Cennet Yolunun Buraklarý
Soru: Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i þerifte, 'Yâ eyyühe'n-nâs! Efþu's-selâm, ve et'ýmü't-taâm, ve sýlu'l-erhâm, ve sallû billeyli ve'n-nâsu niyâm, tedhulü'l-Cennete biselâm' buyuruyor. Peygamber Efendimiz'in bu türlü sözleri, sadece o anki muhataplarýna mý özeldir yoksa umûmî midir? Bu hadisi nasýl anlamalýyýz?
Cevap: Bu hadis-i þerifi, Abdullah Ýbn-i Selâm (radiyallahü anh) rivayet etmektedir. Kýsaca meâli þöyledir: 'Ey Ýnsanlar! Selamý aranýzda yaygýn hale getirin.. sofranýz herkese açýk olsun, çokça ikram edin.. sýla-ý rahimde de kusur etmeyin.. bir de, insanlarýn uykuya daldýklarý anlarda, gecelerin karanlýðýný namazla delin.. böylece selametle Cennet'e girersiniz!.' (Ýbn-i Mâce, Et'ime, 1; Dârimî, Salât, 156)
Peygamber Efendimiz'in (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) bu kabil sözlerini ilk akla gelen (zahirî) manalarýyla ele almakta ve o þekilde amel etmekte hiçbir mahzur yoktur. Bilakis, herbiri güzel ahlakýn ayrý bir yanýna iþaret eden bu hususlarý tatbik etmek insana çok fayda ve sevap kazandýrýr. Bununla beraber, bu türlü hadis-i þerifleri tergib (teþvik etme, isteklendirme) ve terhîb (sakýndýrma, uzaklaþtýrma) sadedinde îrad edilmiþ sözler olarak deðerlendirmek daha doðrudur.
Tergib ve Terhîbe Birer Misal
Mesela; Allah Rasûlü, 'Münafýðýn alâmeti üçtür: Konuþtuðu zaman yalan söyler, vaad ettiðinde vaadinden döner, kendisine bir þey emanet edildiðinde emanete hýyanet eder' buyurmuþ; bazý rivayetlerde, hemen her zaman en haince düþmanlýk duygularýný dostane tavýrlar içinde icra etmeyi de nifak emaresi olarak zikretmiþtir. Bu nebevî beyan, sözünden dönen ya da yalan söyleyen herkesin münafýk olduðu manasýna gelmez. Her yalan, insaný mutlaka münafýk yapmaz. Fakat, yalan, bir lafz-ý kâfirdir; yalan söyleyen bir insan küfre doðru bir adým yaklaþmýþ ve imanýný ayakta tutan esaslardan da bir adým uzaklaþmýþ olur. Dolayýsýyla, insan bir-iki yalanla münafýk olmasa da doðru olmayan her beyanla tehlike sýnýrýna biraz daha yaklaþmýþ sayýlýr. Keza, kendine bir emanet verildiðinde ona hýyanet eden kimse, emniyetten uzaklaþmasý ölçüsünde imandan uzaklaþmýþ ve o kadar da küfre açýk hale gelmiþ olur. Evet, yalanýn, ahde vefasýzlýðýn ve emanete ihanet etmenin öyle çeþitleri vardýr ki, onlar insaný tam bir münafýk haline getirir. Bu kötü fiilleri iþleyenlerin hepsi münafýk olmasa bile, hemen herkes bir yalan menfezinden nifaka düþebilir; bir emanete ihanet çukurundan küfre yuvarlanabilir; sözünde durmama ya da hayasýzca düþmanlýk yapma gibi günahlar sebebiyle münafýklar safýna kayabilir. Öyleyse, bu neticeye götürebilecek iþlerin en küçüðünden dahi fersah fersah uzak durmak gerekir. Ýþte, Peygamber Efendimiz de münafýðýn alametlerini sayarken terhib edalý bir ifadeyle bu hususlara dikkat çekmiþtir.
Allah Rasûlü, bir baþka zaman da, 'Cenâb-ý Allah yedi kimseyi, kendi zýllinden (gölgesinden) baþka sýðýnak olmayan kýyamet gününde, zýlli altýnda himaye edecektir.' buyurarak, âdil imamdan baþlayýp yapayalnýzken Allah'ý anýp da gözleri yaþlarla dolan insanla bitirerek yedi zümreyi saymýþ ve bu yedi sýnýf insaný misal vererek onlarýn temsil ettiði yüksek hasletlere sahip olmamýz için bizi teþvik etmiþtir.
Tergib ifade eden bu beyanda, âdil imam ilk sýrada zikredilmiþtir. Haddizatýnda, adaletli idarecilerin hepsi Allah'ýn zýllinde deðildir. Fakat, adil olan bir idarecinin Allah'ýn zýllinde olmasý kuvvetle muhtemeldir. Çünkü, hükümdarýn ya da deðiþik kademelerdeki yöneticilerin ellerinde geniþ imkanlar vardýr. Bu geniþ imkanlar, güç ve kuvvet genellikle despotluða, tiranlýða ve zorbalýða götürür; sahibini çýldýrtýr ve ona saðlam muhakemede bulunma imkaný vermez. Kaba kuvvet aklýn önüne geçer, þefkat duygusunu çiðner ve merhamet hissini öldürür. Dolayýsýyla, güç ve kuvvetin temsilcileri çoðunlukla hak ve adalet tanýmazlar; adeta insanlarýn hukukunu çiðneme hakký kendilerine verilmiþ gibi davranýrlar. Koruma mecburiyetinde olduklarý hukuk kurallarýna en baþta onlar riayet etmezler. Böylece, aslýnda bir hikmet-i vücudu bulunan kuvvet, bazý kayýtlar altýna alýnmadýðý ve hakkýn emrine girmediði zaman kimin eline geçerse geçsin onu azgýnlaþtýrýr ve bir zalim haline getirir.
Ýþte, hakperest ve adil davranmanýn çok zor olduðu bir konumda, Hulefa-i Raþidîn, Ömer bin Abdülaziz, Mehdî-i Abbasî, Harun Reþid, Fatih Sultan ve Yavuz Selim gibi davranmaya çalýþarak kýlý kýrk yararcasýna yaþayan idareciler Allah'ýn rahmetine, Cennet'e ve rýdvana açýk duruyorlar demektir. Güç, makam ve mansýp karþýsýnda 'pes' etmeyip adaletten ayrýlmama 'zýllullah'a açýk bir duruþ manasýna gelmektedir. Öyle bir duruþ, adil idarecileri, Cenâb-ý Hakk'ýn hususî ve sürpriz olarak hazýrlayacaðý o ilahî gölgeye namzet hale getirmektedir. Ahirette insanýn kalbini, ruhunu, hissini ve bütün letâifini saran endiþe ateþlerine karþý koruyucu bir sera ve bir siper olan 'zýllullah', hiç kimsenin korunamadýðý bir yerde, iþte o türlü idarecileri himayesine alacak ve onlar için emin bir sýðýnak olacaktýr. Evet, adalet sýfatý, bir idarecinin 'zýllullah'a mazhar olmasý için tek baþýna kafi deðilse de, o mazhariyete erenler mutlaka adil imamlar arasýndan çýkacaktýr. Dolayýsýyla, bu hadis-i þerif bir hakikati ifade etmenin yanýsýra hem fertler hem de toplum için çok önemli olan bazý hasletleri de nazara vererek o güzel huylara teþvik etmektedir.
Münebbihât
Ýbn-i Hacer el-Askalânî hazretleri tarafýndan derlenen, Peygamber Efendimiz'in, Ashâb-ý Kirâm'ýn ve Tâbiîn'in büyüklerinin bazý sözlerine yer verilen 'Münebbihât' adlý risâle, ikiden ona kadar cümlelerden oluþan tenbihleri ihtiva etmektedir. Münebbihât'ta, sünâiyyât, sülâsiyyât, rübâiyyât... denilen iki maddeli, üç maddeli, dört maddeli... hadisler vardýr ve bunlarýn hepsi Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'in bazý hakikatleri ifadeyle beraber tergib ve terhib maksadýyla söylediði lâl ü güherlerdir. Bunlar, sorunuzda zikrettiðiniz hadis-i þerif gibi, salih amellere karþý arzu uyarýr, iradeyi þahlandýrýr ve iþtiyâký arttýrýr; fena iþlere karþý da nefsi dizginler, hevayý gemler ve hevesi frenler.
Söz konusu hadis-i þerifte de, mü'minler, amel-i salihe dair dört hususa teþvik edilmekte ve ilk olarak 'Efþu's-selâm - Selamý yaygýnlaþtýrýn.' denmektedir. Bildiðiniz gibi, 'selam' ayýp ve kusurdan, korku ve endiþeden emin olma, emniyet ve sulh içinde bulunma manalarýna gelir. Selam, bir mü'minin diðerine 'es-Selâmü aleyküm' deyip 'Allah'ýn selâmý senin üzerine olsun; Allah seni her türlü kazâ ve beladan korusun; selametle yaþayýp emniyet ve güven içinde Cennet'e dahil olasýn' þeklindeki niyet ve mülahazalarla dua etmesi; diðerinin de, 'Ve aleykümü's-selâm ve rahmetullahi ve berakâtüh' diyerek 'Allah'ýn selâmý, rahmet ve bereketi seninle de beraber olsun; benim için istediklerinin kat kat fazlasýný Allah sana da lütuf buyursun' türünden nezih duygularla mukabelede bulunmasý demektir.
Selâm Olsun!..
Cenâb-ý Allah, 'Ey iman edenler! Kendi evleriniz dýþýndaki evlere, sahiplerinden izin isteyip onlara selam vermeden girmeyin.' (Nûr, 24/27); bir baþka ayet-i kerimede de, 'Þayet size selam verilirse, siz de ondan daha güzel bir tarzda selamý alýn, en azýndan verilen selamýn misli ile karþýlýk verin!' (Nisa, 4/86) buyurmaktadýr. Ayrýca, 'Rahman'ýn has kullarý o kimselerdir ki onlar tevazu ile yürürler. Cahiller kendilerine laf atarsa 'Selametle!' der geçerler.' (Furkan, 25/63) ilahî beyanýyla, has kullarýnýn edep ve nezaket dolu tavýrlarýný takdir etmektedir. Evet, Allah'ýn seçkin kullarý, gururlu, saygýsýz, kaba ve haþin deðil, alçak gönüllü bir þekilde, terbiyeli ve nazik yürürler. Kendileri etrafa hiç sýkýntý vermedikleri gibi, cahillerin cahilce tavýrlarla onlarý muhatab almalarý, çok kaba hareketler sergilemeleri ve yakýþýksýz sözler sarf etmeleri karþýsýnda bile asla çirkin bir laf etmez, nezaketlerinden taviz vermezler. Dillerini edep ve nezahete o denli alýþtýrmýþlardýr ki, baþka bir þey söylemez, sadece 'selam' der geçerler.
Güvenilir hadis kaynaklarýnda yer alan bir rivayete göre; bir gün bir Yahudi, Peygamber Efendimiz'in yanýna gelerek 'es-Selâmü aleyküm' der gibi yapmýþ, fakat, 'es-Sâmü aleyküm' demiþti. Ýbrânî dillerinde, 'sâm' ölüm demekti; 'es-Sâmu aleyküm' ise, 'Ölüm sizin üzerinize olsun, canýnýz çýksýn!' manasýna gelmekteydi. O talihsiz adam, Allah Rasûlü'ne selam veriyormuþ gibi yapýp 'es-Sâmü aleyküm' deyince, onun maksadýný anlayan Hazreti Aiþe validemiz biraz sinirlenip, 'Ölüm, gazap ve lanet sizin üzerinize olsun; Allah canýnýzý alsýn!' diyerek ziyadesiyle mukabelede bulunmuþtu. Meseleyi biraz nükteyle ele alacak olursak, mualla annemiz zahiren doðru olaný yapmýþtý; zira, selamý alan insanýn verilen selama daha baþka kelimeler ilave ederek mukabelede bulunmasý gerekir. Mesela, birisi size 'es-Selâmü aleyküm' deyince, siz 'Ve aleykümü's-selâm' demekle yetinmez; 've rahmetullahi ve berakâtuhu' sözlerini de ekler; hatta Hazreti Üstad gibi, 'ebeden, dâimen, ebede'l-âbidîn ve dehre'd-dâhirîn' diyerek selamý bitirirsiniz. Ýþte Aiþe validemiz de –ona ruhlarýmýz feda olsun– Ýnsanlýðýn Ýftihar Tablosu'na karþý öyle çirkin davrananlara ziyadesiyle cevap vermiþti.
Bunun üzerine Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Hazreti Aiþe'nin cevabýný doðru bulmadýðýný ima ederek 'Eðer kötü söz tecessüm etseydi, çok çirkin tecessüm ederdi; nezaket ise, neyin üzerine konduysa onu süsledi ve onun makamýný yüceltti.' buyurmuþtu. Ümmü'l-mü'minîn, 'Ya Rasûlallah! Onlarýn 'es-Sâmu aleyküm' dediðini duymadýnýz mý?' deyince de Efendimiz, 'Evet duydum, ama onlara verdiðim cevabý sen duymadýn mý? Ben de onlara, 'Aleyküm - Size de' diye cevap verdim.' demiþti.
'Ýman etmedikçe Cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe, olgun bir imana sahip olamazsýnýz. Size, yaptýðýnýz takdirde birbirinizi seveceðiniz bir þeyi haber vereyim mi? Aranýzda selamý yayýnýz!...' diyen Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, pek çok hadislerinde selamýn önemi ve yaygýnlaþtýrýlmasýnýn gereði üzerinde durmuþtur. Bir sahabi, 'Ýslamýn hangi iþi daha hayýrlýdýr?' diye sorduðunda, Efendimiz, 'Yemek yedirmen, tanýdýðýna ve tanýmadýðýna selam vermendir.' buyurmuþtur.
Evet, Peygamber Efendimiz 'Efþû's-Selâm' diyerek, dilimizde de kullandýðýmýz 'fâþ' kelimesinin farklý bir kipiyle selamý yaygýnlaþtýrmamýzý, uðradýðýmýz her yerde emniyet telkin etmemizi, tanýsak da tanýmasak da karþýlaþtýðýmýz herkese selam vermemizi ve selamý hiç terk etmediðimiz bir adet haline getirmemizi emretmiþtir. Onu, insanlarýn kalblerindeki kin ve nefreti eritecek, aradaki soðukluklarý giderecek ve gönüllerde bir sýcaklýk hasýl edecek en önemli unsurlardan biri olarak saymýþtýr. Yalnýzca dýþarýda deðil herkesin kendi evinde de selam alýp vermesi gerektiðini de belirtmiþ; yanýnda büyüttüðü Hazreti Enes'e, 'Ailenin yanýna girdiðinde selam ver ki, sana ve ev halkýna bereket olsun!' buyurmuþtur.
Bonjur, Bonsuvar...
Halk arasýnda kullanýlan, 'Emniyete ve güvenliðe geldiniz, burada rahat edebilirsiniz; size teminat veriyoruz' manasýna gelen 'merhaba'; Fransýzca'dan dilimize geçen ve bilhassa Tanzimat'tan sonra adeta moda olan 'bonjur', 'bonsuvar'; Ýngilizce'den alýnan 'hi', 'hello'; Türkçe'nin saflaþtýrýlmasý bahanesiyle icad edilen 'günaydýn', tünaydýn' ya da bugün onlarýn yerine kullanýlmaya baþlanan 'iyi günler' ve 'iyi geceler' gibi sözler de gönül almaya vesile olabilir; onlarla selamlaþmak, muhatabý görmezlikten gelerek hiç kâle almýyormuþçasýna sessizce çekip gitmekten daha iyidir. Fakat, onlardan hiçbiri 'Es-Selâmu aleyküm!' demek kadar derin manalar taþýmaz ve selamýn yerini dolduramaz. Selamýn manasý çok derindir. 'Es-Selâmu aleyküm' ifadesi, 'Allah saðlýk, afiyet versin, kaza ve beladan emin kýlsýn' demekten 'Cennet dârüs-selâmdýr, selamet yeri ve yurdudur. Cennet senin de otaðýn olsun, Allah seni Cennetlik eylesin. Cehennemden uzak, Cennete dahil olasýn; Allah'ýn lütfuna erip ebedî saadeti bulasýn' demeye kadar çok geniþ ve derin manalar taþýr.
Ayrýca, selamýn hakikatini ve ***fiyetini Kur'an-ý Kerim öðretmiþtir. Cennet ehlinin karþýlanýþýný, meleklerin onlara 'Selâmun aleyküm' deyiþlerini anlatmýþ ve adeta her selam sözü melekleri, Cennet'i ve ehl-i imanýn 'selam yurdu'nda karþýlanýþýný hatýrlatýr olmuþtur. Bediüzzaman hazretlerinin dediði gibi, Kur'an'ýn her kelimesi bir 'melek-i nâtýk'týr. Yani, Allah'tan gelen o kelimeler canlý birer çaðrýdýr, birer davettir. Siz, o mübarek kelimeleri seslendirdiðiniz ya da dinlediðiniz zaman vicdanýnýzda meleklerin sesini iþitebilir, ruhânîlerin teþkil ettiði koroda bulunduðunuzu hissedebilir ve her þeyin ötesinde âdetâ Mütekellim-i Ezelî'ye ait selamý duyuyor gibi olabilirsiniz. Kur'an'ýn kelimeleri adeta sizinle konuþurlar ve o muhrik naðmeleriyle, baþka hiçbir vesileyle ve hiçbir yerde bulamayacaðýnýz bazý kayýtlarý sizin ruh disketinize kaydederler. Öbür tarafta o kayýtlarýn çözümüyle yüz yüze geldiðiniz zaman da sizi zevkine doyamayacaðýnýz bir inþiraha ulaþtýrýrlar.
'Selam' da melek-i nâtýk denebilecek kelimelerden biridir. Öyleyse, baþka sözlerle deðil, Kur'an'ýn öðrettiði o derin muhtevalý beyanla insanlarý selamlayýn. Uðradýðýnýnýz her yerde, çarþý-pazarda, bir dükkanda ya da þadýrvan baþýnda rastladýðýnýz her insana 'es-Selâmu aleyküm' deyin, niyetinizle onu her an biraz daha derinleþtirerek insanlar arasýnda emniyetin temsilcileri olun. Sizin o samimi söz ve tavýrlarýnýz bir havuza dökülecek, orada deðerlendirilecek; çok farklý þekillerde, deðiþik kalýplar içinde ve ahirette iþinize yarayacak bir ***fiyette mutlaka bir gün dönüp size gelecektir; iþte o günü intizara koyulun. Kim bilir, belki de o selamlaþmalarýnýzýn herbiri, dualarýnýza meleklerin iþtirakini saðlayan kapýyý açacak sihirli birer anahtar mesabesindedir. Kim bilir, belki çarþý-pazarda önünüze gelen herkese emniyet ve güven vaad ettiðiniz zaman sizin için de öbür âlemlerde bir kýsým emniyet kapýlarý açýlýyordur; sizin bir selamýnýza mukabil yüzlerce melek 'Selam sizin de üzerinize olsun' diyor ve size dua ediyordur. Evet, böyle bir kazanma yolu varken onu deðerlendirmemek, dilsizmiþ gibi davranýp selam vermemek ya da baþka kültürlerin etkisiyle meseleyi daraltmak büyük bir kayýptýr.
Sofranýzý Herkese Açýn
Hadis-i þerifte, ikinci olarak, 'Ve et'ýmü't-taâm- Sofranýz herkese açýk olsun, bolca ikram edin' denmektedir. Fakirleri ve açlarý doyurma mevzuu ayet-i kerimelerde ve hadislerde farklý þekilde ifade edilmiþ; zekat, sadaka, keffaret ve fidye gibi meselelerde fakirlerin doyurulmasý konusu, sýnýrlarý çizilerek geniþçe ele alýnmýþtýr. Fakat, Peygamber Efendimiz bu sözüyle zengin-fakir, mü'min-müþrik ayýrmamýþ; yemek yedirmeyi mutlak býrakmýþtýr. Bu açýdan, öncelikle Müslümanlara olmak üzere, Hristiyan, Yahudi, Budist ya da kim olursa olsun gayr-i müslime ikramda bulunmak da bu sözün muhtevasýna dahildir.
Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) 'Her yaþ ciðer (canlý) sizin için bir sevap kazanma vesilesidir.' buyurmuþtur. Ýffetsiz ve çok günahkar bir kadýnýn, susuzluktan dili sarkmýþ bir köpeðe acýdýðýndan dolayý bir kuyuya inip ayakkabýsýyla su çýkardýðý ve o köpeði suladýðý için Cennet'e girdiðini anlatan Peygamber Efendimiz, bir kediyi eve hapseden, ona yiyecek vermeyen, yeryüzünün haþeratýndan yemesine de engel olan ve onun ölümüne sebebiyet veren bir baþka kadýnýn da bu çirkin iþten dolayý Cehennem'e gittiðini bildirmiþtir. Evet, kendisinde hayat eseri olan her canlý bir sevap vesilesi ise, buna hayvanat dahil olduðu gibi evleviyetle insanlar da dahildir. Çünkü, her insan Cenab-ý Allah'ýn özel mührünü taþýmaktadýr ve ahsen-i takvime mazhardýr.
Demek ki, 'Ve et'ýmü't-taâm' ifadesini çok geniþ olarak deðerlendirmemiz gerekmektedir. Soframýzý herkese açýk tutmamýz, misafirimiz kim olursa olsun yemek yedirmemiz mü'mince bir davranýþtýr. Tabii ki, herhangi bir sahabiye ikram etmek farklýdýr, Peygamber Efendimiz'e yemek yedirmek daha farklýdýr. Necran'dan gelip baðrýný Ýslam'a açan insanlara ya da Gassan'dan gelen Hristiyanlara yemek yedirmekle, sýradan bir müslümana ikramda bulunmak ayný kýymette deðildir. Evet, Allah rýzasý için yemek yedirmek salih bir ameldir ve her ikramýn bir sevabý vardýr. Fakat, soframýza oturan insana göre o sevabýn artmasý da söz konusudur. Hak dostlarýndan birine yedirdiðimiz yemek, Allah nezdinde öyle büyüktür ki, onun bizim için yedi veren, hatta yetmiþ veren baþak gibi olmasý ve evimizi bereketle doldurmasý kuvvetle muhtemeldir.
Diðer taraftan, mü'minleri diðer insanlardan ayýran özelliklerden biri karþýlýk beklemeden yedirip içirmek ve insanlara ikramda bulunmaktýr. Ehl-i dünyanýn düþmanlýk ve mücadeleleri çoðunlukla yemek davasý üzerinde cereyan eder. Onlar hep baþkalarýnýn kazancýndan yemek ve baþkasýnýn sýrtýndan geçinmek isterler. Güçleri yeterse zulümle yahut hýrsýzlýkla, o da olmazsa dilencilikle baþkasýnýn malýný alýr kullanýrlar. Ehl-i iman ise, muhtaçlarýn ihtiyaçlarýný gidermek ve Allah'ýn lutfettiklerinden infakta bulunmakla rýza-yý ilahiyi tahsile çalýþýrlar. Mü'minler ikramýn ***fiyetine deðil, onu ortaya koyduklarý andaki niyetlerine önem verirler. 'Yarým hurmayla bile olsa kendinizi ateþten koruyun' ve 'Ey Müslüman kadýnlar, bir koyun paçasý da olsa hayýr hesabýna hiçbir iyiliði küçük görmeyin' buyuran Ýnsanlýðýn Ýftihar Tablosu'nun irþadýna kulak verir; ellerinde ne varsa, güçleri yettiðince yedirir içirirler. Ayrýca, Hazreti Hatice, Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Osman gibi sahabe efendilerimizin, insanlarý dine davet için düzenledikleri ziyafet sofralarýnda ya da fakirlere-muhtaçlara yardým yolunda servetlerini tükettiklerini (deðerlendirdiklerini demek daha doðru olsa gerek) hatýrdan çýkarmaz ve onlara benzemeye gayret ederler.
Bir Türk atasözünde 'Her geceyi Kadir, kapýna gelen her insaný da Hýzýr bil' denir. Bu, sofrayý herkese açýk tutma meselesinde de çok önemli bir ölçüdür. Tanýsan da tanýmasan da kapýný çalan herkesi Hýzýr gibi kabul etme, güleryüzle karþýlama ve ona ikramda bulunma yemek yedirmenin hakkýný verme demektir... Ýþte, Peygamber Efendimiz'in 'yemek yedirin' sözü bu geniþlikte yorumlanmalýdýr.
Sýla-i Rahim
Sohbetimize mevzu teþkil eden hadis-i þerifteki üçüncü husus 'Ve sýlu'l-erhâm – Sýla-yý rahimde bulunun' beyanýdýr. 'Sýla', kavuþmak, ulaþmak, akrabayý ziyaret etmek, mü'minlerle görüþmek ve alâkayý devam ettirmek manalarýna gelmektedir. Sýla, Türkçe'mizde de çok kullanýlan, özellikle dâussýla terkibiyle vatan hasretini ve memleket özlemini ifade için edebiyatýn hemen her türünde sýkça rastlanan bir kelimedir. 'Dâussýla' tabiri, günümüzde de pek çok insanýn hasret ve hicranýnýn unvanýdýr. Anne-babanýzdan, dost ve akrabanýzdan uzaksanýz; vatan topraðýný, öz kültürünüzü, kendi kültür ortamýnýzý, camilerinizi, minarelerinizi ve ezanlarýnýzý özlüyorsanýz; hatta bazen mahyalarýnýzýn, temcid ve tehlillerinizin hayali gözlerinizi yaþartýyorsa ve bin âh ile 'Keþke bir kere daha o iklimin havasýný solusam; bir kere daha öz deðerlerimle buluþsam' diyorsanýz bunlarýn herbirine karþý sizin içinizde de bir sýla derdi var demektir.
Sýla-i rahime gelince, o, akraba ve yakýnlarý ziyaret etme, hal ve hatýrlarýný sorma, gönüllerini alma ve alâkayý koparmama demektir. Peygamber Efendimiz'in Cennete girmeye vesile olan amellerden biri saydýðý sýla-i rahimin, âyet ve hadislerde, namaz, zekât gibi farz ibadetlerden hemen sonra zikredilmesi onun dinimizdeki önemini göstermektedir. Kur'an-ý Kerim, 'Allah'tan korkun ve akrabalýk baðlarýný koparmaktan sakýnýn' (Nisâ, 4/1) mealindeki ayeti-i kerimede olduðu gibi sarih ya da pek çok ilahî beyandaki imalarla sýla-i rahimi nazara vermiþtir. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz de, 'Akrabalýk, Arþ'ta asýlýdýr. ‘Beni gözeteni Allah gözetsin; beni terk edeni Allah terk etsin' der durur.' buyurmuþ; bir baþka defa, 'Yoksula yapýlan sadaka bir sadakadýr. Bu sadaka akrabaya yapýlmýþsa iki sadaka demektir. Biri sadaka, diðeri sýla-i rahimdir ki bu da sadaka sayýlýr' demiþ ve 'Akrabalýk baðlarýný kesip koparan kimse Cennete giremez' tehditkar ifadesiyle mü'minleri ikaz etmiþtir. Ýslam alimleri, bu ayet ve hadisleri nazar-ý itibara alarak sýla-i rahimde bulunmanýn vacib olduðunu söylemiþ ve onun terkedilmesinin büyük günah sayýlacaðýný belirtmiþlerdir.
Sýla-i rahim meselesinde gözetilmesi gereken öncelikler vardýr. Yolunuzu hasretle gözleyen ve 'Ne olur kavuþabilsem' diyen insanlara karþý sýla ayrý bir kýymete ulaþýr. Dolayýsýyla hiç kimseye karþý sýla, anne–babaya karþý olan sýlanýn yerini tutamaz. Sonra bizim kýstaslarýmýz içinde nine ve dedeye karþý.. daha sonra amca ve halaya karþý.. onlarýn akabinde de dayý ve teyzeye karþý.. sýla gelir. Aslýnda, sýla-i rahimdeki sýralamada da Kur'an-ý Kerim esas olmalý ve kendilerine karþý iyilik yapýlmasý gerekenler Kur'an'da hangi sýrayla anlatýlmýþsa, o sýra ölçü kabul edilmelidir. Deðiþik ayetlerde iyilik yapma ve ihsanda bulunma meselesi anlatýlýrken bir tertibe riayet edilmiþtir. Mesela; bir ayet-i kerimede mealen 'Yalnýz Allah'a ibadet edip O'na hiçbir þeyi þerik yapmayýn. Anneye, babaya, akrabalara, yetimlere, fakirlere, (evi yakýn olan veya akrabadan olan) yakýn komþulara, (evi uzak olan veya akrabadan olmayan ya da müslüman olmayan) uzak komþulara, yol arkadaþýna, garip ve yolculara, ellerinizin altýndakilere (köle, cariye, hizmetçi, iþçi) güzel muamele edin. Bilin ki Allah kendini beðenen ve övünüp duran kimseleri sevmez.' (Nisa, 4/36) buyrulmaktadýr. Dolayýsýyla, iyilik ve ihsanda bulunurken de bu sýralama gözetilmeli; kimin sýla hakký daha büyükse ona daha çok önem verilmelidir.
Sýla-i rahim, tatlý sözlü, güler yüzlü olmaktan selâmlaþmaya, hal-hatýr sormaktan insanlar hakkýnda iyi dileklerde bulunmaya, ziyâretlerine gitmekten ihtiyaçlarýný görmeye, dertlerini paylaþmaktan malî yardýmda bulunmaya kadar pek çok iyilik ve ihsaný ihtiva eder. Hususiyle günümüzde bu iyilik ve ihsan yollarý neredeyse unutulmuþ ve akrabalýk baðlarý bütün bütün koparýlmýþtýr. Maalesef, artýk anne-babalar, nine ve dedeler biraz yaþlanýp elden ayaktan düþünce kendilerini düþkünler evinde buluyorlar. Önceden oralara 'Darülaceze' denirdi; þimdi adýný biraz kibarlaþtýrarak 'huzur evi' diyor ve onunla teselli olmaya çalýþýyorlar. Ýnsan, çocuklarýnýn olmadýðý, torunlarýnýn bulunmadýðý, ne ihtimamla büyüttüðü yavrularýný sevemediði, onlara bakýp bakýp 'Ben de bir anneyim.. bir babayým!' diyemediði, kendine sevgi ve hürmetle bakan yakýnlarýný göremediði, onun için bir tencerenin kaynamadýðý ve çoðu zaman aranýp sorulmadýðý bir yerde nasýl huzurlu olur ki! Biz kendi kafamýzda mevhum bir huzur tasarlamýþýz; o talihsizler yuvasýna da 'huzur evi' demiþiz. Senelerdir onlarýn da bizim var olduðunu sandýðýmýz huzuru duymalarý için zorlayýp duruyoruz. 'Ne güzel yiyip içip yatýyorlar, daha ne olacaktý ki?' der gibi bir halimiz var. Oysa ki, insan hayvanlar gibi yiyip içen, sonra da yan gelip yatan ve bu þekilde huzuru yakalayabilen bir mahluk deðildir. Ýnsan, çevresine alâka duyan, tabiata açýk bir fýtratý bulunan, evlat ve torunlarýyla, hatta torunlarýnýn torunlarýyla bile münasebeti olan bir varlýktýr. Fakat, maalesef, biz bugün onu yeme, içme ve uyumaya hapsetmiþ durumdayýz.
Baðlar Bozuldu...
Aslýnda, bu hâl Batý'nýn ahlak ve kültürünün neticesidir. Bu acý tablo, aile müessesesinden mahrum, yuvanýn sýcaklýðýný hiç duyamamýþ; belli bir yaþa kadar baba evini otel gibi kullanan, rüþdüne erdikten sonra da anne-babasýný terk edip baþka bir yere gidebilen kayýtsýz insanlarýn eseridir. Ne yazýk ki, son senelerde biz de, bir zamanlar uzaktan uzaða hayretle seyrettiðimiz bu tablonun bir parçasý haline geldik. Belki uzun zaman direndik; cedþâhî ailelerimizi ve yuvamýzýn kudsiyetini korumaya çalýþtýk; fakat, heyhat, fýrtýna çok þiddetliydi. Nihayet, biz de karþýmýzda, Alvar Ýmamý Efe Hazretleri'nin hicranla tavsif ettiði yýkýk bir dünya bulduk:
'Bâd-ý hazân esti baðlar bozuldu,
Gülistânda katmer güller mi kaldý
Þecerler kýrýldý bârlar üzüldü
El atacak dahî dallar mý kaldý
Bir sel aldý sahrâlarý bürüdü
Aðaçlar kurudu kökler çürüdü
Erler yüreðinde yaðlar eridi
Hasb-i hâl edecek kâller mi kaldý
Bozuldu dünyanýn bâð u bostâný
Zâð-ý siyeh yaktý bu gülistâný
Bülbüller okusun dertli destâný
Elvân nakýþ keþmir þallar mý kaldý'
Maalesef, bize ait deðerler de bir bir yýkýldý. O sýmsýcak ve huzurlu yuvalar, o güleryüzlü, saygýdeðer dede ve nineler, o sevimli, þirin evlat ve torunlar... hepsi bir bir devrilip gitti ve nesiller âdetâ harabeler içindeki baykuþlara döndü.
Ýþte, sýla mevzuundaki bu tahribin tamir edilmesi de çok önemli bir vazifedir. Bu yýkýlýþýn yeni bir diriliþe çevrilmesi ve bozulanýn yeniden düzeltilmesi nasýl olacak bilemiyorum. Fakat, zannediyorum, bunun için önce kendi kültürümüzü benimseme ve özümüze dönme adýna millet çapýnda ciddi bir rehabilitasyona ihtiyaç var. Daha sonra, eðitimden mimariye kadar her sahaya aileyi koruma ve sýla-i rahimi gözetme mülahazasýyla müdahale etmek gerekli. Esaslarýný dinimizden aldýðýmýz ve asýrlarca kendi kültürümüzle bir kalýba döktüðümüz aile ve sýla anlayýþýmýzýn kýymetini anlamadýktan, o kültürün kazandýrdýðý ahlaka yeniden ulaþmadýktan, gelin ve damatlarý o ahlaka göre yetiþtirip evlat ve torunlarý ona alýþtýrmadýktan, yaptýðýmýz evlerin mimarisini bile bu gayeye matuf olarak ele alýp anne-baba ya da nine-dede için yarý beraber yarý müstakil haneler hazýrlayarak, onlara istedikleri zaman kendilerini dinleme, dilediklerinde de torunlarýný sevme fýrsatý tanýmadýktan sonra o eski günlerin huzur atmosferini ve o gül devirlerinin gönüllere gýda iklimini bir kere daha tatmamýz mümkün deðildir.
Sessiz Çýðlýklarýyla Geceler
Mezkur hadis-i þerifin dördüncü maddesi, 'Ve sallû billeyli ve'n-nâsu niyâm – Ýnsanlarýn uyuduðu esnada, siz kalkýp namaz kýlýn ve gecenizi namazla aydýnlatýn' þeklindedir.
Evet, geceler Cenâb-ý Hakk'a açýlmanýn koylarý, vuslata ermenin rýhtýmlarý gibidir. Allah Teâlâ gecenin deðerlendirilmesine hususi önem vermiþ ve daha peygamberliðin ilk günlerinde vahyettiði 'Ey örtüsüne bürünen Rasûlüm! Geceleyin kalk da, az bir kýsmý hariç geceyi ibadetle geçir!' diye baþlayan Müzzemmil Suresi'nin ilk ayetleriyle Peygamber Efendimiz'den geceyi ihya etmesini istemiþtir. Mümkünse gecenin yarýsýnda veya bundan biraz daha azýnda ya da fazlasýnda ibadet etmesini ve Kur'ân'ý tertîl ile, düþüne düþüne okumasýný emir buyurmuþtur. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'in omuzuna konan vazifenin aðýrlýðýna dikkat çekmiþ; mesajýnýn hüsn-ü kabul görmesi, ruhânîlerin O'na yardýmcý olmasý, önünün açýlmasý ve engelleri rahatlýkla aþmasý için geceyi bir rampa gibi kullanmasý gerektiðini belirtmiþtir.
Cenâb-ý Allah, 'Þüphesiz gece kýyamý daha tesirli ve saðlam bir kýraat adýna da daha elveriþlidir. Zira, gündüz seni meþgul edecek yýðýnla iþ vardýr. Öyleyse, geceyi deðerlendirerek Rabbinin yüce adýný zikret, fânilere bel baðlamaktan kurtul ve bütün gönlünle yalnýz O'na yönel.' (Müzzemmil, 73/6-8) buyurarak Allah Rasûlü'nün þahsýnda biz müslümanlara, 'Þununla bununla meþgul olurken bir koþuþturmayla gündüzü geçiriyor, kendi gönlünüze yönelemiyor ve ötelerle irtibat kuramýyorsunuz. Bâri, hiç kimsenin olmadýðý bir zemin ve zamaný, Allah'a yönelerek hicranla yanýp yakýlabileceðiniz ve seccadenize baþ koyup gözyaþý dökebileceðiniz geceleri iyi deðerlendirin.' ikazýnda bulunuyor. Kesrette boðulmaktan kurtulup, mâsivâdan alâkamýzý keserek Allah'a yönelmemizi, O'na tam teveccüh etmemizi, O'nu düþünüp, O'nunla hem-dem olmamýzý öðütlüyor ve bunun için en uygun zamanýn da geceler olduðunu tembih ediyor.
Kur'an-ý Kerîm, Rahman'ýn kullarýnýn Allah'ýn rýzasý için secdede ve kýyamda geceleyen kimseler olduklarýný (Furkan, 25/64); gecenin az bir kýsmýnda uyuyup, seherlerde istiðfar ettiklerini (Zâriyât, 51/51); rahat döþeklerinden uzaklaþýp havf ve reca dengesi içinde Cenâb-ý Hakk'a yalvarýp yakardýklarýný (Secde, 32/16) anlatmakta ve bu hal üzere yaþayan insanlarýn sürpriz nimetlere namzet olduklarýný haber vermektedir. Takdir edilen bu kullar birer denge insanýdýr; bir taraftan Allah'tan korkar, sürekli mehâfet ve mehâbet içinde bulunurlar; diðer taraftan da, ilahî rahmete bel baðlar ve hep ümitle soluklanýrlar. Uyanmanýn ve yataktan uzaklaþmanýn çok zor olduðu demlerde kalkar, rahat döþeklerini terk eder, O'na içlerini döker ve O'nun merhametine sýðýnýrlar.
Peygamber Efendimiz, uzun mesafeleri katetmek ve yol almak isteyenlerin geceyi deðerlendirmeleri gerektiðini belirtmektedir. Zira, gecelerde yol süratle alýnýr. Hatta denebilir ki, Ýsra ve Mi'raç mucizesinin gece gerçekleþmesinde ve ýþýk hýzýndan da öte, ruh süratinde arz u semavâtýn kat edilmesinde de bu nükte vardýr. Demek ki, böyle süratli bir yolculuða, tayy-i mekan ve bast-ý zaman yaþamaya ve ýþýk hýzýnýn üstündeki tasavvurlarý aþan bir süratle deðiþik yerlere ulaþmaya insan ancak geceleri Rabb'e teveccüh etme sayesinde muvaffak olabilir. Gecenin baðrýnda böyle bir sýr saklý olduðundan dolayýdýr ki, Rasûl-ü Ekrem'ine bir 'gece yolculuðu' lutfeden Allah (celle celâlühü) diðer bazý peygamberlerine de gece yola koyulmalarýný emir buyurmuþtur.
Diðer taraftan iman, mü'minleri sahil-i selâmete götüren bir gemi, bir manada namaz da onun dümenidir. M. Lütfi hazretlerinin dediði gibi 'Namaz dinin direðidir, nurudur; sefine-i dini namaz yürütür, cümle ibadetin piridir namaz...' Bir gece vakti en kutlu seyahate çýkan Peygamber Efendimiz namaza 'Mi'raç' demiþ; O, tasavvurlarý aþkýn bir Mi'raca mazhar olmuþ, bizim için de o Mi'racýn gölgesinde 'namaz' unvanýyla ötelere bir seyahat yolu bulunduðunu müjdelemiþtir. Özellikle gece namazý adeta Ýsra'ya bir davet ve Mi'raca bir çaðrýdýr. Dolayýsýyla, Efendimiz'in gökler ötesine yürüdüðü o saatlerde kalkýp Mi'racýn gölgesinde farklý bir yükseliþe geçmek çok önemlidir.
Ayrýca, gündüz yapýlan ibadetlerde ister istemez halkla beraber olma, görünme, duyulma ve bilinme söz konusudur. Ne olur görürler, duyarlar ve bilirlerse? O türlü mülahazalar meþgul eder kalbimizi ve zihnimizi.. gözümüze bir þey iliþir, hayalimize bir manzara gelir; farklý tasavvurlara girer ve bir daðýnýklýða maruz kalýrýz. Gece ise, genellikle bizim bulunduðumuz o rýhtýmda hiç kimse yoktur. Bir seccademiz, bir de biz.. hele ortalýk karanlýk olduðu gibi seccademizi serdiðimiz yer de loþsa, kendimizi bile görmeyiz orada; þayet verebilirsek, gönlümüzü bütün bütün veririz Allah'a.. kýlabildiðimiz kadar namaz kýlar, sonra ellerimizi açar ve O'na niyaz ederiz... Çoðu zaman gecenin bereketiyle Allah kalbimizi iyice yumuþatýr ve biz köpüren hislerle içimizi seccademize boþaltýrýz veya seccadede içimizi O'na dökeriz.
Tenhalarda Gözyaþý
Dikkat edilirse, bu hadis-i þerifte sayýlan dört hususun ilk üçü alenî yapýlan ve içtimaî hayatla alâkalý olan mevzulardýr. Sonuncu madde ise gönül hayatýna müteveccihtir ve gizli yanlarý da bulunan bir meseledir. Sanki bu sýralamada da 'görünme'den daha çok 'olma', hatta çok derin olma ama sýð görünme ve halkýn arasýnda sergilenen tavýr ve davranýþlarý mutlaka vicdan süzgecinden geçirerek ortaya koymuþ bulunma esaslarýna da telmih vardýr. Selamlaþma, ikramda bulunma ve akrabayý görüp gözetme çok önemli birer hayýr yoludur; fakat, onlara deðer kazandýran husus niyet ve ihlastýr. O niyet ve ihlasýn var olup olmadýðýný öðrenmenin, nefisle yüzleþmenin en müsait zemini de gecenin karanlýðýný yýrtan nurlu seccadelerdir.
Sözlerime baþlarken, yedi grup insanýn anlatýldýðý hadis-i þerifi hatýrlatmýþ, onlardan birinin de 'yalnýz kaldýðý anlarda Allah'ý zikredip O'nu anmanýn hasýl ettiði heyecanla gözleri dolan insan' olduðuna deðinmiþtim. Þurada burada umumi atmosferden, insanlarýn genel havasýndan, bakýþlarýndan veya o esnada kendi düþüncelerimize baþkalarýnýn mülahazalarýný da kattýðýmýzdan dolayý gözlerimiz yaþarabilir. Bu yerine göre güzel bir þeydir. Fakat, diðer insanlarýn ve baþka mülahazalarýn iþin içine karýþmadýðý rampalar vardýr. Orada bütün görülme ve duyulma düþüncelerinden sýyrýlarak herkesi gören ve her sesi duyan Yüce Yaratýcý'ya teveccüh ederek aðlamak, gözyaþlarýna deðerler üstü deðer kazandýrýr. Melekler o esnada yanaklardan süzülen yaþlarý alýr, yüzlerine, gözlerine sürerler. Ýþte o göz yaþlarýdýr ki, öbür tarafta Hazreti Cibril onlarý bir kasenin içine koyar, Cehennem'in kabaran alevlerinin, içlere korku salan kývýlcýmlarýnýn üzerine döker ve ateþi söndürür.
Dolayýsýyla, selam verme, yemek yedirme ve sýla-i rahimde bulunma gibi hayýrlý iþlerin herbiri Cenâb-ý Hakk'a karþý kulluðumuz adýna çok önemli birer salih ameldir. Fakat, hem onlardaki hem de sair ibadetlerimizdeki niyet, ihlas, sadakat ve samimiyetimizi test edebileceðimiz ve kendi vicdanýmýzla yüzleþip nefsimizin muhasebesini yapabileceðimiz en uygun anlar, Rabbimizle baþbaþa kaldýðýmýz zamanlardýr. Yalnýzken de ayný hayýr duygularýyla doluyor ve göründüðümüzün çok ötesinde bir olgunlukla Mevlâ-yý Müteâl'e teveccüh edebiliyorsak, iþte o halimiz tam bir sadakat emaresidir. O anki duygu ve düþüncelerimiz, halkýn içindeki amellerimizin de doðru, samimi ve yürekten olup olmadýðýný gösteren saðlam bir ölçü; o dakikalarýmýz da kendimizle yüzleþmemiz için çok kýymetli anlardýr.
En Güzel Ýstikbal
Peygamber Efendimiz, arz etmeye çalýþtýðým dört maddeden sonra sözlerini bitirirken 'Tedhulü'l-Cennete biselâm – Böylece, selametle Cennet'e girersiniz' buyurmakta ve bu dört amel-i salihin birer Cennet'e giriþ vesilesi olabileceðini beyan etmektedir. Haddizatýnda, tanýdýðýna tanýmadýðýna selam veren bir insanýn elinden dilinden kimseye zarar gelmeyecek bir Müslüman olduðu, sofrasýný açýk tutanýn zekat gibi malî ibadetlerden de asla kaçmayacaðý, sýla-i rahimde bulunup yakýnlarýnýn hukukunu gözetenin Allah'a karþý sorumluluklarýný evleviyetle gözeteceði ve nefse çok aðýr gelen gece namazýna devam eden bir kulun sair namazlarýný da aksatmayacaðý açýktýr. Dolayýsýyla, bütün bu güzel hasletlere mükafat olarak Cennet vaad edilmektedir.
'Selamla Cennete girmek' demek ise, kabirde ciddi bir sarsýntýya uðramadan, haþrin dehþetini duymadan, mizanýn ve sýratýn tehlikeleriyle karþý karþýya kalmadan ve Cehennem'e düþme telaþý yaþamadan, Allah'ýn inayetiyle, ebedî saadet yurduna alýnma, meleklerin 'Selam olsun sizlere, ne mutlu size! Haydi, ebediyyen kalmak üzere, giriniz Cennet'e!' (Zümer, 39/73) sözleriyle emniyet ve güven içinde karþýlanma demektir.. yeryüzünde Rahman'ýn kullarýna has bir tevazu ve mahviyetle yürürken rast geldiði cahillere sabretmenin ve herkese 'selâm' deyip emniyet telkin etmenin mükafatý olarak 'Sabretmenize karþýlýk size selamlar, selametler! Dünya diyarýnýn ne güzel âkýbetidir bu!' (Ra'd, 13/24) hitabýyla istikbal edilmektir.. Kur'an'da farklý ifade ve farklý üsluplarla yürekleri coþturacak þekilde anlatýlan ve gönüllere inþirah halinde akan böyle bir karþýlanmaya mazhar olmak ve 'Hamdolsun bizden her türlü endiþeyi gideren Allah'a...' (Fatýr, 35/34) demek suretiyle gam, keder, tasa, endiþe ve korkularý arkada býrakma nimetine karþý þükürle mukabele ederek Cennet'e yürümektir.
Bu mevzuyu da, Allah Rasûlü'nün hakký bizim de vazifemiz olan bir itirafla bitirelim: Kendisine 'Cevâmiü'l–Kelîm' unvanýyla, çok özlü ve veciz bir beyan kabiliyeti verilen Peygamber Efendimiz, anlamaya gayret ettiðimiz bu hadis-i þerifte de daha pek çok hususa iþaret etmiþ olabilir. Ciltlerle anlatýlabilecek derin bir muhtevâyý kendi idrakimiz ölçüsünde yarým saate sýkýþtýrýrarak, âdeta damla ile deryâyý ifade etmeye çalýþtýðýmýzýn hatýrda tutulmasý gerekir...


Teþekkur:
Beðeni: 


Alýntý

Yer imleri