Ýbn Abbas (r.a)'dan þöyle rivayet edilmektedir:

    "Adem ile Nûh arasýnda on asýr vardýr. Bu zaman zarfýnda insanlarýn hepsi Ýslam üzere idiler" (Ýbn Sa'd et-Tabakâtû'l-Kübrâ, Beyrut t.y., I, 42).

    Ýbn Abbas (r.a)'ýn hadisinde, Ýslâm üzere on asýrdan bahsedilmektedir. Bu on asýrdan sonra, Nûh (a.s) gönderilinceye kadar, insanlarýn sapýklýk üzere bulunduklarý daha baþka asýrlarýn da olmasý muhtemeldir.

    Ayrýca, Ýbn Abbas (r.a)'ýn bu hadisi, tarihçilerin ve Ehl-i kitab'ýn zannettikleri gibi, Kabil ve oðullarýnýn ateþe tapan bir topluluk olarak varlýðýnýn sözkonusu olmadýðýný da ortaya koymaktadýr. Yani, tevhidden ilk sapma, Adem (a.s)'den en az bin sene sonra olmuþtur.

    Allah Teâlâ'ya þirk koþan bu putperest topluluk, aniden ortaya çýkmadý. Ýdris (a.s)'dan sonra insanlar, onun þeriatýna u***** ibadet ediyor ve salih alimlerin çizgisinden yürümeye özen gösteriyorlardý. Bir zaman sonra insanlarýn sevip uyduklarý bu salih kimseler ölüp gittiklerinde, kavimleri onlarý kaybetmekten dolayý büyük üzüntüye kapýldýlar. Þeytan, onlarýn bu hassasiyetlerinden istifade ederek, sevdikleri bu salih kiþileri hatýrlamak ve böylece onlarýn nasihatlarýný zihinlerinde canlý tutmak için onlara, bu kiþilerin her zaman bulunduklarý yerlere, onlarýn birer heykelini, anýtýný dikmeyi telkin etti. Ýlk defa put diken bu nesil onlarý, kesinlikle tapýnmak için dikmemiþ ve onlara ibadet edip, þirk koþanlardan olmamýþlardý. Ancak bunlarýn peþinden gelen nesiller zamanla bu heykellerin birer ilâh olduðuna inanmaya, hayýr ve þerrin sahibi olduklarýný vehmetmeye baþlamýþlardý. Böylece yeryüzünde ilk defa, tevhid akidesinden sapýlmýþ ve insanlar Allah'tan baþka ilâhlar edinerek, O'na þirk koþmaya baþlamýþlardý. Putlarý diken bu ilk neslin vebali oldukça büyüktür. Zira onlar, bu putlarý dikmekle bir sonraki neslin putperest olmasýna sebep olan ve Allah'a þirk koþmayý ilk icad edenlerdir. Ayrýca onlar, canlý suretler yapmakla da Allah Teâlâ'nýn azabýna müstahak olmuþlardýr. Hz. Peygamber (s.a.s) canlý bir þeye benzer bir sûret yapan kimse için þöyle buyurmaktadýr: "Her kim bir sûret yaparsa, Allah Teâlâ ona kýyamet günü, yaptýðý sûrete ruh verinceye kadar azap edecektir. O kimse ise asla bunu baþaramayacaktýr", Kýyamet günü en þiddetli azap suret yapanlara olacaktýr. Onlara; "yarattýklarýnýzý diriltin bakalým" denilecektir" (Buhârî, Libâs, 89, 97).

    Nûh kavminin tapýndýðý putlarýn her birinin, Kur'an-ý Kerim'de zikredildiðine göre bir adý vardý: "..."Ved, Suva', Yaðûs, Yeûk ve Nesr putlarýndan asla vazgeçmeyin" dediler" (Nûh, 71/23).

    Allah Teâlâ, ilâhi rahmeti gereði, doðru yolu bulup hidayete erebilmeleri için sapýtan bütün topluluklara peygamberlerini göndermiþ, böylece onlara, þirk ve isyan bataklýðýndan kurtulmanýn yollarýný göstermiþtir.

    Peygamber, Allah Teâlâ'nýn kullarýna rahmetinin en açýk bir delilidir. Allah Teâlâ, elîm Cehennem azabýndan sakýndýrmalarý için peygamberlerini göndermiþ; bunlardan, inkârcýlarýn isyan ve iþkencelerine karþý sabrederek, tebliðlerine devam etmelerini istemiþtir. Nuh (a.s) da, kavmine gönderildiði zaman, büyüklenmelerine, vurdumduymazlýklarýna ve bütün aþýrýlýklarýna raðmen onlara þefkatle yaklaþarak, kendilerini gelecek can yakýcý azaba karþý korumak istemiþtir. Allah Teâlâ, Nûh (a.s)'ýn, kavmine gönderiliþi hakkýnda þöyle buyurmaktadýr: "Milletine can yakýcý bir azap gelmeden önce onlarý uyar" diye Nuh'u milletine gönderdik" (Nûh, 71/1).

    Ýyice azýtmýþ ve korkunç bir helâkle cezalandýrýlmayý haketmiþ bir topluluk olan Nûh kavmine, bu helâkten kurtulmak için rahmanî bir el uzatýlmýþtý. Allah'ýn elçisi Nûh (a.s), þirki býrakýp, tevhid akidesine dönüþü tebliðle görevlendirildiðinde, onlara yaptýðý ilk teblið, Kur'an-ý Kerim'de þöyle zikredilmektedir: "...Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. O'ndan baþka ilâhýnýz yoktur; doðrusu sizin için büyük günün azabýndan korkuyorum" dedi. (el-A'raf, 7/59); "Ben sizin için apaçýk bir uyarýcýyým. Allah'tan baþkasýna kulluk etmeyin! Doðrusu ben, hakkýnýzda can yakýcý bir günün azabýndan korkuyorum" dedi. (Hûd, 11/25, 26); "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin için O'ndan baþka ilâh yoktur. Sakýnmaz mýsýnýz"dedi. (el-Mü'minûn, 23/23); "Ey Milletim! Þüphesiz ben, size gönderilmiþ apaçýk bir uyarýcýyým. Allah'a kulluk edin, O'ndan sakýnýn ve bana itaat edin ki, Allah günahlarýnýzý baðýþlasýn ve sizi belli bir süreye kadar ertelesin. Doðrusu Allah'ýn belirttiði süre gelince geri býrakýlmaz. Keþke bilseniz!" (Nûh, 71/2-4).

    Nûh (a.s)'ýn bu tebliði karþýsýnda onlar, büyüklenerek ve þýmararak Nûh (a.s)'a türlü þekillerde saldýrýlarda bulunmuþlar ve çeþitli kötülüklerle itham etmiþlerdir. Her zaman hakkýn karþýsýnda durup, toplumlarýný peygamberlere uymaktan alýkoyan mele' * (ileri gelenler) Nûh (a.s)'ýn da karþýsýna çýkmýþ, Kureyþin ileri gelenlerinin Hz. Muhammed (s.a.s)'e yaptýklarýný andýran bir tarzda, onu, sapýklýkla ve sefihlikle itham etmiþlerdi. Nûh (a.s) onlarý, Allah'tan baþkasýna kulluk etmemeye çaðýrdýðýnda; "Kavminin ileri gelenleri: "Biz senin apaçýk sapýklýkta olduðunu görüyoruz" dediler".

    Nûh (a.s) merhametle onlara; "Ey kavmim! Bende bir sapýklýk yoktur; ancak ben âlemlerin Rabbinin peyþgamberiyim, Rabbimin sözlerini size bildiriyor, öðüt veriyorum. Sizin bilmediðinizi Allah katýndan ben biliyorum. Sakýnmanýzý ve böylece merhamete uðramanýzý saðlamak için aranýzdan bir vasýtayla Rabbinizden size haber gelmesine mi þaþýyorsunuz?" dedi" (el-A'raf, 7/61-63).

    Þirkin ve küfrün pisliðiyle bulanmýþ akýllar, tarihin her döneminde Allah Teâlâ'nýn, bir elçi gönderdiði zaman, onu hangi topluma gönderiliyorsa o toplum içerisinden çýkarmasýna þaþmýþlar, bundaki açýk gerçekleri görmemiþlerdir. Nûh kavmi de ona itiraz ederken, Allah Teâlâ'nýn elçisinin bir insan deðil ancak bir melek olabileceðini ileri sürmüþtü: Senin ancak kendimiz gibi bir insan olduðunu görüyoruz" (Hûd, 11/27); "Bu, sizin gibi bir insandan baþka birþey deðildir. Sizden üstün olmak istiyor. Allah dilemiþ olsaydý melekler indirirdi. Ýlk atalarýmýzdan beri böyle bir þey iþitmedik" (el-Mü'minûn, 23/24). Mustaz'af insanlardan bir topluluðun etrafýnda toplanýp onu tasdik etmeye baþlamasý sebebiyle, tebliðini tesirsiz býrakmak için çareler arayan Mele', bu geliþme üzerine daha da sertleþerek, onu yalancýlýk ve delilikle itham etmeye baþlamýþlardý. Onun için þöyle deniliyordu: Daha baþlangýçta, sana bizim ayak takýmý dýþýnda kimsenin uyduðunu görmüyoruz. Sizin bizden bir üstünlüðünüz de yoktur. Biz sizin bir yalancý olduðunuz kanaatindeyiz" (Hûd, 11/27); Bu adamda nedense biraz delilik var. Bir süreye kadar onu gözetleyin" (el-Müminûn, 23/25); "Bu putperestlerden önce Nûh milleti de yalanla*****; delidir" demiþlerdi, yolu kesilmiþti" (el-Kamer, 54/9).

    Zenginlik ve riyaset sahibi bu insanlar üstünlüðün malda ve topluma hâkim bir konumda olmakta olduðunu zannettikleri için, gerçekte, kendileriyle kýyas kabul etmez derecede bir üstünlüðe sahip olan Nûh (a.s)'a inanan mustaz'aflarý küçümsüyor ve onlarla bir arada, ayný seviyede bulunmayý nefislerine bir türlü kabul ettiremiyorlardý. Bunun için Nûh (a.s)'a müracaat etmiþler ve bu insanlarý yanýndan uzaklaþtýrýrsa, o zaman belki kendisini dinleyebileceklerini bildirmiþlerdi. Ancak Nûh (a.s) onlara kesin bir uslûpla cevap vererek, gerçek anlamda üstünlüðün, inananlarda olduðunu þu ifade ile ortaya koymuþtur: "Ben inananlarý kovacak deðilim. Ben sadece açýkça bir uyarýcýyým " (eþ-Þuara, 26/ 14-15).

    Nûh (a.s), býkmadan, her türlü eziyetlerine sabrederek onlarý her yerde Ýslâm'a çaðýrýyor, Cehennem azabýndan kurtulmalarýnýn yollarýný belletmeye çalýþýyordu. Ancak kavmi, onu her defasýnda alaya alýyor. Söylediklerini aralarýnda eðlence konusu yapýyorlardý: "Kavminin ileri gelenleri (Mele) yanýndan her geçtiklerinde onunla alay ediyorlardý. Nuh ise onlara þöyle diyordu: Bizimle alay edin bakalým. Biz de, bizimle alay ettiðiniz gibi sizinle alay edeceðiz" (Hûd, 11 /38).

    Nûh (a.s), kavmini þirkten dönmeye davet ederken, onlara tesir edebilecek her yolu deniyordu. Onlara Allah'a ibadet etmeyi ve bir peygamber olarak kendisine tabi olmayý telkin ederken, buna karþýlýk kendilerinden hiç bir maddî menfaat istemediðini ve beklemediðini; amacýnýn yalnýzca onlarý, Allah Teâlâ tarafýndan gelecek olan büyük cezalardan korumak olduðunu bildiriyordu: Kardeþleri Nûh, onlara Allah'a karþý gelmekten sakýnmaz mýsýnýz? Doðrusu ben size gönderilmiþ güvenilir bir elçiyim. Allah'tan sakýnýn ve bana itaat edin. Buna karþý sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak alemlerin Rabbine aittir". Doðrusu hakkýnýzda büyük günün azabýndan korkuyorum" (eþ-Þuara, 26/106-110, 135).

    Kavmi, inadýnda direnmiþ ve kesin kararýný vermiþti. Ona; "Ýster öðüt ver, ister öðüt verenlerden olma, bizce birdir" dediler" (eþ-Þuara, 26/136). Buna raðmen O, çaðrýsýnda ýsrar edince, müþrikler tamamen sertleþmiþ ve onu tehdit ederek artýk bu söylediklerini tekrarlamayý terketmezse kendisini taþlayacaklarýný bildirmiþlerdi: "Ey Nûh! Eðer bu iþe son vermezsen, þüphesiz taþlanacaklardan olacaksýn" dediler" (eþ-Þuara, 26/116).

    Nûh (a.s), davetini tekrarladýkça onlarýn inadý artýyor, ona ve inananlara eziyetlerini daha da þiddetlendiriyorlardý. Nûh (a.s) onlarýn bütün bu tahammül edilmez eziyet ve iþkencelerine katlanýyor ve onlarý kurtarmak için bir an olsun boþ durmuyordu. Asýrlar süren bu yorucu teblið faaliyeti, kavminden çok az bir topluluk dýþýnda, kimsenin iman etmesini saðlayamamýþtý: "Pek az kimse onunla beraber inanmýþtý" (Hud, 11/40).

    Azgýnlaþan kavmi, Allah Teâlâ'ya meydan okurcasýna Nûh (a.s)'a þöyle çýkýþýyordu: Ey Nûh! "Bizimle cidden tartýþtýn; hem de çok tartýþtýn. Doðru sözlülerden isen tehdit ettiðin azabý baþýmýza getir" dediler" (Hûd 11 /32).

    Onlar, Nûh (a.s)'ýn tebliðine kulaklarýný týkadýklarý için, onun ne söylediðini bir türlü idrak edemiyorlardý. Nûh (a.s), belki düþünürler diye, azabýn sahibinin kim olduðunu ve onun kudretinin sýnýrsýzlýðýný bir kez daha onlara teblið ediyordu: Ancak Allah dilerse onu baþýnýza getirir, siz O'nu aciz býrakamazsýnýz. Allah sizi azdýrmak isterse, ben size öðüt vermek istesem de faydasý olmaz. O, sizin Rabbinizdir. O'na döndürüleceksiniz" (Hud, 11/33-34).

    Nûh (a.s), bu zalim topluluðun iman etmeyeceðini anlamýþtý. Kavmi için hiç bir kurtuluþ yolu kalmamýþtý. Onlar zulümlerini artýrdýkça artýrdýlar. Bunun üzerine Nûh (a.s), dokuz asýrdan fazla bir müddet tahammül ettiði zorluklar karþýsýnda hiç kimseye tesir edemediðini ve edemeyeceðini anlayýnca, kavminin durumunu Allah Teâlâ'ya havale etmekten baþka çare bulamadý.

    Allah Teâlâ, onun bu durumunu Kur'an-ý Kerim'de þöyle dile getirmektedir: Nûh; Rabbim! Milletim beni yalanladý. Benimle onlarýn arasýnda sen hüküm ver. Beni ve beraberimdeki inananlarý kurtar" dedi" (eþ-Þuara, 26/117-118); Nûh; "Rabbim! Beni yalanlamalarýna karþýlýk bana yardým et" dedi" (el-Mü'minûn, 23/26); "Oda; "Ben yenildim, bana yardým et" diye Rabbine yalvarmýþtý" (el-Kamer, 54/10).

    Allah Teâlâ da ona, kavmini sularla helâk edeceðini, bunun için bir gemi yapmasýný bildirdi. Ayrýca bundan dolayý kavmine acýyýp da, onlar için baðýþlama dilememesi gerektiðini de bildirdi: Nûh'a; "Senin milletinden inanmýþ olanlardan baþkasý inanmayacaktýr. Onlarýn yapageldiklerine üzülme. Nezaretimiz altýnda, sana bildirdiðimiz gibi gemiyi yap. Haksýzlýk yapanlar için Bana baþvurma. Çünkü onlar suda boðulacaklardýr" diye Allah tarafýndan vahyolundu" (Hûd, 11 /36-37).

    Nûh (a.s), Cebrail (a.s)'ýn gözetimi altýnda gemiyi yapmaya baþladý. Müþrikler yanýna geldikleri her defasýnda onunla alay ediyorlardý: "Gemiyi yaparken kavminin inkârcý ileri gelenleri yanýna uðradýkça onunla alay ederlerdi. O da; Bizimle alay ediyorsunuz ama, alay ettiðiniz gibi bizde sizinle alay edeceðiz. Rezil edecek olan azabýn kime geleceðini ve kime sürekli azabýn ineceðini göreceksiniz" dedi" (Hûd, 11/36-39).

    Taberî, Nûh (a.s)'ýn, kavmini Ýslâm'a davet ediþi, gemiyi yapmaya baþlamasý ve kavminin onunla alay ediþi hakkýnda, Âiþe (r.anh)'dan rivayetle, Resulullah (s.a.s)'ýn þöyle söylediðini nakletmektedir: "Nûh kavminin arasýnda dokuz yüz elli sene kalmýþtý. Bu zaman zarfýnda onlarý hakka davet etti. Son zamanlarýna doðru bir aðaç dikti. Aðaç her taraftan çok büyüdü. Sonra onu kesip gemi yapmaya baþladý. Onun yanýndan geçerlerken, ona ne yaptýðýný soruyorlar ve onunla dalga geçerek Þöyle diyorlardý: "Onu yap; karada gemi yapýyorsun; bakalým nasýl yüzdüreceksin?" Nûh (a.s) da onlara; "yakýnda bileceksiniz"diyordu” (Taberî, Tarihul-Rasul vel-Mulûk, Beyrut 1967, I, 180). Ve yine ona; "Nebiliði býrakýp, Marangozluða mý baþladýn" diyerek eðleniyorlardý (a.g.e., I, 183).

    Nûh (a.s)'ýn yaptýðý geminin þekli ve büyüklüðü hakkýnda Ýbn Abbas (r.a)'dan þöyle bir rivâyet nakledilmektedir: "Geminin uzunluðu, Nûh'un babasýnýn dedesinin (yani Ýdris (a.s)) zýra'ýyla üç yüz zýra'; eni elli zýra'; yüksekliði otuz zýra'; su seviyesinden yukarýsý ise altý zýra' idi. Katlara ayrýlmýþ olan geminin üç kapýsý bulunmaktaydý. Bu kapýlar üst üste açýlmýþtý (Taberî, a.g.e., I, 182).

    Nûh (a.s), gemiyi inþa ederken, tahtalarý birbirine mýhlar kullanarak çakmýþtý: "Onu, tahtadan yapýlmýþ, mýhla çakýlmýþ bir gemiye bindirdik" (el-Kamer, 54/13).

    Nûh (a.s) bu esnada, artýk tamamen yüz çevirdiði kavminin durumunu Allah Teâlâ'ya arzediyor ve onlarý bütün imkânlarýný kullanarak þirkten nasýl vaz geçirmeye çalýþtýðýný anlatarak, buna karþý kavminin takýndýðý tutumu O'na þikayet edip, yeryüzünde onlardan kimseyi býrakmamasýný istiyordu.

    Nûh (a.s)'ýn adýný taþýyan ve onun kýssasýnýn anlatýldýðý sûrede bu durum þöyle anlatýlýr: "Nûh dedi ki: "Rabbim! Doðrusu ben, kavmimi gece gündüz çaðýrdým. Fakat benim çaðýrmam, sadece benden uzaklýklarýný artýrdý. Doðrusu hen senin onlarý baðýþlaman için kendilerini her çaðýrýþýmda parmaklarýný kulaklarýna týkadýlar, elbiselerine büründüler, direndiler, büyüklendikçe büyüklendiler. Sonra, doðrusu ben onlarý açýkça çaðýrdým. Sonra onlara açýktan açýða, gizliden gizliye de söyledim. Dedim ki: "Rabbinizden baðýþlanma dileyin; doðrusu O, çok baðýþlayandýr. "Nûh, "Rabbim! Doðrusu bunlar bana baþ kaldýrdýlar ve malý, çocuðu Kendisine sadece zarar getiren kimseye uydular. Birbirinden büyük hilelere baþvurdular" dedi. Ýnsanlara; "sakýn tanrýlarýnýzý býrakmayýn; Ved, Suva', Yaðûs, Yeûk ve Nesr putlarýndan asla vazgeçmeyin" dediler. Böylece bir çoðunu saptýrdýlar. Rabbim! Sen bu zalimlerin sadece þaþkýnlýðýný artýr. Nuh dedi ki; "Rabbim! Yeryüzünde hiç bir inkarcý býrakma. Doðrusu sen onlarý býrakýrsan kullarýný saptýrýrlar; sadece ahlâksýz ve çok inkârcýdan baþkasýný doðurup yetiþtirmezler" (Nûh, 71/5-11, 21-24, 26-27).

    Allah Teâlâ, bu kavme helâký umumi kýldýðý gibi, Nûh (a.s) da bunun umumî olmasýný istemiþti. Çünkü, asýrlar süren daveti neticesinde anlamýþtý ki; bunlardan kalan nesil, yine onlar gibi inkarcýlar olacaktý. Ýbn Ýshak þöyle demektedir: "Bir sonraki asýr geldiðinde o nesil, bir öncekinden daha berbat oluyordu. Sonra gelen nesiller; "Bu adam babalarýmýzla, dedelerimizle birlikte yaþamýþtý ve onun hiç bir sözünü kabul etmemiþlerdi. Bu deliden baþka biri deðildir" diyorlardý" (Taberî, a.g.e., I, 182).

    Yeryüzünde ilk defa fesad çýkararak, zâlimlerden olan bir toplumu cezalandýrmak için Allah Teâlâ'nýn takdir etmiþ olduðu vakit yaklaþmakta idi. Allah Teâlâ, Nûh (a.s)'a Tufanýn geliþini haber veren alâmet olarak, tandýr (tennûr)'dan sularýn kaynamasýný göstermiþti.

    Tandýrdan su kaynamaya baþlayýnca Allah Teâlâ, ona her cins canlýdan birer çifti ve kendisine inananlarý gemiye bindirmesini vahyetti: Emrimiz gelip, tandýrdan sular kaynamaða baþlayýnca; her cinsten birer çifti ve aleyhine hüküm verilmemiþ olanýn dýþýnda kalan çoluk çocuðunu ve inananlarý gemiye bindir" dedik. Pek az kimse onunla beraber inanmýþtý" (Hûd, 11 /40).

    Onunla beraber olanlarýn sayýsý hakkýnda yedi kiþi ile aaaaen kiþi arasýnda deðiþen rivayetler vardýr (Taberî, a.g.e., I, 187-189).

    Nûh (a.s) ile, ailesinden Ham, Sam, Yâfes adlarýndaki üç oðlu da gemiye binmiþti. Ancak dördüncü oðlu Kenan (Yam), ona iman etmediði için gemiye binmemiþti. Sular her yeri kaplamaya ve gemi yüzmeye baþlayýnca Nûh (a.s) oðluna; "Ey oðulcuðum! Bizimle beraber gel; kâfirlerle birlik olma" diye seslendi. Oðlu; "Daða sýðýnýrým, beni sudan kurtarýr" deyince, Nûh; "Bugün Allah'ýn buyruðundan, O'nun acýdýklarý dýþýnda kurtularak yoktur" dedi. Aralarýna dalga girdi. Oðlu da boðulanlara karýþtý" (Hûd, 11/42-43).

    Nûh (a.s), muhtemelen, oðlunun küfredenlerden olduðunu bilmediði için, Allah Teâlâ'ya; "Rabbim! oðlum benim ailemdendi. Doðrusu senin va'din haktýr. Sen hükmedenlerin en iyi hükmedenisin" diye seslenerek, oðlunun baþýna gelenlerin hikmetini öðrenmek istemiþti. Allah Teâlâ, bir peygamber dahi olsa, kan baðýnýn hiçbir þey ifade etmediðini, insanlarýn birbirinden olmalarýnýn yegane ölçüsünün akide olduðunu; "Ey Nûh! O senin ailenden deðildir. Çünkü o, çok kötü bir iþ iþlemiþtir. Öyleyse bilmediðin þeyi benden isteme" ayetiyle Nûh (a.s)'a bildirerek, ortaya koymuþtur. .

    Tufan, yeryüzünde, gemidekilerin dýþýnda hiç kimsenin sað kalmasýnýn mümkün olmadýðý bir þekilde bütün dünyayý sular altýnda býrakmýþtý. Gök, kapýlarýný açarak sularýný boþaltmýþ; Yer, her tarafýndan sular fýþkýrtmaya baþlamýþtý: "Biz de bunun üzerine gök kapýlarýný boþanan sularla açtýk. Yeryüzünde kaynaklar fýþkýrttýk. Her iki su, takdir edilen bir ölçüye göre birleþti" (el-Kamer, 54/11-12).

    Allah'a isyanda direten ve O'nun elçisine olmadýk eziyetleri reva gören ve asýrlar boyu, gidiþatýnda hiçbir deðiþiklik yapmayan zâlim bir topluluk, sonraki nesillere, inkârcý zalimlerin sonunun ne olduðunu anlamalarý için, bu þekilde, tufan ile helak edilmiþti.

    Allah Teâlâ, inkârcý zalimler helâk olduktan sonra, Tufaný sona erdirmiþ ve inananlarýn bulunduðu gemiyi selametle Cûdi daðý üzerine durdurtmuþtu; "Yere; "Suyunu çek!"göðe; "Ey gök sen de tut!" denildi. Su çekildi, iþ de bitti. Gemi Cûdiye oturdu. "Haksýzlýk yapan millet Allah'ýn rahmetinden uzak olsun" denildi" (Hûd, 11 /44).

    Taberî'nin Resulullah (s.a.s)'e dayandýrýlan bir rivayetine göre Tufan, altý ay sürmüþtür. Recebin ilk günlerinde baþlayan Tufan, Muharremin onuncu gününde son bulmuþ ve gemi Cûdi daðýnýn üzerine oturmuþtu. Nûh (a.s), þükür için, herkese oruç tutmasýný emretmiþti (Taberî, a.g.e., I,190). Bu gün, Aþûre günü olarak o zamandan günümüze dek hatýrasýný sürdürmüþtür (bk. Âþûre mad.).

    Gemi, su üzerinde kaldýðý altý ay boyunca dünyanýn her tarafýný dolaþmýþtý. Allah Teâlâ, Tufan esnasýnda Âdem (a.s) tarafýndan inþa edilen Mekke'deki Beytullah'ý yeryüzünden kaldýrmýþtý (Taberî, a.g.e., I, 185).

    Ýnkar edip yeryüzünde fesad çýkaran topluluk yok edilip sular çekildikten sonra, Allah Teâlâ peygamberine artýk emniyet içerisinde gemiden inebileceðini bildirmiþti: "Ey Nûh! Sana ve seninle beraber olan topluluklara bizden bir selamet ve bereketle gemiden in" (Hûd, 11/48).

    Nûh (a.s), gemiden indikten sonra, Semânîn diye isimlendirilen bir yerleþim yeri inþa etmiþti. Bu yer ve Cûdî daðý; Ceziretu Ýbn Ömer (Cizre)'in yakýnýnda bulunmaktadýr (a.g.e., 189).

    Diðer bir rivayete göre de Nûh (a.s) gemide yüz elli gün kalmýþ, Allah Teâlâ, gemiyi Mekaaae yöneltmiþ; gemi kýrk gün Beytullah etrafýnda dönmüþ ve sonra da Cûdi'ye yönelterek orada durdurmuþtu (M.Ali Sabûni, en-Nübüvve vel-Enbiya, Dýmaþk 1985, 154). Geminin kalýntýlarý muhtemelen bu daðýn üzerinde hâlâ bulunuyor olmalýdýr. Allah Teâlâ Kur'an-ý Kerîm'de, insanlara ibret olsun diye onu, bulunduðu yerde býraktýðýný zikretmektedir: "And olsun ki Biz, o gemiyi bir ibret olarak býraktýk; öðüt alan yok mudur" (el-Kamer, 54/ 15).

    Nûh (a.s) ile birlikte Tufandan kurtulanlardan, Nûh (a.s) ve oðullarý dýþýnda kalanlar, yok olup gitmiþler ve sonraki nesiller Sam, Ham ve Yafes'ten türemiþlerdir. Allah Teâlâ þöyle buyurmaktadýr: "Ancak onun soyunu sürekli kýldýk” (es-Saffât, 37/77). Resulullah (s.a.s) bu ayeti okuduðu zaman, sürekli kýlýnanlardan kastýn, Ham, Sam ve Yafes olduðunu söylemiþtir (Taberî, a.g.e., I, 192).

    Tarihçiler; Sam'ý, Araplarýn ve Fars'larýn atasý; Ham'ý, Zenciler ve Habeþlilerin atasý ve Yafes'i de Türkler, uzak doðu milletleri, Berberîler, Çinliler ve Mâverâünnehir kavimlerinin atasý olarak kabul etmektedirler (Ýbnul-Esîr, el-Kâmü fi't-Tarih, Beyrut 1979, I, 78).

    Nûh (a.s)'ýn tufana kadar dokuz yüz elli beþ yýl yaþadýðý kesindir: "Þüphesiz ki biz Nuhu kavmine Peygamber olarak gönderdik. Aralarýnda elli yýl hariç bin yýl kaldý" (el-Ankebut, 29/14). Ancak, Tufandan sonra ne kadar yaþadýðý hakkýnda bir bilgi yoktur. Ýbn Abbas (r.a)'ýn görüþüne göre, Nûh (a.s) bin yedi yüz aaaaen sene yaþamýþtýr ve öldüðünde de Mescid-i Haram'a yakýn bir yere defnedilmiþtir (Sabûnî, a.g.e., 154).

    Nûh (a.s), Ulûl-Azm peygamberlerin ilkidir. Allah Teâlâ onu, "çok þükreden kul (abden þekûra)" olarak isimlendirmiþ ve kýyamete kadar gelen nesiller, anýp selam getirsinler diye onun ismini herkesçe bilinir kýlmýþtýr: "Sonra gelenler içinde "Alemlerde, Nûh'a selam olsun diye ona iyi bir ün býraktýk. Doðrusu o, bizim inanmýþ kullarýmýzdandý" (es-Sâffât, 37/81-82).

    Ve o, sonraki peygamberler için, takip edilmesi gereken bir önder kýlýnmýþtýr: "Ýbrahim de þüphesiz, onun yolunda olanlardandý" (es-Sâffât, 37/83).

    Allah Teâlâ, Peygamberimize, kendisine yapýlan itiraz ve iþkencelere karþý, Nûh (a.s) ve onun yolunda olan diðer ulul-azm peygamberler gibi sabretmesini emretmektedir. Yani o, Resulullah (s.a.s)'e bir örnek olarak gösterilmektedir: "Resullerden azim ve sebat sahibi (ulul-emr) olanlarýn sabrettiði gibi sen de sabret" (el-Ahkaf, 46/35).

    Nûh (a.s), Peygamber (s.a.s)'e ve inanan tebliðcilere bir numune olarak gösterildiði gibi; onun inkârcý kavminin helaký da, müslümanlara zulmetmeyi gelenek haline getiren sapýk topluluklara bir örnek olarak sunulmuþtadýr.

  4. #4

    Kullanýcý Bilgi Menüsü

    Standart

    Hz. HÛD (a.s)

    Kur'ân-ý kerim'de kýssasý geçen peygamberlerden biri. Âd kavmine gelen Allah'ýn rasûlü A'raf, Hûd, Þuarâ ve Ahkâf sûrelerinde kendisinden bahsedilmektedir.
    Ad kavmine gönderilmiþtir ki, Kur'ân dýþýnda diðer mukaddes kitaplarda bu kavimden sözedilmemektedir (Abdulvahhab en-Neccâr, Kasasu'l-Enbiyâ, Beyrut, ty., s. 49). Âd kavmi Hz. Nûh tûfanýndan sonra putperestliðe dönen ilk kavimdir (Ýbn Kesîr, Kasasu'l-Enbiyâ, Beyrut 1982, I, 149)

    Hud (a.s), Âd kavmi içinde soyu sopu þerefli bir kiþiydi. Peygamberlikten önce ticaretle uðraþýrdý. Hûd (a.s) orta boylu, esmer tenli, gür saçlý, güzel yüzlü idi. Ãdem (a.s)'a benzerdi. Zâhid, muttakî ve ibâdete düþkün idi. Cömert ve þefkatli idi; yoksullara bol bol sadaka verirdi (Hâkim, el-Müstedrek, I, 563).

    Ad kavmi Arabu'l-âribe denilen Arabistan yarýmadasýna ilk yerleþen kavimlerdendir. Hadramevt'e ve Yemen'e kadar uzanan yurtlarda oturan bu kavmin yurtlarý otu, suyu, ve çeþitli nimetleri bol olan bir yerdi. Yerin üzerinden akan ýrmaklarý, baðlarý, bahçeleri, sürü sürü davarlarý (eþ-Þuara, 26/133, 134) yer altýnda da, su depolarý ve köþkleri vardý (eþ-Þuarâ, 26/129). Baþkalarýna nazaran onlara boy pos, güç ve kuvvet verilmiþti.

    Allahu Teâla, Ãd kavmine, Peygamber olarak Hûd (a.s)'ý gönderdi. O da kavmini bir ve tek olan Allah'a iman ve ibâdete, insanlara zulmetmekten vazgeçmeðe dâvet etti ise de, red ve tekzib ile karþýlandý. Bunun üzerine, Allahu Teâla onlardan üç yýl yaðmuru kesti. Onlar yaðmur için Mekke'ye bir heyet gönderdiler. Allah, yaðmur bekledikleri halde bir kasýrga ile onlarý helâk etti.

    Hz. Peygamberimiz (s.a.s) vedâ haccýnda, Usfan vadisine vardýðý zaman, Hz. Ebû Bekr'e: "Ey Eba Bekr! Bu hangi vâdidir" diye sormuþ. Hz. Ebû Bekir "Usfan vâdisidir" diye cevaplayýnca: Hz. Peygamber (s.a.s) Hûd (a.s)'un, beline aba tutunmuþ, belinden yukarýsýný alacalý bir kumaþ ile bürümüþ, genç ve kýzýl, yularý hurma liflerinden örülmüþ diþi bir deve üzerinde, hac için buradan telbiye ederek geçmiþ olduðunu haber vermiþtir (Ahmed b. Hanbel, I, 232).

    Ad kavmi helâk olunca Hz. Hûd kendisine inananlar ile beraber Mekke'ye gelmiþ ve vefat edinceye kadar orada kalmýþtýr.

    Âd kavminin, Hz. Hûd'a karþý çýkarken ileri sürdükleri itirazlar, diðer Peygamberlere karþý muarýzlarýnýn ileri sürdükleri itirazlarýn aynýdýr. Hatta günümüz münkirlerinin de itirazlarý ayný türdendir. Ona itirazda baþ çekenler de, diðer peygamberlere itiraz gibi kavmin ileri gelenleridir. Ýtirazýn temelinde ise, dönmekte olan çýkar çarklarýnýn devam etmesi vardýr. Hz. Hûd'a yaptýklarý itirazlarýný þu maddelerde özetlemek mümkündür:

    a- Hz. Hûd'u beyinsizlik ve sapýklýkla itham etmek:

    "Kavminden ileri gelenler dediler ki: Biz seni açýk bir sapýklýk içinde görüyoruz" (el-A'raf, 7/60).

    "Kavminden ileri gelen inkârcýlar dediler ki; biz seni bir beyinsizlik içinde görüyoruz ve biz seni yalancýlardan sanýyoruz'' (el-A'râf, 7/66).

    b- Atalar dinine baðlýlýk:

    "Dediler ki: demek sen, tek Allah'a kulluk edelim ve atalarýmýzýn taptýklarýný býrakalým diye mi bize geldin" (el-A'râf, 7/70). "Dediler: sen bizi tanrýlarýmýzdan çevirmek için mi geldin?" (el-Ahkâf, 46/22).

    c- Kendilerinin güçlü kuvvetli olduklarýný söyleyip Hz. Hûd tarafýndan gelebilecek bir zararýn olamýyacaðýný ileri sürmeleri:

    "Ad kavmi, yeryüzünde haksýz olarak büyüklük tasladýlar ve; bizden daha kuvvetli kim var? dediler" (el-Fussilet, 41/15).

    d- Âhireti inkâr etmeleri ve hayatýn sadece dünya hayatýndan ibaret olduðunu ileri sürmeleri:

    "Ne ise hep bu dünya hayatýmýzdýr; ölürüz ve yaþarýz (bir kýsmýmýz ölürken bir kýsmýmýz doðar). Biz öldükten sonra diriltecek deðiliz" (el-Mü'minûn, 23/37).

    e- Hz. Hûd'u küçümsemeleri:

    ''Kavminden, kendilerine dünya hayatýnda bol nimet verdiðimiz o inkâr eden ve âhiret hayatýna kavuþmayý yalanlayan eþraf takýmý dedi ki; bu da sizin gibi bir insandan baþka birþey deðildir. Sizin yediðinizden yiyor, sizin içtiðinizden içiyor. Eðer sizin gibi bir insana itaat ederseniz o takdîrde siz, mutlaka ziyana uðrayanlardan olursunuz" (el-Mü'minûn, 23/33-34).

    Onlarýn bu itiraz ve tavýrlarýna karþý Hz. Hûd'un takýndýðý tavýr þöyle idi:

    ''Ey kavmim. Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan baþka ilahýnýz yoktur. (O'na karþý gelmekten) sakýnmaz mýsýn?" ''Ey kavmim, bende bir sapýklýk yok; ben âlemlerin Rabbý tarafýndan gönderilmiþ bir elçiyim. Size Rabbimin gönderdiði gerçekleri duyuruyorum, size öðüt veriyorum ve Allah tarafýndan, sizin bilmediðiniz þeyleri biliyorum" (el-A'râf, 7/65, 67, 71, 72). "Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, O'ndan baþka ilahýnýz yoktur. Siz (putlarý Allah'a ortak koþmakla sadece iftira ediyorsunuz. Ey kavmim, ben sizden bunun için bir ücret istemiyorum. Benim ücretim beni yaratana aittir. Aklýnýzý kullanmýyor musunuz? Ey kavmim Rabbinizden maðfiret dileyin, sonra O'na tevbe edin (O'na yönelin)ki gökten üzerinize bol bol rahmet göndersin, kuvvetinize kuvvet katsýn, Suç iþleyerek (Allah'tan) yüz çevirmeyin"(Hûd, ll/50-52). Geçmiþ peygamberlerin ve kavimlerin kýssalarýný Kur'ân'da zikredilmesi inananlarýn ibret almalarý içindir. Geçmiþ peygamberlerin her tavrý müslümanlar için de takip edilecek bir yoldur. Meseleye bu yönden baktýðýmýzda Hz. Hûd kýssasýndan alýnacak Ýbretleri de þu þekilde özetlememiz mümkündür:

    Hz. Hûd, Allah yoluna samimiyetle sarýlmýþ vakûr bir kiþidir. Söyleyeceðini, ölçüp tarttýktan sonra söylemektedir. Kötülüðe, kötülükle karþý koymadýðý gibi yumuþak davranmaktadýr. Kavmi kendisini beyinsizlikle itham ederken, kendisinin beyinsiz olmadýðýný, onlarý uyarmak üzere Allah tarafýndan gönderilmiþ bir elçi olduðunu söylemekle yetinmektedir. Allah'ýn üzerlerindeki nimetlerini kendilerine hatýrlatmakta ve bu nimetlere þükretmiþ olmalarý için Allah'ýn emirlerine riayet etmeleri gerektiðini anlatmaktadýr, bundan dolayý onlardan bir ücret istemediðini özellikle belirtmektedir .

  5. #5

    Kullanýcý Bilgi Menüsü

    Standart

    Hz. SALÝH (a.s)

    Kur'an-ý Kerîm'de adý geçen peygamberlerden biri. Semud kavmine gönderilmiþtir. Allah Teâlâ onu, önceki peygamberlerin getirmiþ olduðu tevhid dininden sapýp kendilerine ilâhlar edinen Semud kavmini uyarmak için bu kavme peygamber olarak göndermiþtir. Ancak Semud kavmi, öteki azgýn kavimlerde olduðu gibi onu dinlememiþler ve eziyet ederek, yanlarýndan kovmuþlardýr. Semud kavminin ileri gelenleri onunla alay ederek küçümsemeye çalýþmýþ ve kendilerini tehdit ettiði azabýn gelmesini istemiþlerdir. Bunun üzerine Allah Teâlâ, onlarý þiddetli bir þekilde cezalandýrarak yok etmiþtir. Salih (a.s)'ýn ve Semud kavminin kýssasý sonraki nesillere ibret olsun diye Kur'an-ý Kerim'de yer almýþtýr.
    Hz. Hud'un vefatýndan sonra, Semud'un torunlarý Kuzey Arabistan bölgesine yerleþtiler. Kendilerine köþkler, saraylar inþa ettiler. Taþlarý oydular, onlara yeni þekiller verdiler. Köþklerini ve saraylarýný bu þekillerle süslediler.

    Semud kavmi, tevhit inancýný unutup Allah'a ortak koþtular ve yapmýþ olduklarý putlardan kendilerine tanrýlar edindiler.

    Bu kâvmin ahlak ve fazilet bakýmýndan en üstünü olan Salih'e kýrk yaþýna geldiði zaman peygamberlik görevi verildi.

    Hz. Salih, kavmine gerçeði bildirdi. Onlarý doðru olan yola çaðýrdý. Tebliðde bulundu;

    "Þüphesiz ben, size gönderilmiþ emin bir peygamberim. Allah'tan korkun ve bana itaat edin. Ben sizden tebliðim için bir ücret istemiyorum. Benim ücretim âlemlerin Rabbýna aittir" dedi.

    Salih aleyhisselam gerçekten saygý duyulacak bir insandý. Semud Kavmi de Hz. Salih'i sever, sayardý. Salih, davetini açýkladýktan sonra durum deðiþti. Kavmi, Salih'e karþý cephe almaya baþladý. Babalarýnýn yanlýþ inançlarýný sürdürmeyi tercih ettiler. "Babalarýmýzýn taptýklarýna tapmaktan bizi yasaklýyor musun?" dediler.

    Semud kavmi, kendi aralarýndan birisinin gerçeði haber vermesini kabullenemediler, "Ýçimizden bir insana mý uyalým?" dediler.

    Kavmi, Hz. Salih'i suçlamaya baþladý. Terbiyesizlik ettiler. Hz. Salih için "o, þýmarýk bir yalancýdýr" dediler.

    "Onlar yarýn kýyamette þýmarýk ve yalancýnýn kim olduðunu bilecekler. Ama iþ isten geçmiþ olacak. Onlarýn yalvarýp yakarmalarý kendilerine bir yarar saðlamayacaktýr. "

    Semud kavmi, Hz. Salih'e engel olamayacaklarýný anlayýnca, onunla uðraþmaktan vazgeçtiler. Salih peygambere inanan mü'minleri yollarýndan döndürmeye çalýþtýlar. Allah'ýn elçisini yapayalnýz býrakmak istediler. Mü'minlere; "Salih'in, Rabbý tarafýndan gönderilmiþ bir peygamber olduðunu gerçekten biliyor musunuz?" dediler.

    O, gerçek iman mutluluðuna eren insanlar da "Biz, onunla gönderilen her þeye iman ederiz" dediler.

    Hiç bir þüpheye yer vermeyen bu kayýtsýz þartsýz iman karþýsýnda Semud kavmi'nin inkarcýlarý þaþkýnlýða düþtüler; "Sizin inandýðýnýzý bir inkar ederiz" diyerek vicdanlarýný bir kez daha sattýlar.

    Bu inkarcýlar, Hz. Salih'i bozgunculukla suçlarken halký da inkara zorladýlar; "Yeryüzünü islah etmeyip bozgunculuk yapan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dediler.

    Hz. Salih sabretti. Ümitsizliðe kapýlmadý. Gerçeðe yüzçeviren kavmini putlardan uzaklaþtýrmaya çalýþtý. Onlara öðütlerde bulundu.

    Semud kavmi'nin sapýklarý Hz. Salih'e; "Eðer doðru söyleyenlerden isen bir mucize getir" dediler. Bu istekleri inanmaya yönelmelerinden deðildi. Sapkýnlýklarýna yeni malzeme aramalarýndandý.

    Ýstedikleri mucize, diþi ve hamile bir deve idi. Allah, mucize olarak Semud kavmi'ne bu diþi deveyi verdi. Bu mucize karþýsýnda bazýlarý iman ettiler, bazýlarý da inkarlarýnda direttiler. Allah elçisi hakkýnda "amma da sihirbazmýþ" demek alçaklýðýnda bulundular.

    Semud kavmi, bu kez de deveden rahatsýz olmaya baþladýlar. Devenin fazla su içmesinden yakýndýlar. Yüce Allah suyu, deve ile Semud kavmi arasýnda paylaþtýrdý; "Suyu içme hakký bir gün onun, bir gün de sizindir" buyurdu.

    Deveyi her gördüklerinde mü'minlerin inancý yenileniyordu. Azgýnlarýn da kini artýyordu. Hz. Salih bu durumu biliyordu. Kavmini uyarýyordu;

    "Sakýn ona fenalýk ile dokunmayýn. Eðer dokunursanýz sizi büyük bir günün azabý yakalar" diyordu.

    Bu kavmin inkarcýlarý Salih'in sözlerini dinlemediler. Kendi aralarýnda Salih'i, mü'minleri ve diþi deveyi öldürmeyi kararlaþtýrdýlar. Önce, mucize olarak gönderilen deveyi öldürdüler. Bu hareketleriyle Salih peygamberi ve müminleri yýldýrmak, korkutmak istediler. isyanlarýný ve kinlerini kustular. "Ey Salih!" dediler. "Eðer sen gönderilmiþ peygamber isen va'dettiðin azabý getir!"

    Allah Elçisi yýlmadý. Bu azgýnlar topluluðuna; Ey milletim! Ben size Rabbýmýn risaletini teblið ettim. Ýþe nasihat eyledim. Fakat siz, nasihat edenleri sevmezsiniz" dedi.

    Hz. Salih, kavmine iyi muamelede bulundu. Yine kurtuluþ yollarýný gösterdi. Tevbe etmelerini öðütledi. "Ey kavmim" dedi. Niçin tevbeden evvel çabucak kötülüðü istiyorsunuz? Allah'tan maðfiretinizi istemeli deðil miydiniz? Belki merhamet olunurdunuz. "

    Semud Kavmi bu sözlere kulaklarýný týkadýlar. Biz, seninle ve seninle bulunanlar yüzünden uðursuzluða uðradýk" dediler. Bela ve musibetlere sebep olarak Salih'le mü'minleri gösterdiler.

    "O þehirde dokuz kiþi vardý ki bunlar yeryüzünde fesat çýkarýyor iyilikte bulunmuyorlardý".

    Deveyi öldürten bu adamlar, kötü arzularým devam ettirmek niyetindeydiler.

    Bunlarýn hepsi bir araya geldiler. "Gece baskýný yapýp Salih'i ve ailesini öldürelim. Sonra velisine; biz o ailenin helakinde hazýr deðildik, gerçekten biz doðru söyleyenlerdeniz diyelim" dediler. Kendi aralarýnda bu karara vardýlar.

    aný Yüce Allah, bu olayý þöylece belirtiyor: "Onlar, bir hile düþündüler. Biz de onlarýn haberleri olmadan hilelerini alt-üst ettik ".

    Salih peygambere münkirlerin bu hilesi haber verildi. O da ailesini ve mü'minleri yanýna alarak bu þehri terketti. Böylece hicret olayý da gerçekleþti.

    Azgýnlar, planlarýný uygulamak için geceleyin Salih peygamberin evini kuþattýlar. Evin içinde kimseyi bulamayýnca þaþýrýp kaldýlar.

    "Allah'ýn azabý onlarý yakalayýverdi. Bunun üzerine þiddetli bir sarsýntý tuttu. Yurtlarýnda yüz üstü düþüp öyle kaldýlar. "

    Ne kadar inkarcý ve sapkýn varsa hepsi de helak oldu. Þehir bir harabe haline dönüþtü.

    Müminler bir müddet sonra bu harabe haline dönüþen þehre geldiler. Azgýnlýðýn ve inkarcýlýðýn kötü sonucunu seyrettiler. Mü'min olduklarýndan dolayý Allah'a þükrettiler.

    Salih peygamber mü'minlerle birlikte tekrar hicret ettikleri þehre döndüler. Allah Elçisi Salih (a.s), müminlere öðütlerde bulundu; onlara, Allah'a kul olmanýn sevincini tattýrdý.

    Her peygamber gibi o da Rabbýnýn rahmetine kavuþtu. Ölümsüzlük diyarýna ulaþtý.

  6. #6

    Kullanýcý Bilgi Menüsü

    Standart

    Hz. ÝBRÂHÝM (a.s)

    Kur'an-ý Kerim'de Allahu Teâlâ'nýn "Halil" dost diye nitelediði ulu'l-azm mertebesinde olan peygamber.
    Nuh (a.s)'un çocuklarý ve torunlarý, önce Irak'a yerleþmiþ ve Fýrat nehrinin yakýn bir yerinde Babil þehrini kurmuþlardý. Daha sonra, burada yerleþmiþ olanlardan bir grup ayrýlýp Dicle kýyýsýnda -bugün Musul þehrinin civarýnda- Ninova þehrini inþâ etmiþlerdi. Babil'deki halkýn yerlileri olan Nabt kavmi, Süryânî dilini konuþmakta olup Babil þehrini de baþkent yapmýþlardý. Ninova'da ortaya çýkan Asur devletinde ise baþkent Ninova olup, Babil'i hâkimiyetleri altýna almýþtý. Bir süre sonra Babil'de, Keldânîler, Asurlularýn hâkimiyetleri altýnda bulunan Nabt'larýn ilim ve kültürüne sahip çýkmýþtý.

    Babilliler, tek Allah'a inanmayýp putlara ve yýldýzlara taparlardý. Putlarý ve yýldýzlarý, ruhlarýn sembolü olarak kabul ederlerdi. Onlarýn bu inancýna "Sâbiîlik" denir. Sâbiîlik; ruhlara ve meleklere ibadet esasýndan baþlar ve giderek yýldýzlara, aya, güneþe ve sonunda bunlar adýna yapýlmýþ putlara tapmaða varýrdý. Babil'de putlarýn hem yapýlýp hem de tapýldýðý puthaneler vardý. Bundan dolayý devlet yönetiminde bir puthane bakaný bile bulunurdu. Ýþte Allah, böyle inançtan yoksun ve medeniyetten uzak bir toplum olan Babil halkýna Ýbrahim (a.s)'ý göndermiþti. "Ýbrahim" kelimesinin manasý "cemaat babasý" demektir. Nitekim kendisinden sonra gelen peygamberle babasý Hz. Ýbrahim'dir.

    Cemaatýnýn "Allah'ýn dostu" anlamýna gelen "Halîlullah" ünvanýna sahip Ýbrahim (a.s), "Ulü'l-azm" denilen büyük peygamberlerden biridir. "Ulü'l-azm" gayesine eriþen diðer peygamberler ise Nuh (a.s), Musa (a.s), Ýsa (a.s) ve Muhammed (a.s)'dir. Hz. Ýbrahim'in "halilullah" lakabýný almasý Allah'a olan sevgi ve baðlýlýðýndandýr. Bir rivayete göre Hz. Ýbrahim insanlara karþý çok cömert olduðu ve onlardan hiçbir þey istemediði için "halilullah" diye nitelendirilmiþtir.

    Ýbrahim (a.s)'ýn nesebi hakkýndaki rivâyetler muhteliftir. Ancak rivayetlerin hepsi Sâm b. Nûh'a vardýðýnda ittifak etmiþtir. Babasýnýn ismi Tarih lakabý Âzerî'dir.

    Hz. Ýbrahim'in ismi Kur'an-ý Kerim'de yirmi beþ sûrede altmýþ dokuz defa geçmiþtir. Kur'an-ý Kerim'de Hz. Ýbrahim deðiþik isim ve sýfatlarla anýlmýþ ve kendisinden övgüyle bahsedilmiþtir. Kur'an'da da geçen sýfatlarýnýn bazýlarý: Evvâh (çok ah eden), Halim, Munib (Allah'a sýðýnan), Hanîf, Kânit (Allah'a kulluk eden), Þâkir.

    Hz. Peygamber (s.a.s)'de Hz. Ýbrahim (a.s)'ýn faziletini anlatýrken þöyle der: "Kýyâmet günü ilk elbise giydirilen kiþi, Ýbrahim'dir." (Buhâr;, Enbiyâ, 8). "bir gece bana rüyamda her zaman gelen iki melek (Cibril ile Mikâil) geldi. Bunlarla beraber gittik nihayet uzun boylu birinin yanýna vardýk, (Semaya doðru yücelen) boyunun uzunluðundan baþýný neredeyse göremeyecektim. O Ýbrahim (a.s) idi (Buhârî, Enbiyâ, 8).

    Ýbrahim (a.s) Babil halkýna uzun süre hak dini, dünyayý, âhireti, hayatý, ölümü ve yeniden diriliþi anlatmýþ, en yakýný olan babasýna ise bu meseleyi inceden inceye izah etmiþti. Ancak baþta babasý Âzer olmak üzere halk, Ýbrahim (a.s)'a inanmayýp inkâr etmiþti. Ýbrahim (a.s), babasýnýn bu hareketine kýzmamýþ, ona darýlmamýþtý. Hatta onun için Allah'tan rahmet dileyerek babasýna karþý þöyle dedi: "Sana selâm olsun! Senin için rabbýmdan maðfiret dileyeceðim. Çünkü O, bana karþý lütufkârdýr" (Meryem, 19/47). Bundan sonra Ýbrahim (a.s), baba ocaðýný terkederek oradan ayrýldý.

    Milletine, putlarýn hiçbir fayda saðlayamayacaðýný pek çok kere söyleyen ve ancak Yüce Allah'ý üstün niteliklere sahip olduðunu bildiren Ýbrahim (a.s), milletinin kendisine inanmadýðýný görünce hemen Nemrud'a gitti. Kur'an-ý Kerîm'de ismi geçmeyen ve o sýralar milletinin baþýnda bulunan Nemrud, sahip olduðu servet ve saltanatýyla kendini ilâh sanmaktaydý.

    Ýbrahim (a.s), Nemrud'a Allah inancýndan bahsetti. Fakat o reddetti ve Ýbrahim (a.s) ile Rabbi hakkýnda münakaþaya giriþti. Ýbrahim (a.s) Allah Teâlâ'nýn hem dirilttiðini hem de öldürdüðünü söyleyince Nemrud, kendisinin de bunu yapmaða gücü yettiðini ifade eder. Nemrud, bunu ispat için, iki adamý getirtmiþ, birini öldürmüþ, diðerini býrakmýþ; böylece öldürmeðe ve diriltmeðe kâdir olduðunu göstermiþti. Bu defa Ýbrahim (a.s.): "Allah güneþi doðudan getiriyor, sen de batýdan getirsene" (el-Bakara, 2/258) deyince Nemrud þaþýrýp kalmýþtý.

    Bir ara, Allah inancýný kabule yanaþmayan halk, bir bayram günü âdetleri üzere puthaneye yemek getirmiþ, putlarýnýn önüne koymuþ, daha sonra da eðlenme yerlerine gitmiþti. Ýbrahim (a.s)'ý de götürmek istemiþler, ancak o, rahatsýz olduðu gerekçesiyle gitmemiþti. Onlar eðlence yerlerine gidince, puthaneye girip putlarýn hepsini paramparça etmiþ, içlerinden sadece en büyüðünü, ona baþ vursunlar diye saðlam býrakmýþtý.

    Bayram eðlenceleri biten halk, yine âdetleri üzere yemeklerini almak için puthaneye gelmiþ, ancak puthaneyi harabeye dönmüþ bir durumda görünce, putlarý bu hale getirenin Ýbrahim (a.s.) olabileceðini düþünmüþler, Ýbrahim (a.s)'i çaðýrýp þu þekilde sorguya çekmiþlerdir: "Ey Ýbrahim! Tanrýlarýmýza bu hareketi sen mi yaptýn?" Hz. Ýbrahim bu soruya "Belki onu, þu büyükleri yapmýþtýr. Konuþabiliyorsa, onlara sorun!" þeklinde cevap verdi (el-Enbiyâ, 21/62-63). Halk, putlarýn cansýz ve konuþamaz olduklarýný itiraf edince Ýbrahim (a.s) tevhid inancýný haykýrýrcasýna þöyle dedi: "O halde Allah'ý býrakýp da size hiç bir fayda ve zarar veremeyecek olan putlara ne diye taparsýnýz? Size de, Allah'ý býrakýp taptýklarýnýza da yazýklar olsun! Hâlâ akýllanmayacak mýsýnýz?" (el-Enbiyâ, 21/66-67).

    Ýbrahim (a.s)'ýn bu savunmasý, sapýklar tarafýndan onun suçlu duruma düþmesine yetmiþti. Sapýklarýn lideri Nemrud, Ýbrahim (a.s)'ýn öldürülerek veya yakýlarak cezalandýrýlmasýný teklif etmiþ ve nihayet ateþte yakýlmasýna karar verilmiþti. Hazýrlanan ateþin alevi, en þiddetli ve hararetli duruma geldiðinde Ýbrahim (a.s)'ý mancýnýkla fýrlatýp ateþe attýlar. Ancak ateþin ve her þeyin sahibi olan Allah, ateþe þöyle emir verdi: "Ey ateþ! Ýbrahim'e karþý serin ve zararsýz ol!" (el-Enbiyâ, 21/69). Böylece Ýbrahim (a.s) ateþten kurtulmuþ oldu. O sýrada Ýbrahim (a.s)'a inanan tek bir kiþi vardý; o da Lut (a.s) idi.

    Hz. Peygamber þöyle buyurmuþtur: "Ýbrahim aleyhi's-salâtü ve's Selâm yalnýz üç defa (te'vil ile baþka bir manaya çevirerek) yalan söylemiþtir. Bunlarýn ikisi Aziz ve Celil olan Allah'ýn zâtý ve rýzasý için: Birisi (putperestlere) "ben hastayým" demesi öbürüsü de "Belki putlarýn þu büyüðü bu iþi iþlemiþtir" demesi. Resulullah üçüncüsü için de þöyle demiþtir: "Ýbrahim günün birinde zevcesi Sâre ile birlikte azýlý bir zalime uðramýþtý" (Buhârî, Enbiya, 8).

    Hadisenin devamý þöyle anlatýlmýþtýr. Hz. Ýbrahim amcasýnýn kýzý olan hanýmý Hz. Sâre ile birlikte Mýsýr tarafýna seyahat ederken "Erdün" kasabasýna gelmiþler; þehrin kralý ile aralarýnda ilginç bir hadise geçmiþtir. Ebu Hureyre, Peygamber (s.a.s)'den rivayet etmiþtir. Hz. Peygamber þöyle anlatmýþtýr: "Ýbrahim (a.s) hanýmý Sâre ile birlikte bir þehre gelmiþlerdi. O þehirde bir kral veya zâlim bir idareci vardý. Bu zâlime "Ýbrahim, yanýnda çok güzel bir kadýnla þehre girdi" diye haber gönderdiler. Kral "ey Ýbrahim! yanýndaki kadýn neyin, kimindir?" diye sordurdu. Ýbrahim (a.s) (din) kardeþimdir" dedi. Sonra Sâre'ye gelip "sakýn beni yalancý çýkarma, ben bunlara seni kýz kardeþimdir dedim. Allah'a yemin ederim ki, yeryüzünde benden, senden baþka iman eden hiç kimse yoktur" buyurdu. Sâre kralýn yanýna gelince kral (ona kötülük yapmaya) teþebbüs etti. Hz. Sâre kalktý abdest aldý, namaza durdu. Sonra þöyle dua etti: "Yâ Rab! Ben sana ve senin peygamberine iman ettimse, ben kadýnlýðýmý zevcimden baþkasýna karþý koruduysam (ki þu ana kadar böyleydim) benim üzerime þu kâfiri musallat etme". Kralýn nefesi boðuldu; ayaðýyla yere vurarak çýrpýnmaya baþladý. Bunun üzerine Sâre "Allahým þayet bu adam ölürse bunu bu kadýn öldürdü denilir" diye dua etti. Bunun üzerine adam rahatladý". Bu hadise üç defa tekrarlandý. "Bunun üzerine melik etrafýndakilere" siz bana þeytan göndermiþsiniz Bu kadýný Ýbrahim (a.s)'e gönderiniz. Hâcer'i de Sâre'ye veriniz" dedi. Bunun üzerine Sâre Hz. Ýbrahim'in yanýna gelerek ona (olayý anlattý) ve "Anladýn mý! Allah kâfiri zelil etti; bana bir cariyeyi de hizmetçi verdi" dedi (Buhârî, Buyû, 100; Hibe, 36).

    Ýbrahim (a.s), o ülkeden ayrýldýktan sonra pek çok yer gezdi. Sonunda Þam'da karar kýldý. Orada kendisine inananlar günden güne arttý. Ýbrahim (a.s)'e inanlarýn oluþturduðu kitleye "Ýbrahim milleti" adý verildi.

    Ýbrahim (a.s) Babil'den ayrýlacaðý zaman, babasý için Allahu Teâlâ'dan baðýþlanma dileyeceðini hatýrlamýþ ve babasýnýn affý için Allah'a þöyle yalvarmýþtý: "Babamý da baðýþla! Çünkü o sapýklardandýr" (eþ-Þuârâ, 26/86). Babasý da olsa kâfirler için dua edilmeyeceðini bilen Ýbrahim (a.s) bunu, memleketinden ayrýlýrken verdiði sözden dolayý yapmýþtý. Ýbrahim (a.s)'ýn duasý kabul edilmedi ve ayeti kerimede bu durum þöyle ortaya kondu: "Cehennemlik olduklarý anlaþýldýktan sonra akraba bile olsalar puta tapanlar için maðfiret dilemek peygamberlere ve mü'minlere yaraþmaz" (et-Tevbe, 9/113).

    Ýbrahim (a.s)'in bundan sonraki yaþantýsý Lut (a.s), Ýsmail (a.s) ve Ýshak (a.s) ile birlikte geçti. Bunlar hakkýnda Allahu Teâlâ þöyle buyurur: "Onlarý buyruðumuz altýnda, insanlarý doðru yola götüren önderler yaptýk; onlara iyi iþler yapmayý, namaz kýlmayý, zekât vermeyi vahyettik. Onlar bize kulluk eden kimselerdi" (el-Enbiyâ, 21/73).

    Allah Teâla, Ýbrahim (a.s)'a on sayfalýk bir kitap da vermiþtir. Uzunca bir süre yaþadýktan sonra, ömrünün sonlarýna doðru Mýsýr'a gitti. Ýbrahim (a.s) vefat ettiðinde -kuvvetli rivayetlere göre- Kudüs yakýnlarýnda Halilü'r-rahman denilen yerde defnedildi.

    Hanîflik: Ýbrahim (a.s)'in dinin temeli tevhide (Allah'ýn birliðine) dayanýyordu. Ancak zamanla bu inanç unutulmuþ ve putperestlik Araplar arasýnda tamamen yayýlmýþtý. Buna raðmen birkaç kiþide tevhit akîdesinin izleri görülüyordu. Bunlara "Hanif" denirdi.

    Hanîf, batýldan uzak, Hakk'a yönelen ve tevhit inancý üzere bir Allah'ý tasdik eden kiþi demektir. Kur'an-ý Kerim de "hanîf" kelimesi birkaç yerde geçer. "Hanif" kelimesi daha çok, Hz. Ýbrahim için Allah'a saf ve temiz bir þekilde ibadet eden bir kul anlamýnda kullanýlmýþtýr.

    Haniflikle ilgili ayetlerde þu ifadeler bulunur: "Ve hanif olarak yüzünü dine doðrult ve sakýn Allah'a ortak koþanlardan olma!" (Yunus 10/105) "Sonra da biz, Hanîf olan, müþriklerden olmayan Ýbrahim'in dinine uy, diye sana vahyettik" (en-Nahl, 16/123).

    Ýslâm'dan önce Arap toplumunda; Varaka b. Nevfel, Abdullah b. Cahþ, Osman b. Hüveyris, Zeyd b. Amr, Kuss b. Sâide gibi kiþiler hanifler arasýnda bulunuyordu. Bunlar; cansýz, dilsiz, hiçbir þeye güçleri yetmeyen putlarýn önünde eðilmeyi, onlara yalvarmayý çirkin sayan kiþilerdi.

  7. #7

    Kullanýcý Bilgi Menüsü

    Standart

    paylaþýmýn için teþekkürler.

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Þu an Bu Konuyu Gorunteleyen 1 Kullanýcý var. (0 Uye ve 1 Misafir)

Bu Konudaki Etiketler

Yer imleri

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajýnýzý Deðiþtirme Yetkiniz Yok
  •