Enaniyet veya Egoizm
Enâniyet, deðiþik kullaným þekilleriyle "ben" mânâsýna gelen "ene"den türetilmiþ bir kelime.. insanýn kendisi, özü, þahsiyeti mânâlarý yanýnda, ona, varlýk, eþyâ ve hâdiseler hakkýnda tefrik, temyiz, okuma ve deðerlendirme imkâný da veren "ene"; ayný zamanda bilme, inanma ve bu çerçevedeki ferdî ve içtimaî sorumluluklar karþýsýnda insaný bir muhatap durumuna yükselten unsurdur. Ene'yi, nefis yerinde kullananlar da olmuþtur ki, bu yönüyle o, insanýn gerçek kimliði, hakikati, daha da önemlisi kendi mahiyeti dahil pek çok hakaiký ölçüp belirlemede mühim bir unsur (vâhid-i kýyâsî), sýnýrlýlýðýyla sýnýrsýzlýða ýþýk tutan bir projektör, tenâhîsi içinde Nâmütenâhî'ye bakan doðru sözlü bir þahit ve açýlmaz gibi görülen mânevî kapýlarý açabilecek sihirli bir anahtardýr. Bu anahtarý kullanmasýný bilenlere Allah, varlýk, eþyâ ve esrâr-ý ulûhiyete ait öyle derin sýrlarýný açar ki, bu sayede "ene" -ben ve ego da diyebilirsiniz- insanýn en nuranî derinliði hâline gelir ve "Kenz-i Mahfî"nin lisan-ý fasîhi olur.
Onu bilmeyen ve mahiyetinden haberdar olmayanlara gelince, onlar için "ene" öyle bir gayya ve bir girdaptýr ki, þimdiye kadar ne dev cüsseleri yutmuþ, nice herkülleri yere sermiþ, ne hanlar devirmiþ ve ne hânümanlarý yerle bir etmiþtir. Yükselenler onun acz u fakr kanatlarýyla yükselmiþ, çakýlýp yerinde kalanlar da onun çalým, gurur ve iddialarýnýn kurbaný olmuþlardýr. O, imanla doðru okunmadýðý, mahiyetine acz u fakr esaslarýna göre bakýlmadýðý veya kendini kendine mâlik saydýðý, sayýp aynadaki sureti hakikat sandýðý durumlarda kibre girmiþ, gurur mýrýldanmýþ, bencillikle gürlemiþ, kini, nefreti ve hiddetiyle hayvanlarý aratmamýþ, þehevânî istekleriyle hep bohemler gibi yaþamýþ, çalým, caka ve baþkalarýný hafife alma türünden komplekslerden kurtulamamýþ ve kendi kendinin meshûru olmuþ, çeþit çeþit illetlerle mâlûl bir özürlü; þahsî hazlarýndan gayrý bir þey düþünmeyen/düþünemeyen hodbîn bir gurur âbidesidir. Kendini güçlü hissettiði ve fýrsat da yakaladýðý zamanlarda, gözünü kýrpmadan herkesi ezip geçen bir tiran bozmasý, hak ve hürriyetler konusunda saygýsýz bir nemrut ve Allah, Peygamber tanýmayan bir nankördür. Zayýf ve güçsüz olduðu ya da ihtiyaçlarla kývrandýðý durumlarda ise o, kapýkulu saydýðý kimselerin bile ayaklarýna kapanacak kadar zelillerden zelil zavallýnýn tekidir.
Aksine o, Allah'a imanla tenevvür edip acz u fakrýný kavradýðý, beden ve cismâniyetin uydusu olmaktan sýyrýlýp kalbî ve ruhî hayat ufkuna yöneldiði, þevk u þükürle þahlanýp Hak rýzasýna kilitlendiði takdirde de âdeta müzekkâ bir ruha dönüþür ve öteki yaný itibarýyla bütün fena huylarýn menþei olmasýna mukabil bu derinliði açýsýndan güzel ahlâkýn (mehâsin-i ahlâk) en temel unsuru hâline gelir.
Þimdiye kadar pek çok mutasavvýf ve kelâmcý, bazen "ene" unvanýyla, bazen de "nefis" namýyla bu konu üzerinde durmuþ ve önemli açýklamalarda bulunmuþlardýr. Mevzuun tafsilatýný onlara havale ederek, burada birkaç cümle ile de olsa Üstad Bediüzzaman'ýn bu hususla alâkalý mülâhazalarýna temas etmek istiyorum:
O, Kur'ân-ý Kerim'deki emanet hakikatinin1 pek çok yönlerinden birinin de "ene=ego" olduðunu ifade sadedinde; "ene"nin Âdem (aleyhisselâm) zamanýndan günümüze kadar insanlýk âleminin etrafýnda dal-budak salmýþ hem nuranî bir Tûbâ-i Cennet hem de müthiþ bir Zakkum-u Cehennem çekirdeði mahiyetinde olduðunu vurgular ve ona bu iki âlemin de kapýlarýný açacak bir anahtar nazarýyla bakar. Ona göre "ene"nin bu birbirinden ayrý derinliklerinin temsilcileri ve bu temsilcilerin teþkil ettikleri cereyanlar da vardýr. Bunlardan biri silsile-i nübüvvet cereyaný, diðeri de diyaneti kabul etmeyen felsefe akýmýdýr. Din tanýmayan ve diyanete baþ kaldýran felsefî cereyan/cereyanlar bir zakkum aðacý gibi çevrelerine her zaman þirk ve dalâlet zulmetleri neþretmiþ ve insanlýðýn ufkunu karartmýþlardýr. Onlardan, aklý biricik esas kabul edenlerin dünyasýnda dehriyyûn, maddiyyûn ve tabiiyyûn... gibi kimseler yetiþmiþ ve bunlar saf yýðýnlarýn baþtan çýkarýlmalarýna sebebiyet vermiþlerdir. Kuvvet ve þiddeti öne çýkaranlarýn atmosferinde Nemrut'lar, Þeddad'lar, Firavun'lar boy atýp geliþmiþ ve kitlelere kan kusturmuþlardýr. Hayatý, cismânî ve bedenî arzulara, isteklere baðlý götürenlerin çizgisinde insanýn süflî hislerini gýcýklayan tanrýçalarý, totemleri ve putlarýyla bohemliðe açýk ruhlarýn baþlarýný döndürmüþ ve yýðýnlarý akla-hayale gelmedik sapýklýklara sürüklemiþlerdir.
Nübüvvet cereyanýna gelince o, "kuvve-i akliye" dalýnda enbiyâ, mürselîn, evliyâ ve sýddîkîn meyvelerini yetiþtirmiþ; "kuvve-i dâfia" dalýnda âdil hakimleri, melek gibi melikleri semere vermiþ; "kuvve-i câzibe" dalýnda da suret ve sîret güzellikleriyle serfiraz ismet kahramanlarýnýn geliþmesine ortam hazýrlamýþtýr. Bu açýdan, peygamberlik ufku itibarýyla "ene"nin bir kulluk unvaný ve esrâr-ý ulûhiyetin de bir aynasý olduðunu söylemek mümkündür. Öyle ki, bu yörüngede "ene" kendini bir abd bilir, Yaratan'ýn hizmetinde olduðunu düþünür; O'na karþý hâlisâne kulluða yönelir ve hemen her zaman O'nu hoþnut etme arkasýndan koþar. Aklýna aldanýp nefsine yenik düþenler, güzeli, çirkini birbirine karýþtýrýp egoyu sabit bir hakikat þeklinde mütalâa edenler, dolayýsýyla da, Hakk'a kul olacaklarýna deðiþik mâlihulyalara dalarak cismânî hazlarýndan baþka bir þey düþünmeyenler, varlýk ve hâdiselere insanca bakýp onu muhteva enginliðiyle duyamayanlar, duyamayýp kendi bencilliklerinin darlýðýnda heba olup gidenler egoizm gayyalarý içinde boðuladursunlar, "ene"deki sýrrý anlayanlar yürürler Hakk'ýn inayet gölgesinde O'nun rýza ufkuna doðru…
"Ene"nin olumsuz yanýyla alâkalý bir derinlik sayýlan Frenkçe "egoizm" de dediðimiz "enâniyet", kendine düþkünlük, yalnýz kendini düþünme, her faaliyetini bir kýsým þahsî çýkarlara baðlý götürme, her iþi bencillik mülâhazasýyla ele alma ve o mülâhaza ile bitirme de diyeceðimiz bir ruh hastalýðýnýn unvanýdýr. Böyle bir karakter, baþkalarýndan söz edildiði, onlara teveccühte bulunulduðu hemen her yerde feveran eder, kýskançlýklara girer -üzerinde durulabilir- hýrsla kývranýr; hýzýný alamaz gýybete, iftiraya baþvurur ve "onlar" dediði kimseleri karalamak için elinden gelen her mel'aneti irtikâp eder.
Bazý kimselerde, bunun bir iki adým daha ötesinde, kendini mutlak üstün ve eþsiz görme, hatta kendine "gaye insan" nazarýyla bakma, aptalca hüsnüzan ve teveccühlere takýlarak bir görüntü sergileyebilmek için maskaralýk diyebileceðimiz fantezilere girme ve "ben" merkezli bir dünya kurarak kendini anlatma, meziyetlerini sayýp dökme cinneti söz konusudur ki, bunu da muzaaf enâniyet anlamýnda "egosantrizm" sözcüðüyle ifadelendirebiliriz. Böyleleri her hâdiseyi kendi bakýþ açýlarýna göre yorumlar, herhangi bir konuyu, onun enginliði ve derinliði çerçevesinde deðil de, kendi egoizminin darlýðý içinde ele alýr, deðerlendirir; sonra da, kendince çýkardýðý hükümleri baþkalarýna da dayatmaya çalýþýr. Aslýnda, bu tipler kendi heva ve heveslerine öylesine kilitlidirler ki, kendilerinden baþkasýný görmez/göremez, kendi hülyalarý dýþýnda hiçbir þey bilmez, bilmek de istemez; kimseyi sevmez ve hayýrla da yâd etmezler. Kendilerini insanî fazilet ve meziyetlerin merkezine oturttuklarý için her zaman redd-i müdahale hissiyle gergin ve kavgaya hazýr bir hâlleri vardýr. Hele bunlarýn arasýnda nefsine âþýk ve taparcasýna ona baðlý bir kýsým narsisler bulunmaktadýr ki, bunlar týpký çocuklar gibi, gördükleri her nesneye sahip olmak ve baþkalarýna ait þeyleri elde etmek için sýk sýk onlarla kavgaya tutuþur ve mütemâdi hýr-gür çýkarýrlar.
Böylelerinde hiç mi hiç içtimaî sorumluluk hissi geliþmemiþtir; onlar, hemen her zaman heva ve heveslerine göre hareket ederler. Olabildiðine kibirli ve gururludurlar; herkesi hafife alýr ve âleme tepeden bakarlar. Bir de bu hasta ruhlar, çevrelerindeki saf yýðýnlar tarafýndan alkýþlanýyor, ferdî bencillikleri herhangi bir cemaate mensubiyetle besleniyorsa -buna "cemaat enâniyeti" de denebilir- daha bir derinleþir, nemrutlaþýr ve akla-hayale gelmedik fenalýklara sebebiyet verebilirler. Firavun böyle bir ruh haletiyle "Ben sizin en yüce rabbinizim."2 sözleriyle hýrlamýþ, bir baþkasý "Ben de ihya eder ve öldürürüm."3 deme cür'etinde bulunmuþ; bir diðeri ise "Ben bu serveti kendi imkân ve kendi bilgimle elde ettim."4 hezeyanlarýyla gürlemiþtir. Günümüzde çokça bulunduðu gibi, kimileri de mânâ âleminin devasa kametlerinin dahi telâffuz etmediði/edemediði "Ben Mehdiyim.", "Ben Mesihim.", "Ben kutbum, kutb-u irþadým", "Ben gavsým"... türünden saçmalýklarda bulunmuþ; sürekli ben merkezliliðin karakteristik hýrýltýlarýyla kibrini, ucbunu, fahrini, makam sevdasýný ve nefis muhabbetini seslendirmiþ ve kulluðun esasý olan acz u fakr, tevazu, mahviyet ve hacâlet... gibi hususlardan habersiz cahil kitleleri iðfal etmiþlerdir.
Aslýnda bunlardaki sefalet ve ruh sukutuna sebebiyet veren hep ayný þeylerdir: Þeriat mantýðýndan habersizlik, mütemerrid nefs-i emmârenin güdümünde bulunma, þöhretperestlik ve bohemce yaþama arzusu... gel gör ki, bu zelil insanlar, her zaman kendilerini farklý yaratýlmýþ gibi görüp gösterir ve çevrelerine birer misyon insaný olduklarýný empoze etmeye çalýþýrlar. Böyleleri herkesi sýradan, hor ve hakir varlýklar sayar ve onlarýn da bir þeyler yapabileceklerini kat'iyen kabul etmezler. Hele bir de etraflarýnda bu duyguyu sýk sýk tetikleyen bir kýsým müdâhinler varsa -ki her zaman var olmuþtur- bunlar öylesine bir büyüklük hissine kapýlýrlar ki, herhalde bu ölçüdeki bir enâniyeti ifade için "mük'ap bencillik" sözü bile yetmeyecektir. Zannediyorum böylelerinin hâline en uygun isim "megalomani" olacaktýr.
Pöhpöhe açýk ve alkýþa teþne bu tiplerin sapýk hislerine, aldanmýþ yandaþlarýnýn iddialarý da inzimam edince ortaya en tipik bir narsis çýkar. Sever kendini Allah'ý gerçekten sevenlerin sevdiði kadar.. tapar hevasýna putperestlerin tanrýçalarýna taptýðý seviyede.. yanýnda Peygamber'den bahsedildiðinde dahi rahatsýzlýk duyar; "O'nun temsilcisi ve izdüþümüyüm." gibi hezeyanlarla -kendi inanmasa da- çevresini bir kýsým muðlak ve müphem þeylere inandýrmaya çalýþýr. Bütün hareket ve faaliyetlerinde hep takdir ve tebcil beklentisi içindedir. Damlasýnýn derya, zerresinin güneþ gösterilmesini arzu eder. Dahasý, etrafýný kendisine karþý çok derin bir medyuniyet içinde görmek ister; ister ve herkesin her þeyine gözünü dikerek, meþru ve gayri meþru bütün arzularýnýn yerine getirilmesi beklentisine girer. Bekledikleri gerçekleþmeyince de çevresini yakar-yýkar, þuna-buna gönül koyar, en yakýnlarýný bile vefasýzlýkla suçlar ve altýndan kalkýlamayacak, is'âf edilemeyecek hak iddialarýnda bulunur. Zaten baþkalarýyla da her zaman kavga içindedir; hasetle kývranýr durur.. gýybetle, iftira ile boþalýr.. kinle, nefretle sürekli hafakanlar yaþar; "Ne kendi eyler rahat ne halka verir huzur." (Anonim) Yýkýlýp gitse de cihandan mirasçýlarý onu kabre kadar götürür.


Teþekkur:
Beðeni: 


Enâniyet, deðiþik kullaným þekilleriyle "ben" mânâsýna gelen "ene"den türetilmiþ bir kelime.. insanýn kendisi, özü, þahsiyeti mânâlarý yanýnda, ona, varlýk, eþyâ ve hâdiseler hakkýnda tefrik, temyiz, okuma ve deðerlendirme imkâný da veren "ene"; ayný zamanda bilme, inanma ve bu çerçevedeki ferdî ve içtimaî sorumluluklar karþýsýnda insaný bir muhatap durumuna yükselten unsurdur. Ene'yi, nefis yerinde kullananlar da olmuþtur ki, bu yönüyle o, insanýn gerçek kimliði, hakikati, daha da önemlisi kendi mahiyeti dahil pek çok hakaiký ölçüp belirlemede mühim bir unsur (vâhid-i kýyâsî), sýnýrlýlýðýyla sýnýrsýzlýða ýþýk tutan bir projektör, tenâhîsi içinde Nâmütenâhî'ye bakan doðru sözlü bir þahit ve açýlmaz gibi görülen mânevî kapýlarý açabilecek sihirli bir anahtardýr. Bu anahtarý kullanmasýný bilenlere Allah, varlýk, eþyâ ve esrâr-ý ulûhiyete ait öyle derin sýrlarýný açar ki, bu sayede "ene" -ben ve ego da diyebilirsiniz- insanýn en nuranî derinliði hâline gelir ve "Kenz-i Mahfî"nin lisan-ý fasîhi olur.
Alýntý

Yer imleri