Alllah Sevgisi 2
Sýzýntý
Muvahhid mü'min, her þeyden evvel, her þeyden sonra, her þeyin önünde, her þeyin arkasýnda mutlak Mahbub, mutlak Maksud, mutlak Mâbud olarak Allah'a dilbeste olur; O'nu diler ve her haliyle O'nun kulu olduðunu haykýrýr; sonra da O'ndan ötürü, baþta Ýnsanlýðýn Ýftihar Tablosu olmak üzere -ki O, Hakk'ýn matmah-ý nazarý, memur-u sadýðý, Zât, sýfât ve isimlerinin yanýltmayan tercümaný, divan-ý nübüvvetin hâtemi, risaletin özü, usaresi olmasý itibarýyla O'nun hatýrýna sevilenlerin baþýnda gelir- bütün nebileri, velileri, O'nun saflardan saf berrak aynalarý, daire-i ulûhiyetin has bendeleri olmalarý ve O'nun maksatlarýný takip ve temsil etmeleri, dahasý hilâfet-i tâmme unvanýyla dünyanýn imar, tanzim ve dizaynýna nezarette bulunmalarý yönüyle; gençliði, þu fani hayatý tam duyup deðerlendirebilme adýna Hak tarafýndan insanlara avans mahiyetinde bahþedilmiþ bir parametre olmasý cihetiyle; bu âlemi, O'nun güzel isimlerinin bir tecelligâhý ve sýfât-ý sübhâniye tezahürlerinin meþheri, öteki dünyalarýn da bir mezraasý olmasý açýsýndan; anne-babalarý, birer þefkat ve merhamet kahramaný olarak evlâtlarýnýn bakým ve görümünü yüklenmeleri, evlâtlarý da ebeveynlerini görüp gözetme hissiyle onlara gönülden yakýnlýk duymalarý mülâhazasýyla... sever ki bunlar Allah'a karþý samimi alâka duymanýn birer ifadesi olarak deðerlendirilebilir ve Allah'tan ötürü bir sevgi sayýlabilir.
Müþrikler sevdiklerini Allah gibi severler, mü'minler ise Allah'tan ötürü onlara karþý alâka duyar ve sinelerini açarlar. Allah'ý seviyor gibi sevmekle, Allah'tan ötürü sevmek birbirinden çok farklý þeylerdir. Böyle Hak yörüngeli bir sevgi, iman kaynaklý, ibadet edalý, ihsan televvünlü kutsal bir sevgidir ve kâmil mü'minlerin þiârýdýr. Cismâniyet ve nefs-i emmâre üzerinde temellenen þehevânî muhabbetlerin, aþklarýn -ona da aþk denecekse- insan tabiatýnda meknûz bulunan fýsk u fücûrun sesi-soluðu olmasýna mukabil, Allah'a karþý olan aþk ve alâkadan baþlayýp sonra her þeyi kuþatan sevgi ve o sevgiyle oturup kalkan muhibbin âh u vâhý, gökte meleklerin yudumlamaya koþtuklarý kutsal bir iksir mesâbesindedir. Hele bir de muhabbet, maddî-mânevî bütün varlýðý sevgiliye baðýþlayýp kendine hiçbir þey býrakmama seviyesine yükselmiþse -ki buna sevda da diyebiliriz- iþte o zaman gönülde sadece mahbub mülâhazasý kalýr; kalb, ritmini ona baðlar, nabýzlar o âhenkle atar, hisler bu âhenge dem tutar, gözler yaþlarla bu sevdayý dillendirir, kalbden, gözyaþlarýnýn sýr vermesine ve sinenin serinlemesine sitemler yükselir. Gözler çaðlarken gönül aðyara dert yanma vefasýzlýðýndan iki büklüm olur ve aðlamalarýna inler. Latîfe-i rabbâniye, içi kanarken, sinesi yanarken aðyara dert sýzdýrmamaya çalýþýr, çalýþýr ve kendi kendine;
Âþýðým dersin belâ-yý aþktan âh eyleme
Âh edip âhýndan aðyarý âgâh eyleme.
(Anonim)
diye mýrýldanýr. Aslýnda muhabbet bir sultan, tahtý gönüller, sesi soluðu da en tenha yerlerde ve sadece O'na açýk dakikalarda seccadelere boþalan ümit, hasret ve hicran iniltileridir.
Hakk'a ulaþmanýn rampalarý sayýlan bu kuytu yerlerdeki O'na ait iniltiler ve sýzlanýþlar dýþa vurularak hâl bilmezlerin oyuncaðý haline getirilmemelidir. Muhabbet ya da aþk u hayret eðer o her þeyi bilen Sevgili uðrunda ise, o sadece O'nun bildiði en mahrem bir yerde kalmalý ve yuvasýndan uçurularak nâmahrem gözlere gösterilmemelidir.
Mecazî muhabbet çocuklarý sokak sokak dolaþýr, sevgiciklerinin dellâllýðýný yapar; rast geldiklerine dert yanar; mecnun gibi davranýr ve sevdiklerini dillere düþürürler. Hak âþýklarý gürültüsüz ve içtendirler; baþlarýný O'nun eþiðine kor, içlerini O'na döker ve yer yer kendilerinden geçerler; ama, kat'iyen sýrlarýný fâþ etmezler. Ellerini-ayaklarýný, gözlerini-kulaklarýný, dillerini-dudaklarýný O'nun emrine verir; kalbleriyle hep sýfât-ý sübhâniye matla'larýnda dolaþýrlar. O'nun ziyâ-i vücudu karþýsýnda âdeta erir ve bir muhabbet fânisi haline gelirler: Duydukça daha derinden O'nu, yanarlar cayýr cayýr; yandýkça "daha!" derler.. yudumlarlar kâse kâse aþk þarabýný; kandýkça "daha!" derler. Neler duyar neler hissederler gönüllerinin tepelerinde; duydukça "daha!" derler.. doymazlar bir türlü sevgiye; sever-sevilirler, "daha!" derler. Onlar "daha" dedikçe Hazreti Mahbub da onlara perdeler aralar, basiretlerine görülmedik þeyler sunar ve ruhlarýna ne sýrlar ne sýrlar duyurur. Artýk onlar duyarlarsa her zaman O'nu duyarlar, severlerse hep O'nu se-verler, düþünürlerse O'nu düþünürler ve her þeyde O'nun cemalinden, tasavvurlarý aþkýn cilveler temâþâ ederler. An olur bütün bütün kendi havl ve kuvvetlerinden uzaklaþarak iradelerini O'nun iradesine baðlar, temayülleriyle O'nun isteklerinde erir ve bu yüce payeyi de O'nu gönülden sevip sevdirmeyle, bilip bildirmeyle deðerlendirirler. Sevgilerini O'na itaatle seslendirir, aþklarýný O'na vefa ve sadakatle dillendirir ve kalblerinin kapýlarýný aðyar düþüncesine karþý sürgü sürgü üstüne öyle bir sürgülerler ki giremez artýk baþka hayal o beyt-i ma'mura. Onlar bütün benlikleriyle Hakk'a nâzýrdýrlar ve O'nu takdir ve tebcilleri de kendi idrak ufuklarýný çok çok aþkýndýr. Bunun yanýnda, böyle bir vefaya Hakk'ýn teveccüh buyuracaðýna da ümitleri tamdýr. Öyle ki, Hak nezdindeki yerlerini kendi nezdlerinde Hakk'a tahsis ettikleri yerle irtibatlý görür ve O'nun karþýsýnda her zaman dimdik durmaya çalýþýrlar.
O'nu delice severken kat'iyen alacaklýlar gibi davranmaz; her zaman verecekli olma hacâlet ve hulûsiyle, Râbiatü'l-Adeviye gibi: "Zâtýna yemin ederim ki, Sana Cennet talebiyle kulluk yapmadým; Seni sevdim ve kulluðumu ona baðladým." der, yürürler O'nun ulu dergahýna coþkun bir aþk sermayesiyle; yürür ve hep O'nun kendilerine olan lütuf ve ihsanlarýný yâd ederler. Kalbleriyle sürekli O'na yakýn durmaya çalýþýr, akl u fikirleriyle de O'nun merâyâ-yý esmâsýnda müþahededen müþahedeye koþar; her þeyde muhabbetten sesler dinler, her çiçekte aþk u þevkten ayrý bir rayiha ile mest olur, her güzel manzarayý O'nun güzelliðinin tecellisinden akisler gibi temâþâya alýrlar. O'na karþý hep sevgi düþünür, sevgi duyar, sevgi konuþur, bütün eþyayý bir sevgi þöleni gibi seyreder ve bir sevgi armonisi gibi dinlerler.
Muhabbet, bu ölçüde otaðýný kalb yamaçlarýna kurunca artýk bütün zýt hâdiseler ayný þeymiþ gibi duyulur; huzur-gaybet, nimet-musibet, acý-tatlý, rahat-mihnet, elem-lezzet hep ayný sesi verir ve ayný edada görünürler; zira, seven gönül cefayý-safayý bir bilir, derdi derman gibi görür, ýzdýraplarý kevserler gibi yudumlar; zaman ve hâdiseler ne kadar amansýz olursa olsun, durur o kýmýldamadan durduðu yerde en derin bir vefa duygusuyla. Gözleri hep kendisine aralanacak kapý aralýðýnda, yatar pusuya ve deðiþik dalga boyundaki teveccüh ve tecellilere açýk durmaya çalýþýr. Sevgisini O'na saygý ve itaatle taçlandýrýr. Kalbi sürekli O'na inkýyat duygusuyla çarpar ve sevdiðine muhalif düþme korkusuyla tir tir titrer; titrer ve devrilmemek için de yine o biricik istinad ve istimdat kaynaðýna sýðýnýr. Onun bu ölçüde sürekli sevdiðiyle muvafakat arayýþý içinde olmasý, zamanla onu gökte ve yerde herkes tarafýndan sevilen bir mahbub haline getirir. Onun hesabýnda sadece Hak vardýr; ötelere göre de olsa beklenti içinde bulunmayý aþkýna ihanet sayar; ama kendi kendine gelen iltifat ve teveccühleri reddetmeyi de saygýsýzlýk kabul eder ve ne gelirse öper, baþýna kor sonra da "Bunlarýn istidraç olmalarýndan Sana sýðýnýrým." der inler.
Seven için aþk u iþtiyak en yüksek bir paye, sevgilinin arzu ve isteklerinde eriyip gitmek de en eriþilmez bir mazhariyettir. Muhabbetin mebdeinde tevbe, inâbe, evbe, teyakkuz, sabýr gibi sevgiye giriþ esaslarý; müntehâsýnda da aþk, þevk, iþtiyak, üns, rýza, temkin.. gibi konumunun hakkýný verme hususlarý söz konusudur. Seviyorum diyebilmek için kendinden, kendi isteklerinden arýnmak, muhavere ve müzakerelerini hep O'na baðlamak, O'nu ihsas eden hususlar çerçevesinde dönüp durmak, O'nun tecelli edeceði mülâhazasýyla göz kýrpmadan beklemek, bir gün mutlaka teveccüh buyurur düþüncesiyle yýllar ve yýllar boyu durduðu yerde kararlý durmak sevgi yolunun ilk âdâbýdýr: Bu yolda bütün bütün sevdalanmaya muhabbet ve aþk; sürekli köpürüp duran arzu, istek, neþ'e ve sevince þevk; bütün bunlarýn, insan tabiatýnýn önemli bir derinliði haline gelmesine iþtiyak; Sevgili'nin her türlü muamelesini gönül hoþnutluðuyla karþýlamaya rýza; duyma, hissetme, maiyyette bulunma mazhariyetinden ötürü kendinden geçme... gibi hislere karþý dikkatli ve ölçülü davranmaya da temkin demiþlerdir.
Yukarýdaki hâllerden birinin insan gönlüne tam hâkim olmasýna göre onun tavýrlarýnda da bir kýsým deðiþiklikler olur: Yer yer gidip âh u efgânla inleyeceði tenha koylar arar ve içini O'na döker; zaman zaman deðiþik iç mülâhazalara dalarak O'nunla hasbýhal eder; firaktan dert yanar aðlar, visal ümidiyle inþirahlara açýlýr, sevinç gözyaþlarýyla serinler. Bazen görmez çevresinde olup biteni, kesrette hep vahdet yaþar; bazen de huzurun mehabetiyle bütün bütün silinir gider, kendi ses ve soluðunu bile duymaz olur.
Sevgi, mârifetin baðrýnda boy atar, geliþir; mârifet ilimle ve iç-dýþ ihsaslarla beslenir. Arif olmayan sevemez; ihsaslarý kapalý bilgisizler de mârifete eremez. Bazen sevgi Allah tarafýndan kalbe atýlarak iç ihsaslarýn harekete geçirilmesi de söz konusu olabilir -ki hepimiz bazen böyle ekstradan lütuflar bekleriz- ancak, plânlarýný harikulâdeliklere bina ederek durgun bir bekleme baþka, kývrým kývrým sancý içinde aktif bekleme daha baþkadýr. Hak kapýsýnýn sadýk bendeleri beklentilerini harekete baðlar, dinamik bir duruþa geçerler; geçer ve o durgun gibi görülen halleriyle cihanlara yetecek bir enerji üreterek müthiþ aktiviteler ortaya koyarlar.
Bunlar, âþýk u sadýklardýr ve belli hususiyetleri haizdirler: Sevgili'nin her muamelesini gönül hoþnutluðuyla karþýlar ve Nesîmî gibi;
Bir bîçare âþýkem ey Yâr Senden dönmezem,
Hançer ile yüreðimi yar Senden dönmezem..
der, hep bir vefa tavrý sergilerler. Her zaman ciddi bir vuslat arzusuyla kývranýr dururlar; ama, hallerinden de asla þikayet etmezler. O'ndan baþka bütün beklentileri kafalarýndan söker-atar, hep maiyyet rüyalarýyla oturur kalkarlar. Sohbetlerini hep sohbet-i Cânân haline getirir ve O'nun adýyla seslerini-soluklarýný melekûtî bir derinliðe ulaþtýrýrlar.
Sevgi onlarýn canýdýr; onlar, bedensiz durabilirler ama cansýz edemezler. Onlara göre, cesede can hükmediyorsa artýk o tende sadece Yâr sevdasý olur, aðyâr bulunmaz. Bu konumlarýyla onlar dünyanýn en fakir ve en iktidarsýzý olsalar da þahlara taç giydirecek bir mansýba sahiptirler. Küçüklükleri içinde büyük, aczleri yanýnda muktedir, ihtiyaçlarýna raðmen dünyalarý peyleyecek kadar servet sahibi ve sönük bir mum gibi görünmelerine mu-kabil güneþlere fer verecek birer enerji kaynaðý mesabesindedirler. Herkes onlara koþsa da onlarýn nereye ve kime koþtuklarý bellidir. Sýðmazlar mahiyet zenginlikleriyle cihanlara. Küçük bir kývýlcýma, kývýlcýmdan da öte bir hiçe dönüþürler yöneldiklerinde O'na.
Bir þulesi var ki, þem-i cânýn,
Fânusuna sýðmaz asumânýn.
diyen Galib bu ufka tercüman gibi konuþur.
Bunlar O'nsuz geçen ömrü hiç mi hiç hesaba katmaz ve O'nsuz hayatý hayat saymazlar. Bir ömr-ü heder görürler sevmeden yaþamayý ve bir avunma kabul ederler O'nunla alâkasý olmayan ***ifleri, neþeleri, hazlarý. Oturur kalkar her zaman aþk u þevkten dem vururlar; Fuzulî edasýyla aþk u iþtiyak bilmeyenleri de baþka türlü (!) bir þey görürler.


Teþekkur:
Beðeni: 


Muvahhid mü'min, her þeyden evvel, her þeyden sonra, her þeyin önünde, her þeyin arkasýnda mutlak Mahbub, mutlak Maksud, mutlak Mâbud olarak Allah'a dilbeste olur; O'nu diler ve her haliyle O'nun kulu olduðunu haykýrýr; sonra da O'ndan ötürü, baþta Ýnsanlýðýn Ýftihar Tablosu olmak üzere -ki O, Hakk'ýn matmah-ý nazarý, memur-u sadýðý, Zât, sýfât ve isimlerinin yanýltmayan tercümaný, divan-ý nübüvvetin hâtemi, risaletin özü, usaresi olmasý itibarýyla O'nun hatýrýna sevilenlerin baþýnda gelir- bütün nebileri, velileri, O'nun saflardan saf berrak aynalarý, daire-i ulûhiyetin has bendeleri olmalarý ve O'nun maksatlarýný takip ve temsil etmeleri, dahasý hilâfet-i tâmme unvanýyla dünyanýn imar, tanzim ve dizaynýna nezarette bulunmalarý yönüyle; gençliði, þu fani hayatý tam duyup deðerlendirebilme adýna Hak tarafýndan insanlara avans mahiyetinde bahþedilmiþ bir parametre olmasý cihetiyle; bu âlemi, O'nun güzel isimlerinin bir tecelligâhý ve sýfât-ý sübhâniye tezahürlerinin meþheri, öteki dünyalarýn da bir mezraasý olmasý açýsýndan; anne-babalarý, birer þefkat ve merhamet kahramaný olarak evlâtlarýnýn bakým ve görümünü yüklenmeleri, evlâtlarý da ebeveynlerini görüp gözetme hissiyle onlara gönülden yakýnlýk duymalarý mülâhazasýyla... sever ki bunlar Allah'a karþý samimi alâka duymanýn birer ifadesi olarak deðerlendirilebilir ve Allah'tan ötürü bir sevgi sayýlabilir.
Alýntý

Yer imleri