Ýslam'ýn Tevrat ve Ýncil'e Bakýþý Yazar Prof.Dr.Lütfullah CEBECÝ(Tevrat ve Ýncil ile birlikte Zebur'u zikretmek gerekirdi. Fakat Zebur, bugün eli-mizde bulunan Tevrat'ta "Mezmurlar" yahut "Davud'un Mezmurlarý" adýyla bir bölümü olarak yer aldýðý için, onu ayrýca zikretmedik. Dolayýsýyla bu iki kitap için söylediklerimiz Zebur için de geçerlidir.)
Ýslam'ýn bir konudaki görüþünü belirlemek için, her þeyden önce onun ana kitabý ve anayasasý olan Kur'an-ý Kerim'in o hususta ne dediðine bakmak gerek. Bu açýdan Kur'an-ý Kerim'in þu anda insanlýðýn elinde bulunan iki önemli kitap ve din hakkýnda ne dediði çok önemlidir.
Allah Teala birçok ayette, Hz. Musa'ya (Hud, 110; Ýsra, 2; Müminun, 49; Furkan, 35; Kasas, 43 vb.) ve Hz. Ýsa'ya (Tevbe, 30; Bakara, 87 vb.) "kitab" verdiðini/insanlara iletilmek üzere ilahi mesajýný vahyettiðini haber verir. Kur'an-ý Kerim Hz. Musa'ya vahyedilen kitabýn isminin, "Tevrat", Hz. Ýsa'ya vahyedilen kitabýn isminin, "Ýncil" olduðunu bildirir. (Hadid, 27; Maide, 44-46 vb.)
Her iki kitap da öncelikle Ýsrailoðullarý'na (Casiye, 16; Al-i Ýmran, 49; Mümin, 53 vb.), sonra da ulaþabildiði diðer bütün insanlara iletilmek üzere gönderilmiþtir. Mesela Hz. Musa'nýn peygamberlik görevi, Tevrat'ý, o günkü Firavun'a ve onun halký olan Mýsýrlýlara iletmeyi de içermektedir.
Gerek sadece Tevrat'a itibar ettiðini söyleyen Yahudiler, gerekse hem Tevrat'a hem Ýncil'e itibar ettiðini söyleyen Hýristiyanlar, Kur'an'da "kitap verilenler" (Bakara, 144-145; Al-i Ýmran, 64,119-120; Nisa, 131 vb.), "kitaptan nasip verilenler" (Al-i Ýmran, 23) ve "kitaba varis kýlýnanlar" (40/53) "ehl-i kitap" (Maide, 15,19 Ankebut, 46-47 vb.) diye, yani "Allah teala tarafýndan kendilerine peygamber ve kitap gönderilen, dolayýsýyla semavi kitap bilgisine sahip olan (Ra'd, 43) bunun hem yaþama, hem koruma, hem de diðer insanlara ve sonraki nesillere dosdoðru bir þekilde iletme sorumluluðunu yüklenmiþ milletler-ümmetler" olarak anýlmýþlardýr.
Bugünkü haliyle diðer dinlerin ve kitaplarýnýn hemen hemen hiçbiri kendi dýþýnda gerçek kabul etmezken, Kur'an kendisini semavi kitaplar zincirinin bir halkasý, fakat en son halkasý olduðunu, peygamberinin de peygamberler zincirinin en son halkasý olduðunu çeþitli ifadelerle ilan etmektedir. Mesela, Cenab-ý Allah, "Peygamber, Rabbinden ne indirildiyse ona iman etti, müminler de... Hepsi, Allah'a, meleklerine, kitaplarýna ve "Peygamberleri arasýnda hiçbir ayýrým yapmayýz." diye Allah'ýn bütün peygamberlerine inandýlar ve: "(Mesajýný) Ýþittik ve boyun eðdik, baðýþlamaný dileriz, ey Rabbimiz! Dönüþ sanadýr!" dediler." (Bakara, 285) ayetiyle, gerçek müminlerin hak peygamberler arasýnda ayýrým yapmadan, hepsinin Allah'ýn kulu ve elçisi olduðuna inandýðýný söylerken, peygamberine, "Biz, Allah'a, bize indirilene; Ýbrahim'e, Ýsmail'e, Ýshak'a, Yakub'a ve torunlarýna indirilene; Musa'ya, Ýsa'ya ve (diðer) peygamberlere Rablerinden verilene inandýk, iman getirdik. Onlardan hiçbiri arasýnda ayýrým yapmayýz ve biz, ancak O'na boyun eðen Müslümanlarýz! Her kim Ýslam'dan baþka bir din ararsa asla kabul edilmez ve o, ahirette hüsrana uðrayanlardan olur." (Al-i Ýmran, 84-85) demesini emrederken de, Müslümanlar olarak, sadece peygamberler deðil onlarýn kitaplarý arasýnda da ayýrým yapmadýðýmýzý, hepsinin Hak Teala tarafýndan farklý zamanlarda insanlýða gönderilen temeli Ýslam olan mesajlar olduðunu bildirir. Keza O, dinde Hz. Nuh'a emrettiði ile Hz. Muhammed'e vahyettiði ve Hz. Ýbrahim, Hz. Musa ve Hz. Ýsa'ya gönderdiði bu Ýslam'ýn özünün "Allah'ýn dinini doðru tutup, onda ayrýlýða düþmemek." olduðunu (Þura, 13) haber vermektedir. Hatta, "Ey iman edenler, Allah'a, peygamberine, peygamberine indirdiði kitaba, daha önce indirdiði kitab(lar)a da iman edin! Kim Allah'a, meleklerine, kitaplarýna, peygamberlerine ve ahiret gününe inanmazsa, pek derin bir sapýklýða saplanýp gitmiþtir. Ýman ettikten sonra kafirliðe gidenleri, sonra yine iman edip tekrar kafirliðe gidenleri, sonra da kafirlikte ileri gidenleri Allah ne affedecek, ne de doðru bir yola çýkaracaktýr." (Nisa, 136-137) diyerek müminlere bu imaný emredip, endirekt bir yolla, önceki kitaba inanýp, sonra gelene inanmayanlarý kâfir ilan etmektedir. Çünkü bu ayetin son kýsmý "Tevrat'a inandýktan sonra Ýncil'i inkar ederek küfre gidenleri, sonra yine Ýncil'e iman edip Kur'an'ý inkar ederek tekrar küfre gidenleri, sonra da küfürde ileri gidenleri Allah ne affedecek, ne de doðru bir yola çýkaracaktýr" anlamýný ima etmektedir.
Yahudi ve Hýristiyanlar Kur'an'a ve Hz. Peygamber'e inanmazlarken birbirlerine inanýyorlar mý? Hayýr, onlar karþýlýklý olarak birbirlerini de kabul etmiyorlar, "Yahudiler: 'Hýristiyanlarýn dayandýðý bir þey yoktur.' derken, Hýristiyanlar da: 'Yahudilerin dayandýðý bir þey yoktur.' diyorlar. Oysa hepsi de Kitab'ý okuyorlar…" (Bakara, 113) ve ellerindeki kitap söylediklerinin aksini yazýyor.
Ankebut suresinde, "Biz, hem bize indirilene iman ettik, hem size indirilene ve bizim ilahýmýz ile sizin ilahýnýz birdir. Ancak biz yalnýz O'na teslim olmuþuzdur." (Ankebut, 46) diyerek Yahudi ve Hýristiyanlara bu imaný bildirmemiz emrolunduktan sonra, "Ýþte sana (önceki kitaplarý tasdik eden) böyle bir kitap indirdik. O'nun için kendilerine kitap verdiklerimiz ona iman ederler. Þunlardan da ona iman edenler vardýr. Bizim ayetlerimizi ancak kafirler inkar eder." (Ankebut, 47) buyurulup, aslýnda samimi Yahudi ve Hýristiyanlarýn ayný imana sahip olarak Kur'an-ý Kerim'i kabul edecekleri bildiriliyor. Keza, "Kitap verilenlerden de Allah'a, size ve kendilerine indirilene, Allah'a boyun eðerek inananlar ve Allah'ýn ayetlerini birkaç paraya satmayanlar vardýr. Ýþte onlarýn, Rablerinin katýnda mükâfatlarý vardýr..." (Al-i Ýmran, 199) buyrulurken ehl-i kitap içinde, bir kýsmý, Kur'an'ýn hak olduðunu anlasalar bile dünya menfaatleri aðýr basanlar, diðer kýsmý ise kendi kitaplarýnýn direktiflerine uyarak Kur'an'a ve Ýslam'a gelebilecek samimi müminler olmak üzere iki kýsým insan olduðu bildirilmektedir.
Kur'an-ý Kerim'in bize haber verdiðine göre, Allah Teala'nýn Kur'an'dan önceki bu mesajlarýnda son peygamber, son kitap ve son ümmet hakkýnda önemli bilgiler veya ipuçlarý bulunmaktadýr. Nitekim Ehl-i Kitap'tan iken Hz. Muhammed'e (a.s.m.) inanýp bu yeni dine boyun eðecek bazý insanlarýn var olacaðý haber verilirken þöyle buyruluyor: "Onlar ki, yanlarýndaki Tevrat ve Ýncil'de yazýlý bulacaklarý peygambere, o okuyup yazma bilmeyen peygambere uyarlar. O, onlara iyilik emreder ve onlarý kötülükten alýkoyar, temiz, hoþ þeyleri kendileri için helal, murdar þeyleri üzerlerine haram kýlar, sýrtlarýndan (önceki dinden kalan) aðýr (sorumluluk) yüklerini, üzerlerindeki baðlarý ve zincirleri indirir atar. Ýþte o zaman ona iman eden, ona tam saygý gösteren, ona yardýmcý olan ve onun peygamberliði ile birlikte indirilen nuru izleyen bu kimseler var ya, iþte o asýl maksada ulaþan kurtulmuþlar onlardýr." (A'raf, 157)
Nitekim Hz. Ýsa da Ýsrailoðullarý'na hitaben, "Ey Ýsrailoðullarý, ben size Allah'ýn elçisiyim. Benden önce gelmiþ olan Tevrat'ýn doðrulayýcýsý ve benden sonra gelecek adý Ahmed olan bir peygamberin müjdecisi olarak geldim." demiþti." (Saff, 6). Fakat ona inanmadýlar. Bu Ýsrailoðullarý'nýn ilk ve son itiraz ve inkarlarý deðildi. Arap yarýmadasýnda Ýslam öncesinde, bir azýnlýk olarak bulunduklarý Medine'de Arap kabileleri karþýsýnda maðlup durumuna düþüp iyice bunaldýklarý zamanlarda, Süddi'nin rivayetine göre, Tevrat'ý çýkarýp, ellerini Hz. Peygamber'den söz edilen ifadenin üzerine koyuyor ve "Ey Allah'ýmýz ahir zamanda bize göndereceðini vaat ettiðin þu peygamber hakký için bugün bizi düþmanlarýmýza karþý muzaffer kýl..." diyerek yüzü suyu hürmetine maðlubiyetten kurtulduklarý (Alusi, 1/320) ve çok iyi bildikleri o Peygamber (a.s.m.) ile ellerindeki Tevrat'ýn o bölümlerini doðrulayan o kitap geldiðinde de ayný itiraz ve inkarla karþýlýk vermiþlerdi. Bu tavýr onlarýn ilahi laneti hak etmelerine neden olmuþtu. (Bakara, 89).
Bu yüzden onlar þöyle uyarýldýlar: "Ey kitap verilenler, Allah yaptýklarýnýzý görüp duruyorken, niçin Allah'ýn ayetlerini inkar ediyorsunuz? Ey kitap verilenler, niçin inananlarý Allah'ýn doðru yolundan engelliyorsunuz? Halbuki siz (onun gerçek olduðunu) görüyorsunuz. O halde niçin onun çarpýklýðýný istiyorsunuz? Allah yaptýklarýnýzdan habersiz deðildir." (Al-i Ýmran, 98-99) "Ey kitap verilenler, þimdi size, kitabýnýzýn gizlemekte olduðunuz birçok yerini sizlere açýklayan, birçoðunu da (bildiði halde sizi utandýrmamak için açýklamayýp) geçiveren Peygamberimiz geldi. Ýþte size Allah'tan bir nur, bir parlak kitap geldi. Allah, rýzasý ardýnca gidenleri onunla kurtuluþ yollarýna yöneltecek ve izni ile onlarý karanlýklardan aydýnlýða çýkarýp doðru bir yola koyacak. Ey kitap verilenler, bakýnýz size, peygamberlerin geliþinin kesintiye uðradýðý bir zamanda: "Bize ne müjdeyle sevindirecek bir müjdeci ne de ihtar ile gocunduracak bir uyarýcý gelmedi!" demeyesiniz diye, tatlý ve acý gerçekleri açýklayan elçimiz geldi! Ýþte size hem müjdeci hem de uyarýcý bir peygamber geldi! Allah, her þeye gücü yetendir." (Maide, 15-19)
Ýþte ehl-i Kitab'ýn uymalarý söylenen bu yeni dinin adý Ýslam'dýr. Aslýnda gerçek dinin adý dün de Ýslam idi, bugün de. Hz. Musa'nýn getirdiði de Hz. Ýsa'nýn getirdiði de Hz. Muhammed'in getirdiði de özde ayný bu Ýslam idi. Fakat insanlar ne zaman dinin özünden koptular, Allah'ýn gönderdiðini bozdular, dinin adý deðiþti ve din, Ýslam olmaktan çýktý. Halbuki, "Her kim Ýslam'dan baþka bir din ararsa asla kabul edilmez ve o, ahirette gerçek zarar uðrayanlardan olur. Kendilerine açýk deliller gelmiþ ve peygamberin hak olduðuna þahitlik etmiþken, inananlarýn arkasýndan nankörlük edip inkara sapan bir milleti, Allah nasýl baþarýlý kýlar! Oysa Allah, zulmedenler topluluðunu baþarýlý kýlmaz. Ýþte onlarýn cezalarý; Allah'ýn, meleklerin ve bütün insanlarýn lanetinin üzerlerinde olmasýdýr. Sonsuza kadar o lanetin içindedirler, azaplarý hafifletilmez ve kendilerine mühlet verilmez." (Al-i Ýmran, 85-88)
Fetih Suresinin son ayetinde, "Muhammed, Allah'ýn peygamberidir. Onun beraberindekiler ise, kafirlere karþý çok çetin, kendi aralarýnda son derece merhametlidirler. Onlarý cemaatle rüku ve secde ederek, Allah'ýn lütfunu ve hoþnutluðunu dilerken görürsün. Yüzlerindeki niþanlarý/alametleri, secde izinden (olan bir alamet/bir nurdur) Bu onlarýn Tevrat'ta anlatýlan örnek (halleridir). Ýncil'de ise örnek (halleri), kendileriyle kâfirleri öfkelendirmesi için, filizini çýkarmýþ, onu güçlendirmiþ sonra kalýnlaþýp sapý üzerine dimdik doðrulmuþ, çiftçilerin hoþuna giden bir ekine benzetilmiþtir. Onlardan iman edip de iyi iþler yapanlara Allah hem bir baðýþlama vaad buyurdu, hem de büyük bir mükafat…" (Fetih, 29) buyrulmaktadýr. Demek ki, hem Tevrat'ta, hem Ýncil'de Ümmet-i Muhammed'den söz edilmektedir. Eðer bugün elimizde bulunan Tevrat ve Ýncillerde, Kur'an'ýn oralarda var olduðunu haber verdiði bu gibi þeyleri bulamazsak, bu kitaplara müdahale edilmiþ olduðuna inanýrýz. Çünkü biz müminlere göre, Kur'an yalan söylemez. Ýþte bu Kur'an, ayný þekilde bu ümmetin hem peygamberi hem de kýblesi konusunda ehl-i Kitab alimlerinin önceden bilgisi olduðuna iþaret ederek, þöyle diyor: "Haydi (namaz kýlarken) yüzünü Mescid-i Haram'a doðru çevir! Siz de ey insanlar, nerede bulunursanýz, yüzünüzü o yana doðru çeviriniz. Kendilerine kitap verilmiþ olanlar da þüphesiz bu kýble emrinin, Rablerinden gelen bir gerçek olduðunu kesinlikle bilirler. Kendilerine kitap verdiðimiz toplumlarýn alimleri, peygamberi, oðullarýný tanýr gibi tanýrlar. Böyle iken içlerinden bir takýmý, gerçeði bile bile gizlerler." (Bakara, 144-146)
Son peygamber ve son kitap ve son ümmetle ilgili bilgilere sahip olduklarý için Hz. Peygamber'e (a.s.m.) "Kendilerine kitap verdiklerimiz de bilirler ki, o (Kur'an) tamamýyla gerçek olarak Rabb'in tarafýndan indirilmiþtir. Sakýn þüphelenenlerden olma." (En'am, 114) ve "Þu sana indirdiðimiz þeylerde faraza þüphe edecek olursan, senden önce kitap okuyanlara sor! Andolsun ki, sana Rabb'inden gerçek geldi, sakýn þüphe edenlerden olma!" (Yunus, 94, benzeri ayet: En'am, 114) buyrularak, önceden kitap bilgisine sahip insanlara bu konularý sorabileceði ve onlar bu önemli konuda þahitler konumunda olduklarý bildiriliyor. Hatta, "Sen peygamber deðilsin." diyen müþriklere karþý, "Benimle sizin aranýzda þahit olarak Allah ve bir de yanýnda kitap ilmi bulunan yeter!" (Ra'd, 43) demesi emrediliyor.
Ehl-i kitaptan, Hz. Peygamber zamanýnda Medine'de bulunan Yahudiler, bu bilgileri ile, herkesten önce iman ederek cahil ve kitap bilgisinden çok uzak Arap müþriklere önder olup imanlarýna vesile olacak yerde, bile bile Allah'ýn ayetlerini inkar edip, hakký batýlla karýþtýrýp, gerçeði gizlemekle kalmamýþ (Al-i Ýmran, 70-71), bu konumlarýný çok yanlýþ olarak kullanma yolunu tercih etmiþler ve "Kitap verilenlerden bir kýsmý (çok ahlaksýz bir taktik izleyerek) þöyle demiþti: "Varýn o inananlara indirilene gündüz inanýn, yani inandýðýnýzý söyleyin, gün sonunda da dönüp inkar edin, belki o Müslümanlar da (size bakarak/size kanarak) imanlarýndan dönerler. Ve kendi dininize uyanlardan baþkasýna aman vermeyin." (Al-i Ýmran, 73) Dolayýsýyla da onlarýn bu gayr-i samimi davranýþlarýna karþý Arap yarýmadasý için Müslümanlara iki alternatif gösterilmiþtir: "Kendilerine kitap verilenlerden olduklarý halde Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah'ýn ve Peygamberinin haram ettiðini haram tanýmayan ve hak dinini din edinmeyenlere, hor ve hakir olduklarý halde kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaþýn!" (Tevbe, 29)
Bu ayet gösteriyor ki, ehl-i Kitap aslýnda uhrevi olarak, Ýslam'ý kabul etmek, Hz. Muhammed'e inanmak ve itaat etmekle sorumludurlar. Fakat dinde zorlama olmadýðý için de, eðer inanmak istemezlerse, dünyevi hukuk bakýmýndan, en azýndan mal ve can emniyetlerinin bir vergisi olmak üzere cizye vermek suretiyle istedikleri gibi inanmaya ve yaþamaya devam edebilirler. Yine bu ayet, bazý hocalarýmýzýn, "Þüphe yok ki, iman edenlerden, Yahudi, Hýristiyan ve Sabilerden her kim Allah'a ve ahiret gününe gerçekten iman eder ve iyi bir amel iþlerse, elbette bunlarýn Rableri yanýnda mükafatlarý vardýr. Bunlara bir korku yoktur ve bunlar mahzun da olmayacaklardýr." (Bakara, 62; benzeri Maide, 69) ayetlerine dayanarak ve bu ayetleri öncesine-sonrasýna bakmaksýzýn yorumlayarak, "Ehl-i Kitap, eðer Allah'a ve ahiret gününe iman eder ve kitaplarýna göre amel ederlerse Cennete girerler." demelerinin hatalý olduðu gösterilmekte, Hz. Peygamber'in þeriatýndaki haram ve helallere uymadan ve onun dinini din edinmeden Cennetlik olmayacaklarý ifade edilmektedir. Nitekim Maide Suresinde bu ayetin hemen öncesinde, "Ey Peygamber de ki: "Ey kitap verilenler, siz Tevrat'ý, Ýncil'i ve Rabbinizden size indirilen (bu Kur'an'ý) uygulamadýkça hiçbir þey deðilsiniz." Andolsun ki, Rabbinden sana indirilen -bu Kur'an-, onlardan birçoðunun azgýnlýðýný ve küfrünü artýracaktýr. O halde kafirlere acýyacaðýn tutmasýn!" (Maide, 68) buyrulmasý bunu teyid ediyor.
Fakat ortada bir problem var: Gerek Tevrat, gerek Ýncil, ilk vahyedildikleri gibi dosdoðru kaldýlar mý ki, onlarý samimi olarak okuyan ve uygulayanlar gerçeðe ulaþabilsinler?
Kur'an-ý Kerim'in bu konuda, tek tek ele alýndýðýnda sanki bir çeliþki varmýþ sanýlan, fakat birlikte deðerlendirildiðinde birbirini tamamladýðýný söyleyebileceðimiz iki tür açýklamasý var. Kur'an bir taraftan Tevrat ve Ýncil'e atýflarda bulunup, onlarýn da Kur'an-ý Kerim gibi bir takým yüce özelliklere ve sýfatlara sahip olduðunu bildirir; bir taraftan da "tahrif"ten söz eder. Zaten Kur'an ile bugün elimizdeki Tevrat ve Ýncil arasýnda karþýlaþtýrmalar yaptýðýmýzda, Kur'an'a uyan, yakýn olan ve uymayýp tamamen zýtlýk ifade eden kýsýmlar olduðunu görmekteyiz. Bu da gösterir ki, konu tek yönlü deðildir.
Birinci açýdan baktýðýmýzda Kur'an-ý Kerim birçok ayetinde kendisinin ve Hz. Peygamber'in, önceki kitaplarý, özellikle Tevrat ve Ýncil'i "musaddýk" olduðunu söyler. Bununla da kalmaz, Ýncil'in de Tevrat'ý "musaddýk" olduðunu açýklar. Ýsrailoðullarý'na Peygamber olarak gönderildiðini bildirdiði Hz. Ýsa'nýn (a.s.) "Ben, hem size, Tevrat'tan önümde bulunaný tasdik edici olarak, hem de size haram edilenin bir kýsmýný helal kýlmak için ve Rabb'inizden bir mucize ile size geldim; Artýk Allah'tan korkun da bana itaat edin. Þüphe yok ki Allah, benim de Rabb'im, sizin de Rabb'inizdir. Onun için hep O'na kulluk edin! Ýþte bu doðru yoldur." (Al-i Ýmran, 48-50/Maide, 46) dediðini nakleder. Hatta bir diðer ayette bunlara ilaveten o, "Önümdeki Tevrat'ýn doðrulayýcýsý ve benden sonra gelecek, adý Ahmed olan bir peygamberin müjdecisi olarak geldim." (Saff, 6) dediðini haber verir.
Bu ayetlerde Musa ve Ýsa'nýn, Tevrat ve Ýncil'in, ayný zincirin, yani nübüvvet zincirinin birer halkasý olduklarýna, dolayýsýyla hep birbirlerini doðrulayan ve özde ayný mesajý taþýyan peygamberler ve kitaplar olduklarýna; bu kitaplarýn da "Allah'ýn kelamý" (Bakara, 75) olduklarýna iþaret edilmektedir.
Cenab-ý Hak, "O, sana kitabý, önündeki (o kitaplarý) doðrulayýcý olarak hak ile indirmektedir. Önceden de insanlarý doðru yola iletmek için Tevrat'ý ve Ýncil'i indirmiþti. Bir de ayýrt eden (bu) Furkan'ý indirdi." (Al-Ýmran, 3) buyururken, Kur'an'ýn da ayný zincirin bir halkasý olarak, kendinden öncekiler için özellikle Tevrat ve Ýncil için bir "musaddýk" (En'am, 92; Ahkaf, 12; Bakara, 89, 91, 97; Fatýr, 31; Ahkaf, 29-31) olduðunu ve onlarý tasdik ettiðini (Yunus, 37) ifade ediyor. Bu ayette "Furkan" ismiyle Kur'an'a dikkat çekiþi, öncekilerin hakemi ve þahidi olarak bu son vahyin özel konumunu göstermektedir.
Maide suresindeki ilgili ayet, Kur'an'ýn sadece bir "musaddýk" deðil, ayný zamanda bir "müheymin" olduðunu bildirerek, bu konuda önemli noktalara iþaret ediyor. Bu ayette Hz. Peygamber'e (a.s.m.) hitaben buyruluyor ki: "Sana da önünde bulunan kitaplarý doðrulayýcý ve onlara bir þahit/müheymin olmak üzere bu hak kitabý indirdik; onun için sen de aralarýnda Allah'ýn indirdiðiyle hükmet, sana gelen gerçekten ayrýlýp da onlarýn arzularý arkasýndan gitme! Her biriniz için bir kanun ve bir yol tayin ettik. Allah dileseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardý, fakat sizi, her birinize verdiði þeylerde imtihan edecek..." (Maide, 48). "Müheymin", "gözetip, muhafaza eden" demektir. (Razi, Tercüme, 9/95-96) Dolayýsýyla Kur'an bunlarýn doðrularýný söyleyerek bir bakýma onlarýn haklarýný ve saygýnlýklarýný korumaktadýr. Bu kitaplar arasýnda ancak ahkam açýsýndan bazý farklýlar olabilir, özde, inanç ve haberlerinde farklý olamazlar. Fakat ayette þu gerçeðe de dikkat çekiliyor ki, yenisi geldikten sonra artýk eskisinin hükmü sona ermekte ve artýk hüküm yeni ve son þekle göre verilmektedir.
Bu yüzden, Allah Teala ehl-i kitaptan öncelikle Medine'de bulunan Yahudilere "Ey Ýsrailoðullarý, size lütfettiðim nimetimi hatýrlayýn, Bana verdiðiniz sözü yerine getirin ki, Ben de size olan ahdimi yerine getireyim ve artýk Benden korkun Benden. Ve beraberinizdeki kitabý tasdik edici olarak indirdiðim Kur'an'a iman edin, O'na inanmayanlarýn ilki siz olmayýn, ayetlerimi de bir kaç paraya deðiþtirmeyin ve Benden sakýnýn artýk Benden! Hakký batýla karýþtýrýp da bile bile hakký gizlemeyin! Namazý dosdoðru kýlýn, zekatý verin ve rüku edenlerle birlikte siz de rüku edin!" (Bakara, 40-42) diye seslenerek Kur'an'a inanmalarýný ve uymalarýný emretmektedir. Hatta bir diðer ayette, "Ey kendilerine kitap verilenler, gelin o beraberinizdekini doðrulamak üzere indirdiðimiz bu kitaba, biz bir takým yüzleri silip de enselerine çevirmeden veya onlarý Cumartesi yasaðýný çiðneyenleri lanetlediðimiz gibi, lanetlemeden önce iman edin!.." (Nisa, 47) buyurarak onlarý lanetiyle tehdit etmektedir. Fakat onlardan bir kýsmý, hatta çoðu, Allah tarafýndan yanlarýndaki kitabý doðrulayýcý bir peygamber gelince, sanki gerçeði bilmiyorlarmýþ gibi Allah'ýn kitabýný, yani ellerindeki þekliyle bile Tevrat'ý arkalarýna attýlar. (Bakara, 101)
Bütün bu ayetlerde geçen "musaddýk" kelimesi, "mükezzib"in zýddýdýr. Mükezzib birisini yalanlamak, yalan söylediðini iddia etmektir; musaddýk da birisini doðrulamak, doðru söylediðini, haber verdikleri þeylerin doðru olduðunu söylemek, onu desteklemektir. Dolayýsýyla Kur'an, Tevrat ve Ýncil için musaddýk ise, "Tevrat ve Ýncil doðru söylüyor." demektedir. Hatta ilgili ayetlerin çoðunda "yanýnýzdaki, elinizdeki, beraberinizdeki o kitabý" denilerek, en azýndan Hz. Peygamber zamanýnda ehl-i Kitab'ýn elinde bulunan Tevrat ve Ýncil için bu nitelemeyi yapmaktadýr. O günden bugüne de bu kitaplarýn deðiþmediðini yahut tercüme edilirken bazý özel kelimelerin "paraklit" gibi biraz daha kapalý hale geleceði tarzda çevrilmesi dýþýnda çok fazla deðiþmediðini söyleyebiliriz. Dolayýsýyla bugün elimizdeki þekli ile, Tevrat ve Ýnciller için, bütün muhtevalarý açýsýndan, bazý konularda tamamen farklý þeyler söyleyen Kur'an'ýn doðrulayýcý olmasý mümkün mü?
Kaldý ki, Kur'an-ý Kerim, Tevrat ve Ýncil için "musaddýk" olduðunu söylemekle kalmýyor, onlarý kendisinin sahip olduðu birçok güzel vasýfla da niteliyor.
Mesela Tevrat hakkýnda, "Musa'ya, güzelce tatbik edene nimetlerimizi tamamlamak, her þeyi detaylý açýklamak, doðru yolu göstermek ve rahmet olmak üzere o kitabý verdik ki, Rablerine kavuþacaklarýna inansýnlar... Bu ise indirdiðimiz tam, mübarek bir kitaptýr. Bundan böyle buna uyun ve korunun ki, rahmetimize eresiniz." (En'am, 154-155) buyrulmaktadýr. Bir baþka ayette, bir yoruma göre Tevrat, hak ile batýlýn arasýný ayýran "furkan" olarak niteleniyor (Bakara,53). Yine Tevrat'ýn, birçok ayette "nur" ve "hidayet rehberi" olarak (Maide, 44; En'am, 91; Müminun, 49), özellikle de Ýsrailoðullarý için bir hidayet rehberi olarak (Secde, 23; Ýsra, 2) indirildiði bildiriliyor ve mesela þöyle buyruluyor: "Biz, Musa'ya, güzelce tatbik edene nimetlerimizi tamamlamak, her þeyi detaylý açýklamak, doðru yolu göstermek ve rahmet olmak üzere o kitabý verdik." (En'am, 154) ve "And olsun ki, Biz Musa'ya o hidayeti verdik ve Ýsrailoðullarý'na o kitabý miras kýldýk, akl-ý selim sahiplerine bir yol gösterici ve bir ihtar olmak üzere…" (Mümin, 53-54).
Kur'an'a göre Tevrat'ýn diðer bir niteliði de "besair"dir. Nitekim "Andolsun ki, Biz Musa'ya o kitabý, ilk nesilleri helak ettikten sonra, besair, yani insanlarýn vicdanlarýný aydýnlatacak görüþlerle dolu bir kitap ve bir hidayet ve rahmet olmak üzere verdik; belki düþünür, ibret alýrlar." (Kasas, 43) buyrulmaktadýr. Tevrat bir baþka ayette "rahmet"in yaný sýra "imam", yani "yol gösterici-önder" olarak (Hud, 17; Ahkaf, 12); bir diðer ayette de, "her þeyi açýklayan, açýklama ve detaylandýrma özelliði ileri derecede olan kitap" anlamýnda (Alusi, 23/1238) "kitab-ý müstebin" (Saffat, 117) olarak nitelendirilmektedir.
Sadece Tevrat deðil, Ýncil de çeþitli ayetlerde, "nur", "hidayet rehberi" ve "hikmet" olarak nitelendirilmekte (Maide, 110) ve mesela "Meryem'in oðlu Ýsa'yý, önündeki Tevrat'ý bir doðrulayýcý olarak gönderdik. Ona içinde bir hidayet ve nur bulunan, önündeki Tevrat'ý doðrulayýcý ve takva sahipleri için bir hidayet ve öðüt olmak üzere Ýncil'i verdik." (Maide, 46) buyrulmaktadýr. Yine bir çok ayette bu iki kitap, aynen Kur'an-ý Kerim gibi "ilim" ve "beyyinat" (Bakara, 87,92; Al-i Ýmran, 19; Nisa, 153; Maide, 110; Casiye, 16-17) olarak nitelenmiþtir. Çünkü, biraz sonra iþaret edeceðimiz þeylere raðmen, bu kitaplarýn hepsi özde ayný hakikatleri ihtiva etmektedir. Bu yüzden Hz. Peygamber'e onlara hitaben "Ey kendilerine kitap verilenler, gelin aramýzda ortak bir kelimede birleþelim, Allah'tan baþkasýna tapmayalým, O'na hiçbir ortak koþmayalým ve Allah'tan baþka kimimiz kimimizi Rab edinmesin!" (Al-i Ýmran, 64) demesi emredilirken hepsinin tevhit temeli üzere (Nisa, 131) olduðu bildiriliyor. Ayný þekilde "Allah mü'minlerden canlarýný ve mallarýný, Cennet kesinlikle kendilerinin olmasý pahasýna satýn aldý. Allah yolunda çarpýþacaklar da öldürecekler ve öldürülecekler. Bu Tevrat'ta da, Ýncil'de de, Kur'an'da da Allah'ýn söz verdiði bir vaaddir…" (Tevbe, 111) denilirken, üç kitabýn da aslýnda ayný çizgide olduðuna iþaret ediliyor.
Sadece bu üç kitap deðil, bunlarla birlikte önceki semavi kitaplar da insanlara hem ayný gerçekleri haykýrmýþlardý ve mesela þöyle demiþlerdi: "Hiçbir günahkar baþkasýnýn günahýný çekecek deðildir. Doðrusu insanýn çalýþtýðýndan baþkasý kendinin deðildir. Ve elbette çalýþmasý yarýn görülecek, sonra ona en deðerli mükafat verilecek. Ve elbette sonunda Rabb'ine gidilecektir. Doðrusu güldüren de, aðlatan da O'dur. Doðrusu öldüren de, dirilten de O'dur." (Necm, 36-44 vd.) "Doðrusu felah bulmuþtur temizlenen; Rabb'inin adýný anýp namaz kýlan. Fakat siz, dünya hayatýný tercih ediyorsunuz. Oysa ahiret daha hayýrlý ve daha kalýcýdýr." Ýþte bütün bu gerçekler (önceki peygamberlere gönderilen) ilk sahifelerde vardý, Ýbrahim'in ve Musa'nýn sahifelerinde…" (A'la, 14-19)
Fakat ehl-i Kitap kitaplarýndaki ilme ve gerçeklere deðil, heva ü heveslerinin peþine düþtüler (Kasas, 50; Bakara, 145), dolayýsýyla aþýrýlýklara düþtüler (Maide, 77; Nisa, 171) ve kendi uydurduklarý aslý-astarý olmayan bir takým kuruntularý esas aldýlar. (Al-i Ýmran, 24) Ehl-i Kitab'ýn özellikle okuyup yazma bilmeyen, kitaplarýnda ne yazdýðýndan haberi olmayan kýsmý böyle bir takým kuruntu yýðýný hayaller kurar ve sadece zan ardýnda dolaþýrlar (Bakara, 78) idi.
Halbuki Allah Teala ehl-i Kitab'a ellerindeki kitaplarla hükmetmelerini emrediyor ve buyuruyor ki: "Gerçekten Biz, içinde bir hidayet, bir nur bulunan Tevrat'ý indirdik. Kendilerini Allah'a teslim etmiþ peygamberler, Yahudilere onunla hükmederlerdi. Bir de Allah dostlarý ve ilim adamlarý da Allah'ýn kitabýný muhafaza etmekle görevli olmalarý ve üzerine þahit olmalarý dolayýsýyla onunla hüküm verirlerdi. Artýk insanlardan korkmayýn, Benden korkun ve Benim ayetlerimi birkaç paraya deðiþmeyin! Ey hakimler, her kim Allah'ýn indirdiði hükümlerle hüküm vermezse, onlar hep kafirlerdir. Biz, o Tevrat'ta onlara þu hükmü yazdýk: Cana can, göze göz, buruna burun, diþe diþ ve yaralama(lar)da kýsas... Kim de bu hakkýný sadakasýna sayar (baðýþlar)sa, o, günahlarýnýn baðýþlanmasýna vesile olur. Her kim, Allah'ýn indirdiði hükümlerle hükmetmezse, onlar hep zalimlerdir." (Maide, 44-45)
Sonra Hýristiyanlar için buyruluyor ki: "Ehl-i Ýncil, yani Ýncil'e inananlar, Allah'ýn onun içinde indirdiði ile hükmetsin. Kim Allah'ýn indirdiði hükümlerle hükmetmezse, onlar dinden çýkmýþ günahkarlardýr. Sana da önünde bulunan kitaplarý doðrulayýcý ve onlara bir þahit olmak üzere bu hak kitabý indirdik; onun için sen de aralarýnda Allah'ýn indirdiðiyle hükmet, sana gelen gerçekten ayrýlýp da onlarýn arzularý arkasýndan gitme!.." (Maide, 47-48) Bu ifadelerden normal olarak, "Herkes elinde hangi kitap varsa ona uysun yeter" anlamý çýkarýlýr. Eðer devamý olmasa idi, biz de böyle anlardýk. Fakat devamýnda, Hz. Peygambere hitaben, "Aralarýnda yalnýz Allah'ýn indirdiði ile hükmet, onlarýn ***iflerine uyma ve Allah'ýn indirdiði hükümlerin birinden onlarýn seni þaþýrtmalarýndan sakýn! …" (Maide, 49) buyruluyor.
Ayný anlamda Cuma suresinde, Tevrat bilgisine sahip olduðu halde, sanki sahip deðilmiþ gibi davranan/halklarýna bu bilgiyi vermeyen din adamlarýnýn durumu, "ciltlerle kitap taþýyan eþeðin haline" benzetilmiþtir. (Cuma, 5) Çünkü ancak eþekler sýrtlarýnda ne kadar kýymetli kitaplar olursa olsun, davranýþlarýný deðiþtirmez, o kitaplara göre düzeltmezler. Eðer bu kitaplarý bilenler, bildiklerine uygun davransalardý, daha önce Cenab-ý Allah'a verdikleri sözü tutup, o son kitap ve son peygambere inanmalarý gerekecekti.
Kur'an-ý Kerim'e göre bunun önemli nedenlerinden biri dünyevi menfaatler/dünya hayatýný ahiret hayatýna tercih etmeleri idi; ehl-i Kitab'ýn özellikle bilginleri-din adamlarý, ahiret mükafatlarý yanýnda hep "azýcýk" kalmaya mahkum dünya rantýný ellerinden kaçýrmamak için gerçekleri gizlediler. Hatta bu yüzden daha önce kendi peygamberlerinin de bir kýsmýný yalanladý, bir kýsmýný öldürdüler. (Bakara, 86-87; 174-175) Bu tutarsýzlýk, bazýlarý için, o peygamberlere ve kitaplarýna inandýklarýný söyledikten sonra da devam etti; iþlerine gelmediði zaman o kitaplarýnýn da bir kýsmýna inanýp gereðini yaptýlar, bir kýsmýný görmezden gelip gereðini yapmadýlar. (Bakara, 85)
Elbette sayýlarý az da olsa içlerinde, elindeki kitabý içtenlikle okuyup, gereðini yapan, Allah korkusu ve saygýsý ile dopdolu olduðu için Allah'ýn ayetlerini az bir dünyalýk uðrunda satmayan kimseler de oldu (Al-i Ýmran, 199) ve olacak. Fakat bu milletlerin halefleri de bu deðersiz dünya hayatýný tercih ettiler. (A'raf, 169)
Bu yüzden Allah Teala onlara, "Ey Ýsrailoðullarý, size lütfettiðim nimetimi hatýrlayýn, Bana verdiðiniz sözü yerine getirin ki, Ben de size olan ahdimi yerine getireyim ve artýk Benden korkun Benden. Ve beraberinizdekini tasdik edici olarak indirdiðim Kur'an'a iman edin, O'na inanmayanlarýn ilki siz olmayýn, ayetlerimi de bir kaç paraya deðiþtirmeyin ve Benden sakýnýn artýk Benden! Hakký batýla karýþtýrýp da bile bile hakký gizlemeyin!" (Bakara, 40-42)
Ama onlar ne yapýyorlar, özellikle bilgilileri birbirleriyle baþ baþa kaldýklarýnda da: "Rabbinizin huzurunda aleyhinize delil olarak kullansýnlar diye mi tutup Allah'ýn size açýkladýðý hakikati o müminlere söylüyorsunuz? Aklýnýz yok mu be!" deyip (Bakara, 76), Allah'a açýklama sözü verdikleri bu gerçekleri, kendi dinlerinden olmayanlardan bile saklamaya çalýþýyorlar.
Fakat Kur'an-ý Kerim'in bildirdiðine göre, "Allah'a verdikleri söze ve kendi yeminlerine bir kaç para uðruna hainlik edenlerin ahirette hiçbir nasibi yoktur. Allah, onlarla konuþmayacak, kýyamet gününde onlara bakmayacak ve onlarý temize çýkarmayacaktýr. Onlarýn hakký elim bir azaptýr. Bir de onlardan bir grup vardýr ki, siz onu kitaptan sanasýnýz diye, dillerini kitaba bakarak eðip büðerler. Oysa o (söyledikleri þeyler), kitaptan deðildir. Yine: "O, Allah tarafýndandýr." derler, oysa Allah tarafýndan deðildir. Ama, bile bile Allah adýna yalan söylerler." (Al-i Ýmran, 77-78)
Bu insanlar önce bir þey uydurur, sonra ona kendileri de inanmaya baþlarlar; böylece uydurduklarý þeyler din konusunda kendilerinin þaþýrýp yanýlmasýna neden olur. Mesela, "Hz. Peygamber ile kendileri arasýnda veya içlerinden Ýslam'ý kabul edenlerle etmeyenler arasýnda, Hz. Ýbrahim konusunda, yahut recm konusunda, yahut Ýslam'ýn hak din olduðu konusunda, gerçek ile yalaný ortaya koysun diye hakem olmasý için Allah'ýn kitabýna, yani ellerinde bulunan Tevrat'a" (Alusi, 3/110-111) baþvurmaya davet olunduklarýnda, içlerinden bir kýsmý, uydurduklarý bir yalana tutunarak "Sadece sayýlý bir kaç gün dýþýnda asla bize ateþ dokunmaz." diyerek, (yanlýþ davranmakla fazla bir ceza çekmeyeceklerini umarlar) yüz çevirerek dönüp giderler. (Al-i Ýmran, 23-24)
Bunlar sadece sözlü olarak deðil, yazarak da Allah adýna yalanlar uydururlar. Ýçlerinden bir kýsmý, biraz para almak için kendi elleriyle kitap yazarlar ve sonra: "Bu Allah tarafýndandýr." derler. ( Bakara, 79) Bu bir yalaný Allah adýna iftira etmek, Hak Teala'nýn buyurmadýðý bir þeyi O'na nisbet etmektir. Halbuki Allah'a bir yalaný isnad edip, Allah'a iftira edenden daha zalim kimse yoktur. (Saff, 7; Al-i Ýmran, 93-94)
Ehl-i Kitap, daha önce samimi müminlerken/Tevrat ve Ýncil'i duyunca kalpleri titrerken, peygamberlerinden sonra üzerlerinden uzun bir zaman geçince (Alusi, 27/181) kalpleri katýlaþtý, çoðu günaha dalmýþ kimseler oldu. (Hadid, 16)
Cenab-ý Allah önce onlara hitaben, "Bunun arkasýndan kalpleriniz katýlaþtý. Þimdi onlar taþlar gibi, hatta daha duygusuz; çünkü taþlarýn öylesi var ki içinden nehirler kaynýyor, öylesi var ki çatlýyor da baðrýndan sular fýþkýrýyor ve öylesi de var ki Allah korkusundan yerlerde yuvarlanýyor." (Bakara, 74) buyuruyor, sonra da müminlere diyor ki: "Þimdi bunlarýn size iman edeceklerini ümit mi ediyorsunuz? Halbuki bunlardan bir zümre vardýr ki, Allah'ýn kelamýný dinlerlerdi de akýllarý aldýktan sonra onu bile bile tahrif ederlerdi." (Bakara, 75) Dolayýsýyla bunlar sýrf bu dine ve Hz. Muhammed'e inanmamak için onunla ilgili bölümleri bile bile deðiþtirirlerdi. (Alusi, 1/298)
Halbuki Allah Teala onlarla, "Eðer siz namazý kýlar, zekatý verir, bütün peygamberlerime inanýr, kendilerine kuvvetle yardým eder ve Allah'a gönülden ödünç verirseniz, kesinlikle günahlarýnýzý silerim ve sizi altýndan ýrmaklar akan Cennetlere koyarým…" diye bir sözleþme yapmýþtý. (Maide, 12)
Bu sözleþmelerini bozmalarý yüzünden, Allah onlarý lanetledi ve kalplerini kaskatý etti. Kalpleri o kadar katýlaþtý ki, Allah'ýn ayetlerindeki kelimeleri yerlerinden oynatarak deðiþtirir oldular. (Maide, 12; 41-42) Bir rivayette Ýbn Abbas'a göre bu tahrif, yani deðiþtirme, kendi kötü niyetlerine uygun olarak ayetleri yalan-yanlýþ yorumlamak suretiyle oluyordu. Fakat çoðu alime göre, -ki yine bu çoðunluða diðer rivayette Ýbn Abbas da dahildir- tahrif, ayetin zahirinden de ilk anda anlaþýldýðý gibi, Tevrat ayetlerindeki asýl kelimelerin yerine tamamen zýddý kelimeler koymak suretiyle yapýlýyordu. (Alusi, 1/298; 5/46)
Bunlardan hem Tevrat'ýn kelimelerini, hem de konuþurken kendi kullandýklarý kelimeleri tahrif ediyor, dillerini eðip bükerek, Ýslam ile alay ederek, sanki güzel þeyler söylüyorlarmýþ gibi yapýp, onlar yerine el-çabukluðu-dil çabukluðu ile, "Dinledik, isyan ettik.", "Dinle dinlenilmez olsaydýn." ve "Bizi güt." gibi ifadeler kullanýyorlardý. Bu ifadelerin Arapçalarý, tamamen zýddý anlamlara gelen kelimelere çok yakýn olduðu için muhatab, dikkat etmezse kendisine iltifat edildiðini sanýyordu. Böyle diyeceklerine "Dinledik, itaat ettik.", "Dinle ve bizi gözet." deselerdi elbette haklarýnda daha hayýrlý ve daha dürüst olurdu. Fakat inkarlarý yüzünden Allah kendilerini lanetlemiþtir. Onun için pek azý dýþýnda imana gelmezler. (Nisa, 46) Bunlarýn çoðu, dünya menfaatini elden kaçýrmama niyeti yanýnda, azgýnlýklarýndan ve çekememezliklerinden dolayý, gerçekleri bildikleri halde, son kitaba ve peygambere inanmýyor (Al-i Ýmran, 19-20; Þura, 13-14; Casiye, 17) böylece ilahi lanet ve gazabý hak ediyordu.
Kur'an-ý Kerim'in bir taraftan Tevrat ve Ýncil'i öven, hatta ehl-i Kitab'ýn ellerinde bulunan Tevrat ve Ýncil'i öven, bir taraftan da müntesibi din adamlarýnca tahrif edildiklerini, bunlardan bazýlarý tarafýndan yazýlýp, bilgisiz insanlara Allah katýndanmýþ gibi sunulduklarýný gösteren ifadeleri bizi þu sonuca götürebilir: Hz. Peygamber zamanýndaki Tevrat ve Ýncil, tercüme yoluyla ufak tefek deðiþikliklere uðratýlmýþ olsalar da bugün elimizde bulunan Kitab-ý Mukaddes ile hemen hemen aynýdýr. Çünkü tarihi olarak Hz. Peygamber zamanýna, hatta daha öncesine ait nüshalar bugün mevcut. Dolayýsýyla Kur'an'ýn bu iki uçlu ifadesini bugünkü Tevrat ve Ýncil için söylenmiþ kabul edip diyoruz ki: Bu Tevrat ve Ýncil, bir takým tahriflere maruz kalmýþ. Fakat bu baþtan sona kitaplarýn bütününü kapsayan bir tahrif deðildir. Bu kitaplarýn bozulmayan, ilk þekline uygun olarak, ahlaki-ahkami-itikadi gerçekleri ifade eden kýsýmlarý da çoktur. Bu halleriyle bile doðru okunduðu zaman insaný Tevhid'e, Kur'an'a, Ýslam'a ve Hz. Muhammed'e ulaþtýrabilecek özelliðe sahiptir. Bu yüzden Kur'an ehl-i Kitab'a, ýsrarla ellerindeki kitaba, peþinden de Kur'an'a uyma çaðrýsý yapýyor.
Kur'an'ýn Tevrat ve Ýncil hakkýndaki bu tür övücü ifadeleri o kadar dikkat çekicidir ki, "Çaðýmýzdaki Tevrat, Zebur ve Ýncil güvenilir kitaplar mýdýr, yoksa deðiþtirilmiþ midir?" sorusuna, güya, kulaktan dolma sözlere ve söylentilere deðil, bilimsel gerçeklere dayanarak, tatmin edici delilleri ile cevap verme iddiasýnda olan asker kökenli bir Hýristiyan yazar ve ilahiyatçý "Yahudi, Hýristiyan ve Ýslam Kaynaklarýna Göre Kutsal Kitabýn Deðiþmezliði" isimli kitabýnda "Kur'an-ý Kerim'in Tanýklýðý" (s. 79-111; 156-199) baþlýðý altýnda, -biraz da saptýrarak- delil olarak bu ifadeleri kullanabiliyor. (Daniel Wickwire, Lütuf Yayýncýlýk, Ýstanbul, 1999) Fakat Kur'an, diðer taraftan, mezkur yazar yorumlarla ve özellikle Prof. Dr. Süleyman Ateþ ve Prof. Dr. Yaþar Nuri Öztürk gibi ilahiyatçýlardan alýntýlar yaparak aksini iddia etse de, bu kitaplara müntesip olduðunu iddia eden kimseler tarafýndan bir tahrife uðratýldýðýna da ýsrarlý bir þekilde iþaret etmektedir.
Ayný yazar, bu konuda, söylediði birçok þeyle çeliþkiye düþme pahasýna, Prof. W. Montgomery Watt'a dayanarak þu iddialara yer verir: "Genellikle kabul edilir ki, Hz. Muhammed Kutsal Kitap hakkýnda bilgisini Mekke'deki bilginlerden topladý." (Watt, Muhammed, Prophet and Statesman, s.41, Londan, 1961) Herhalde Mekke halký de o dönemde Kutsal Kitap ve Kur'an-ý Kerim arasýnda bir fark olmadýðýný düþünüyordu. Sanki bu iki kitap arasýnda tek bir fark vardý, o da, Kur'an-ý Kerim'in Arapça olarak indirilmesiydi… "Hz. Muhammed'in ölümünden sonra on-on iki yýl içinde Araplar Irak, Suriye ve Mýsýr'ý fethettiler, doðu ve batý yönünde yayýlmalarýný da sürdürdüler. Fetihler, onlarý iyi eðitim görmüþ çok sayýda Hýristiyan'la iliþkiye soktu ve daha ileri düzeyde bir "savunma" gereði doðdu. Bu durum, aþýrý titizlik gösterme çabasýný, Yahudi ve Hýristiyan kutsal metinlerin bozulduðu tarzýnda bir akideye dönüþtürdü…." (Watt, Günümüzde Ýslam ve Hýristiyanlýk, s. 18-19, Ýz Yay., Ýstanbul, 1983)
Bu iddialar, Hz. Muhammed'i, vahiy alan bir peygamber deðil, bilgilerini toplumundan alan ve bilgileri deðiþtikçe iddialarý da deðiþen bir insan ve sanki Kur'an, Tevrat ve Ýncil gibi, Hz. Peygamber'den sonra üzerinde oynanmýþ bir kitap gibi göstermektedir. Bu Batýlýlar, bir taraftan Kur'an'ý da kabul eder görünüp, ayetlerini delil olarak kullanýyorlar, diðer taraftan, onun insan eseri olduðunu ileri sürüyorlar ve kitaplarýnda apaçýk çeliþkileri görmeyip, haþa peygamberin çeliþkiler içinde olduðunu ima ediyorlar.
Ayný yazar hiç utanmadan þunlarý ileri sürebilmektedir: "Zaman geçtikçe Müslüman bilginler kutsal kitabý incelemeye baþladýklarýnda hayal kýrýklýðýna uðramýþlardýr. Kutsal Kitab'ýn Ýslam Peygamber'i ve Ýslam inançlarýna destek vereceðine, onun ana öðretileri ile çeliþtiðini görmüþlerdi. Tevrat, Zebur ve Ýncil birbirleriyle tam bir uyum içinde olduklarý halde, Kur'an'dan çok farklýydýlar. Kur'an'la Tevrat arasýnda inanç farklýlýklarý ve ayrýlýklarý vardý. Ama sanki iþ iþten geçmiþti, çünkü Kur'an'a göre Kutsal Kitap doðru ve güvenilirdi. Kur'an'ýn, Kutsal Kitab'ý doðru bir kitap olarak kabul edip, onu hemen hemen aynen tekrarladýktan sonra Tevrat ve Ýncil'in tahrif edilmiþ olduðunu bildirmesi aklýn kabul edeceði bir þey deðildir. Onun için Ýslamiyet'i korumak amacýyla Kutsal Kitab'ýn sonradan deðiþtirildiði gibi bilime ve tarihe dayanmayan söylentiler yaymaya baþlamýþlardý. "Kutsal Kitab'ýn deðiþtirildiðini iddia eden hiçbir Müslüman bu konuda saðlam bir kanýt getirememiþtir. Bu iddiayý ortaya atanlar, Kutsal Kitab'ýn ne zaman deðiþtirildiðini, kim tarafýndan deðiþtirildiðini ve ne kadarýnýn deðiþtirildiðini açýklayamamaktadýrlar. Onlarýn bu tavrý Kur'an ve Kutsal Kitab'ýn farklýlýðýný haklý çýkarmak için sahip olduklarý önyargýdan kaynaklanmaktadýr. Bu tavrýn bilimsel ve tarihi bir dayanaðý yoktur." (Gilchrist, The Christian Witness to the Muslims.., s. 270, 1988'den naklen) (Wickwire, 340-343)
Halbuki tarihte ve günümüzde hem de Batýda/kendileri tarafýndan yapýlan bir çok araþtýrma gerçeðin Kur'an'da yazýldýðý gibi olduðunu ortaya koymuþtur. Dolayýsýyla yeni bilgiler sonucu görüþ deðiþtirme söz konusu olmayýp, bilakis gerçek iki yönlüdür ve Kur'an her ikisine de iþaret etmiþtir: Evet Tevrat ve Ýncil, hem tahrife uðramýþ bölümler, hem de Kur'an ile paralel gerçekler ihtiva eden bölümler ihtiva etmektedir. Kitab-ý Mukaddes'teki tahrif aksi iddia edilemeyecek kadar açýktýr. Bu konuda, Delhili Rahmetullah Efendi'nin, Batý'nýn kendi kaynaklarýný da sýk sýk kullanarak yazmýþ olduðu Ýzharu'l-Hak isimli eseri baþka söze hacet býrakmayacak derecede yeterli delil sunmaktadýr (Sönmez Yayýnlarý, Ýstanbul, 1972)
Biz de bugün Batý dünyasýnýn elindeki Kitab-ý Mukaddes'e, yani Tevrat ve Ýncil'e baktýðýmýzda Kur'an ile ve Hz. Peygamber'in (a.s.) hadisleri ile paralellik arz eden birçok cümle görüyoruz. Mesela, Kur'an'da, Tevrat'ta yazýlý olduðunu haber verdiði þeylerin bazýsýný aynen, bazýsýný kýsmen buluyoruz, fakat bazýlarýný hiç bulamýyoruz. Bundan anlaþýlýyor ki, tahrife uðramamýþ olanlarý aynen, kýsmen tahrif edilmiþleri kýsmen buluyoruz, diðerlerini bulamýyoruz.
Öyle ise Kur'an-ý Kerim, bugün elimizde bulunan, baþlarýndan birçok macera geçmiþ olan Tevrat ve Ýncil'e karþý, ne kabul ne ret açýsýndan toptancý bir tavýr sergilemeyip, adil ve gerçekçi bir yaklaþýmla, hem artýlarýna hem eksilerine dikkat çekiyor, hatta kýsmen de olsa onlardan yararlanabileceðimizi, bizim için bazý konularda bilgi kaynaðý olabileceklerini söylüyor.
Öz
Bugünkü haliyle diðer dinlerden ve diðer din kitaplarýndan hemen hemen hepsi kendi dýþýnda hiçbir gerçek kabul etmezken, Kur'an kendisini semavi kitaplar zincirinin bir halkasý, fakat en son halkasý olduðunu, peygamberinin de peygamberler zincirinin en son halkasý olduðunu çeþitli ifadelerle ilan etmektedir.
Fakat ortada bir problem var: Gerek Tevrat, gerek Ýncil, ilk vahyedildikleri gibi dosdoðru kaldýlar mý?
Bu konuda Kur'an'ýn, tek tek ele alýndýðýnda çeliþki, birlikte deðerlendirildiðinde biribirini tamamladýðýný söyleyebileceðimiz iki tür açýklamasý var. Kur'an bir taraftan Tevrat ve Ýncil'e atýflarda bulunup, onlarýn da Kur'an-ý Kerim gibi yüce özelliklere ve sýfatlara sahip olduðunu bildirirken, bir taraftan da bu kitaplara müntesip olduðunu iddia eden kimseler tarafýndan bir tahrife uðradýðýný ima etmektedir. Keza ayný þekilde Kur'an ile bu kitaplar arasýnda karþýlaþtýrmalar yaptýðýmýzda uyan, yakýn olan ve tamamen uymayýp zýtlýk ifade eden kýsýmlar olduðunu görmekteyiz.
Ýþte bu üzerinde durulmasý ve çözülmesi gereken bir konudur.


Teþekkur:
Beðeni:

(Tevrat ve Ýncil ile birlikte Zebur'u zikretmek gerekirdi. Fakat Zebur, bugün eli-mizde bulunan Tevrat'ta "Mezmurlar" yahut "Davud'un Mezmurlarý" adýyla bir bölümü olarak yer aldýðý için, onu ayrýca zikretmedik. Dolayýsýyla bu iki kitap için söylediklerimiz Zebur için de geçerlidir.)
Alýntý

Yer imleri