Teþekkur Teþekkur:  0
Beðeni Beðeni:  0
2 sonuçtan 1 ile 2 arasý

Konu: Türkiyenin Atom bombasý mý var?

  1. #1

    Kullanýcý Bilgi Menüsü

    Standart Türkiyenin Atom bombasý mý var?




    Bu yazý Sakarya, Gelibolu, Kocatepe, Malazgirt ve Dumlupýnar... adý ile Mehmet Emin ARI’ya aittir.


    "Türkiye de, diðer bütün ülkeler gibi atom bombasý yapmak istiyordu fakat yapamazdý."

    "Tabi ki" dedim, "En temel malzeme olan zenginleþtirilmiþ uranyum ve plütonyum yok. Her ne kadar toryum ve uranyum yataklarý olsa da bu pek iþe yaramýyor çünkü hem bunlar çok az miktarda hem de zenginleþtirmek için gerekli tesisler ya da atýk malzemesini kullanabileceðiniz bir nükleer santral yok. Bildiðim kadarýyla Çekmece’deki nükleer santral sadece araþtýrma amaçlý ve çok küçük kapasiteli. TAEK de daha çok radyasyon güvenliði ile ilgili sanýrým" diye ekledim. Daha on dakika önce tanýþtýðým adam memnuniyetle gülümsedi. Bu konuda bilgimin olmasý onu mutlu etmiþe benziyordu.

    Pazar günü Suna’dan izin alýp bisikletle dolaþtýktan sonra her zaman uðradýðým þirin kafenin bahçesine oturmuþtum. Ateþ alma bahanesiyle gelen ve ayak üstü bir sohbeti baþlattýktan sonra yanýma oturan adam her haliyle gizemliydi. Davet etmeme raðmen, nazikçe "oturabilir miyim?" diye sorduktan sonra ben de mecburen, "tabi buyurun" dedim. O da bir sandalye çekip karþýma geçti. Sýkýntýlý bir sohbet olursa, en kötü ihtimalle kalkar giderim diye geçirdim içimden.

    Hiç de beklemediðim gibi hoþsohbet biri çýktý. "Ben Ahmet" demiþti ama sormama raðmen mesleðini söylememiþti. Sesi ve tavrý emir vermeye alýþkýn bir askerinkine benziyordu. Konutkent taraflarýný çok sevdiðini ve buralara yeni taþýndýðýný söylemekle yetindi. Bisiklet üzerine bir konu açýldý. Kendisi de binermiþ fakat dizindeki sorundan sonra býrakmak zorunda kalmýþ. Çok sevdiðim bisikletim hakkýnda teknik detay sorular sormaya baþlayýnca tabi ki gönlümü fethetti. Genelde insanlar þöyle bir bakar ve "kaç lira" diye abuk bir soru sorarlar ama o "kaç vites?", "Takometresi var mý?" "Kendinden yaðlý zincir mi?" falan gibi sorularý peþ peþe sordu. Vitesinin frenden deðiþtiði öðrenince hayran kaldý ve dönüp bisikletime tekrar baktý. Sonra "Baþka hobiniz var mý?" diye sordu. Öyküler yazdýðýmý ve bunlarý Ýnternette kendi web sitemde yayýmladýðýmý söyledim. Bu çok ilgisini çekmiþti, adresini özenle ufak bir not defterine yazdý. Daha sonra gülümseyerek bana baktý ve "Emin bey, ilginizi çekeceðini umduðum bir hikayem var. Dinlemek ister misiniz? Belki bunu da yazarsýnýz" dedi.

    "Tabi, memnuniyetle" dedim ama nezaket icabý söylenmiþ bir þeydi. Ýnsanlarýn "beni de yaz" taleplerini bilirdim. Kendilerinin yaþadýklarý ve çok ilginç bulduklarý ama çoðu sýradan ve bir o kadar da sýkýcý hikayelerden birini dinleyeceðimi düþündüm. "Umarým kýrýk bir aþk hikayesi deðildir" diye geçirdim içimden.

    Adam "Teþekkür ederim" dedikten sonra gelen garsonun, kül tablasýný deðiþtirmesini önüne bakarak bekledi. Garson uzaklaþýnca kafasýný kaldýrýp hýzla konuþmaya baþladý.

    "Dünyada nükleer silaha sahip ülke sayýsý az. Baþta Amerika ve Rusya olmak üzere, Çin, Fransa, Hindistan, Pakistan, Güney Afrika ve Ýsrail’in atom ya da hidrojen bombasý var." dedi. Cebinden çýkardýðý teneke kutudan benim de çok sevdiðim ufak purolardan bir tane uzattýktan sonra kendi de aldý, kibritle yaktý ve kahvesini yudumladý.

    "Bu ufak purolarý çok severim" dedim. Gülümsedi ve devam etti.

    "Ama bildiðiniz gibi Türkiye’nin eskiden bir nükleer silahý yoktu. Amerikalýlarýn soðuk savaþ sýrasýnda Türkiye’ye yerleþtirdikleri Atlas füzelerinde nükleer baþlýk vardý ama meþhur Küba krizinde Ruslarla yapýlan pazarlýkta, Küba’dakilere karþýlýk bunlarýn kaldýrýlmasýný kabul ettiler. Daha sonra Sovyetler bu konuda çok hassas davrandý. Burunlarýnýn dibinde, onlarý üç dakika içinde vurabilecek bir nükleer silah istemediler. Amerikalýlar da zaten böyle bir þeye yeltenmediler ama yine de baþta Ýncirlik olmak üzere birkaç üstte nükleer silah yüklü uçaklar her zaman oldu ama füze kalmadý.

    Her neyse, bu bombalar Türkiye’de bulunsa bile kontrolü ve kýrmýzý düðmesi baþka ülkenin elinde olan atom bombalarýydý. Yani pratikte Türkiye’ye ait deðildiler."

    "O zamanlar yoktu dediniz, þimdi var mý ki? Hiç olmadý ki... " dedim.

    "Anlatacaðým, biraz sabredin"

    Adamýn anlattýklarý ilgimi çekmiþti. Her zaman yanýmda taþýdýðým ufak gazeteci teybimi çýkarttým ve konuþmayý kayýt edip edemeyeceðimi sordum. Gayet rahat bir þekilde "Tabi ki, keyfinize bakýn" dedi. Teybi masanýn üstüne koyup kayýt düðmesine bastým. Adam iþimi bitirmemi bekledi. Tekrar purodan bir nefes çekip konuþmasýna devam etti.

    "Ýsrail’in atom bombasý yapmasýndan sonra baþta Araplar olmak üzere tüm bölge ülkeleri tedirgin oldu. Türkiye de tabi. Orta doðunun yaramaz çocuðu yenilmezliði elde etmiþ gibi görünüyordu. Köþeye sýkýþýrsa patlatýrdý. Ýran ve Irak buna karþýlýk atom bombasý çalýþmalarýna hýz verdiler. Fakat Irak’ýn bomba yapmak amacýyla kurduðu nükleer reaktörü Ýsrail vurdu. Özellikle Irak çok uðraþtý ama bombayý yapmayý bir türlü beceremedi, sadece bilgisayarlar için 370 milyon dolar harcadýlar. Büyük abi ve yaramaz çocuk buna hep engel oldular."

    "Türkiye de, diðer bütün ülkeler gibi atom bombasý yapmak istiyordu fakat yapamazdý."

    "Tabi ki" dedim, "En temel malzeme olan zenginleþtirilmiþ uranyum ve plütonyum yok. Her ne kadar toryum ve uranyum yataklarý olsa da bu pek iþe yaramýyor çünkü hem bunlar çok az miktarda hem de zenginleþtirmek için gerekli tesisler ya da atýk malzemesini kullanabileceðiniz bir nükleer santral yok. Bildiðim kadarýyla Çekmece’deki nükleer santral sadece araþtýrma amaçlý ve çok küçük kapasiteli. TAEK’de daha çok radyasyon güvenliði ile ilgili sanýrým" diye ekledim.

    "Evet haklýsýnýz. Uranyum bilyeler bulunca çocuklar gibi seviniyorlar. Neyse...

    Özellikle askerler nükleer silah konusunda çok istekliydiler ama biliyorsunuz sadece istek yetmez. Daha sonra Akkuyu ’da yapýlacak bir nükleer santral için ihale bile açýldý ama kapalý kapýlar arkasýnda bu engellendi. Tabi iþin arkasýnda sevgili dostlarýmýz vardý. Ben her zaman dostlarýmdan çekinirim" dedi ve gülümsedi.

    "Aslýnda teknik alt yapý olarak, Türkiye bir atom bombasý yapabilecek kapasitede. Tek eksiði nükleer malzeme. Zaten bir atom bombasý yapmak sanýldýðý kadar çok zor deðildir. bu konuda bilginiz var mý?" diye sordu.

    Konunun nereye geleceðini çok merak ettiðim için kýsaca cevap verdim.

    "Hatýrladýðým kadarýyla, kritik kütle oluþturacak kadar zenginleþtirilmiþ nükleer malzemeyi iki yada daha fazla parçaya bölüyorsunuz. Daha sonra bunlarý TNT benzeri bir patlayýcý yardýmýyla oluþan bir patlama ile hýzla bir araya getirip, zincirleme reaksiyon oluþturuyorsunuz. Bir ara merak edip öðrenmiþtim".

    "Çok güzel, çok. Bilginizi takdir ettim. Evet basit olarak bir atom bombasý böyle çalýþýr. Kritik kütleyi ikiye ayýrýrsanýz. Tabi eðer Uranyum-235 kullanýyorsanýz. Plütonyum 239 kullanýyorsanýz 32 parçaya ayýrmanýz gerekli. Bir parçayý diðerinin üstüne kurþun gibi gönderilenlere -ki Hirosima’ya atýlan "Þiþman çocuk" bu tiptendi- "tabanca tipi" derler. Diðerlerinde ise kritik kütle bir merkezde birleþecek þekilde küresel olarak daðýtýlýr. Bunlar da implosion tipi. Bunun dýþýnda patlamayý daha etkili hale getirmek için yapay nötron kaynaðý, dýþ katmaný saracak Uranyum-238, ateþleme zamanýný belirleyecek hassas tetikleme mekanizmasý ve daha güçlü olmasýný saðlamak için bazý baþka nükleer ve normal maddeye ihtiyaç vardýr, örneðin berilyum gibi.

    Bu iþin teknik kýsmý, þimdilik geçelim. Rusya’nýn oluþturduðu nükleer tehdit, soðuk savaþ sýrasýnda Amerika’nýn nükleer þemsiyesinin altýnda karþýlanabiliyordu ama sürekli olarak bir baþka ülkeye baðýmlý kalýyordunuz. Bir de bunun üstüne ne zaman ne yapacaðý belli olmayan Ýsrail ’in atom bombasýna sahip olmasý Türkiye’yi epeyce tedirgin etmiþti. Zaten çok sonra Sovyetlerin daðýlmasý ile Amerikan þemsiyesi de kapandý. Bu durumda yaðmur yaðarsa ýslanýrdýnýz. Askerlerin zorlamalarý ile gizli bir araþtýrma baþlatýldý. Baþta Türkiye Atom Enerjisi Kurumu, Tubitak ve üniversiteler dahil olmak üzere pek çok kurumdan gelen uzmanlarla oluþturulan bir ekip bunu araþtýrdý."

    TAEK yolumun üzerinde olduðu için hemen gülümsedim. Eskiþehir yolu üzerindeki o binanýn büyüklüðü zaten beni hep þüphelendirmiþtir.

    "Askerlerin, uzmanlarýn önüne koyduklarý soru þuydu, "Eldeki olanaklarla bir atom bombasý yapabilir miyiz?" Rusya ve Ýsrail ile bir nükleer denge oluþturabilmemiz için bir atom bombasý olmalý diye düþünüyorlardý ki askeri açýdan haklýydýlar. Bu bomba muhtemelen hiçbir zaman kullanýlmayacaktý ama varlýðý, baþka ülkelerin Türkiye üzerinde bir bomba patlatmasýna engel olacaktý. Bilirsiniz iþte, basit bir denge hesabý yani, geceleri rahat uyumak için."

    "Ekip çok gizli bir þekilde bunu araþtýrdý. Sonuç beklendiði gibi kocaman bir "HAYIR"dý. Diðer her þey yapýlabilirdi ama nükleer malzeme þarttý ama bir nükleer santral kurulmadan ya da zenginleþtirme tesisi olmadan bu imkansýzdý. Eldeki uranyum yataklarý da porselen yapýmý dýþýnda bir iþe yaramýyordu. Askerler tabi ki yüzlerini buruþturdular ama olay "sivillerin beceriksizliði" ile açýklanabilecek bir þey deðildi. Yapamýyorsanýz, yapamazsýnýz. Aslýnda böyle bir komisyona bile gerek yoktu. Pirinciniz yoksa pilav yapabilir miyim? diye sormak saçmalýk. "

    "Askerlerin yüzlerini buruþturduklarýný nereden biliyorsunuz?" diye sordum.

    Gülümsedi ama sorumu cevaplamadý.

    "Sonuçta rapor ve tabi ki atom bombasý yapma isteði rafa kaldýrýldý. MTA’daki bürokratlarýn biraz kulaðý çekildi ve uranyum yataklarý bulmak için "daha çok çalýþýn beyler, memleketin topraðýnda bakýlacak çok yer var" denildi. "

    "Bu iyi bir þey. Nükleer silah çýlgýnlýðýna bizim de girmememiz iyi olmuþ" dedim.

    Garsona bir kahve daha söyleyen adam düþünceli bir þekilde yüzüme baktý.

    "Evet teorik ve etik olarak haklýsýnýz. Ben de sizin gibi düþünüyorum ama pratikte her þey farklý. Þu reel politik denen baþ belasý þey baþýnýzda Demokles ’in kýlýcý gibi sallanýyor. Bazý þeylere mecbursunuz. ***** insanoðlu iþte..."

    "Peki sonra ne oldu? Hikaye bu kadar mý?" dedim merakla. Bunlar açýkça yazýlmasa bile bilinen þeylerdi.

    "Hayýr, asýl hikaye bundan sonra baþlýyor." dedi ve gelen kahve için garsona teþekkür etti.

    "Ýzninizle karýmý arayýp gecikeceðimi söyleyeyim" dedim.

    "Tabi, tabi. Anlaþýlan siz de benim gibi günün moda deyimiyle light bir erkeksiniz" deyip gülümsedi.

    Suna’yý arayýp gecikeceðimi söyledim. Beklediðim gibi fýrçayý hemen attý tabi ki. "Çabuk gel, kocaman adamsýn hala bisikletin tepesindesin. Perdeler asýlacak ve hem akþama annemlere gideceðiz, kadýn senin için zeytinyaðlý dolma sarmýþ" dedi. "Tamam bi tanem, birazdan gelirim" deyip telefonu kapadým.

    "Tam kýlýbýðým. Evet, sizi dinliyorum, lütfen devam edin, anlatacaklarýnýzý merak ettim"

    "Kýlýbýk olmak iyidir, akýllý adam kýlýbýk olur. Nerde kalmýþtýk, ha! Evet. Rapor rafa kaldýrýldýktan epey sonra, neredeyse dört yýl, ilginç bir geliþme oldu. Yýkýlmaz sanýlan Sovyetler Ýmparatorluðu yýkýldý. Ruslar tekrar direksiyona geçene kadar bir kaos dönemi yaþandý. Ekonomileri berbattý. Her þeylerini satmaya baþlamýþlardý. Rus pazarlarýnda eski madalyalarýný satmalarý gerçekten onur kýrýcýydý ama açlýk insana her þeyi yaptýrýyor. Sadece madalya ve ucuz alet, edevat ile uyduruk Lenin rozetleri satsalar iyiydi. Ama daha aç gözlü ve cesur olanlarý piyasaya Mig uçaklarý bile sürmeye baþlamýþlardý, baþta Ukraynalýlar. Aslýnda Mig’ler Fantom’lardan daha iyi uçaklardýr ya siz bakmayýn, özellikle Mig 29’lar.

    Rus abilerinin ve Ukraynalý kuzenlerinin her þeyleri sattýklarýný ve hýzlý bir þekilde kapitalizmi öðrendiklerini gören diðer eski ve ufak Sovyetler birliði ülkeleri de bu piyasaya girdiler. O anda üstlerinde bir kontrol yoktu. Moskova’daki büyük abi artýk patron deðildi. Alýcýlar ellerinde yeþil dolarlarý sallayarak hazýr bekliyorlardý. Yeniden Tanrýya inanmaya baþlamýþlardý ama dolarlarýn üstündeki George Washington’un daha güçlü olduðunu fark etmiþlerdi.

    Ýþin ilginç tarafý, silah piyasasýna giren bu acemi tüccarlarý Ruslar ’dan çok Amerikalýlar takip ediyordu. Uyduruk muz cumhuriyetlerine satýlan Mig’ler Amerikalýlarýn umurunda deðildi. Onlar en büyük kabuslarýnýn gerçekleþmesinden ölesiye korkuyorlardý."

    "Nükleer silahlar mý?"

    Sigarasýný kül tablasýnda söndürdü ve dumanýný üfledikten sonra sözüne devam etti.

    "Evet, nükleer silahlar, özellikle ufak çaplý taktik atom bombalarý. Bir yolcu valizine girebilecek kadar küçük atom bombalarý. Bu kadar küçük olmalarýna raðmen patlatýldýklarýnda New York þehrini artýk sadece filmlerde yada kartpostallarda görebilirsiniz. Sadece nükleer silahlar deðil, nükleer silah yapmaya yarayacak her þeyin, zenginleþtirilmiþ uranyum, nükleer reaktör atýðý plütonyum, teknik bilgi, diðer malzemenin vs. çýlgýn ellere geçmesinden korkuyorlardý. Çünkü bu imkana sahip olunca gözünü kýrpmadan New York ’da ya da baþka bir Amerikan þehrinde gözünü kýrpmadan ortalýðý çok fazla aydýnlatabilecek binlerce insan sayabilirim. Biliyorsunuz en son uçaðý binaya çaktýlar. Ýmkan olsa bomba da patlatýrlar.

    Bu yüzden Amerikalýlar iþi sýký tuttu. CIA, muhtemel satýcýlarý buldu ve bunlarýn kulaðýný iyice büktü. "Uçak, top ya da tank satýn ama iþ nükleer silahlara gelince orada durun yoksa..." dedi.

    "Yoksa ben sizi durdururum" diye sözünü tamamladým.

    "Evet, özellikle teröristlerle iþ yapmayý seven satýcýlarý yakýn takibe aldýlar. Neredeyse aldýklarý nefesleri bile takip ediyorlardý. Sýzýntý olmasýný istemiyorlardý. Hatta Kazaklardan 1994 yýlýnda 50 kilo plütonyum oksit satýn aldýlar. Hiç ihtiyaçlarý yoktu, sadece baþka ellere geçmesin diye yaptýlar bunu. Yoksa ellerinde dünyayý iki, üç kez yok edecek kadar nükleer silah var.

    Piyasanýn epey bir hareketli olduðu o günlerde Bakü ’deki Hagani Kucesi No:27’de bulunan Türk büyükelçiliðine bir telefon geldi. Bakü berbat petrol kokar. Ýzmir körfezinin pis olduðu zamanlarý hatýrlatýr.

    Arayan yetkili bir kiþi ile görüþmek istediklerini söyleyip duruyormuþ. Türk elçilik görevlileri doðal olarak kiminle ve ne hakkýnda? görüþmek istediklerini sormuþlar. Adam da hiç cevap vermeden telefonu kapatmýþ.

    Üstünde durulmaya deðmez bir olay. Elçilikte tabi ki dikkate almamýþ. Ama ayný adamlar bir ay sonra bu sefer telefonla arayýp bir MÝT görevlisi veya "Esker" ile görüþmek istediklerini söylemiþler ve bir randevu istemiþler.

    MÝT görevlileri hemen her elçilikte vardýr ama asla kendilerini MÝT görevlisi olarak tanýtmazlar. Bütün dünyada böyledir bu. Ticari ya da Kültür ateþe yardýmcýsý gibi saklý bir unvanla bulunurlar. Bu da nadir bir durumdur.

    Adamlarla konuþan görevli Elçilikte bir MÝT görevlisi olmadýðýný ama isterlerse bir baþka görevli ile konuþabileceklerini söylemiþ. Bu normal prosedürdür. Hiçbir zaman görevlilerin deþifre olmasý istenmez. Aslýnda tüm ülkeler kendi ülkelerinde bulunan elçiliklerde görevli olan ajanlarý bilirler de, bilmezden gelirler. Eðer fazla gürültü ve toz çýkarýrlarsa "persona non grata" ilan edip, sýnýr dýþý ederler. Bir tür centilmenlik anlaþmasý diyelim. Zaten bunlar saha ajaný olmazlar.

    Karþýdaki adam, bu sefer ýsrarla Azeri Türkçe’siyle "bir Esker" ile görüþmek istediklerini söylemiþ. Görevli tabi yine "Ne hakkýnda?" diye sormuþ. Adam telefonda söyleyemeyeceðini demiþ. Sýkýlan görevli en sonunda Elçiliðin halkla iliþkiler uzmanýna baðlamýþ.

    Halkla iliþkiler uzmaný yeni mezun bir mülkiyeliydi. Gençten bir çocuk. Telefonun diðer ucundaki Azeri ile konuþmuþ. Adam elinde Türkiye hükümetinin ilgisini çekebilecek bir mal olduðunu, bir yetkiliyle görüþmek istediðini söylemiþ. Mümkünse "Esker" olmasýný istiyormuþ. Adamýn asker yetkili takýntýsýný tabi ki bizim çaylak çözememiþ. Malýn ne olduðunu sormuþ? Ýsterlerse ticari ateþe ile görüþtürebileceðini söylemiþ. Karþý tarafta kýzýp kapamýþ.

    O akþam elçilikteki raký sofrasýnda gençten halkla iliþkiler uzmaný laf olsun diye Askeri ataþeye, bir kurmay albay ve þu anda tümgenerallik bekliyor, arayan Azeri’ yi anlatýyor. Aslýnda olaydan çok Azeri’nin "Esker" demesi ile dalga geçmek istiyormuþ. Niye dalga geçerler anlamýyorum, aslýnda onlarýn konuþtuklarý gerçek öz Türkçe.

    Asker ateþe durumdan þüphelenmiþ. Türkiye’den fýndýk, fýstýk ve bisküvi almak isteyen ya da peynir satmak isteyen biri niye ýsrarla bir askerle görüþmek istesin ki? Ve neden "malýn ne olduðunu?" söylemiyor?" daha da önemlisi neden elçiliðe gelmiyor?

    Sistematik çalýþmaya alýþkýn olan askeri ataþe, genç halkla iliþkiler uzmanýna ve elçiliðin santraline, adamlar bir daha ararlarsa kendine baðlamalarýný sýký, sýký tembihlemiþ.

    Adam ertesi gün tekrar arýyor. Dediðine göre bu son arayýþýymýþ. Santral sesi tanýyor ve askeri ataþeye baðlýyor. Sonunda vuslata eriyorlar yani. Askeri ateþe kendini tanýtýyor. Adýný ve rütbesini söylüyor. Karþý taraftaki Azeri, elinde Türk hükümetini ilgilendirecek bir þey olduðunu (bu sefer mal demiyor) ama bunu telefonda söyleyemeyeceðini belirtiyor. Ataþe bu sefer temiz bir telefon numarasý veriyor. Kendisini buradan aramasýný istiyor.

    Azeri yarým saat sonra cep telefonu ile bu numarayý arýyor. Bir randevu için yer ve saat veriyor. Bakü ’deki eski bir Rus barýný söylüyor. Askeri ateþe ýsrarla Türk hükümetinin ilgileneceði þeyin ne olduðunu sormasýna raðmen karþý taraf cevap vermiyor.

    Ertesi gün askeri ateþe yanýna dadý almadan. Bu gibi durumlarda uzaktan koruma yapana dadý denir. Bir güvenlik tedbiri olarak ama albay almamýþ.

    Neyse. Bir Azeri ve bir Kazak askeri ataþenin masasýna oturuyorlar. Ataþenin ýsmarladýðý votkalardan, sonra konuþmaya baþlamýþlar. Azeriler Ruslardan daha çok içerler, Ruslar ise herkesten çok.

    Üç duble votkadan sonra adamlardan biri ellerinde 26 kg, birinci kalite, nükleer reaktör atýðý iþlenmiþ plütonyum oksit olduðunu söylemiþler. Bunu satmak istediklerini ve alýcý aradýklarýný eklemiþler.

    Askeri ateþe þok olmuþ tabi ki. Çeçenlerle ya da Ruslarýn son numaralarýyla ilgili bir bilgi beklerken, birden beþ tane atom bombasýna yetecek kadar plütonyumu eski bir Lada arabasýndan bahseder gibi satmak isteyen iki çýlgýn adamla karþýlaþmýþ. Ýnanmamýþ tabi ki. Sorular sormuþ.

    Bu plütonyum nereden geliyor? Yakýn bir yerlerden.
    Kaç para istiyorsunuz? 15 milyon dolar.
    Elinizde plütonyum bulunduðunu ispat edebilir misiniz? Evet.

    Askeri ataþenin önüne berbat bir ýþýkta çekilmiþ ama ne olduðu açýkça anlaþýlan fotoðraflar koymuþlar. Saðda solda kiril alfabesiyle yazýlmýþ "dikkat" cümlelerinin ve radyasyon tehlikesini gösteren üç yapraklý yonca iþaretlerinin görüldüðü fabrika fotoðraflarý. En son fotoðraf ise en ilginciymiþ. Kurþun bloklarýn olduðu bir resim. Nükleer sýzýntý olmasýn ve radyasyon yayýlmasýn diye nükleer malzeme kalýn kurþun bloklarýn içine konur. Hepsinin üstünde Pu 239 yazýyormuþ.

    Ateþe fotoðraflarý alýp alamayacaðýný sormuþ. Kazak olan, Rusça bir þey söylemiþ. Azeri’de "Hayýr" demiþ, kesin bir dille.

    Fotoðraflardan epey etkilenen kurmay albay, epey bir soru sormuþ. "Diyelim ki bu mala talip çýktýk, nasýl alacaðýz? Mal ve para teslimatý nasýl olacak?

    Adamlar malý Gürbulak sýnýr kapýsýnýn Türk tarafýnda teslim edebileceklerini ama sadece para deðil ayný zamanda Türk vatandaþlýðý ve koruma da talep ettiklerini söylemiþler. Altý kiþi için Türk vatandaþlýðý!

    Aslýnda istedikleri para, malýn kýymetinin onda biri bile etmez. Kelepirden daha ucuz yani. Diðer istekleri de çok kolaylýkla karþýlanabilir. Zaten, deðil Türk vatandaþlýðý, Ýstanbul’un altýn anahtarlarýný isteseler bile verebilirdik, hem de yedekleri dahil olmak üzere."

    Adam kendi yaptýðý espriye gülümsedi. "bir þey içer misiniz Emin bey" dedi. Þaþkýnlýkla, "evet bir çay fena olmaz" dedim. Garsona iþaret edip iki çay söyledi. Çaylar gelinceye kadar sustu. Sese duyarlý ufak teybim de durdu. Tekrar söze baþlamasýný bekliyordum. Çaylar gelince, kaþýk sesi ile birlikte teyp tekrar çalýþmaya baþladý.

    Albay doðal olarak malýn kaynaðýný sormuþ. Onlar bunu açýklayamamaklarýný söylemiþler. Yani üzümümü ye baðýný sorma hesabý. Benim tahminime göre, Kazak hükümeti plütonyumdan kurtulmak ve biraz da para kazanmak için böyle bir þey tezgahladý. Plütonyumun depolanmasý ve korunmasý zor iþtir. Ele yapýþan sümüðe benzer, bir türlü kurtulamazsýnýz.

    Böyle bir tezgah yaptýlar çünkü iþler sarpa sararsa ve olay Amerika’lýlar veya Moskova’daki abileri tarafýndan duyulursa baþlarý kötü halde derde girerdi. Ama olayý yolsuzluk yapmaya kalkýþan fabrika çalýþanlarýnýn marifeti diye bir açýklama ile iþin içinden sýyrýlabilirlerdi. Çeçenler hariç oralarda hepsi Ruslardan çekinir.

    Yoksa nükleer reaktörde çalýþanlarýn deðil 26 kg plütonyumu, bir vida bile alýp götürmeleri imkansýz. Markette cebininize bir çikolata atmaya benzemez bu iþ.

    Bu tabi benim teorim. Bir baþka kuvvetli teoriye göre iþin arkasýnda Ruslar vardý.

    "Ruslar mý? Bu saçma deðil mi?"

    "Hayýr hiç de saçma deðil. Ortadoðu’daki Amerikan-Ýsrail ittifakýnýn elindeki nükleer gücü dengeleyebilecek bir güç yaratmak istemiþ olabilirler. Tabi bunu yaparak Türkiye’yi güçlendiriyorlardý ama kendi nükleer kapasiteleri o kadar büyük ki, Türkiye onlar için hiçbir zaman bir tehdit oluþturamazdý fakat bu durumda Ýsrail daha temkinli davranmak zorunda kalacaktý."

    "Ýsrail ile dost olduðumuzu sanýyordum" dedim alaycý bir ifadeyle.

    "Görünürde öyle. Ýsrail tanklarla Filistin’i iþgal ettiklerinde neþeli askerler ne diyorlardý biliyor musunuz?"

    "Ne diye?"

    "Ankara’ya, Ankara’ya diye baðýrýyorlardý. Ýsrail’e asla güvenilmez. Zamanýnda kendi peygamberleri Musa’yý bir altýn öküze satmýþlardý, ki Musa Tur daðýna Yehova ile konuþmaya gitmiþti, dünya turuna çýkmamýþtý. Güvenilmezler anlayacaðýnýz."

    "Anladým..."

    "Sonuçta üzüm elimizde olduðu sürece, baðýn menþei bizi çok ilgilendirmiyordu. Yeter ki bir katakulli olmasýn.

    Albay alabileceði kadar çok bilgiyi adamlar aldýktan sonra onlardan süre istemiþ. "Ankara ile görüþmem lazým" diyor. Cebinden 15 milyon dolar çýkartýp, kurþun bloklarý da bir TIR’ýn dorsesine atýp Türkiye’ye getiremez ya.

    Adam "Tamam" diyorlar"

    "Peki neden malý Türklere satmak istiyorlardý?"

    "Amerika’nýn baskýsý yüzünden piyasada doðru dürüst alýcý kalmamýþtý. Fiyat da bu yüzden düþük olabilir. Yoksa büyük Türk kardeþliði falan hikaye. Eskinin komünistleri bir gecede akýllý kapitalistler olmuþtu."

    Askeri ataþe, elçi dahil olmak üzere oradaki tüm sivil görevlileri by-pass edip, özel askeri kozmik kripto ile ulaþabileceði en üst rütbeye olan biteni anlatan bir rapor gönderiyor. Bunu hem sýzýntý olmasýný istemediði, hem de sivillere pek güvenemediði için yapýyor. Bilirsiniz dünyadaki tüm askerler sivillere karþý mesafelidir. Elçiliktekilere de Çeçenlerle ilgili uyduruk bir haber diyor.

    Askeri ataþe, çift kitap metoduyla raporunu þifreleyip Ankara’ya gönderiyor. Çok basit bir þifreleme metodudur. Rasgele sayýlardan oluþma birbirinin aynýsý iki kitap vardýr. Bu sayýlara göre mesajý þifrelersiniz. Þifreyi çözebilmeniz için birinci kitabýn aynýsý olan ikinci kitabýn elinizde olmasý gerekir. Oldukça basit olmasýna raðmen en güçlü bilgisayar bile çözemez.

    Kriptolu mesaj doðrudan Genel Kurmay ikinci baþkanýna gönderilmiþti. Askerler arasýnda hiç olmayan bir þey. Yani üstünüzü aþýp, doðrudan onun üstüne eriþmek. Þu meþhur emir komuta zincirini es geçmek yani. Ama durumun aþýrý derecede özel olmasý albayý haklý çýkartýyor.

    Bu kozmik þifreyi, bizzat Genel Kurmay ikinci baþkaný yardýmcýsý ile birlikte çözüyor. Okuyunca tabi çok þaþýrýyor. Bakü’ye "ikinci bir emre kadar beklemede kalýn ve hiçbir þey yapmayýn, kimseye bir þey söylemeyin" diye kriptolu cevap mesajý çekip soluðu Genel Kurmay baþkanýnýn yanýnda alýyor. O da þaþýrýyor ama hemen kuvvet komutanlarýný toplayýp dört saat süren bir toplantý yapýyorlar. Askerlerin zaten böyle bir isteði olduðu için sonuçta mala talip oluyorlar ve hemen sivillerden, cumhurbaþkaný, baþbakan ve genelkurmay baþkanýnýn olduðu bir toplantý talep ediyorlar. Acil olarak.

    Yunanlýlar Ege’de mýzmýzlanmadýðý ve PKK hezimete uðratýldýðý için bu ani ve acil toplantýya Cumhurbaþkaný ve tabi ki baþbakan bir anlam veremiyorlar ama askerlerin isteðini de geri çevirmiyorlar. Mesajýn geldiði günün ertesinde Çankaya Köþkünde bir toplantý yapýlýyor. Genelkurmay baþkaný lafý uzatmadan Bakü ’den gelen teklifi anlatýyor. Daha sonra neden bir atom bombasýna sahip olmamýz gerektiði konusunda kýsa bir brifing veriyor. Önceden hazýrlanmýþ komisyon raporunu ve ordunun bu konu hakkýndaki görüþünü belirtir Milli Siyaset belgesini gösteriyor. Kýrmýzý kitapçýk diye geçer. Sonuçta, bu teklif eðer ciddiyse deðerlendirelim diye sözü baðlýyor.

    Cumhurbaþkaný ve baþbakan uzun süre ellerindeki raporlara bakýyorlar.

    "O sýrada kim cumhurbaþkaný ve baþbakandý?" diye merakla sordum.

    "Tarihleri uç uca getirirseniz bulursunuz. Uzun tartýþmalar ve Cumhurbaþkanlýðýnýn kristal bardaklarýnda içilen bir sürü demli çayýn içildiði toplantýlardan sonra askerlerin isteðini kabul ediliyor. Yani siviller yeþil ýþýk yakýyor. Þartlar ve detaylar belirleniyor. Türk hükümeti ile dolaylý veya dolaysýz baðlantýsý olmadýðý söylenecek. Avans verilmeyecek. Mümkünse pazarlýk yapýlacak. Ýþ ortaya çýkarsa ve suçlama gelirse kesin bir dille yalanlanacak, para hiçbir þekilde riske atýlmayacak vs. vs.

    Baþbakan olaya MÝT’in dahil edilmesini de istiyor ama Genelkurmay baþkaný kesin bir dille bunu þu aþamada istemediklerini söylüyor."

    "Neden?"

    "Nedenini tam olarak bilmiyorum. Zaten ordu, ordu malý subaylar dýþýnda kimseye güvenmez, özellikle sivillere. Bu iç politika, geçelim.

    Malýn alýmý ile ilgili diðer detaylar da belirleniyor. Bir alýþveriþ listesi çýkartýlýyor. Mal Gürbulak sýnýr kapýsýndan giriþ yaptýktan sonra kalitesini ölçmek için uzmanlarýn bulunmasý, gelen malýn güvenli ve fark edilmeyecek bir yerde saklanmasý ve ödeme için paranýn bulunmasý.

    Adamlara malý alacaðýz demesi kolay ama 15 milyon dolarý nereden bulacaklardý? Herhangi bir ek bütçe ya da buna benzer bir þey için zaman yoktu. Bu iþ alabildiðince hýzlý bitirilmeliydi."

    "Peki nereden buldular parayý?"

    "Sizce?"

    "Örtülü ödenek sanýrým"

    "Bingo! Evet baþbakanýn emrinde bulunan örtülü ödenek bu iþ için uygundu. Aslýnda bu Baþbakan için büyük bir riskti ama bunu göze alýp örtülü ödenekten ödemeyi kabul etti. Zaten ileride bu örtülü ödenek meselesi baþýný epey aðrýttý. "Konuþursam yer yerinden oynar" dedi ki haklýydý da. Skandala sebep olan miktar aslýnda çekilenin çok altýndaydý. Daha sonra gazetecilere fazla kurcalamayýn denilip olay sümen altý edildi."
    "Demek þu meþhur örtülü ödenek skandalý bu yüzdenmiþ" dedim þaþýrarak.

    "Evet. Bu bir detay. Ankara’daki çok küçük bir ekip harýl, harýl çalýþýrken Bakü ’deki elçilikte albay huzursuz bir þekilde hem Ankara’dan hem de adamlardan bir haber gelmesini bekliyor.

    Sonunda Ankara cevap veriyor. Malý almaya talibiz, yalnýz teslimat ve para transferi aþaðýda belirtilen þartlarda olursa;

    - Gürbulak sýnýr kapýsýnýn Türk tarafýna kadar malýn nakliyesi ile ilgili tüm sorumluluk ve detaylar karþý tarafa aittir. Olur da arada yakalanýrlarsa Türk hükümeti baðlantýyý inkar edecektir. Mal Ýran üzerinden gelecek.
    - mal teslim edildikten ve malýn kalitesi tarafýmýzca onaylandýktan sonra ödeme yapýlacak. Kesinlikle avans yok, 1 dolar bile.
    - Para transferi, denizaþýrý bir bankada açýlmýþ bir hesaba yapýlacak. Mal teslim edilip, kalitesi ve miktarý onaylanana kadar bloke edilecek.
    - Türk vatandaþlýðý iþlemleri yukarýdaki iþler bittikten sonra yapýlacak. Belirlenen sayýdan fazla kiþiye vatandaþlýk verilmeyecek. vs.


    Albaya kripto ile bekle deniliyor. Ayný gün Genelkurmay’daki bir tümgeneral askeri uçakla Bakü’ye uçuyor. Tümgeneralin gönderilme amacý olarak, Azerbeycan Genelkurmay baþkanýný Türkiye’ye bizzat davet etmek olarak belirtiliyor ama aslýnda albay ile birlikte çalýþmak için gidiyor. Zaten daha sonra projenin baþýna da bu tümgeneral getiriliyor.

    "Bir þeyi merak ettim. bu tümgeneral ufak purolarý içmeyi seviyor mu?"

    Gülümsedi ve sorumu duymazlýktan geldi.

    "Gönderilen tümgeneral, oradaki albayla birlikte resmi görevini getirirken, diðer taraftan da gayri resmi esas iþini takip etti. Adamlarla tekrar buluþuldu. Beklenilenin aksine konulan þartlara bir itiraz gelmedi. Her þey inanýlmaz derecede kolay ilerliyordu. Hatta adamlar bir güzellik yapýp malý göstermeye bile razý olmuþlardý.

    "Plütonyum?"

    "Plütonyum oksit. Buluþmanýn ertesi günü tümgeneral ve albay önlerindeki külüstür bir Lada ile Bakü’nün dýþýndaki bir ardiyeye gidiyorlar. Malý görüyorlar. Adamlar Geiger cihazý ile bir ufak gösteri bile yapýyorlar. Kurþun bloklara yaklaþtýrýlan alet, Kars’ýn soðuðunda nöbet tutan asker misali týkýrdamaya baþlýyor.

    Geri kalan detaylar da hallediliyor. Adamlara hemen o gün belirtilen bir off shore bankada bir hesap açýlýyor. Cayman adalarýnda tek þubelik bir banka. Genellikle bu gibi iþler için kullanýlan bir banka, rezil ama kesinlikle güvenilir. Tabi hesabý da Ýstanbul’daki bir ithalat-ihracat þirketi açýyor. Resmi hiçbir baðlantý olmamasý için.

    Albay ve tümgeneral merkeze "tamam" dedikten sonra ertesi gün para bankaya transfer ediliyor. Adamlara da, "biz hazýrýz malý getirin deniliyor."

    Tümgeneral hemen Türkiye’ye geri dönüyor. Aslýna bakarsanýz malýn Türkiye’ye gelmesini düþük ihtimal olarak görünüyordu. Para riske atýlmadýðý için þansýmýzý deneyelim denildi. Ýþlerin bu kadar kolay olmasý herkesi þüpheye düþürmüþtü ama kaybedilecek bir þey olmadýðý için denemek istediler.

    Fakat daha sonra adamlardan ses seda çýkmadý. Yaklaþýk iki hafta beklendikten sonra Ankara’dakiler homurdanmaya baþladý. Paranýn geri getirilmesini isteyen bile çýktý.

    Tam herkes bunun berbat bir oyun olduðunu düþünürken Bakü’deki Albayý adamlar arýyorlar. Tabi albay merakla biraz da kýzgýnlýkla soruyor, "Ne oldu? Ne bitti" diye.

    Azeri olaný gayet sakin bir þekilde malýn Gürbulak sýnýr kapýsýnýn Türk tarafýnda olduðunu, kendilerinin de orada beklediklerini söylüyor.

    Ýþin garipliðine bakar mýsýnýz? Aslýnda düþününce akýllýca bir taktik. Onlarda doðal olarak bize güvenmiyorlar tabi ki. Malýn çýkýþ tarihini söylemiyorlar, olur da Türk tarafýnda bir sýzýntý varsa diye. Hem bizim hem de Ýran gümrüðü uyumuþ tabi. Adamlar ellerini kollarýný sallayarak plütonyumu sokuyorlar kimsenin haberi olmuyor.

    Hem albay hem de tümgeneral hemen Gürbulak sýnýr kapýsýna gidiyorlar. Tabi evraklarýnda peynir taþýdýðý yazýlý Týr hemen askeri bir yere götürülüyor. Ankara’dan emir gönderiliyor, Týr’ý herkesten uzakta, güvenli bir yerde tutun ve dorsesini sakýn açmayýn. Tümgeneralin yanýnda bir kimya mühendisi, bir nükleer fizik uzmaný ve bolca alet edevat var. Önceden hazýrlanmýþ þeyler iþte.

    Acelelerinin iki sebebi vardý. Birincisi malý bir an önce teslim almak istiyorlardý. Ayrýca plütonyum 239 gibi bir baþ belasýnýn bir faciaya yol açmasýndan korkuyorlardý.

    Neyse, hem adamlar hem de kurþun bloklarla dolu olan TIR güvenli bir yere götürülüyor."

    "Nereye?"

    "Belki inanmayacaksýnýz ama önceden planlandýðý gibi Ayaþ tüneline, tali bir tünel vardý, su basmasý için yapýlmýþ."

    "Ayaþ tüneli mi? Peki neden?"

    "Ýki nedenden. Birincisi Türkiye’nin bu çapta bir nükleer malzemesi olmadýðý için radyasyon güvenliði ile ilgili çok tecrübesi yoktu. Bir sorun olmasý durumunda tünelin iki tarafý kapatýlýp sýzýntý kolaylýkla engellenebilirdi. Ayrýca tünelin içindeki bir radyoaktif madde kesinlikle yukarýdan fark edilmez." dedi ve parmaðýyla gökyüzünü gösterdi.

    "Anlýyorum. Merak ettim, Ayaþ tünelinin gecikmesi ile bunun baðlantýsý var mý?"

    "Kýsmen plütonyum yüzünden ama sadece altý aylýk bir süre için, daha sonra güvenli bir yere nakledildiler. Malýn kalitesi ölçüldükten sonra paranýn blokajý kaldýrýldý, adamlara da biner dolar verildi, gidip parayý alsýnlar diye."

    "Peki Türk vatandaþlýðý?"

    "Ýstemediler, bir uçakla Almanya’ya gittiler. Ertesi günde parayý baþka bir bankaya transfer ettirmiþler. Bir daha da haber alamadýk. Bu da benim Kazak hükümeti teorimi destekliyor."

    "Çok ilginç. Artýk pirinç vardý, peki pilav nasýl yapýldý?"

    "Epey zor oldu. Elinizdeki malzeme plütonyum olunca bomba yapmak uranyum 235’e göre çok daha zor. Çok daha hassas bir mekanizma ve karmaþýk bir teknoloji gerekiyor.

    Bomba yapýmý için Amerikalýlarýn II.Dünya savaþýnda kullandýklarý Los Alamos modeli uygulandý. Yani gözlerden uzak bir yerde, tecrit edilmiþ uzmanlar ve bilim adamlarý bombayý yapacaktý. Tabi daha önce yaklaþýk iki yýl boyunca araþtýrma yapýldý, bilgi toplandý. Know-how elde etmek için.

    Ýþin baþýna daha önce bahsettiðim Tümgeneral getirildi. Doðrudan Cumhurbaþkaný, Baþbakan ve Genelkurmay baþkanýna baðlýydý. Kendisine geniþ yetkiler verildi, Halep valisi gibi bir þey oldu. Her tür sivil ve askeri tesisten yararlanabilirdi. Gizlilik esastý, "karýn bile bir þey bilmeyecek, biri bilgi sýzdýrýrsa çek alnýndan vur" denildi ki yapardý.

    Sonra uzmanlar bulundu. Üniversitelerden, Tubitak’dan, TAEK’den vs. 63 kiþilik bir ekip. Nükleer fizikçiler, kimyagerler, mühendisler vs. Hepsi de Türkiye’nin en iyileriydi. Tabi gönüllü çalýþma esasýna göreydi. Teklifi reddedenlere bir þey denilmedi. Ekip oluþturulunca herkes araþtýrmaya baþladý. Bilgi ve teknoloji toplandý.

    Teknoloji konusunda en büyük yardýmý Pakistanlýlar yaptý. On tane akademisyen ve mühendis eðitim görmek üzere Karaçi’ye gönderildi. Pakilerin çok sevdiði ve Marmaris’te resim yapan bir emeklinin baðlantýlarý da etkili oldu. Bu karþýlýksýz bir yardým deðildi tabi ki. Pakilere, F-16 teknolojisinden biraz koklatýldý. Bir de yaklaþýk 30 tane Pakistanlýnýn savaþ pilotu olarak Türkiye’de eðitilmesi de vardý. Bir F-16 pilotunun eðitim maliyetinin neredeyse bir milyon dolarý bulduðu düþünülürse fena rakam deðil. Bu arada, Pakistanlýlara asla Paki demeyin, çok kýzarlar.

    Tabi Pakistanlý biraderlerimize elimizde plütonyum var, bundan bomba yapacaðýz demedik. Zaten eðitim görmek ve bilgi edinmek için gönderilen sivil ve askeri personelde bunu bilmiyordu. Sadece bu teknoloji elimizde bulunsun, belki lazým olur denildi. Pakistanlýlar tabi ki buna inanmadýlar ama ses de çýkarmadýlar. Gönderilenler bir yýl boyunca eðitim aldýlar, bilgi topladýlar. Sonuçta, atom bombasý yapmaya yarayacak tüm bilgi ve Pakistan’da yedikleri baharatlý yemeklerden dolayý oluþan gastrit ile Türkiye’ye döndüler. Garam masala diye bir soslarý var, tavukla muhakkak deneyin.

    Daha sonra yapým aþamasýna geçildi. Yapým aþamasý ayrý bir kitap konusu olur, bir gün onu da anlatýrým. Dediðim gibi Los Alamos modeli uygulandý. Bir askeri kýþla araþtýrma merkezine çevrildi. Ýsteyen sivil uzman eþini ve çocuklarýný da getirebilirdi ama çýkýþ yoktu. Çocuklar için bir kreþ ve okul bile yapýldý. Anlayacaðýnýz ikinci bir askerlik yaptýlar.

    "Sabah içtimasý var mýydý peki?"

    Gülümsedi.

    "Yoktu ama dýþarý gönderilen tüm mektuplar okunuyordu, telefonlar dinleniyordu. Cep telefonlarý tamamen yasaktý. Komutandan izin almadan kimse dýþarý çýkamýyordu. Fakat sinemadan tutun da, yüzme havuzuna kadar her þey vardý. Vizyondaki filmler iki ay sonra geliyordu ama olsun.

    "Neredeydi bu kamp?"

    "Daha sonra nükleer malzemenin geleceði düþünülerek oldukça ýssýz bir yerde"

    Araþtýrmalar baþlatýldý. Daha önceden yapýlan bir alýþ veriþ listesine uygun olarak ekipman alýndý. Yaklaþýk 800 milyon dolarlýk bir fon ayrýldý, tank modernizasyonu adý altýnda. Tasarým ve simülasyon için büyük bilgisayar sistemleri, Plütonyumun iþlenmesi için CNC makine tezgahlarý, 35 patlama lensi için Triaminotrinitrobenzene, ve dýþ manto için uranyum 238, berilyum, radyoaktif güvenlik malzemeleri, orta çaplý bir laboratuar kuracak kadar kimyasal madde ve analiz cihazý vs. Toplam 2436 kalem.

    "Uranyum 238 mi? bulmak zor deðil mi?"

    "Yok, U-238 fissile deðil, yani bulmak kolay. Çekmece için diye Güney Afrika’lýlardan alýndý, 160 kilo falandý"


    Kamptakiler ne yaptýklarýný bilenlerdi tabi bir de ne yaptýðýný bilmeyenler vardý. Bombanýn bazý parçalarý dýþarýda yaptýrýldý.

    "Hangi parçalar?"

    "Bombada kullanýlan bazý parçalar. Örneðin dýþ nötron kaynaðýný Vestel yaptý. External Neutron Source denilen yüksek voltajlý bir vakum tüpü ama ufak, elimin yarýsý kadar bir þey. Patlama öncesinde yapay olarak nötron üretiyor. Yapý ve çalýþma sistemi olarak televizyon tüpüne benzer ama elektron deðil nötron üretir. Bir çok elektronik aksam da Aselsan’a yaptýrýldý, hassas ateþleme mekanizmasý, kilitleme mekanizmasý, altimetreye baðlý patlama sistemi vs."

    "Peki bu tehlikeli deðil miydi?"

    "Hayýr, onlara sadece þöyle bir alet istiyoruz, bu spesifikasyonlarý, bu da teknik resmi hadi kolay gelsin denildi. Nerede kullanýlacaðý söylenmedi. Yüksek kalitedeki özel çelikten imal edilen dýþ gövdeyi Þeker Fabrikasýndakiler tank parçasý sanýyorlardý.

    Tabi en zoru plütonyumun oksidin galyum ingotlara dökümüydü. Bu uzak bir yerde kurulan özel bir dökümhanede yapýldý, 85 mm çapýnda ****l plütonyum küre parçalarý.

    Daha fazla detay vermeyeyim. Ýþin içindekileri deþifre etmiþ olurum. Hoþ hepsi de bir kiþisel gizlilik anlaþmasý imzaladý ama ne olur ne olmaz. Fakat hepsi de yurtsever ve çalýþkan insanlardý, hiçbir sorun çýkarmadýlar, neredeyse iki yýllarýný verdiler. Hatta aralarýnda sizin hocalarýnýzdan biri de vardý aralarýnda. Milliyetçilik maçlardan sonra Türk bayraðý sallamak deðildir Emin bey, ülke için bir þey yapmaktýr."

    "ODTÜ makineden mi?"

    "Evet"

    "iyi ama oradan mezun olduðumu nereden biliyorsunuz?"

    Sorumu yine duymazlýktan geldi.

    "Ben ODTÜ’lülerle çalýþmayý tercih ederim. Boðaziçililer de iyidir ama fazla snop ve ukaladýrlar. Hoþ ODTÜ’lüler de ukaladýr ama onlara tahammül edebiliyorum. O bahsettiðim hoca bir tuhaftý, Boðaziçi köprüsünden geçmezdi. Dediðine göre teller yukarýdan çapraz geldiði için hem dikey hem de yatay kuvvetlere maruz kalýyormuþ ve güvenli deðilmiþ. Ýstanbul’a beraber gittiðimizde mümkün deðil o köprüden geçmedi. Fatih köprüsünü kullandýk."

    Hocayý hatýrlamaya çalýþtým ama bulamadým. Hoþ bizim bölümde öðrenci ve öðretim görevlisi herkes biraz tuhaftýr ya neyse. Daðýlan dikkatimi tekrar topladým ve adama baktým.


    "Uzun uykusuz geceler, bol çalýþma ve cumartesi günleri yapýlan maçlardan sonra beþ tane atom bombasý yapýldý. Her biri 30 kilotonluk bombalar. Bunlara tarihimizdeki büyük zaferlerden esinlenerek isimler verildi; Sakarya, Gelibolu, Kocatepe, Malazgirt ve Dumlupýnar. Ýkisi Ankara’da, biri Ýzmir’de biri de Diyarbakýr’da"

    "Dört tane saydýnýz ama bomba sayýsý beþ. Eksik olan nerede?"

    "Çok dikkatlisiniz. Evet haklýsýnýz baþlangýçta beþ bomba vardý, þimdi dört tane"

    "Birine ne oldu?"

    "Ne olabilir, patlatýldý tabi ki, yer altýnda."


    "Ciddi olamazsýnýz? Neden patlattýnýz ve nasýl gizleyebildiniz?"

    "Neden olacak? Tabi ki çalýþýp çalýþmadýðýný görmemiz lazýmdý."

    "Peki nerede ve ne zaman patlatýldý?"

    "Yerini ve zamanýný söyleyemem. Artýk kullanýlmayan bir maden ocaðýnda. Ama biraz araþtýrýrsanýz, geçmiþte deprem olasýlýðý çok az olan, en yakýn faya ve tabi ki yerleþim birimine 100 km uzaklýkta olan bir yerde kayda deðer bir deprem olduðunu görürsünüz. Gece yarýsý saat 4:16’da. Siz bulursunuz. Kandilli bile merak edip görmek istedi ama askeri bölge olduðu için izin verilmedi".

    "Neden yer altý nükleer denemesi?"

    "Yerin altýnda yaparsanýz fark edilme ihtimaliniz çok az. Diðer türlü uydular bir atom bombasýnýn patlatýlmasý sonucu oluþacak ýsýyý ve radyasyonu hemen fark ederler."

    "Anlýyorum" dedim. Kafam allak bullak olmuþtu. Baþlangýçta bir hikaye gibi baþlayan fakat inanýlmaz teknik ayrýntýlarla dolu bir hikaye. Ýster istemez sordum.

    "Bu hikaye gerçek mi?"

    Karþýmda tebessümle beni süzen adam kahkaha attý. Sanýrým bu soruyu bekliyordu.

    "Hep okurlarýnýz mý size soracak bu hikaye gerçek mi? diye, bu sefer de siz sordunuz. Demek ki okurlarýnýz hiç de haksýz sayýlmazlarmýþ di mi?"

    Birden tedirgin oldum.

    "Okurlarýmýn hikayelerimi gerçek sandýklarýný nereden biliyorsunuz? Demek ki beni önceden tanýyordunuz. Bu tesadüfi karþýlaþma, bisikletle ilgili sorular, ODTÜ mezuniyeti ve çok sevdiðim ufak purolar, yani hepsi önceden planlanmýþtý deðil mi?"

    Tekrar gülümsedi ama bir þey demedi. Teneke kutudan bir puro alýp yaktý ve bana da uzattý. Ýstemiyorum der gibi baþýmý salladým.

    "Size bir hikaye anlatacaðým dedim. Gerçekliði konusunda bir þey demedim. Hikayenin gerçek mi ya da uydurma mý olduðuna siz karar verin. Gerçek de olabilir uydurma da...

    "Varsayalým anlattýklarýnýz gerçek. Bütün bu detaylar ve ayrýntýlarý dikkate alýrsak siz hep iþin içindeydiniz, hatta iþin baþýndaki tümgeneral sizdiniz. Peki neden bunlarý bana anlattýnýz ve yazmamý istiyorsunuz? Türk hükümeti elinde atom bombasý olduðunu gizlemek istiyor demiþtiniz, neden bu bilgiyi bir þekilde sizin aracýlýðýnýzla sýzdýrsýn ki? Bu çeliþki deðil mi? ve yine varsayalým ki bir sebepten bunu sýzdýrmak istediler. Peki neden bir gazeteciye ya da televizyoncuya gitmediniz? Ne bileyim Ali Kýrca’ya veya Emin Çölaþan’a. Neden bana geldiniz?"

    "Evet haklýsýnýz. Anlattýklarýmýn gerçek olduðunu ve benim hükümet adýna çalýþtýðýmý varsayalým. Belki de bir subayým. Fakat bir de þöyle düþünün, diyelim ki Türkiye elinde atom bombasý olduðunu resmi olarak açýklamak istemiyor çünkü henüz vakti deðil. Bu açýklanýrsa çok toz kalkar ve dýþ politikada zor durumda kalýnabilir. Kuzey Kore olayý malum, tabi bir de Uluslararasý Atom Enerjisi Ajansýnýn ortalýkta dolanmasýný kimse istemez. Herkes yüzünü ekþitecektir. Ama gayrý resmi olarak bunun bir þekilde bilinmesini istiyor da olabilir. Yani abanýn altýndan sopa göstermek istiyor. Karþý taraf, her kimse -dostlarýmýz ya da düþmanlarýnýz diyelim- verdiðim detaylardan bunun gerçek olduðunu anlayacaktýr fakat resmi olarak sorulduðunda Türk hükümeti bunu kolaylýkla yalanlayabilir."

    "Nasýl?" diye merakla sordum. Beynim durmuþ gibiydi.

    "Çok basit. Sýkýþýnca "Bütün bunlar bir hikayeden ibaret. Mehmet Emin Arý adlý bir yazar kendince uydurmuþ" diye bir þey söylerler. Zaten öykünün baþýna koyduðunuz þu ibare var ya, bu öykü bir kurgudur falan diye baþlayan. "Adam yazmýþ, bizim elimizde atom bombasý falan yok, nereden çýkarýyorsunuz bu saçmalýklarý" derler.

    Ayný þekilde herhangi bir okurunuz açýp telefonu herhangi bir yere sorsa, "saçmalamayýn kardeþim, yok öyle bir þey" diyeceklerdir.

    Anlattýklarýmý siz deðil de bir gazeteci yazsa, yalanlamak çok daha zor olurdu. Ayrýca Ali Kýrca ve Emin Çölaþan’ýn bunlarý bilmediðini nereden biliyorsunuz? Herkes biliyor ama bilmezlikten geliyor."

    Gülümsedim. O da gülümsedi. Ufak purolardan bir tane de ben aldým ve yaktým. Bir süre düþündüm.

    "Ya da varsayalým bu anlattýklarýmýn hepsi tamamýyla bir kurgu. Hep kafasýný karýþtýrdýðýnýz okurlardan biri olarak size ufak bir sürpriz yapayým dedim. Ben de yazarýmýn kafasýný karýþtýrayým da görsün ne hallere düþtüðümüzü." dedi ve muzipçe bana baktý.


    "Peki varsayalým anlattýklarýnýz tamamýyla bir kurgu. Bu kurguyu nasýl oluþturdunuz? Ve neden kendiniz yazmýyorsunuz da bana anlatýyorsunuz?"

    "Öylesine geldi aklýma ve kalemim sizin kadar iyi deðil"

    "Yayýnevleri sizin gibi düþünmüyor. Peki yazýp yazmayacaðýmý nereden biliyorsunuz, belki de yazmam" dedim kendinden emin bir tavýrla.

    Sanýrým bunu bekliyordu. Hiç umursamadý ve tekrar gülümsedi.

    "Hadi Emin bey, bir yazar olarak böyle bir hikayeye asla hayýr diyemeyeceðinizi biliyorum. Bir çocuðun önüne bir tabak dolusu çikolata geliyor, hayýr der mi?"

    "Ya bu öykü gerçekten doðruysa ve gizli hükümet sýrlarýný açýklamaktan baþým derde girerse? Evimin önünde beyaz bir Renault araba görmek istemem."

    "Tedirgin olmanýza gerek yok. Hikaye gerçekse, bunu yazacaðýnýzý bazýlarý zaten daha önceden biliyordur. Deðilse de, ortada sýr mýr yok. Hem onlar sizi severler. Ayrýca beyaz Renault’u sadece polisler kullanýr." dedi.

    "Onlar kim?" diye sordum.

    "Okurlarýnýz elbette. Ýstanbul belediyesinde çalýþan mimar okurunuz varsa, baþka yerlerde de çalýþan okurlarýnýz da vardýr elbet." dedi ve yine gülümsedi.

    "Peki siz kimsiniz? Bir nükleer fizikçi mi? Bir MÝT elemaný mý? yoksa yüksek rütbeli bir asker mi?"

    "Emekli diyelim. KDV fiþlerini özenle toplayan, romatizmasý için ara sýra doktora gidip ilaç yazdýran ve artýk sakin bir hayat süren bir emekli. Asýl ben size sorayým Emin bey, siz kimsiniz?"

    "Anlamadým?"

    "Yani bir þair misiniz? Duygulu denemeler yazan bir aþýk mý? içinde komplolar olan þeytani kurgular yazan bir bilimkurgucu mu? Bir öykünüzde adamý paramparça ediyorsunuz ama diðer taraftan bir denemenizde gül yapraðý üzerindeki çiy damlasýna bir paragraf methiyeler düzüyorsunuz. Hangisi gerçek sizsiniz?"

    "Yazar diyelim" dedim.

    Ýkimiz de sustuk. Aklým bombalara takýlmýþtý.

    "Bu bombalar nerede tutuluyor?"

    "Sizce nerede olabilir?"

    "Bir askeri üstte sanýrým..."

    "Eh... bir askeri kýþlanýn kantininin deposunda olacak deðil tabi fakat aktive durumda deðiller."

    "Anlamadým?"

    "Yani plütonyum bloklar söküldü ve ayrý bir yerde tutuluyor, malum radyoaktif ve aþýrý toksit ama herhangi bir durumda takýlmalarý yarým günü geçmez, yarým saatte içinde de bir F-16’ya yerleþtirilir. Bomba 50 cm boyunda ve 40 cm çapýnda mutfak tüpü gibi bir þey, aðýrlýðý da 112 kg. Bunun sadece 4.6 kg’ý plütonyum. Hem zaten plütonyum bloklar takýlsa bile bombalarýn aktive hale gelebilmesi için üç ayrý þifrenin peþ peþe girilmesi gerekir. Aselsan’daki çocuklarýn numarasý. Her neyse umarým asla çalýþtýrýlmaz."

    "Kimlerde bu þifre?"

    "Ben de deðil, emin olabilirsiniz. Cumhurbaþkaný, Baþbakan ve Genelkurmay Baþkanýnda, mühürlü zarflar içinde 16 haneli rakam ve harf karýþýmý þifreler. Her bir bomba için ayrý. Bu zarf da plastik bir zarfýn içinde. Ucunu kýrýp açmanýz gerekiyor. Hiç biri tek baþýna bir iþe yaramaz. Görevlerini devrederken bu þifreleri de verirler."

    "Neden üç kiþi?"

    "Tek kiþi çýlgýnlýk yapabilir ama üç kiþinin ayný anda çýldýrmasý düþük ihtimal. Bu yüzden."

    Bir süre ikimiz de sustuk. Purosunu söndürdü ve garsona hesap iþareti yaptý.

    "Neyse hepsi bu. Müsaadenizi isteyeyim Emin bey. Dizim iyileþince birlikte bisiklete binelim."

    "Olabilir, memnun olurum ama soracaðým çok þey var" dedim.

    "Baþka zaman, þimdilik bu kadar yeter. Unutmadan, þunu alýn" dedi ve gömleðinin cebinden çýkardýðý bir kartpostalý yanlamasýna yýrtarak ikiye ayýrdý ve bir parçasýný bana uzattý.

    "Bu ne için?" dedim merakla.

    "Olur da size mail atarsam bendeki parçanýn resmin taranmýþ halini eklerim. Böylece mailin benden geldiðine emin olabilirsiniz. Bir tür basit þifre, eski bir numaradýr."

    Atakulenin yarým resmi olan yýrtýk kartpostal parçasýný alýp, elimde bir süre tuttum. Hesap gelince sýrt çantamdaki cüzdanýmdaki kredi kartýný almaya yeltendim ama hemen itiraz etti.

    "Lütfen. Hesaplarý her zaman okurlar öder, ayrýca bize ilk öðretilenlerden biri de hesabý peþin ödememizdir. Kredi kartý her yerde olduðu gibi bizim iþimizde de bir baþ belasýdýr" diye espri yaptý. Sonra on milyonu masanýn üstüne býrakýp "üstü kalsýn" dedi.

    Garsona teþekkür edip ayrýldýktan sonra ayaða kalktý ve tokalaþtýk.

    "Anlattýklarýmý yazýn ve web sitenizde yayýnlayýn. Takip edeceðim. Bu arada, deprem hikayesi gerçekten iyiydi" dedi.

    Elimde yýrtýk bir kartpostal parçasý, arabasýna binip hýzla uzaklaþan adama bakakaldým. Birden kafamdan arabanýn plakasýný almak geçti ama araba çoktan gözden kaybolmuþtu. Bir süre öyle ayakta kalakaldým, ufak teybin kapanma sesiyle kendime geldim.

    Kafamda adamýn anlattýklarýný tekrar düþünürken bisikletle eve geri döndüm. Gizli örgütlerden çok Suna’dan yiyeceðim zýlgýt beni korkutuyordu. Bu sefer perdeleri asmak bile beni kurtaramazdý.

    Tanrým! Neden pazarlarý evde çizgili pijama giyip futbol maçý seyreden adamlardan deðilim? Ne iþim var benim atom bombalarýyla?

    Önemli Not: Bu öykü tamamýyla bir kurgudur. Gerçek kiþi, kurum ve yer isimleri bir tesadüften ibarettir. Öykü ile baðlantýlarý yoktur.

  2. #2

    Kullanýcý Bilgi Menüsü

    Standart

    nasiii.

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Þu an Bu Konuyu Gorunteleyen 1 Kullanýcý var. (0 Uye ve 1 Misafir)

Bu Konudaki Etiketler

Yer imleri

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajýnýzý Deðiþtirme Yetkiniz Yok
  •