Ýnanmak Neyin Karþýlýðýnda?
Prof. Dr. Ömer Said GÖNÜLLÜ
Sesli versiyon:
"Ýnanmak” kelimesini çeþitli durumlarda kullanýrýz: Meselâ “baþaracaðýnýza inanýyorum” ifadesinde güven duyma ve temennide bulunma içiçedir. “Üniversiteye ve hukuka inancýmý yitirdim” ifadesinde, bir sisteme, bir iþleyiþe artýk güven duymamanýn, bir beklentinin kalmamasýnýn yanýsýra, biraz da uzaklaþmak ve yabancýlaþmak mânâsý vardýr.
Ýnanmak fiiline birçok deðer konu olabilir. Okulumuza, hocamýza, arkadaþýmýza, okuduðumuz herhangi bir kitaba, bir yazara inanýrýz. Deðerli bulduðumuz, benimsediðimiz, hayatýmýz için esas aldýðýmýz bir düþünceye, bir anlayýþa, bir hareket tarzýna inanýrýz.
Ýnsanýn hem günlük hâdiselerde yaþadýðý yukarýdaki gibi “inanmak”lar vardýr, hem de hayatýnda merkezî yer tutan temel bir inanmak (inanç, itikad, dünya görüþü) vardýr. Duygu, düþünce ve davranýþlar temelde bu ikinciye göre muhteva kazanýr; günlük meseleler, yeni öðrendiðimiz bilgi ve haberler buna göre tartýlýr; büyük, küçük, kendimizle veya dýþ dünyayla ilgili deðerlendirmelerimiz de buna göre þekillenir. Duyduðumuz bir habere inanýrken veya inanmazken, farkýnda olmadan bu inancýmýzýn tesiri altýnda tavýr alýrýz. Fakat birinci türdeki bütün “inanmak”lar hep birþeyin karþýlýðýndadýr; insan bu tür inanmalarda hep bir beklenti içindedir, ve bu normaldir. Bu beklentilerin ne olduðu, hayatýmýzda nasýl bir yer tuttuðu ise neye ne kadar inandýðýmýza göre deðiþir.
Anne-babamýzdan beklentilerimiz olmaz; günlük (bâzen daha uzun vâdeli) isteklerimiz olur. Bunlar karþýlanmadýðýnda biraz içerleriz, fakat onlara olan inancýmýz azalmaz. Onlarýn bize karþýlýksýz bir sevgi ve þefkat duyduklarýndan emin olduðumuzdan (bunu uzun uzadýya düþünüp hesap ederek biliyor deðilizdir; kendimizi bildiðimizden beri böyle hissederiz) inancýmýz azalmaz. Belki ergenlik ve gençlikte zaman zaman onlarýn bizi yeterince anlamadýðýndan þikâyet ederiz, fakat bundan bize zarar gelmeyeceðini, hayatýmýzda menfî bir belirleyici olmadýðýný da biliriz. Ancak ebeveynin dürüst olmamasý ve bunu sürekli kýlmasý evlâdýn onlara olan inancýný sarsar. Öðretmen veya hocamýza olan inancýmýz ise, bize sadece doðru ve fazla bilgi aktarmalarýndan dolayý deðil, onlarý örnek alýnacak bir þahsiyet modeli, yanýltmayan bir rehber olarak görme beklentimizle de ilgilidir.
Ýnsan hayatýnda temel belirleyici olan inanmak ise, telâffuzuyla birlikte insaný bir anda maddî âlemden çekip çýkaran, sadece beþ duyunun deðil, zihin ve sezgi kâbiliyetlerinin de doðrudan ulaþamadýðý, kalb ve vicdanýn girebildiði bir dünyaya götüren, “Allah’a inanmak”la ilgili bir hususa karþýlýk gelir, ve kelime bu durumda artýk bir kavram hâlini alýr.
Ýnanmak, insanýn bu yönde bir istek, arayýþ ve hakikat aþký göstermesine karþýlýk Allah’ýn onun kalbinde yaktýðý ýþýk olarak târif edilir genellikle. Bu durumda insan Allah’a birþeyin karþýlýðýnda mý inanmýþ olur? Meselâ, ölümden sonraki yokluk ihtimali mi insaný buna zorlar? Hayýr! Çünkü bu ihtimali sýkça düþündüðü hâlde bir türlü inanamayanlar vardýr. Veya, bu âlemin tesadüfen ortaya çýkmýþ olamayacaðýna dair kendisinde geliþen kanaat mi onu buna zorlar? Hayýr! Bunu farkettiði hâlde inanamayan insanlar da vardýr.
Allah’a inanmak
Aslýnda, þuur, akýl ve vicdan sahibi her insanýn imanla bir “ilk tanýþma” süreci vardýr. Eðer çocuk, inanan bir ailede dünyaya gelir, ve onun için iman-merkezli bir mânevî beslenme sözkonusu olursa, Allah’a inanmak cibillî ve tabiî bir durum olur. Yine de bu kiþi belli bir yaþtan itibaren, mizaç ve karakterine baðlý olarak imanýný az-çok sorgulamaya baþlar. Ýþte iman hakkýnda insan, iradesiyle gerçek mânâda bu safhada bir tercihte bulunur. Fakat burada inanmak aklî bir tercihin konusu deðildir. Akýl sadece bir araçtýr. Kâinatta Allah’ýn varlýðýný ve birliðini gösteren aklî deliller, önceden (çocukluktan itibaren) mevcut olan imaný besleyen, tahkikî hâle gelmesine ve artmasýna vesile olan iþaretlerdir sadece; imanýn sebebi deðildir. Otuz-kýrk yaþýna kadar iman konusuna kapalý yaþamýþ bir insanýn, daha sonra iradesiyle imana yönelmesi de Allah ile ilgili aklî bir delillendirmeden dolayý deðil, kalbine hidayet ýþýðýnýn gönderilmesinden, ve onun bunu þuur ve akýl ile hissedip kabul etmesinden dolayýdýr (Belki bu kiþinin kalbinde iman bir tohum olarak uzun yýllar saklý vaziyette taþýnmýþ da olabilir). Bu ýþýðýn ve bunun mânâsýnýn hissedilmesi için tabii ki akýl gerekmektedir, fakat hidayet aklî bir tercihten dolayý geliyor deðildir. Bu son ifade ise, “Ýman akýl dýþýdýr” demek de deðildir. Yukarýda da belirtildiði gibi, akýl belli bir yere kadar gerekli bir âlettir sadece [Efendimiz’in (sas) “Aklý olmayanýn dini yoktur” beyaný bunun özlü ifadesidir].
Ýnsan inanýyor olduðunu derinlemesine ve ciddi þekilde farketmeden önce, bu konu üzerinde uzun uzadýya düþünmemiþtir; düþünmediðini de ilk defa bu þekilde farkeder. Fakat iman hissedildikten, üzerinde tefekkür ve tahassüs cehdi baþladýktan sonra, bunun artýk kulun iradesiyle ilgili bir þuur yaný olduðu da farkedilir. Ýmanla ilgili tercihte akýl, kalb ve rûhun (þuur-altý) beslenme kaynaklarý, belli bir yaþa kadar muhit, fakat en mühimi de, bir safhadan sonra kiþinin kendi irade ve gayreti esas belirleyici olur. Bu süreçte iman tahkikî bir hususiyet kazanýp derinleþebilir veya erozyona uðrar.
Farklý bir inanmak
Fakat Allah’a olan inanmak yine de diðer bütün inanmaklardan farklýdýr; hem insanýn kalbinde nasýl doðduðu ve hissedildiði, hem de devam ettirilme, beslenme ve korunma þekli bakýmýndan. Meselâ insan imanýný ölünceye kadar koruyacaðýný garanti edemez. Bu, diðer inanmak fiillerinde olduðu gibi, bizi hayal kýrýklýðýna uðratan hâdiselerden deðil, nihâî mânâda tamamen irademizle, istememizle (dualarýmýzla ve kulluðumuzla) ilgili hususlarda ölünceye kadar ve ölürken ne hâlde olacaðýmýzý asla bilemeyecek olmamýzdan dolayýdýr. Yine de, hayatý boyunca samimi niyetle Allah’a yönelmeye çalýþan, zaman zaman tökezlese hatta düþse de, bundan derin üzüntü duyup iradesini hidayetin tecelli edeceði yönde kullanan bir insan, bu gayretini Cenab-ý Hakk’ýn zâyi etmeyeceðine inanabilir.
Ýnsan Allah’a inandýktan, bunu farkettikten, hatta tahkikî bir imaný elde ettikten sonra, bunun karþýlýðýnda kendisine verilecekleri öðrenir, düþünür, ama, imanýna hassasiyet göstermesinin sebebi bu olamaz. Çünkü iman etmek öyle farklý bir inanmaktýr ki, karþýlýðýnda birþey verilerek vücuda gelmesi veya yokedilmesi sözkonusu olamaz.1 Belki de, sadece böyle bir inanmak bizatihi ve tek baþýna itminan verici ve bu yüzden farklýdýr; vâdettikleriyle deðil, bizzat kendisiyle insana hitap eden bir inanmaktýr bu. Çünkü Allah, kendisine birþey karþýlýðýnda iman edilecek bir Zât olamaz. Zâten imanlarý için sürekli hassasiyet taþýyanlar, sabahýna uyandýklarý her yeni günde onu koruma, kökleþtirme ve inkiþâf ettirme gayreti gösterenler, imanlarý karþýlýðýnda bir beklentiye girdikleri için deðil, hakikat arayýþlarý ve titizliklerinden, yani O’nu tam bulma arzularýndan dolayý bunu yaparlar. Aslýnda bu, dünyevî ve uhrevî mânâda bir beklenti deðildir. Selim fýtratýn aslî yönüdür. Ýnsanýn nefsiyle olan mücadelesi bunu korumak içindir. Dolayýsýyla inanmak, sadece Allah’a inanmak sözkonusu olduðunda beklentisizliði ifade eder. Ýnsan, Allah’a belli þeyler karþýlýðýnda iman etmez ve imanýnda sabit-kadem olmasý da bu sebepten dolayý deðildir. Allah’a, Peygamber’ine (sas), gönderdiði Kitab’a ve bu Din’e inanmak, karþýlýðý bu dünyada beklenmeyen (fakat Ahiret de henüz gaybdýr), vicdanda bir itminan hâlinde hissedilen bir inanmaktýr (diðer yandan, insan beklemese de, Allah bu yolun tabiî bir durumu olarak insana, ancak iman edenlerin duyabileceði bir itminan, iç huzur ve saadet lütfeder).
Ýnandýðýmýz diðer herþey, inanmak fiilinin esas muhatabý olan Allah katýnda bir deðer ifade ediyorsa eðer, hakikaten inanmaya deðerdir ve lâyýktýr. Çünkü insan evvelen ve bizzat Allah’a inanmak, O’nu keþfedip tanýmak ve kulluk etmek için yaratýlmýþtýr.
Ýnanmak, neyin karþýlýðýnda?
Allah Resulü’nün (sas) vaadleri, insanlara, iman etmeleri için bir bedel olarak teklif edilmiyor, Allah’ýn âdeti gereði imanýn deðiþmez neticesi olarak zikrediliyor. Zâten insanlar da bundan dolayý iman ediyor deðiller. Çünkü ayný vaade muhatap olan birileri iman ederken birileri etmiyor. Demek ki imanýn sebebi bu vaad, (muhataplarýn bu vaadi ciddi bulmalarý) deðildir. Ýman, hesabý aþan bir his, bir ýþýktýr. Yeri, kalb ve vicdandýr. Telâffuz edildiðinde, inanmayanlar için yokoluþ ve yokluk ürpertisi olan ölüm, iman etmiþ olanlar açýsýndan ebedî âleme (gabya) açýlan koridora girmek mânâsýna gelmektedir bu yüzden.
Ýnanmak, neyin karþýlýðýnda? Hiçbirþeyin! Sadece O’na hiçbirþey karþýlýðýnda inanýlýr. Aksi takdirde, O’na olan inancýmýzý yanlýþ bir yaklaþýmla, yaratýlmýþlara olan inancýmýzýn durumuna düþürmüþ oluruz (Birbirlerini Allah için seven ve baðlananlar müstesna). Yaradan’a olan iman ile yarattýklarýna olan inanç arasýnda inanmak açýsýndan böyle bir fark olmalýdýr zâten; týpký namazý hiçbirþey karþýlýðýnda, sadece O emrettiði için kýlmamýz gerektiði gibi. Fakat, insan namazýný sadece Allah’ýn rýzasýný gözeterek, O emrettiði için, yani karþýlýðýnda hiçbirþey beklemeden, bir kulluk vazifesi ve O’nun da hakký olarak kemâl-i dikkatle eda etmeye çalýþtýðýnda, Cenab-ý Hakk deðiþmeyen âdeti olarak, insaný muhafaza eder2 (Ýnsan bunu bilse de, namaza niyetlenirken bu beklentiye girmemesi Allah karþýsýndaki kulluk þuuru ve ciddiyeti açýsýndan daha doðru olsa gerektir).
Kulluk imtihaný
Ýnanmak kavramýnýn insan fýtratýnýn derinindeki hakiki yeri ve karþýlýðýna hemen ulaþýlamadýðýný, bunun ancak Kur’ân’ýn ve Hz. Peygamber’in (sas) rehberliðinde hissedilebileceðini insan, zaman içinde farkedebilir. Zaman zaman gaflete düþse de, kendine gelip þuuru uyandýðýnda bunu tekrar hisseder. Ýman insana, O’nun rýzasýna niyetle yaþamayý gâye edinme ufkunu gösterir, hissettirir. Fakat oraya ulaþmak ve bir ömür boyu koruma cehdi içinde bulunmak çok zordur. Ýnsan nefes alýp verdikçe, þuur ve iradesi varoldukça devam edecek bir mücadeleyi gerektirir bu.
Ýman eden insan anlar ki, Kâinat’ta Allah’ýn varlýðýnýn, birliðinin ilan edilmesi, her þeyin O’na ait olduðunun ifade edilmesi gerekir. Çünkü Allah’ýn Zâtý buna lâyýktýr. O’nun buna ihtiyacý yoktur fakat “Zât-ý Vâcibû’l-Vücud” hakikati tabiatýnda bunu gerektirmektedir. Kur’ân-ý Kerîm’in baþýnda Besmele’den sonraki ikinci âyet olan Elhamdu lillahi Rabbi’l-Âlemin bir yönüyle bunu da ifade eder. Bunu, Yaratýcý’nýn bahþettiði hür bir iradeyle ve karþýlýðýnda hiçbir þey beklemeden yerine getirmek insanýn varlýk sebebi olsa gerektir, ve sadece ona mahsus kýlýnmýþtýr. Ýnsana þeref olarak, bu görev için yaratýlmýþ olmak yeter. Namazýn ilâhî emir ile farz kýlýnmasý (bilemediðimiz hikmetlerinin yaný sýra) belki bundan da dolayýdýr. Ýman etmiþ bir insanýn ilk ve en önemli farz olan namazý hür iradesiyle hissederek ikame etmesi, Tevhid’i Allah’ýn takdir ettiði muhteva ve þekilde Kâinat’a duyurmasý mânâsýna da gelir.
Fakat insanýn, Yaratýcý’sýndan müstaðni gibi hareket etmesi de doðru deðildir. Zayýf, âciz ve ölümlü varlýklarýz. Her an, her hususta, en önemlisi de vâdettiði ebedî saadet için O’na muhtacýz. O (cc) lütfetmezse bunu biz temin edemeyiz; hatta bildirmese kalbimizde de hissedemeyiz. O’nun ve Peygamberi’nin (sas) beyanlarýndan ve bunlarýn doðruluðunu vicdanýmýzýn -sezip yaþadýklarýmýzla- tasdik etmesinden hareketle rahmetinden ümit ediyoruz. Bu durumda O’ndan (cc) neyi, neden, nasýl ve hangi âdab ölçüsüyle bekleyebiliriz? Burada duyulacak beklentinin amel karþýlýðýnda olmamasý gerektiðini Hz. Peygamber (sas) kendisinin bile amelleriyle deðil, ancak Allah’ýn rahmetiyle Cennet’e girebileceðini buyurmakla ders veriyor. Dolayýsýyla, bizim cihetimizden baktýðýmýzda, iman ve amelin karþýlýðýný beklemek iman hakikatinin saflýðýný bozmak mânâsýna geliyor. Fakat Cenab-ý Hakk deðer verdiði hususlara deðer veren insanlara ve onlarýn yaptýklarýna deðer veriyor. O hâlde, O’nun takdiri üstüne söz söylememek, ve bir þey isteyeceksek, bunu da Kur’ân’da buyurulan, “Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver, ve bizi ateþin azabýndan koru!” duasýyla yerine getirmek gerekiyor. Burada Allah, gazabýnýn önüne geçmiþ olan Rahmetiyle, istemeyeceðimiz ateþten korunmayý isteyebileceðimizi buyuruyor.
Karþýlýk açýsýndan bakacak olsak bile, Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin belirttiði gibi, Cenab-ý Hakk’ýn bize zâten baþtan herþeyi vermiþ olduðunu, isteyecek birþeyin ve de istemeye hakkýmýzýn kalmadýðýný, daha doðrusu hiçbir zaman olmadýðýný görüyoruz. Fakat O’nun vâdinde Sâdýk olduðuna tam olarak inanýyor, bizi yoktan (ve de vermiþ olduklarýnýn hiçbirini önceden hakedecek birþey yapmamýþ iken) yarattýðýna ve vaadde bulunduðuna göre, Âhiret’te de mükâfat vereceðinden þüphe etmiyoruz.
Gayba iman
Ýnanç konusu bahis mevzu olduðunda “Ben gördüðüme inanýrým” der bazý insanlar. Aslýnda görmediðimize, yani gayba inanýrýz. Gördüðümüze inanmamýza gerek kalmaz. Zâten görüyor, þahit oluyoruzdur. Ýnanç konusu olan âlem þehadet deðil, gayb âlemidir. Ýnanmak (veya inanmamak) görünmeyenler içindir, görünmeyenlerle ilgilidir. Muhterem Hocaefendi’nin önemle vurguladýðý gibi, Allah’ýn varlýðýnýn delilleri, O’na olan imanýmýzýn sebebi deðildir (mealen). Ýnsan önce bir þekilde inanýr, daha doðrusu inanýyor olduðunu farkeder (bu inançta iradesinin ne kadar payý olduðunu da tam çözemez), daha sonra O’nun varlýðýnýn âfakî ve enfusî delilleriyle karþýlaþýnca, hak(iki) bir inanca sahip olduðunu hisseder, daha bir itminan duyar. Zâten Kur’an’ýn baþýnda, bu Kitab’ýn ancak muttaki vasfýyla iman edenler, O’nun Zâtý’nýn gerektirdiði saygýyý duymaya çalýþarak ve koyduðu bütün ölçüleri dikkate alarak yaþamak isteyenler için hidayet kaynaðý olduðu (olabileceði) ve muttakilerin de en baþta gayba iman ettiði buyuruluyor.
Diðer yandan, insanýn belli bir yaþtan sonra iman konusunu þuurlu þekilde düþünme ihtiyacý duymasý, kendisini yokladýðýnda iman ediyor olduðunu fark etmesi, bilhassa gençlik döneminde çevresiyle olan muhaverelerinde bunun aðýrlýklý bir yer kazanmasý, toplumumuzda çok normal ve tabiî bir husustur. Dýþ görünüþleri, konuþma ve davranýþ tarzlarý çok geniþ bir yelpazeye yayýlsa da, çok farklý eðitim, kültür ve muhitten insanlarýmýz imanlarýný rahatlýkla dile getirmektedirler. Bu, tarihten beri böyle olmuþtur. Milletimiz “iman”ý hiçbir zaman mesele yapmamýþ; hep inanan bir toplum olmuþ, iman hakikatlerine çok açýk, dâima benimsemeye hazýr ve uyum içinde yaþamýþtýr. Cibilli olarak milletimizin bünyesi “iman” hakikatiyle ve bunun gerektirdiði hassasiyetle tam kaynaþmýþtýr. Ýman, milletimizin (hemen bütün fertleriyle) sanki doðuþtan getirdiði tabiî ve ayrýlmaz bir yaný gibidir.
Ýnsan, imanýyla imtihan olduðunda bir iþaret bekleyebilir; kýrýntý miktarda bile olsa niyet ve iradesini iman yönünde ortaya koyduðunda iþaret de gelir. Ýmanýn þuurda meydana getirdiði uyanýklýk ve kalbde hâsýl ettiði itminan da bir iþarettir. Hz. Ýbrahim’in (as), Cenab-ý Hakk’tan ölüleri nasýl dirilteceðini göstermesini istemesi ise insanlýðýn fýtratýna ve itminan ihtiyacýna tercüman olmasýdýr belki de. Yoksa Hz. Ýbrahim (as) Zât-ý Ulûhiyet’in huzurunda, O’na muhatab olduðunun þuurundadýr zâten. Efendimiz’e (sas) verilen Mi’rac mû’cizesiyle ilgili olarak Hz. Ebubekir’in (ra) gösterdiði tam inanmýþlýk ise, hem Ýlâhî Kudret’e, hem Nübüvvete, hem Efendimiz’in (sas) þahsýna, hem de gayba olan yüksek imanýný ortaya koymaktadýr.


Teþekkur:
Beðeni: 


Alýntý

Yer imleri